Ana Sayfa
Tarİhçe
F.Meçhuller
Faİller
Garİplİkler
Delİller
MeclİsRaporu
Yok mu?
Ö.H.Daİresİ
Örgütlenme
Yenİ Hedef
Laİklİk
Tasfİye
Susurluk
Arşİv
Kİtaplar
A.Harun
İletİşİm
Dİğer
ManŞetlerİmİz
TARTIŞMAFORUMU
13.08.2001 'den beri:
 Ziyaretçi:  432532
Türkiye Sivil Toplum Platformu'nun TBMM'ye yönelik cuntacı baskılara karşı manifestosunu okumak için tıklayın
b2s1
 Adresimiz www.kontrgerilla.com veya kontrgerilla.brinkster.net veya ergenekon.ws şeklindedir. Emektar adresimiz www24.brinkster.com/aharun hizmetini sürdürmektedir.
AnaSayfa | Tarih | FMeçhul | Fail | Gariplik | Delil | TBMM | Yokmu | ÖHD | Örgüt | YeniHedef | Laiklik | Tasfiye | Susurluk | Arşiv | A.Harun | İletişim | Diğer | Manşetler | Forum | İHBAR ET
Ergenekon soruşturmasını engelleme çabalarıErgenekon soruşturmasında ele geçen silahlar
Hava Kuvvetleri 'alçak' uçuşu geçiştirdi: Yok öyle bir şey. Hava K..
ŞOK SES KAYDI: Fırsat geçmişken Dörtyol'u yakalım yıkalım. Bugün i..
Başbağlar katliamcılarını Erzincan DGM serbest bıraktı. Başbağlar ..
SON 5 GÜN: İzmir'de 101 STK 'Evet' dedi. İzmir'de 'Daha Demokratik..
Hıfzı Çubuklu: Delil de yok, ifademi alma yetkisi de yok. İnternet..
SON 5 GÜN: 'Hayır'cılardan Can ve ailesine ölüm tehditleri. Anayas..
Derin yargıya güvendi, TÜBİTAK'a da tazminat davası açtı. Balyoz d..
Soruşturma tamam: Yargıtay ve Danıştay dinlenmemiş. Yargıda yasadı..
Fuhuş soruşturması: Askeri proje çetenin elinde iddiası. Asker ve ..
Başkan rahibe afişlerini savundu, CHP'li üye istifa etti. Avcılar ..
Manşetlerin tümünü görmek için tıklayın

Şok itirafa savcı el koydu
Garih cinayetinden hapis yatan Yener Yermez'in şok itiraflarda bulunduğu mektubu Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'ü harekete geçirdi. Yeni Şafak'tan mektubu alan Savcı Öz'ün Yermez'in ifadesini alacağı ve yeniden soruşturma başlatacağı öğrenildi.

Dosyayı Yeni Şafak açtı
Yeni Şafak'ın Ergenekon terör örgütü bağlantısını ortaya çıkardığı Üzeyir Garih suikastindeki sır perdesi 7 yıl sonra yeniden açılıyor. Gazetemiz, Hasdal Kışlası'nda askerlik yaperken 25 Ağustos 2001'de Garih'i öldüren Yener Yermez'in komutanının Ergenekon sanığı emekli Albay Fikri Karadağ olduğunu ortaya çıkardı. Ergenekon iddianamesindeki Genelkurmay belgeleri, Karadağ'ın cinayetten 16 gün öncesine kadar Hasdal Kışlası'nda o görev yaptığını ortaya koydu.

Önce canı sonra parası
Üzeyir Garih'in yakın arkadaşı Alarko Holding eski çalışanı işadamı Doğan Kasadolu da Yeni Şafak'a cinayetten hemen sonra Garih'in torunun kaçırıldığını ve ailenin 'cinayetin üzerine gitmeyin, yoksa katil bu çocuk olur' diye tehdit edildiğini açıkladı. Kasadolu, bu kişilerin aileden yüklü miktarda fidye aldığını, cinayette bazı ipuçlarının Ergenekon örgütünü işaret ettiğini söyledi. Yeni Şafak ünlü işadamının örgütün Azerbaycan'daki darbe planına para yardımı yapmadığı için ipinin çekildiğini ortaya çıkardı. İddialara göre Garih, Ergenekon'un darbe planına ortağı İshak Alaton'la anlaşamadığı için finansal destek vermeyince öldürüldü.

Plan değişti katil sensin
Yeni Şafak'ın ortaya çıkardığı bağlantılara yazarımız Fehmi Koru'ya cezaevinden gönderdiği mektupla cevap veren Yener Yermez de '1.5 milyon dolar teklif ettiler. Can güvenliğim için cinayeti üstlendim' dedi. Yermez Ergenekon sanığı eski Adli Tıp Uzmanı Ümit Sayın'ın ifadesini değiştirmemesi için kendisini yönlendirdiğini ileri sürdü. Yermez, “Ümit Sayın, birlikte bir süre otelde kaldığımız Meral'i bulup mahkemeye getirebileceğini söylemişti. Sayın, iki gün sonra telaşlı bir şekilde gelip (Yener, gerekli kişilerle görüştüm. Ancak şu an itibarıyla ifadeni değiştirmeni istemiyorlar) demişti. O cinayetle ilgili çok şeyi biliyor" dedi.

Zekeriya Öz, Ergenekon Soruşturma SavcısıVe Savcı Öz devrede
Dava aşamasında birçok noktası karanlıkta kalan Garih cinayetiyle ilgili bu iddialar Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ü harekete geçirdi. Organize Şube Müdürlüğü'ne talimat veren savcı Öz, gazetemizden mektubu istedi. Yeni Şafak'a gelen iki polis, tutanakla Yermez'in mektubunu aldı. Garih dosyasının yıllar sonra tekrar açılması için inceleme başlatan savcılığın, Yeni Şafak'ın haberlerindeki iddiaları araştıracağı, ardından Yermez'in ifadesine başvurabileceği öğrenildi.

Cevapsız sorular
1) Garih'in vücudunda tespit edilen ve farklı açıladan isabet ettiği ortaya çıkan 11 bıçak darbesi cinayette ikinci kişiyi işaret etmesine rağmen bu neden araştırılmadı?
2) Bıçakla yapılması mümkün olmayan sağ kulak arkasındaki yaranın nasıl olduğu neden incelenmedi?
3) Olay yerinde tespit edilen kadın kanının kime ait olduğu neden araştırılmadı?
4) Garih'in olay yerinde saldırgan veya saldırganlarla boğuşmuş olmasına rağmen tırnak DNA'sı yapılmadı. Neden?
5) Garih'in üzerindeki saç kılları ile Yermez'in saç kılları kriminal laboratuarda yapılan incelemede aynı çıkmadı. Bu saç kıllarının kime ait olduğu neden tespit edilemedi?
6) Davaya müdahil olmayan Garih ailesi iddialar karşısında neden suskun?
7) Yermez'in cinayetten sonra otelde kaldığı Meral adlı kadın neden araştırılmadı.

Sayın'ın ifadesi alınacak
Yener Yermez'in gazetemize gönderdiği itiraf mektubu üzerine harekete geçen Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'ün Garih cinayeti dosyasını yeniden açacağı öğrenildi. Savcı Öz'ün Yermez'in ifadesini alacağı öğrenilirken, mektupta 'otelde beraber kaldık, mahkeme araştırmadı' dediği Meral'in bulunması için polise talimet verdiği ileri sürüldü. Savcı Öz'ün, Yermez'in 'cinayeti üstlen' şeklinde kendisini yönlendirdiği Ergenekon sanığı Doç. Dr. Ümit Sayın'ın da konuyla ilgili ek ifadesini alacağı belirtildi. Öz'ün soruşturma çerçevesinde cinayetin işlendiği saatlerde Etiler'deki evinden kaçırılan Garih'in torunu Tal Herzikovitz'in de bilgisine başvuracağı öğrenildi. Kardeşi Niv ile birlikte New York'ta okuyan Tal'in tehdit nedeniyle Türkiye'ye gelemediği ileri sürülüyor. (Yeni Şafak, 25 Aralık 2008)

(25 Aralık 2008)


Yener YermezÜzeyir GarihYener Yermez'den Yeni Şafak'a şok itiraf mektubu
Üzeyir Garih cinayeti yıllar sonra Ergenekon tartışmalarıyla birlikte alevlendi. Ergenekon parmağı giderek netleşiyor. Üzeyir Garih cinayetinden hapis yatan Yener Yermez, Yeni Şafak'a gönderdiği mektupta şok itiraflarda bulundu: Ümit Sayın, benimle otelde kalan Meral'i bulup mahkemeye getirebileceğini söyledi. Ancak 2 gün sonra 'Gerekli kişilerle görüştüm, ifadeni değiştirmeni istemiyorlar' dedi. O birçok sorunun cevabını biliyor.

İşadamı Üzeyir Garih'i öldürdüğü gerekçesiyle müebbet hapse mahkum olan Yener Yermez, cezaevinden Yeni Şafak'a gönderdiği mektupta cinayetle ilgili çarpıcı itiraflarda bulundu. Cinayeti üstlenmesi karşılığında kendisine 1.5 milyon dolar teklif edildiğini söyleyen Yener, Ergenekon'da yargılanan eski Adli Tıp görevlisi Ümit Sayın'ın otelde birlikte olduğu Meral'i bulup getireceğini söylediğini ileri sürdü. Yener, “Ancak iki gün sonra telaşlı bir şekilde gelip 'Yener, gerekli kişilerle görüştüm ancak şu an itibariyle ifadeni değiştirmeni istemiyorlar' dedi. Ümit Sayın cinayetle ilgili birçok sorunun cevabını biliyor' dedi.

MEKTUPLA İTİRAF
Halen Kırıkkale F tipi Cezaevi'nde cezasını çeken Yener Yermez, bir süredir, Üzeyir Garih cinayetiyle Ergenekon terör örgütünün bağlantıları üzerine haberler yapan Yeni Şafak'a, cezaevinden gönderdiği mektupla cevap verdi. Mektubu büyük görmek için tıklayınYener Yermez, Yayın Danışmanımız ve yazarımız Fehmi Koru'ya hitaben yazdığı mektupta, cinayeti işlediğine yönelik senaryoyu kabul etmesi için ölümle tehdit edildiğini öne sürdü. Yener, Yeni Şafak'ın sır cinayetin üzerindeki perdeyi kaldıran haberlerini teyid ederken bugüne kadar hiç bilinmeyen bilgilere yer verdi.

1.5 MİLYON $ VERECEKLERDİ
Mektubunu 7 ayrı başlık halinde yazan Yener Yermez, Yeni Şafak'ın haberinde iddia edildiği gibi Üzeyir Garih cinayeti için kendisine 5 milyon dolar değil, 1.5 milyon dolar teklif edildiğini öne sürdü. Yermez, “5 milyon dolar bana değil, rahmetli işadamı Üzeyir Garih'in belli periyodlar halinde bazı kişilere toplam ödemiş olduğu miktardır. Bana cinayeti üstlenmem karşılığı vaad edilen miktar 1 milyon 500 bin dolar olup, kabul etmediğim taktirde ölümle tehdit edildim. Gerek ailemi gerekse kendi güvenliğimi düşünerek, cinayeti üstlenmek zorunda bırakıldım. Başka da çarem yoktu' dedi.

KOMUTANIM ERGENEKON'DA
Er olarak askerlik yaptığı Hasdal Kışlası'na girerken yapılan üst aramasında kendisinden cep telefonu çıktığını, ancak cep telefonuyla ilgili hiçbir işlem yapılmadığını belirten Yener Yermez, “Nöbetçi astsubay telefonu bana bir gün sonra verip 'Kusura bakma diğer askerlerin yanında böyle davranmak zorundayım' diyebiliyor. Tüm bunlar olurken şu an başka suçtan tutuklu olan bazı komutanlar, o tarihte bu kışlada görevliydi' dedi.

SUİKASTTE MERAL ŞÜPHESİ
Adli Tıp Kurumu'na sevkedildiği sırada o dönem kurumda görevli olan Ergenekon davasının sanıklarından Doç. Dr. Ümit Sayın'ın odasına gelerek kendisiyle konuştuğunu da anlatan Yener Yermez, "Dr. Ümit Sayın odaya gelerek bana cinayeti başka bir yöne çekmemi isteyen Meral'i bulup mahkemeye getirebileceğini söylemiş ancak iki gün sonra telaşlı bir şekilde gelip 'Yener, gerekli kişilerle görüştüm ancak şu an itibariyle ifadeni değiştirmeni istemiyorlar' demiştir. Ümit Sayın'ın Meral'i tanıması, Adli Tıp'ta görevli olması, görüştüğü kişilerin taleplerini bana bildirmesi, ifademi başka bir yöne çekmemi istemesi ve sonradan vazgeçmeleri tüm bunları yapan kişinin Garih cinayetiyle ilgili bir çok cevapsız sorunun cevabını bildiğini göstermektedir' dedi.

Cinayette Ergenekon parmağı
Üzeyir Garih'in yakın arkadaşı iş adamı Doğan Kasadolu Ergenekon Savcısı'na verdiği dilekçede Üzeyir Garih'in öldürüldüğü gün torunun polisler tarafından kaçırıldığını ve cinayetin üzerine gitmemeleri için ailenin 'Katil bu çocuk olur' diye tehdit edildiğini ileri sürmüştü. Bu iddiaların üzerine Yeni Şafak Garih cinayetindeki sır berdesini aralamıştı. İddialara göre Garih Ergenekon örgütüne düzenli olarak bağış yapıyordu. 1995'te Azerbeycan'da Elçibey'i iktidara getirmek için Haydar Aliyev'i devirmeyi planlayan Ergenekon, Garih'ten finans desteği istedi. Ancak Garih, para vermedi. Ergenekon da Garih'in öldürülmesine karar verdi. Garih'i öldürmek için Hasdal Kışlası'nda askerlik yapan er Yener Yermez seçildi. Yermez, kışlada Tuncay Güney'le dolandırıcılık işine karışan Teğmen Murat Oğuz'un çaycısıydı. Ergenekon tutuklusu Emekli Albay Fikri Karadağ da Mekanize Alay Komutanı'ydı. Ergenekon tutuklusu Oktay Yıldırım da Hasdal Kışlası'nda astsubaydı.

Kadın kanı araştırılmadı
Yakalandıktan sonra yargılamanın yapıldığı Eyüp 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ne, 'Meral' isimli bir kadınla ilgili ifade verdiğini, bu kadınla aynı otelde kaldıklarına, bulunabileceği yerleri mahkemeye anlatmasına rağmen kadın hakkında hiçbir araştırma yapılmadığına dikkat çeken Yener Yermez, mektubunda 'Aynı otelde kaldığım kadınla ilgili niçin araştırma yapılmıyor? Tutanaklara dahi geçmiyor. Olay mahallinde Adli Tıp ve Polis Kriminal Laboratuvarı'nın kayıtlarına ve tespitlerine göre bir kadının kanı tespit edilmiştir. Ama mahkeme bunu bile dikkate almamıştır. Tutanaklara bile geçmemiştir' ifadelerine yer verdi. Garih'in yakın arkadaşı Doğan Kasadolu'nun 8 yıl sonra bildiklerini anlatarak cinayeti Ergenekon ile ilişkilendirmesi karşısında ailenin konuşmamasının düşündürücü olduğunu belirten Yermez 'Hatırlarsınız olaydan hemen sonra 13-14 yaşlarında bir çocuk gözaltına alındı. Bu çocuk bu adamı öldüremez diye sesler yükselmeye başlayınca aradan 24 saat geçmeden benim ismim telaffuz edilmiştir' dedi.

Orijinali cezaevinde
Kırıkkale Cezaevi'nden 19 Aralık 2008'de '139-139-1' kabul numaralı olarak Avrupa Yakası Posta İşletme Müdürlüğü'ne gelen 2 sayfalık faks mektubunun gönderici kısmında, 'F-Tipi Cezaevi A-T-11 Hacılar PTT. Yener Yermez' yer alıyor. Cezaevinden bir yetkili mektubun orijinalinin kendilerinde bulunduğunu teyit etti. (Yeni Şafak, 24 Aralık 2008)

(24 Aralık 2008)


Ergenekon davasına gölge düşürmeyin!
Mahkeme heyeti müdahillerin sanıklara soru sormasını kısıtladı. Ergenekoncular müdahil avukatları neden sevmiyor? Zira, çapraz sorguda beklenmedik sorular müdahillerden geliyor.

Müdahillerin sorduğu konunun kendisi ile ilgili olup olmadığı tüm delillerin toplanmasından sonra ortaya çıkabilir
Yeni ceza usulü kanununda özellikle çapraz sorgu ile maddi gerçeğin ortaya çıkarılması amaçlanmaktadır. Kanunun amacı bu iken dava uzun sürmesin diye müdahillerin soru sormasının kısıtlanması gerçeğin ortaya çıkmasını engelleyebilecek ve çok yanlış anlaşılabilecek bir karardır. Sanıkların tehditlerine yönlendirmelerine sessiz kalınırken müdahillerin yasaya uygun görev yapmalarını kısıtlamak, 'bu soru müvekkilinle ilgili değil' demek baştan önyargı olacaktır. Çünkü müdahillerin sorduğu konunun kendisi ile ilgili olup olmadığı tüm delillerin toplanmasından sonra ortaya çıkabilir. Ayrıca, ceza muhakemesinin amacına uygun olarak suçun örgüt boyutunun ortaya çıkarılması için müdahiller sanıklara soru sorabilir. Yargılamanın kanunlara göre yapılması, adalete gölge düşebileceği izleniminin engellenmesi herhalde mahkeme heyetinin en başta gelen görevi olmalıdır. Sanıklar Türk Halkına örgütlü terör suçu uyguladıkları suçlamasıyla yargılanıyorlar. Bu itibarla mağdur olduklarını ifade eden çok sayıda kişinin davaya müdahil olma talebi normal karşılanmalıyken, sanıkların eylemlerinden doğrudan mağdur olmadıkları gerekçesiyle daha önce reddedilmişti. Buna ek olarak şimdi müdahillerin soru haklarının daha da kısıtlanması halkın zihninde soru işaretleri uyandırmayacak mı? Savunmada gizlenen ilişkilerin çapraz sorguda açığa çıkabildiği son duruşmalarda net şekilde belli olmuşken, üstelik de müdahillerin bu hakları yasayla belirlenmişken ve gerçeğin ortaya çıkmasına, tıpkı yasanın çıkarılış amacındaki gibi hizmet ediyorken bu hakkın kısıtlanması çok yanlış anlaşılmayacak mı?

Soru sınırlamasına hukukçulardan itiraz
Ergenekon terör örgütü davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin müdahil avukatların sorularına kısıtlama getirmesi hukukçuların tepkisine neden oldu. Ergenekon davasının 28. duruşmasında Köksal Şengün başkanlığındaki mahkeme heyeti önemli bir karara imza attı ve müdahil avukatların sorularına kısıtlama getirdi. Sanıklarına iddianame kapsamında örgüt faaliyetlerine ilişkin soru soran avukatların sadece müvekkillerinin zarar gördüğü eylemden dolayı ve zarar veren sanığa soru sormasına hükmedildi. Karara göre, müdahil Cumhuriyet Gazetesi avukatları ile örgütün eylemlerinden zarar gördüğü ileri sürülen Şebnem Korur Fincancı'nın vekilleri sadece zarar gördükleri suçtan soru sorabilecek.

Söz konusu karara hukukçular tepki gösterdi. Kültür Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Bahri Öztürk, Ceza Muhakemesi Kanunu'na (CMK) göre örgütlü suçlarda müdahil ve avukatlarının suçu işleyen örgüt üyeleriyle birlikte örgüt liderlerine de soru sorabildiğini aktardı. Örgüt liderlerinin örgüt kapsamında işlenen bütün eylemlerden sorumlu olduğunu ifade etti. Müdahillerin TCK'nın 220. maddesi kapsamında yapılan yargılamada zarar gördüğü suçtan dolayı örgüt liderlerine soru sorabileceğini kaydetti. Maddi gerçeği ortaya çıkaracak her türlü sorunun sanıklara sorulabileceğini, bu konuda sınırlama getirilemeyeceğini anlattı.

Eski Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek ise yeni ceza usulü kanununda özellikle çapraz sorgu ile maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasının amaçlandığını ve müdahillerin olayların müphem kalmaması için soru yöneltebileceğini söyledi. Müdahil sayısının çokluğu durumunda yargılamanın hızlı olması için mahkemelerin bazen tedbir alabildiğini aktardı: "Müdahillerin sorduğu konunun kendisi ile ilgili olup olmadığı tüm delillerin toplanmasından sonra ortaya çıkabilir. 'Bu soru müvekkilinle ilgili değil' demek baştan önyargı olacaktır. Ayrıca, ceza muhakemesinin amacına uygun olarak suçun örgüt boyutunun ortaya çıkarılması için müdahiller sanıklara soru sorabilir."

Şebnem Fincancı'nın avukatı Ali Koç, sanıkların terör suçundan yargılandığını hatırlattı. Terörle Mücadele Kanunu'nun 1. maddesinde düzenlenen terör tanımı kapsamında terör örgütü lideri ve üyelerine iddianame kapsamında işlenen bütün suçlardan yargılama yapıldığını söyledi. Koç, "Mahkeme başkanı dosyadaki delilleri sormuyor. Onları delillerin değerlendirilmesi bölümünde kullanacağını söylüyor. Ancak yargılamada böyle bir usul yok. Alınan kısıtlama kararı hukuka aykırı." dedi.

Savunmada gizlenen ilişkiler çapraz sorguda açığa çıkıyor
20 Ekim'de başlayan Ergenekon terör örgütü davası ikinci ayını doldurdu. 29 duruşmada, örgütün yöneticisi olmakla suçlanan emekli Tuğgeneral Veli Küçük'ün de aralarında bulunduğu 19 sanık savunmasını tamamladı. Sorgulamalarda dikkat çeken en önemli noktalardan biri, sanıkların birbirleriyle olan ilişkilerini gizlemeye çalışmaları oldu. Ortada bir örgüt veya suç bulunmadığını iddia eden sanıkların birbirleriyle irtibatlarını inkar etmesi soru işaretlerine yol açtı. Söz konusu isimlerin başında Veli Küçük geldi. Çapraz sorguda emekli Orgeneral Şener Eruygur'u tanımadığını söyleyen Küçük, ajandasındaki notların hatırlatılması üzerine, orduevinde Eruygur'la değil başkasıyla görüştüğünü ileri sürdü. Sanık Muammer Karabulut da, geçmişte basın açıklaması yapıp savunduğu Muzaffer Tekin'i tanımadı. Karabulut ayrıca, sanıklardan Sevgi Erenerol'la 2005 yılından beri tanıştığını söyleyince üye hâkim Hasan Hüseyin Özese araya girdi: "2005'ten beri tanıdığın Erenerol'la telefonda 632 kez ne konuştunuz?"

Silivri Cezaevi'nde devam eden Ergenekon davasının 1 numaralı sanığı Veli Küçük, aynı soruşturma kapsamında tutuklanan ADD Genel Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur'u tanımadığını iddia etti. Savcının, sanık Küçük'ün ajandasında 'görüşülecek, görüşüldü, Fenerbahçe Orduevi'nde görüşme yapacağız' şeklinde notlar olduğunu belirtmesi üzerine Küçük, Şener Eruygur'un eski jandarma genel komutanı olduğunu söyleyerek, Fenerbahçe Orduevi'ndeki yemekte Eruygur değil bir başkasıyla görüştüğünü ileri sürdü. Yazar Ergün Poyraz, 2007 Temmuz ayında gözaltındayken yapılan sorgusunda neredeyse her gün görüştüğü sanıklardan Muammer Karabulut'u tanımadığını söylemişti. Karabulut ise bir yazısında 'yakın arkadaşı Poyraz'ı Kandıra F tipi Cezaevi'nde ziyaret ettiğini' anlatıyordu. Karabulut da çapraz sorgusunda Danıştay saldırısında azmettirici olmakla suçlanan sanık Muzaffer Tekin'i tanımadığını iddia etti. Oysa, Karabulut 26 Mayıs 2006'da Danıştay saldırısıyla ilgili gözaltına alınan Muzaffer Tekin için basın açıklaması yapmıştı. Karabulut, sanıklardan Sevgi Erenerol'la da 2005 yılından beri tanıştığını savundu.

Sevgi Erenerol da, sorgusunda savcı Mehmet Ali Pekgüzel'in "Devam eden Ergenekon soruşturması şüphelisi Neriman Aydın'la ne zaman, nasıl tanıştınız?" sorusuna, "2-3 yıl önce tanıştım, Ankara'da." cevabını vermişti. Ancak, savcının "2003 yılında Neriman Aydın ve tutuklu şüpheli kardeşi Kemal Aydın'ı kiliseye toplantıya çağırmışsınız." açıklaması üzerine, Erenerol, "Olabilir." karşılığını verdi. Erenerol, sanıklardan Kuvvai Milliye Derneği üyesi Hüseyin Görüm'ü de tanımadığını savundu. Savcılığın, "Kilisedeki toplantılarda çekilmiş fotoğraflar var." demesi üzerine, "Kiliseye gelen herkesi tanıyamam." şeklinde cevap verdi.

Müdahillerin varlığı neden önemli?
Ali Akkuş, Zaman, 21 Aralık 2008
Silivri'de görülen duruşmalarda ilginç bir karara imza atıldı. Müdahil avukatların soru sormasına sınırlama getirildi. Çok sayıda başvuruya rağmen müdahillik taleplerinin sadece ikisini kabul eden mahkemenin, son kararı anlaşılır gibi değil.

Sanıkların eylemlerinden mağdur olanların, görülen davaya müdahil olma talebi evrensel hukukun gereği. Faili meçhuller başta olmak üzere terör ve şiddet eylemleri ile Türkiye'nin yakın tarihine damgasını vurmuş bir örgüt yargılanıyor. İddianameye göre, Ergenekon terör örgütü üyelerinin PKK, DHKP-C, Hizbullah gibi örgütlerle ciddi bağlantılar var. Bu örgütlerin kanlı eylemlerinden mağdur olanların gözü Silivri'deki davada. Sanıkların savcılar ve hakimler üzerinde baskı oluşturmak için her yolu denediğini görüyoruz. Örgütün yöneticisi olmakla suçlanan Doğu Perinçek, mahkeme başkanına 'korkma' diyerek psikolojik baskı yaparken, Veli Küçük savcılara yönelik küçümseyici ifadeler kullanıyor. Bazı duruşmalarda öyle cümleler sarf edildi ki, soruşturma savcıları Silivri Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunmak zorunda kaldı. Sanıkların sözlü saldırılarından etkilenmemek mümkün değil. Yargılananların çoğu mahkeme salonları konusunda uzman. Örneğin Veli Küçük. Şişli'de görülen bir davanın duruşma salonuna silahla girmesiyle meşhur. Kemal Kerinçsiz'in mahkeme önlerindeki eylemleri malum. 'Bir emrin var mı abi?' diyen hakim arkadaşları var.

Ergenekoncular müdahil avukatları neden sevmiyor? Zira, çapraz sorguda beklenmedik sorular müdahillerden geliyor.
Ergenekoncular müdahil avukatları neden sevmiyor? Zira, çapraz sorguda beklenmedik sorular müdahillerden geliyor. Bunu iki örnekle anlatmak mümkün. Muzaffer Tekin, Ümraniye'deki bombaları 'süs malzemesi' olarak savunmaya çalışıyordu. 'Cumhuriyet'e atılan bombalarla tapa numaraları aynı. Buna ne diyorsun?' şeklindeki soru, Tekin'in bütün savunmasını çökertti. Tekin'in bu sorunun etkisini anlatmak için 'Aynı safta olduğumuz Cumhuriyet'in avukatlarından taarruz yedik' demesi kayıtlara geçti. Veli Küçük, müdahil avukata 'bozguncu' dedi. 3 bin lira ile geçinmeye çalıştığını anlatan Küçük, 'Madem parasız bir adamdın, ne işin var Cumhuriyet gazetesinin satışı için yapılan toplantıda?' sorusu karşısında söyleyecek söz bulamadı. Müdahillerin sorusu, çaprazdan gelen bir vuruş gibiydi. Derin bağlantıları olan örgütü, yüzeysel bir yargılama ile çözmek mümkün değil. Mahkeme heyeti buna müsaade etmeyecektir. (Zaman, 21 Aralık 2008)

(21 Aralık 2008)


Şemdinli davası Ergenekon'a dahil edilsin talebi
Şemdinli'de 9 Kasım 2005'te meydana gelen ve 2 kişinin öldüğü Umut Kitapevi saldırısı davasına dün devam edildi.

Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askerî Mahkemesi'nde görülen duruşmaya tutuksuz olarak yargılanan astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve PKK itirafçısı Veysel Ateş katılmadı. Umut Kitapevi sahibi Seferi Yılmaz, Şemdinli olayı sanıklarından Veysel Ateş'in Ergenekon soruşturması firari zanlısı Levent Ersöz ile bağlantısının olduğunu iddia ederek, ikisinin Ali Kaya, Astsubaytelefon görüşmelerinin olduğunu söyledi. "Bu dava ile Ergenekon davası arasında hukuki ve fiili bağlantı sebebiyle bu bağlantının incelenmesi için bu talebimi yeniliyorum." dedi. Mahkeme heyeti, Yılmaz'ın birleştirme talebinin beklemeye alınarak, daha sonra değerlendirilmesi yönünde karara vardı.

Kamuoyu merakla bekliyor
Şemdinli davası sanıklarının Van'da yapılan mahkemesi 39'ar yıllık ağır hapis cezalarıyla sonuçlanmış, itirazlar üzerine üst mahkeme de kararları onamış, Ergenekon davası için CHP'lilerin; 'merak etmeyin Ankara'da hakimler var' diyerek kastettikleri Yargıtay devreye girerek davayı Van mahkemesinin elinden adeta zorla alarak askeri mahkemeye aktarmış, Van mahkemelerinin üyeleri Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından çeşitli illere dağıtılarak sürgün edilmiş, savcı Ferhat Sarıkaya ise yine HSYK tarafından mesleğinden atılarak avukatlık dahi yapamaz hale getirilmiş hatta tüm kamu kurum ve kuruluşlarında çalışması yasaklanmıştı. Tüm bu açık baskılardan sonra Şemdinli davasının Ergenekon davasıyla birleştirileceğine ihtimal vermeyen kamuoyu sonucu yine de merakla bekliyor.

2005'teki Şemdinli olayı sanığının adı 1997'deki Susurluk raporunda da geçiyor muydu?
Meclis Komisyonu, Susurluk Raporu'nu hazırlayan Kutlu Savaş'ı bu konuda 2 Şubat 2006'da dinlemiş ve net bir cevap alamamıştı. Dinlemenin gerekçesi, tutuklu astsubay Şemdinli olaylarının bir numaralı ismi tutuklu astsubay Ali Kaya'nın, Kutlu'nun raporunda "birçok eylemde etkin bir kişi" diye geçmesiydi. (Kaynak1, Kaynak2)

Askerî mahkeme Şemdinli sanıklarını serbest bırakmıştı
Şemdinli'de 9 Kasım 2005'te Umut Kitapevi'nde meydana gelen bombalı saldırının ardından olayın faili oldukları iddiasıyla vatandaşlar tarafından yakalanan jandarma astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile PKK itirafçısı Veysel Ateş, 18 Kasım'da tutuklandı. Olay yeri incelemesini polis bölgesi olmasına rağmen jandarma yaptı. Savcı ve milletvekilinin bulunduğu kalabalığın üzerine ateş açarak 1 kişiyi öldüren uzman çavuş Tanju Çavuş, 68 günlük tutukluluktan sonra serbest bırakıldı. Saldırıyla ilgili iddianameyi hazırlayan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya meslekten ihraç edildi. Olayla ilgili TBMM soruşturma komisyonuna verdiği ifadede 'Hırsız evin içinde' diyen Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun görevinden alındı. Ali Kaya, Özcan İldeniz ve Veysel Ateş, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 'çete kurmak, adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs ve yaralama' suçundan 39 yıl 5 ay 10'ar gün hapse mahkûm edildi. İtiraz üzerine dosya Yargıtay'a gönderildi. Yargıtay'ın kararı bozması üzerine dava askerî mahkemeye gitti. Askerî mahkeme, üç sanığı da 15 Aralık 2007'de tutuksuz yargılanmak üzere tahliye etti.

(20 Aralık 2008)


Ertuğrul Özkök, HürriyetKontrgerilla örgütlenmesinin medya kolu giderek netleşiyor
Doğan grubunun Ergenekon davasına tamamen tek taraflı yaklaşımı dikkat çekmeyi sürdürüyor. Polis teşkilatına ve davanın savcılarına suçlamaları, dolaylı tehditler savurmaları, Ergenekon operasyonları ve davayla ilgili tüm gelişmeleri anında hemen tek taraflı yorumlamaları düşündürücü...
Son olarak Veli Küçük'ün savunmasına tarafsız haberci gözüyle değil adeta sanığın mahkemedeki avukatı rolünde yaklaşımlarını, Darbe Günlükleri'nin Nokta dergisinde deşifre edilmesine önayak olan gazeteci Alper Görmüş çarpıcı şekilde yakalamış.

Konu: Ergenekon haberciliği... Soru: Hürriyet bunu neden göze alıyor?
Ergenekon davasında hafta içinde çok önemli iki gelişme yaşandı: Veli Küçük’ün savunması ve Yargıtay’ın Danıştay saldırısı ile Ergenekon arasındaki bağa işaret eden yeni kararı... Hürriyet gazetesinin bu iki gelişmeyi nasıl haberleştirdiğini gördükten sonra (ve tabii önceki performansını da işin içine katarak), başlıkta ima ettiğim şeyin, sorduğum sorunun tamamen meşru olduğu konusunda hiçbir kuşkum kalmadı. Evet, ben artık açıkça, Hürriyet’in Ergenekon performansının “haber tercihi”, “haber değerlendirme kıstasları” gibi gazetecilik terimleriyle yürütülecek bir tartışmanın konusu olmaktan çıktığı kanaatindeyim. Bir adım daha atayım: Bizzat bu performansın yürütücülerinin, “Biz kendi gazetecilik ölçülerimizle meseleyi böyle değerlendiriyoruz, haberlerimiz o nedenle farklı” savunmasının içinden çıkamayacaklarını bildiklerini, fakat başka çarelerinin olmadığı için bu yoldan yürümeye devam ettiklerini düşünüyorum.

Hürriyet Darbe Günlükleri olayında da 'özel imalat' habercilik yaparak gazeteciliğin tersine gitmişti Mersin'e değil!
Nokta’da Darbe Günlükleri’ni yayımlamıştık, birkaç gün sonra Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, bunların “özel imalat” olduğunu yazdı köşesinde. Ben de kendisine cevaben, bir gazetecinin bu günlüklerin doğruluğunu sorgulamasının hakkı olduğunu, fakat o aşamada “gerçek” olma ihtimalini hesaba katmayan ve kafadan “sahte bunlar” diyen bir gazeteciliğin, ister istemez gazetecilik dışı kuşkuları davet edeceğini hatırlatmış, şöyle yazmıştım: “Mahcup olma ihtimalinizin en azından teorik olarak var olduğu koşullarda ‘hüküm’ faslından konuşmak kadar tehlikeli bir şey yoktur! Ödünüzün kopması gerekir böyle durumlarda; ya tersi çıkarsa diye tir tir titremeniz gerekir. Bu, işin ‘erdem’ faslı... Bir de ‘akıl’ faslı var... Aklını devre dışına çıkarmamış birinin şöyle düşünmesi elvermez mi: Ben, nihayet bir ‘ihtimal’ olan bir şeyle ilgili olarak bu kadar kesin konuşursam, başkaları benim bunu neden göze aldığımı sormaz mı?” Başlıkta dediğim gibi, gazetenin Ergenekon haberciliği konusunda da aynı soru geçerli bugün: Hürriyet bunu neden göze alıyor?

Sorguda neyi “gördü”, neyi “görmedi”
Hürriyet, biliyorsunuz, uzun aylar boyunca “Ergenekon’a soğuk” gazeteler bloğunun Cumhuriyet’le birlikte “en soğuk gazeteler” varyantını oluşturmuştu. Bu aylar boyunca sığınılan “Ortada iddianame bile yok” savunması, Hürriyet’in “iddianame yazan gazete” şöhretiyle birlikte düşünüldüğünde pek komik kaçmıştı ama, gazete için yapacak bir şey yoktu; o nedenle bu mevzii hiçbir zaman terk etmedi. Sonra iddianame geldi, ardından da dava... Hürriyet artık “görüyordu” ama nasıl görüyordu? Yeri geldiğinde, birkaç kez değinmiştim bu “görme biçimi”ne, fakat dediğim gibi, hafta içinde ortaya çıkan iki büyük gelişme bu “görme biçimi”ni taçlandırdı ve her şeyi netleştirdi.

Veli Küçük’ün savunması ve çapraz sorgusuyla başlayalım...
Ergenekon konusunda Hürriyet çizgisinde haberleriyle öne çıkan Cumhuriyet, Yeniçağ, Sözcü, Tercüman gibi gazeteleri dışarıda bırakarak söylüyorum, Veli Küçük’ün çapraz sorgusu konusunda bütün gazeteler ortak nokta olarak, sanığın “soruların çoğuna cevap vermediği”ni ve aslında “hukuki bir savunma” yapmadığını öne çıkarmışlardı. Hepsini temsilen –ve durumu en çarpıcı, en veciz bir biçimde dile getiren- Radikal’in manşetini aktarayım: “Veli Küçük sorguda sırtını döndü... KARAKUTU HÂLÂ CEVAP VERMİYOR... İsmi hep derin devletle anılan, Susurluk ve Ergenekon’un ‘karakutusu’ Küçük’ün sorulara yanıtı: Cevap vermiyorum!” (Habertürk muhabiri, Küçük’ün, kendisine sorulan 30 kadar sorudan sadece birkaçını cevapladığını söyledi ekranda.) Hürriyet’teki neredeyse bir sayfaya yayılan “savunma ve çapraz sorgu” haberini okuyan okurların ise sanki Küçük’ün bütün soruları büyük bir açıklıkla cevapladığı zehabına kapılmaları işten bile değildi. Hürriyet, gazetelerde yer alan ve Küçük’le ilgili kanaat oluşturmaya yarayacak pek çok soruya ve cevabına (ya da cevapsızlığına) da hiç yer vermemişti. Mesela: “Şener Eruygur’u tanır mısınız” sorusuna önce “tanımam” demiş, bunu yalanlayan notlarının hatırlatılması üzerine de ifadesini değiştirmişti. Mesela: Cumhuriyet gazetesi avukatlarının, “Madem param yok diyorsunuz, Cumhuriyet gazetesini satın almak üzere nasıl teklifte bulundunuz” sorusuna hiç cevap vermemeyi tercih etmişti. Buna karşılık gazete, Veli Küçük’ün avukat kızı Zeynep Küçük’ün yaptığı savunmadaki, başka hiçbir gazetenin önemli bulup haberleştirmediği bir noktayı, “bulandırma amacıyla çorbaya atılmış küçük sinek” misali birinci sayfadan, ayrı başlığı olan bir haberle takdim etmişti okurlarına: “KAYITLARDAKİ KONUŞMA İDDİANAMEDE DEĞİŞTİ Mİ?.. Veli Küçük’ün avukatlığını üstlenen kızı Zeynep Küçük, yaptığı yazılı savunmada; müvekkilinin, Sami Hoştan’la telefon konuşmasında ‘Bakarız’ dediğinin, ancak savcı tarafından iddianameye kasten ‘Hallederiz’ diye yazıldığının belgelerini mahkemeye sundu.”

Hangi savcı, sanık avukatlarının mutlaka farkına varacağı bir “çelişki”yi göz göre göre tutar orada?

Haber bu, mesele de şu: Küçük, kendisine telefonda “bir işten 1,5 milyon dolar para kaybettiğini” anlatan Sami Hoştan’a “bakarız” demiş (iddianamenin ekindeki 436. klasör). Fakat bu ibare, iddianamede “hallederiz” şeklinde yer almış. Hürriyet’e göre bu, birinci sayfalık bir habermiş ve nedense başka hiçbir gazete bunun önemini anlayamamış. Telefon konuşmasının metni bilerek saptırılmış olsa ve klasörde de “hallederiz” şeklinde yer alsaydı, anlardık. Fakat belli ki, klasörden iddianameye aktarılırken bir hata olmuş. Hangi savcı, sanık avukatlarının mutlaka farkına varacağı bir “çelişki”yi göz göre göre tutar orada? Hürriyet buradan, “Ergenekon fasa fiso” sadâsı üretmeye çalışıyor; koca gazetenin geldiği noktaya bakın!

Yargıtay'ın davaları birleştirmesi Hürriyet'i üzdü mü?
Gelelim, Yargıtay’ın oybirliğiyle aldığı Danıştay saldırısının Ergenekon davasıyla birleştirilmesi kararına... Bu gelişmenin önemini uzun uzun anlatmaya gerek yok sanırım. Bu kararın önemine Hürriyet’çileri de ikna edebilmek için, Deniz Baykal’ın, “Ergenekon’un avukatlığı” günlerinde (bile) Danıştay saldırısının kendisi için bir “turnusol kâğıdı” işlevi göreceğini anlattığı sözlerini yardıma çağıralım: “Sağlam bir hukuki inceleme sonucunda bu, hukuki bir gerçek olarak ortaya çıkarsa herkesin buna saygı göstermesi lazımdır. Muazzam bir olaydır. Olabilir... Tarih içinde toplumda böyle olaylar görülmüştür. Provokasyon yapmak için hiç olmadık çevreler olmadık cinayetlerin sorumlusu olarak ortaya çıkarlar. Böyle bir durum varsa bu ciddidir.” İşte şimdi Yargıtay’ın oybirliğiyle verdiği bir kararla, durumun ciddiyeti iyice ortaya çıkmış durumda. Peki, bu önemli gelişmeyi en küçük hacimle gören gazetemiz hangisi? Hürriyet. Anlamakta hakikaten çok zorlanıyorum: Türkiye’nin en etkili gazetesi bunu neden göze alıyor? Amerikan dizisi tercümesiyle söylersem, bunun için “iyi bir nedeni”nin olması lâzım. Lâzım da, nedir bu neden? (Alper Görmüş, Taraf)

(19 Aralık 2008)


Ergenekon Bombayı Bana Verdi
'Ergenekon, Cumhuriyet’e bomba atma işini bana verdi. Danıştay suikastı işini Alparslan Arslan’a verdi. Başbakan’a suikast işini de Atabeyler’e verdi...'

Danıştay hükümlüsü Osman Yıldırım, Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Ahmet Zeki Durmuş’a gönderdiği mektupta, ‘Ergenekon, Cumhuriyet’e bomba atma işini bana verdi. Danıştay suikastı işini Alparslan Arslan’a verdi. Başbakan’a suikast işini de Atabeyler’e verdi. Muzaffer Tekin deşifre edilince, Atabeyler ihbar edilerek Hükümete gözdağı verildi’ demişti.

Ergenekon'un en önemli eylemi Danıştay Saldırısı
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, tetikçi Alparslan Arslan'ı, 2 kez, ağırlaştırılmış Osman Yıldırım, Erhan Timuroğlu ve İsmail Sağır ise müebbet hapis cezasına çarptırmıştı. Mahkeme Süleyman Esen'i de 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Ergenekon iddianamesinde Danıştay saldırısı, örgütün halkı isyana teşvik etmek amacıyla gerçekleştirdiği en önemli eylem olarak geçiyor.

Talimat Küçük'ten bombalar Tekin'den
Danıştay hükümlüsü Osman Yıldırım, kendisi ve tetikçi Alparslan Arslan'a Ergenekon sanıklarından emekli Tuğgeneral Veli Küçük ve Muzaffer Tekin'in Cumhuriyet'i bombalattığını itiraf etti. Savcı Zekeriya Öz'le cezaevinde ifade veren Yıldırım, savcının gösterdiği fotoğraftan Tekin'in talimatı ile bombaları getiren Rasim Görüm'ü teşhis etti. Fotoğrafta 3 kişiyle birlikte görülen Rasim Görüm'le ilgili olarak 'Ataşehir'de bombayı getiren... Yan odadan' ibaresi bulunuyor. Teşhiste kullanılan ikinci fotoğrafta ise Tekin'in arkasında görülen Görüm ile ilgili olarak 'Bombayı getiren koruma' ibaresi yer alıyor. Yıldırım'ın savcı Öz'e verdiği bu ifade Ergenekon iddianamesine "Bana gösterilen fotoğrafların tamamını incelediğimde Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombaların bana İstanbul Ataşehirde bir evde Muzaffer Tekin'in 'Oğlum diğer odadan git bombaları getir' demesi üzerine 3 adet bomba bu kişi tarafından getirildi. İkisini benim aldığım birisini ise Alparslan Arslan'ın aldığı bombaları getiren fotoğrafların tamamında görülmektedir" şeklinde girdi. Yıldırım, Cumhuriyet'i bombalama talimatını ise Veli Küçük'ün verdiğini söyledi.

İşte o bağlantılar
Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, 500 sayfalık, 2007-1536 sayılı özel dosyayı, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ne teslim etmiş, ancak mahkeme, delilleri yok sayarak davayı karara bağlamıştı. İşte o deliller:

BOMBA KARDEŞLİĞİ
Cumhuriyet'e atılan el bombaları ile Ergenekon soruşturmasını başlatan Ümraniye'de ele geçirilen el bombalar aynı seriden çıktı.

OSMAN KONUŞACAK ÖNLEM ALIN
Danıştay tetikçisi Arslan'ın, Ergenekon'da tutuklanan Doç. Emin Gürses'e babası aracılığı ile "Osman Yıldırım, mahkemede 'saldırı talimatını Veli Küçük'ten aldık' diyecek, önlem alın" mesajı dinlemeye takıldı.

ARSLAN VE TEKİN İLİŞKİSİ
Tetikçi Arslan, Danıştay'dan sonra intihara kalkışan Ergenekon sanığı, Muzaffer Tekin'in şirketinde avukatlık yaptı.

VELİ KÜÇÜK AZMETTİRDİ
Ergenekon örgütü, Arslan'ın çalışmasına gerek olmadan ömür süreceği bir hayata kavuşacağı vadedildi. Saldırı Muzaffer Tekin ve Veli Küçük'ün azmettirmesiyle gerçekleşti. Ergenekon, Yargıtay Başkanlığı'nda üst düzey yöneticilere de suikast hazırlığı yapıyordu.

BANKA HESAPLARINDA ARTIŞ
Danıştay tetikçisi Arslan'ın babası İdris Arslan ve annesi Hatice Arslan'ın banka hesabında 21.11.2006'dan itibaren önemli artış olduğu ortaya çıktı.

Saldırıda başörtüsü tezi çöktü
Danıştay davasına bakan 11. Ağır Ceza Mahkemesi, sanık ve müdahil avukatların ısrarlarına rağmen saldırıda Ergenekon bağlantısı olmadığına karar vermişti. Başkanlığını sonradan emekli olan Orhan Karadeniz'in yaptığı mahkeme heyeti, gerekçeli kararda saldırının başörtüsü için yapıldığına hükmetmişti. Yargıtay'ın kararı bozması, 'başörtüsü tezini' çürütürken, örgüt bağlantısını ortaya koydu.

(19 Aralık 2008)


Atabeyler çetesi davası sanıkları Murat Esen, Yasin Yaman ve İsmail BiniciAtabeyler iddianamesi de Ergenekon savcısında!
Ergenekon davası İtalya'daki Gladio davası gibi genişledikçe genişleme eğilimini sürdürüyor. Atabeyler çetesi davasına bakan mahkeme, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların talebi üzerine dosyayı iddianame ve ekleriyle birlikte İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği'ne faksladı. Davalar muhtemelen birleşecek.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen Ergenekon davasıyla ilgili önemli gelişmeler yaşanıyor. Yargıtay, Danıştay saldırısı davasıyla Ergenekon'un birleştirilmesi kararını alırken, dün de Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nden ilginç bir haber geldi. 'Atabeyler çetesi' davasına bakan mahkeme, dosyayı iddianame ve ekleriyle birlikte İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği'ne faksladı. Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların talebi üzerine gerçekleşen adım, Ankara'daki Atabeyler çetesiyle Ergenekon arasında bağlantı olup olmadığını ortaya çıkaracak. Söz konusu gelişme, aralarında 2 emniyet müdürü, 2 subay ve 2 astsubayın da bulunduğu 10 sanığın yargılandığı Atabeyler davasının dünkü duruşmasında yaşandı. 'Hükümetin görevlerini engellemeye teşebbüs', 'çete kurmak' ve 'patlayıcı madde bulundurmak' suçlarından tutuksuz yargılanan Murat Esen, Yasin Yaman ve İsmail Binici'nin katıldığı davada, Mahkeme Başkanı Hasan Şatır, Ergenekon savcılarının talebini hatırlattı. Baktıkları davayla ilgili bir kısım belgelerin İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği tarafından faks yoluyla istendiğini vurgulayan Şatır, dosyanın gönderildiğini kaydetti.

Mahkeme Başkanı, 'Ergenekon soruşturması' kapsamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği'ne yazılan müzekkereye ise cevap gelmediğini bildirdi. Savcı Kubilay Taştan, söz konusu müzekkerenin cevabının beklenmesini istedi. Şatır, İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği'ne yazılan müzekkerenin cevabının beklenmesine ve Başsavcı Vekilliği'ne faks yoluyla iletilen bilgi ve belgelerin asıllarının, posta yoluyla da gönderilmesine karar vererek, duruşmayı erteledi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği'nin, Ergenekon soruşturması kapsamında Atabeyler Grubu dava dosyasını istemesi üzerine, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi de Ergenekon kapsamında Atabeyler Grubu davası ile irtibatlı olay ve eylemlerle ilgili belgelerin İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği'nden istenmesine karar vermişti. Atabeyler soruşturmasında 10 kişi hakkında 'hükümetin görevlerini engellemeye teşebbüs', 'çete kurmak' ve 'patlayıcı madde bulundurmak' suçlarından 27 yıla kadar hapis talebiyle dava açılmıştı. Eren, Erkut Taş ve Yaman, geçen yıl YAŞ kararıyla TSK'dan ihraç edilmişti. Ayrıca Genelkurmay Askerî Mahkemesi, eski askerler Eren, Taş ve Yaman hakkında hapis cezaları vermişti.

(19 Aralık 2008)


Alparslan Arslan, Danıştay saldırganıBüyük bir kontrgerilla provokasyonunda görev alan provokatörlerin analizi: Baş rol Alparslan Arslan. Yardımcı roller ...
Algı problemleri mi var yoksa görevli miydiler? Bu ülkede yaşayan aklı başında ve ‘görevli’ olmayan herkes, Danıştay türü cinayetler karşısında daha ilk günden mesafeli olmayı bilmeli. Yoksa ciddi oranda komik olabilirsiniz.
Eser Karakaş, Star, 19 Aralık 2008

17 Mayıs 2006 günü Ankara'da, Danıştay 2. Dairesi hakimi Mustafa Yücel Özbilgin, ismi Alparslan Arslan olan bir avukat tarafından görevi başında haince öldürüldü. Alparslan Arslan, cinayeti Danıştay'ın türban kararı nedeniyle işlediğini söyledi, yargılandı, mahkum oldu. Ama daha 17 Mayıs 2006 gününden beri cinayetin hangi gerçek neden ya da nedenlerden işlendiği konusunda toplumda, daha doğrusu aklı başında insanlarda bir kuşku vardı. Aklı başında insan derken bu tür olaylara daha eleştirel, daha kuşkucu bakabilen, bir konuda "görevli" ya da kendine bir "görev vehmetmeyen" kişileri kastediyorum. Ortada verilmiş bir yargı kararı var, temyiz edilmiş ama son olarak Yargıtay, Danıştay saldırısı dosyasının Ergenekon dosyası ile birleştirilmesi kararını veriyor. Bu karar da Danıştay saldırısının bir Ergenekon tezgahı olduğunun kanıtı değil doğal olarak ama çok açık olan meselenin göründüğünden ya da ilk karar çerçevesinden daha karışık olma ihtimalinin güçlü olduğu. Bu tür konularda ve bu ülkede yaşayan aklı başında herkes, "görevli" olmayan herkes, bu tür cinayetler karşısında daha ilk günden mesafeli olmayı bilmeli.

Koca koca insanlar neler demişler?..
Bilmezseniz ne olur söyleyeyim: Ciddi oranda ve kısa vadede komik olma riski alırsınız. Üstelik bu risk internet denen şu baş belasının kullanıldığı ortamlarda daha da artar zira tüm gazetelerin 17-20 Mayıs 2006 tarihli nüshalarına girmek sadece iki dakika alıyor ve tüm yazılan, çizilenler, demeçler ve bildiriler önünüze dökülüyor. İsterseniz menfur cinayeti izleyen günlerde, ortada katilin muhtemel yönlendirici açıklaması dışında bir kanıt yokken koca koca insanların neler dediklerine bir bakalım.

REKTÖRLER: MEYDAN OKUMA
DÖNEMİN YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç başkanlığında toplanan Rektörler Komitesi, bir saatlik görüşmenin ardından yaptığı açıklamada şunları dile getirdi: (...) Katliam niteliğindeki bu saldırının uzun zamandır yargı kararlarına ve özellikle de mahkemelerimizin Türkiye Cumhuriyeti'nin laik niteliğini korumaya yönelik kararlarına karşı iktidar odaklarından gelen kayıtsızlık ve yargı üzerinde baskı oluşturma amaçlı açıklamaların arkasından yapılmış olması çok anlamlıdır. Bu süreçte bazı basın kuruluşlarının da bu doğrultuda hedef göstererek yayın yapmaları ve sorumluların buna kayıtsız kalmaları ibret ve kaygı vericidir. (...) Laik cumhuriyetimize karşı tehlikenin vahim boyutlara ulaştığı bu süreçte Türk milleti adına bu değerleri korumakla yetkili kurumlardan Danıştayımıza karşı yapılan canice saldırı, aslında Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı açık bir meydan okumadır...

YARGI GÖREVE ÇAĞIRDI
YARGININ zirvesindeki isimler Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu, Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu, Yargıtay Başkanı Osman Arslan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok, Danıştay Savcısı Zafer Kantarcıoğlu ile yüksek yargı mensupları topluca Anıtkabir ziyaretinin ardından yaptıkları ortak açıklamada şu görüşleri dile getirdi: ‘Saldırıyı devletimizin varlık nedeni olan demokratik laik, Cumhuriyet'e yönelmiş bir saldırı olarak kabul ediyor ve bu girişimi şiddetle ve lanetle kınıyoruz. (...) Ortak hedef ve görevi kutsal adaletin dağıtımının yanı sıra Cumhuriyetin temel niteliklerini korumak ve hukuk devleti ilkesini gerçekleştirmek olan yargıya karşı yapılan bu ve benzeri saldırı ve eylemler bizleri sindiremeyecek. (...) Cumhuriyet tarihimizde kara bir sayfa olarak anılacak olan bu saldırı dolayısıyla, yargı dışında da laik demokratik devlet düzenini koruma görevi ile yükümlü olanlara bu görevlerini tekrar hatırlatırız..."

SEZER'İN 19 MAYIS MESAJI
DÖNEMİN Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 19 Mayıs Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı nedeniyle yayımladığı mesajda şu vurgulamaları yapıyordu: "(...) Laikliği çeşitli biçimlerde yorumlayarak, için boşaltıp demokrasiyi, dolayısıyla devlet rejimini yıkmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. (...) Bu çirkin eylemi bir kez daha kınıyor, gerçekleştireni ve temsil ettiği düşünceyi lanetliyorum... Cumhuriyet tarihine bir kara leke olarak yazılacaktır. Bu saldırıya neden olanlar tutum ve davranışlarını yeniden gözden geçirmelidirler."

BAROLAR AĞIZ BİRLİĞİ ETTİ

Türkiye Barolar Birliği: Demokratik, laik Cumhuriyet ve kurumlarına olan bu saldırılar, asla hedefine ulaşamayacaktır.

Ankara Barosu: Hukuku hiçe sayarak yargı kararlarını siyasi amaçlarına araç yapan, Danıştay 2. Dairesi'nin kararını uluorta eleştiren günün iktidarını sorumlu davranmaya davet ederiz.

İstanbul Barosu: Aynı düşünceyi taşıyanlar bir yandan basına yönelik bombalı saldırılarda bulunurken, bir yandan da Meclis'in içinde gösteri yaparak Cumhuriyet'e ve laikliğe meydan okumaktadır. Bu olay, Türkiye'deki olayların nasıl gelişeceğini açık olarak ortaya koymuştur.

İzmir Barosu: Savcıları göreve davet ediyoruz. Kışkırtmaya neden olan Başbakan ve TBMM Başkanı'nı istifaya davet ediyoruz.

GAZETE VE YAZARLAR NE DEDİ?

Melih Aşık (Milliyet- 19 Mayıs 2006): "Cumhuriyet gazetesine bomba atanlar da... Danıştay'ı kana bulayan Alparslan Arslan adlı katil de... Eylemden önce ve sonra "Allahuekber" diye bağırıyor... Bu eylemler belli ki "Allah" adına yapılıyor... Dinci siyasetin etkilediği birçok kesim bu saldırıyı Allah yolunda savaş olarak algılıyor... Acaba... Akıl ve izan sahibi bir yüksek din adamı olan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, din adına cinayet işlenemeyeceğini, gerçek inanç sahiplerinin böylesi vahşeti hoş görmeyeceğini haykırmak için ne bekliyor?.."

Bekir Coşkun (Hürriyet - 18 Mayıs 2006): "Dün Danıştay'ı basıp yargıçları vuran, eli tabancalı olanlarındandı. Öbürlerinin ellerinde sadece tabancaları yok. Yüzlerinde aynı kin, gözlerinde aynı nefret, dillerinde aynı hakaret ve tehdit vardır, bir tek tabancaları eksiktir. Biz onları biliriz. (...) Kin, aynı kin... Nefret, aynı nefret... Düşmanlık, aynı dozdadır... Eksik olan sadece tabanca... Biz onları biliriz. Devletin koltuklarında oturanları ile dün Danıştay'ı basıp yargıçları kurşunlayan arasında zerre kadar zihniyet farkı bulamazsınız. Birisinin dili ile yapmak istediğini aslında bu arkadaş tabanca ile yapıverdi. HEPİMİZİ derin bir endişeye sürükleyen bu katliam, AKP anlayışının bir ürünüdür. Hedefi, demokratik laik cumhuriyeti yıkmaktır."

Tufan Türenç (Hürriyet - 19 Mayıs 2006): "Danıştay yargıçlarına kurşun sıkan cani ve onun arkasındaki karanlık güçler, iktidarın tutumundan cesaret almışlardır. AKP'nin uyguladığı siyaset bu olayda azmettirici olmuştur. Bir Meclis başkanı, bir başbakan, bir dışişleri bakanı, demokratik laik cumhuriyet karşıtı güçleri bu kadar yüreklendirici konuşmalar yaparsa bu tip kanlı eylemlerin olması doğaldır. Danıştay her kararından sonra gerici kesimlere hedef gösterildi. Onların öfkelerinin bu kuruma odaklanması için her türlü tahrik yapıldı..."

DÜZEY İÇİN SÖZ BULAMIYORUM
BİR Cumhurbaşkanı'nın, üniversite kurumunun, rektörlerin, yüksek yargının, baroların, merkez medyanın bir olaya yönelik saptama ve değerlendirmeleri iki sene içinde bu kadar gülünç hale gelebiliyorsa işimiz gerçekten zor demektir. Ya ortada çok boyutlu bir düzey ve algılama problemi var ya da bir görev. Ama görev de iki sene içinde bu kadar sırıtmamalı. Düzey için bir şey söyleyemiyorum. (Eser Karakaş, Star, 19 Aralık 2008)


Danıştay saldırısını bahane ederek giriştikleri hükümet düşürme operasyonu suya düşenler
Hiç utanmıyorlar
Gülay Göktürk, Bugün, 19 Aralık 2008

2006 yılı Mayıs'ında Danıştay Saldırısı'ndan birkaç saat sonra kaleme aldığım yazı şöyle başlıyordu: Aslında her şey ortada! Aylar öncesinden beri işaret ettiğimiz bir süreç adım adım ilerliyor. Rejim tehlikede... Ama Sezer'in, Baykal'ın ya da Teziç'in kastettikleri anlamda bir tehlike değil bu. Rejimi tehdit eden şey, ne irtica, ne türban, ne AKP... Türkiye Cumhuriyeti, demokratik rejime yönelik ciddi bir komployla karşı karşıya." Gözü kör, kulağı sağır, aklı ipotek altında olmayan herkesin hemen görmesi gereken bir tabloydu bu. Kurulan komployu görmek için ne özel bir istihbarata, ne de özel bir analiz yeteneğine ihtiyaç vardı. Ama kamuoyu oluşturma gücüne sahip kişi ve kurumlar arasında o kadar azdı ki aklı ve vicdanı hür olanlar...

Korkmuyorlar çünkü herkesin her şeyi unutacağını hesap ediyorlar

Olaydan üç gün sonra. 21 Mayıs tarihinde "Yine mi özeleştiri yapacaksınız?" başlıklı yazımda bu tabloya şöyle isyan ediyordum: "19 Mayıs sabahı gazeteleri önüme açtığımda 97-98 yıllarına geri dönmüş gibi oldum birden. Aradan onca yıl geçmemişti sanki, 28 Şubat'ın karanlık günlerindeydik, "mahşerin beş atlısı" toparlanıp yola koyulmak üzereydi. Üniversitelerden, yüksek yargı organlarından, sivil toplum kuruluşlarından gelen kimi açıklamalar herkesin kendi repliğini çok iyi bildiğini, öyle ki bu defa brifinglere bile ihtiyaç olmadığını gösteriyordu. 28 Şubat medyası da karşımdaydı. Birkaç gazeteyi bir yana ayırırsak, büyük medya yine tıpkı o günlerdeki gibi "görevdeydi"! Danıştay baskını karşısında yaşanan şokun hükümete yönelik bir öfkeye dönüşmesi için elden gelen her şey yapılıyordu yine... Kendi kendime düşündüm: Önümüzdeki bir yıl atlatılırsa, AK Parti kurmayları bu fırtınalı denizde gemiyi oraya buraya çarpmadan kıyıya yanaştırmayı başarırlarsa, yeniden 3 Kasım sonrasına benzer bir istikrar havası doğarsa, bugün bu yayınları yapanlar ne yapacaklar? Bir terör olayı bahane bilinerek giriştikleri hükümet düşürme operasyonunun hesabını nasıl verecekler?

Bu defaki andıçlar ne zaman deşifre olacak? Bu defaki çark edişler nasıl bir üslupla yapılacak?
Bu defaki andıçlar ne zaman deşifre olacak? Bu defaki çark edişler nasıl bir üslupla yapılacak? Yine bugün okuduğumuz gibi özeleştiri metinleri mi okuyacağız? Nasıl oluyor da o gazetelerin yönetimleri böyle dar zamanlarda böylesine rahatlıkla manipülasyona gönüllü yazılabiliyor diye sordum bütün gün. Böyle dönemlerin geçiçi olduğunu artık öğrenemediler mi? Bugünlerin kaydının tutulmasından, sonra okurlarına hesap verememekten korkmuyorlar mı? Galiba kilit kelime korkmak. Evet, korkmuyorlar. Çünkü yaptıklarının bir cezası olmadığını gördüler. Korkmuyorlar çünkü herkesin her şeyi unutacağını hesap ediyorlar. Bu ülkede hiçbir şeyin hesabının tutulmadığını, herkesin yaptığının yanına kar kaldığını biliyorlar.

Danıştay Saldırısı bu ülkenin şahit olduğu en büyük provokasyon

Yarın öbürgün işler düze çıktığında birkaç hoş yazıyla, birkaç gönül alıcı manşetle her şeyi unutturabileceklerini biliyorlar." Önceki gün, Yargıtay'ın Danıştay Davası'nı Ergenekon Davası'na bağlayan kararını okurken o günleri hatırladım yeniden... Bu karar Danıştay Saldırısı'nın bu ülkenin şahit olduğu en büyük provokasyon olduğunu; Ergenekoncuların kaos ve darbe senaryoları doğrultusunda kendi yandaşları gördükleri bir yüksek mahkemenin üyelerini yok etmeyi bile göze alacak kadar gözü kara bir saldırganlık içinde olduklarını bir anlamda tescil ediyor. Ama, o günlerde saldırıyı bahane ederek şeriat paranoyası yaratmaya çalışanlarda hala en küçük bir özeleştiri denemesi, en ufak bir utanma işareti yok... Mustafa Yücel Özbilgin'in cenaze töreninde bakanların kafasına şişe atanlar, "Katil başbakan" "Hükümetin hesabını ordu görecek" diye slogan atanlar, cenazeye katılan türbanlıların başlarını zorla açanlar, kim bilir nerelerde hâlâ saygın "ulusalcı" mücadelelerine devam ediyor. Gazetelerinde Danıştay Saldırısı için "Türkiye'nin 11 Eylül'ü" diye yazanlar arazi olmuş, Yargıtay'ın son kararını sayfanın en dibinde tek sütunluk bir haber olarak koymuş, suçunu hâlâ gizlemeye çalışıyor. "Danıştay Saldırısı'yla Ergenekon arasında bir ilişki kurulursa olay ciddileşir, yoksa bu dava- Ergenekon- fasa fisodur" diyenler dut yemiş bülbül gibi susuyor.

Yani her şey tam da o yazıda söylediğim gibi oluyor. Çünkü ilkesizliğin bir cezası yok bu ülkede. Kimse hatasının bedelini ödemiyor. Herkes zamanın pususuna yatmış; söylediklerinin, yazdıklarının, yaptıklarının unutulmasını bekliyor. Hâlâ gururla ve vakarla ortada dolaşarak... (Gülay Göktürk, Bugün, 19 Aralık 2008)

(19 Aralık 2008)


Küçük Paşa susarak ne dedi?
Ergenekon Davası'nın Perinçek ile birlikte en önemli sanıklarından Veli Küçük'e sorulacak çok soru vardı.
Adem Yavuz Arslan, Bugün, 17 Aralık 2008

Savunmasında ve çapraz sorgularda önemli bilgilerin ortaya dökülmesi bekleniyordu. Ama 'vatan millet Sakarya' edebiyatıyla savunmasına başlayan Küçük 'hiçbir zaman yasaların dışına çıkmadım' dedi. Turşu tarifinden Avcılar Atıcılar Kulübü'ne kadar 'gayri ciddi' bir savunma bile yaptı denebilir. Bir ara Perinçek ağzıyla konuşup CIAF tipi komplosuna getirdi işi. Küçük savunmayı sulandırınca sorular da önemini kaybetmiş oldu. Hakkında çok ciddi iddialar olan Küçük, derli toplu iddialara cevap vermek yerine 'küçümser' ifadelerle iddianame ve savcıyla dalga geçmeyi tercih etti. Ama savunmasını baştan savma yaptığı anlamına da gelmiyor. Küçük'ün cevaplarına bütüncül olarak bakıldığında birtakım mesajlar ve pazarlıkların hâlâ masada olduğunu görmek mümkün.

Son cümlesi 'ya aklanmalıyım ya da yok olmalıyım' da 'öylesine' söylenmiş bir söz gibi durmuyor. Küçük'ün suya sabuna dokunmayan savunmasını, Yargıtay'dan gelen haber daha da önemli hale getirdi. Yargıtay, Danıştay ve Cumhuriyet Baskını davalarının Ergenekon'la birleştirilmesi gerektiğine karar verdi. Yıllarca sürecek hukuki bir tartışma başlayabilir. Davayı Ankara'ya taşımak da mümkün. İddianame aşamasından başlayarak sürekli sulandırılmış, savunma aşamasında hafife alınmış, rotasından sapmış bir davanın yeri de değiştirilerek özünden koparmak mümkün. Bütün sanıkların benzer mantıkta savunma yapmaları tesadüf olarak algılanabilir mi?

Arşivler öyle demiyor!
Veli Küçük 'benim bölgemde faili meçhul olmaz' dedi ama arşivler hiç öyle demiyor. Savunmasının her paragrafı ayrı yazı konusu ama faili meçhul olaylar serisinin bir kesimine bakalım. Kutlu Savaş'ın Susurluk Raporu'na göre Veli Küçük'ün Jandarma Alay Komutanı olduğu dönemde Adapazarı-Bolu-İzmit bölgesinde 'anormal işler' oluyordu. Faili meçhul cinayetlerin azdığı 1990'ların başında terörle mücadelede 'konsept' değişimine gidildi. MGK'ya sunulan 5 Temmuz 1993 tarihli raporda uyuşturucu ticareti ve mafya yapılanmaları ile PKK arasındaki ilişkiler anlatılıyordu. Raporda Behçet Cantürk'le birlikte çok sayıda Kürt ailenin ismine yer verildi. Toplantının hemen akabinde de Başbakan Çiller'e 'PKK'ya yardım eden işadamları' listesi ulaştırıldı. Çiller'in 'hesap soracağız' açıklamalarına müteakip Mehmet Eymür, MİT'te Kontr Terör biriminin başına dönerken Korkut Eken de Emniyet'e 'danışman' olmuştu.

Cantürk, 14 Ocak 1994 akşamı eşini arayıp '10' dakika sonra evde olacağını söyledi ama evine ulaşamadı. Cesedi bir gün sonra Sapanca- Kırkpınar yakınlarında şoförü Recep Kuzucu ile bulundu. Bir ay sonra 25 Şubat'ta Cantürk'le ilişkili Av. Yusuf Ekinci ölü bulundu. 28 Mart'ta Hendek'te Liceli Fevzi Aslan ve yeğeni Salih Aslan ölü bulundu. Cantürk'ü öldüren silahla Fevzi ve Salih Aslan'ı öldüren silah aynıydı. Listedeki isimler tek tek kayboluyordu. 3 Haziran'da ise Cantürk'e yakınlığı ile bilinen Savaş Buldan, Adnan Yıldırım ve Hacı Karay Düzce'de ölü bulundu. 1990'lı yıllarda Şırnak'ta meydana gelen faili meçhuller ise ayrı bir tartışma konusu.

Yine aynı Susurluk raporunda Yeşil Kod adlı Mahmut Yıldırım'a ait olduğu belirlenen cep telefonunun, o günlerde Giresun Jandarma Bölge Komutanı olan Veli Küçük adına kayıtlı olduğu yazıyor. Bu telefon ilişkisi Küçük ile Çatlı ve diğer Susurlukçuların ve özellikle de Yeşil'in bağlantılarını ortaya koyuyordu. Bu telefonun da Kocaeli bölgesinde kullanıldığı tespit edildi. Küçük 'benim bölgemde faili meçhul olmaz' dedi ve bütün bu cinayetleri yok saydı. Belki de Küçük haklıdır, cinayetler onun için faili meçhul olmayabilir.

(17 Aralık 2008) 


Veli Küçük'ün ajandası niçin gizli?
Jandarma Komutanlığı'nın okunmasından korktuğu ve yasakladığı ajanda...

Ergenekon davasının son iki duruşmasında Veli Küçük'ün savunması ve çapraz sorgusu yapıldı. Çapraz sorgu sırasında ilginç bir durum ortaya çıktı. Jandarma Genel Komutanlığı'nın, Ergenekon Terör Örgütü tutuklusu Veli Küçük'ün bir ajandasına ambargo koyduğu ortaya çıktı.

Savcı ajandayı sorunca..
Ajandasında 'Behiç Aşçı'nın 45 kiloya düştüğü araya girilirse vazgeçirilebileceği' şeklindeki yazıyla ilgili açıklama yapması istenen Veli Küçük, bir anda sinirlendi. Küçük; "Bu sorunun geri alınmasını istiyorum. Çünkü o ajandalarımın okunmamasına ilişkin Jandarma Genel Komutanlığı'nın yazısı var. Bu konuda savcı suç işliyor." diye konuştu. Bu diyalogtan sonra akla, bir terör örgütü tutuklusunun ajandasına Jandarma Genel Komutanlığı'nın neden müdahale ettiği ve okunmamasını resmi yazıyla istediği sorusu geliyor. Hatırlanacağı üzere Veli Küçük ve JİTEM birbirinden ayrılmaz iki isim olarak anılıyordu. Ajanda da Jandarma Genel Komutanlığı'nın bu yönüyle ilgili çok derin detayların bulunduğu iddia ediliyor... (Aktifhaber, 17 Aralık 2008)

(17 Aralık 2008)


Ergenekon medyası Danıştay saldırısını 'işte irtica' feryatlarıyla vermişti!Ergenekon medyası Danıştay saldırısını 'işte irtica' feryatlarıyla vermişti!İşte irtica! diye bağıranlar son kararı sevmeyecek
Yargıtay, Danıştay Saldırısı'nın Ergenekon örgütünün işi olabileceğini belirtti

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Danıştay üyelerine ve Cumhuriyet gazetesine yapılan saldırılarla ilgili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nce verilen kararı oybirliğiyle bozdu.

Yerel mahkemenin görmediği Ergenekon bağlantıları, üst mahkeme tarafından kayda geçirildi. Bu karar, Ergenekon iddianamesindeki iddiaların ne kadar sağlam bir zemine oturduğunu teyid ediyor. Danıştay saldırısının başörtüsü sebebiyle işlendiğini savunan Ergenekoncular, bu kararı da kullanmak isteyecek, Danıştay saldırısının Ankara'da gerçekleştiğinden hareketle, dosyanın oraya gönderilmesini savunacaklar. Ama bu mümkün değil. Çünkü ana dava Ergenekon. Danıştay davasını Ankara'da görmek; davayı birleştirmek değil, bölmektir.

Alparslan Arslan, 'rejimi ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek' suçundan hüküm giyince, 'işte irtica' diye bağıranlar son kararı sevmeyecek. Onlar, Yargıtay'ın mevcut hükmü onamasını bekliyorlardı. Çünkü, Danıştay saldırısı ile Ergenekon arasında bağlantı olmadığını iddia edeceklerdi. Danıştay saldırısının 'başörtüsü' gerekçesiyle işlendiği ezberini tekrarlayacaklardı. Artık ezber bozuldu. Bu karardan sonra, saldırıda hayatını kaybeden Mustafa Yücel Özbilgin'in çocukları da Ergenekon davasına müdahil olabilir.

Ergenekon terör örgütünün amaçlarından biri 'kaos ortamı oluşturacak eylemler yapmak'. Bu cümleyi en iyi anlatan eylem de Danıştay saldırısıdır. Cinayet gününü ve ardından cenaze töreninde yaşananları hatırlamakta fayda var. Özellikle Kocatepe'de kılınan cenaze namazında yaşananları... Cami avlusunda toplanan kalabalık, 'Türkiye laiktir laik kalacak, kahrolsun şeriat' sloganları atıyordu. Hükümet üyeleri, sanki cinayetin failleriymiş gibi saldırıya maruz kalıyordu. Bazı bakanların korumalar eşliğinde koşmaları hâlâ hafızalardaki yerini koruyor.

Başbakan'a küfreden savcı Ergenekon bağlantısını ısrarla görmezlikten geldi
Salim Demirci, Danıştay Dava SavcısıKatil Alpaslan Arslan, ısrarlı bir şekilde cinayeti cami avlusuna atmak istiyordu. Sağlık sorunları bulunan ihtiyar bir adamı 'şeyh' yaptılar. Ama kısa sürede Alpaslan Arslan'ın gerçek yüzü ortaya çıktı. Cinayeti birlikte planladığı arkadaşları öyle dindar görüntülü kimseler değildi. Kimi şarapçı, kimi silah kaçakçısıydı. Üstelik, saldırı planını birahanede yapmışlardı. Üstünde çıkan kimlikler, kayıtlara geçen telefon trafiği, iş ilişkileri, takip ettiği davalar, hepsi ulusalcı kesime işaret ediyordu. Muzaffer Tekin başta olmak üzere Ergenekoncularla yakın ilişkileri vardı. Ne yazık ki medyaya yansıyan, aylarca tartışılan bu konular mahkeme sürecine, davaya, duruşma salonuna yansımadı. Çünkü bir davada bu tür iddiaları gündeme getirecek isim savcılardır. Bu davanın savcısı ilginç bir isimdi. Başbakan Erdoğan'a ve bürokratına küfre varan sözleri sarf eden biriydi. Savcı Salim Demirci'nin Youtube'a düşen konuşmalarını duymayan kalmadı. Demirci'nin saldırıdaki Ergenekon bağlantısını görmesi mümkün olmadı tabii. Kararı veren mahkemenin başkanı değişti, savcı da farklı bir görevde.

Şimdi yeni bir süreç başladı. Yargıtay bozma kararından sonra, yerel mahkeme ya eski kararında direnecek ya da bozmaya uyacak. Bozma gerekçesine ve teamüllere bakıldığında, mahkemenin bozma kararına uymadan başka bir seçeneği bulunmuyor. Bozma kararına uyulduğunda ise, Danıştay davası, Silivri'de görülmekte olan ana dava ile birleşecek. (Ali Akkuş, Zaman)

(17 Aralık 2008)


Üzeyir GarihÜmit Sayın ve Yener YermezGarih cinayetinde yeni bilgiler gelmeye devam ediyor: Garih'i öldür 5 milyon Dolar hesabında!
İşadamı Üzeyir Garih'i öldürmek suçundan müebbete mahkum olan Yener Yermez'in avukatı Mustafa Yalçınkaya, cinayetle ilgili olarak, Yeni Şafak'a konuştu. Yalçınkaya'ya göre, Yermez'i cinayet öncesi ve sonrasında gözlerini bağlayarak kaçıran kişiler, günlerce rolünü ezberlettiler. 'Konuşursan seni ve aileni öldürürüz. Cezan bitince, 5 milyon dolar hesabında' dediler.

Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih'i öldürmek suçundan hüküm giyen Yener Yermez'in avukatı Mustafa Yalçınkaya, Yeni Şafak'a çok önemli açıklamalar yaptı. Yermez'in cinayetten hemen sonra gözleri bağlanarak bir yere götürüldüğünü iddia eden Yalçınkaya, 'Konuşursan öldürürüz. Cezanı yat çık 5 milyon dolar cebinde demişler. Sadece seslerini duymuş. Kim olduklarını bilmiyor' dedi.

Rolü ezberletildi
Yalçınkaya, müvekili Yener Yermez'in anlattıklarını şöyle aktardı: 'Yermez, cinayetten on gün önce tanıştığı Meral adlı kadınla beraber gözleri bağlanmış bir şekilde kaçırılmış. Ve ona bu cinayetten bahsedilmiş. Cinayeti nasıl senaryo gereği işlediğini anlatacağının detayları verilmiş. Ve bu sorgu 3 gün sürmüş. 3 gün sonra Hasdal Kışlası'na döndüğünde, komutanları, hakkında 'firarda' diye rapor bile tutmamış. Meral sır oldu. Olay günü Piyer Loti'de Yermez'le çay içmişler. Meral ona cep telefonu almış. Hatta bin 500 dolar vermiş. Yakalandığında üzerinden çıkan paralar bunlardı.'

Dava yeniden açılsın talebi
Yener Yermez'in avukatı Mustafa Yalçınkaya, müvekkiliyle ilgili davada iadei mahkeme talebinde bulunup, yeniden yargılanma talep etmeye hazırlanıyor. 2001 yılında Eyüp Mezarlığı'nda öldürülen işadamı Üzeyir Garih ve ailesinin yakın dostu, Alarko Holding eski İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu'nun, "Cinayetin işlendiği gün, Garih'in torununu kelepçeleyip kaçırarak yüklü miktarda fidye alan polis kıyafetli kişiler aileyi suikastın üzerine gitmemeleri için tehdit etti" iddiasıyla birlikte son gelişmeler, Yener Yermez'in avukatı Mustafa Yalçınkaya'yı da harekete geçirdi. 7 yıl önce rafa kaldırdığı Yener Yermez dosyasını yeniden açan Mustafa Yalçınkaya, 30 yıllık avukatlık mesleğinde kendini sadece bu davada aciz hissettiğini kaydetti.

Yeniden yargılama isteyecek
Üzeyir Garih'in 50 bin dolarlık saati ve içinde para bulunan cüzdanına dokunulmadan nasıl bir gasp cinayeti işlenebileceğine akıl sır erdiremediğini söyleyen Mustafa Yalçınkaya, Ergenekon davası kapsamında ortaya çıkan yeni deliller kapsamında iadei-mahkeme talebinde bulunacaklarını söyledi. Yalçınkaya, 'Müvekkilim de bunu istiyor. Suçsuzum diyor. Ama hâlâ korkuyor. Ailesi de korkuyor. Zaten sessiz telefonlar aldıkları için sürekli telefonlarını değiştiriyorlar' dedi.

'Ümit Sayın'la görüş' notu
Ergenekon davası kapsamında Adli Tıpçı Ümit Sayın'ın bilgisayarından öldürülen Üzeyir Garih'le igili bilgilerin çıkmasının davayı yeniden gündeme getirdiğini söyleyen Yalçınkaya, Yener Yermez'in kendisinden Ümit Sayın'la görüşmesini istediğini söyledi. Yalçınkaya, 'Müvekkilimi mahkum ettiren kan örneğinin raporu da kurumdan gelmişti. Son görüşmemde müvekkilim Yener Yermez, görüşme defterime kendi el yazısıyla Ümit Sayın bana 'bu olayın dini bir amaç için işlendiğini ve ifademin bu yönde verdiğim zaman bana burada yardımcı olacağını söylemiştir. Hatta o gün Galatasaray-Barcelona maçı oynanıyordu. Bana davana yardımcı olur Meral'i bulurum' dediğini yazdı' dedi. Yalçınkaya, Yermez'in kendisine görüş sırasında yazdığı notu Yeni Şafak'a verdi.

Garih'i öldürmekten hüküm giyen Yener Yermez'in son duruşmada söyledikleri nihayet aydınlanacak. Savcılık Garih cinayeti için harekete geçti
Son iddialar üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçerek, 7 yıl önce gerçekleşen Garih Cinayeti ile ilgili inceleme başlattı.

(17 Aralık 2008)


Ceset eritilen asit kuyularıyla ünlenmeye başlayan BOTAŞ'ta meğer JİTEM kadroları da toplanmış!
Türkiye'nin en büyük kuruluşlarından BOTAŞ bir süredir faili meçhullerle gündemde. JİTEM'in, yoğun şekilde kadrolaştığı BOTAŞ/Silopi'de, öldürdüğü onlarca kişiyi asit çukurlarına attığı iddiasının mahkeme kararıyla araştırılmasına karar verildi.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Botaş'taki kuyuların açılmasına 16 Aralık 2008'de (dün) karar vermişti. Şırnak Barosu'nun, Tuncay Güney'in JİTEM tarafından 1990'lı yıllarda öldürülen pek çok kişinin asitle yakıldıktan sonra Silopi'de bulunan BOTAŞ Tesisleri'ne ve Cizre-Silopi güzergâhındaki bazı noktalara açılan kuyulara gömüldüğü yönündeki bilgilere ilişkin suç duyurusunu dikkate alan Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, kuyuların açılması yönünde karar verdi.

Asit kuyuları nerede JİTEMciler orada!
Kayıp yakınları, tesislerin bulunduğu Silopi'de savcılığa suç duyurusunda bulunurken, iddialar daha önce kurumda çalışan Korkut Eken, Adil Timurtaş gibi isimleri gündeme getirdi. Kurumun ünlü çalışanlarından biri emekli Yarbay Korkut Eken'di. Korkut Eken, JitemAdil Timurtaş, PKK itirafçısı ve Jitem tetikçisi1987 yılında TSK'dan emekliye ayrılan Eken, MİT Güvenlik Dairesi başkan yardımcısı olarak göreve başladı. Basına sızan MİT raporunu hazırlayan dairede görevli olduğu için 1988 yılında MİT'ten ayrıldı. 1990 yılında müfettiş olarak BOTAŞ'a girdi, 1993'e kadar çalıştı. Susurluk kazasının ardından 'cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak ve bu teşekkülü yönetmek' suçundan 6 yıl hapse mahkum edildi. 2002'de girdiği cezaevinden 2004'te çıktı.

BOTAŞ'ın diğer bir ünlü çalışanı 'Sarı Adil' kod adlı PKK itirafçısı Adil Timurtaş'tı. JİTEM davasında yargılanan 11 sanıktan biriydi. Küçükçekmece'de Ali Uğur'un öldürülmesi talimatını verdiği gerekçesiyle Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Musa Anter'in öldürülmesi başta olmak üzere 28 cinayette adı geçti. PKK içindeyken 1986'da teslim olan Timurtaş, itirafçı kadrosuna alınarak Silopi'de BOTAŞ tesislerinde işe yerleştiriliyor. Burada JİTEM komutanı Arif Doğan, Binbaşı Cem Ersever ve Mete kod adlı İbrahim Babat'la birlikte çalışıyor. Adil Timurtaş'ın gözaltına alındığı bir başka olay Ergenekon ile terör örgütleri arasındaki bağın ilginç örneklerinden biri. Timurtaş, DEHAP Bağcılar İlçe Başkanı Lezgin Bingöl'den tehditle para almak isterken polisin 3 Mayıs 2005'teki operasyonunda İstanbul Aksaray'da 7 kişi ile birlikte yakalandı. Timurtaş'la birlikte yakalanan Hacı İnan Hizbullah davasında mahkûm edilmişti. Bu operasyonda Timurtaş'ın üzerinden çıkan 2 adet kimlikten birinin üzerinde Özel Kuvvetler Komutanlığı diğerinde ise Jandarma Genel Komutanlığı, yazıyordu.

Arif Doğan, JitemCem Ersever, Jitemİbrahim Babat, PKK itirafçısı ve Jitem tetikçisiPKK itirafçısı Abdulkadir Aygan'ın iddialarına göre JİTEM kadrosunda bulunup BOTAŞ'ta çalışanlardan biri de asıl adı Hacı Hasan olan PKK itirafçısı İbrahim Babat. 1997 yılında cezaevinden gönderdiği 13 sayfalık dilekçenin ardından Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı Osman Nuri Oduncu ve Ömer Faruk Çayan, Tekirdağ Cezaevi'nde Babat ile görüşerek anlattıklarını tutanak haline getirdi. Kendi anlatımına göre Babat, 1988 yılında PKK'dan ayrılıyor. Suriye'ye kaçmaya hazırlanırken bir korucu tarafından yakalanıp Şırnak Jandarma Alay Komutanlığı'na teslim ediliyor. Burada Cem Ersever devreye giriyor ve itirafçı oluyor. 1989 yılı sonunda kendisine yeni bir kimlik çıkarılıyor. İsmi İbrahim Babat, Uludere Hilal Köyü nüfusuna kayıtlı, 1972 doğumlu, baba adı Abdurrahman, anne adı Cemile olarak kayıtlara geçiriliyor. PKK itirafçısına bir de iş ayarlanıyor. Aynı yıl BOTAŞ'ta memur sıfatıyla göreve başlıyor. O dönemde Jandarma Grup Komutanlığı'nın başında, bugün Ergenekon davasının sanıkları arasında bulunan Binbaşı Arif Doğan bulunuyor.

Ergenekon davasının 1 Aralık'ta görülen duruşmasında yaşanan diyalog dikkat çekmişti. Mahkeme üye hakimlerinden Hüseyin Özese, tutuklu sanıklardan Muzaffer Şenocak'a, emekli Binbaşı Fikret Emek'le nerede tanıştığını sormuştu. Şenocak, Fikret Emek ile 2004 yılında BOTAŞ'ta başmüfettiş olan M.K. aracılığıyla tanıştığını ifade etmişti.

PKK dürbünleri JİTEM elemanında
2000 yılında İstanbul polisinin Mercan'da sahra ve gece görüş dürbünü satan bir şebekeye düzenlediği baskında Rusya'dan getirilerek gizlice Türkiye'ye sokulan 106 adet sahra ve gece görüş dürbünü ele geçirildi. Dürbünlerin PKK'ya gönderileceği öğrenildi. Operasyonda JİTEM'e çalışan Timurtaş da gözaltına alındı. JİTEM elemanının PKK ile ilişkisi herkesi şaşırtmıştı. (Zaman, 17 Aralık 2008)

(17 Aralık 2008)


Üzeyir GarihÜmit Sayın ve Yener YermezGarih cinayetinde Ergenekon parmağı giderek netleşiyor!
Garih’i öldürmekten hüküm giyen Yener Yermez avukatına verdiği notta ‘Ergenekon sanığı Ümit Sayın cinayeti dini amaçlarla işlediğimi söylemem yönünde telkinde bulundu’ yazdı.

İşadamı Üzeyir Garih’in 2001 yılında mezarlıkta bıçaklanarak öldürülmesiyle ilgili davanın hükümlüsü Yener Yermez, 45 gün önce avukatına kendi el yazısıyla bir not verdi. Yermez notta, cinayetten sonra götürüldüğü Adli Tıp Kurumu’nda Ergenekon tutuklusu Ümit Sayın’la görüştüğünü ve Sayın’ın kendisine ‘cinayeti dini amaçlarla işlediğini söylemesi’ yönünde telkinde bulunduğunu öne sürdü. Böylece Garih’in Ergenekon tarafından öldürüldüğü yönündeki iddialara bir yenisi daha eklenmiş oldu.

Garih’in 2001’de Eyüp Sultan Mezarlığı’nda öldürülmesiyle ilgili dava birçok karanlık noktayla birlikte Yener Yermez’in müebbet hapis cezasına çarptırılmasıyla bitmişti. Garih cinayeti yıllar sonra geçen yıl başlatılan Ergenekon soruşturmasıyla tekrar gündeme geldi. Adli Tıp uzmanı İstanbul Üniversitesi öğretim görevlisi Ümit Sayın’ın bilgisayarlarında Garih cinayeti dosyasıyla ilgili geniş bir arşiv ele geçirildi. Geçen hafta da Garih’in aile dostu işadamı Doğan Kasadolu, Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Ağır Ceza Savcılığı’na verdiği dilekçede Garih cinayetiyle ilgili yeni bir iddia ortaya atmıştı: “Üzeyir Garih ile aynı sitede ancak başka dairede oturan damadı Doron, Üzeyir Garih’in öldürüldüğü gün çok kısa bir süre sonra bir polis otosunun evlerine gelerek iki oğlundan bir tanesine kelepçe takarak götürdüğünü, daha sonra yaptıkları görüşmelerde bu işin üzerine giderlerse cinayeti bu çocuğun işlediğini açıklayacakları şeklinde tehdit aldıklarını şahsıma doğrudan açıkça söylemiştir.... Cinayetin Ergenekon davasında ortaya çıkan detayları beni harekete geçirdi.” Yenişafak Gazetesi’yse dünkü sayısında Yermez’in Ergenekon sanığı emekli Albay Fikri Karadağ’ın Hasdal Kışlası’nda görev yaptığı sırada askerliğini yaptığını yazdı. Haberde ayrıca Yermez’in askerlik yaparken Tuncay Güney’le birlikte 2001 yılında gözaltına alınan teğmen Murat Oğuz’un çaycısı olduğu iddia edildi.
 
Yermez yeniden yargılansın
Garih cinayeti Ergenekon bağlantısıyla ilgili yeni bir gelişmeyi de Yermez’in avukatı Mustafa Yalçınkaya Radikal’e açıkladı. Yermez’le 31 Ekim 2008’de tutuklu kaldığı Kırklareli Cezaevi’nde görüştüğünü belirten Yalçınkaya, müvekkilinin yargılanırken Adli Tıp Kurumu’na sevk edildiği sırada Ergenekon davasının tutuklu sanığı Ümit Sayın’la (Sayın o dönem Adli Tıp Enstitüsü’nde görevliydi) görüştüğünü belirtti. Yermez avukatına, Sayın’ın Garih cinayetini dini amaçlarla işlediğini kabul etmesi yönünde telkinde bulunduğunu aktardı ve bunu bir not kâğıdına yazdı. Yalçınkaya, müvekkilinin Garih’i öldürdüğünü polis ifadesinde kabul ettiğini ancak hem savcılıkta hem de mahkemede böyle bir itirafta bulunmadığını hatırlatarak, cinayeti Yermez’in işlemediğini savundu. Yener Yermez’in yakalandıktan sonra askeriyedeki dolabında kot pantolonunun ele geçirildiğini ve Adli Tıp’tan pantolon üzerindeki kanın Garih’e ait olduğuna dair rapor geldiğini anımsatan Yalçınkaya, “Bu rapor da yönlendirilmiş olabilir. Garih’in torununun kaçırıldığı iddiaları yeniden incelenmeli. Yermez’in pantolununu dolabından kim teslim aldı?. Yargılanmanın yenilenmesini isteyeceğiz” diye konuştu. (Radikal, 16 Aralık 2008)

(16 Aralık 2008)


Üzeyir GarihYener YermezAliyev'e darbe girişimine finans desteğini kesen Garih'i Ergenekoncular infaz etti
Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih cinayetinin üzerindeki sis perdesi aralanıyor. Yeni Şafak, Garih cinayetine ışık tutacak çok önemli bilgilere ulaştı. Üzeyir Garih'e yakın bir ismin iddiasına göre, Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih, Ergenekon örgütüne düzenli olarak 'bağış' yapıyordu. Aynı kaynak, Ergenekon örgütünün 1995 yılında Azerbaycan'da Elçibey'i iktidara getirmek için Haydar Aliyev'e karşı MİT ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Azeri yetkilileri uyarmasıyla başarısız kalan bir darbe girişiminde bulunduğunu, örgütün bu darbe girişimine finans desteğini kesen Garih'in ipini çektiğini söyledi.

Alarko Holding'in Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih, 25 Ağustos 2001 tarihinde, Eyüp Mezarlığı'nda, şeyhi Küçük Hüseyin Efendi'nin mezarını ziyaret ettikten sonra, arabasına binerken Yener Yermez tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Garih'i öldüren Yermez, polisin on günlük sıkı takibi sonucu yakalandı. Yener Yermez, kışlasından çarşı iznine çıkmış, mezarlıkta karşılaştığı Üzeyir Garih'ten para istemiş, alamayınca da bıçaklayarak öldürmüştü. Tutuklanarak hapse gönderilen Yener Yermez, uyuşturucu bağımlısı, psikopat kişilikli bir katildi. Bu, bilinen senaryoydu. Alarko Holding İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu'nun açıklamalarının ardından Üzeyir Garih'e yakın bir başka isim daha Yeni Şafak'a cinayetle ilgili bilgi verdi. İddiaya göre, işadamı Üzeyir Garih'i, Ergenekon örgütü öldürdü. Gerekçe ise Üzeyir Garih'in, Ergenekon örgütü tarafından planlanan ve son anda başarısızlıkla sonuçlanan Azerbaycan'daki darbe planı için finans desteği sağlamayı reddetmesiydi.

Veli KüçükEbulfeyz ElçibeyYurtiçi ve dışında bilumum darbeler örgütlenir!
Azerbeycan Eski Devlet Başkanı Ebulfeyz Elçibey'in akrabası olan Veli Küçük Paşa, Rusya ve başta Azerbaycan olmak üzere, Türk cumhuriyetlerinde yaptığı yatırımlarla ilgili pürüzlerin çözülmesinde, Alarko Holding'e yardım ediyordu. Alarko Holding'in Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih, bu yardım karşılığında, Ergenekon örgütüne düzenli olarak 'bağış' yapıyordu.


İshak AlatonOrtakların arasını açan 'bağış'
Bu bağışlar, zamanla çok ciddi meblağlara ulaşınca, Üzeyir Garih'le, ortağı İshak Alaton arasında sorun çıktı. Alaton, bu bağışlara, artık karşı çıkıyordu. Bu anlaşmazlık derinleşmeye başlayınca, Üzeyir Garih, Ergenekon'a yıllardır yaptığı para yardımını tamamen kesmişti.

Veli Paşa Bakü'ye yerleşecekti
O günlerde, Ergenekon örgütünün, Azerbaycan'da büyük bir operasyon hazırlığı vardı. Örgüt, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'i devirip, Ebulfeyz Elçibey'i yerine geçirmeye çalışıyordu. 1993 yılında yine bir darbeyle görevden el çektirilen eski Cumhurbaşkanı Elçibey, Veli Küçük'ün akrabasıydı. Bu işi en çok, Veli Paşa istiyordu. Çünkü, örgütün Azerbaycan'dan çok ciddi geliri vardı ve bunun devamını sağlamak için bir şey yapması gerekiyordu. Hatta Veli Paşa, Azerbaycan'da Elçibey'i kullanarak yönetimi ele geçirmek, ardından da emekli olunca Bakü'ye yerleşmek istiyordu. Aynı günlerde, Ergenekon, irtibatlı olduğu işadamları ile cemaat ve gruplara, “Elinizi cebinize atın” haberi gönderiyordu. Veli Paşa, bu talebi iletmek için Alarko Holding'e bir kuryesini göndermişti. Üzeyir Garih, artık örgüte para veremeyeceğini net bir şekilde bildirince, üzeri çizildi.

İki kez kuryeyle uyardılar
Veli Paşa, Üzeyir Garih'e, kuryeler aracılığıyla iki kez 'uyarı' yapmıştı ancak onu 'ikna' etmeyi başaramamıştı. Garih'in içinde bulunduğu grup, Ergenekon'a açıkça tavır almıştı, artık hiç para ödenmiyordu. Veli Paşa, bu tutumu yüzünden, Üzeyir Garih'i hiç affetmeyecekti.

Necabettin Ergenekon, AlbayAlbay Ergenekon
Azerbaycan'daki darbe planının yapıldığı 1995 yılında, Ergenekon örgütüne adını veren Albay Necabettin Ergenekon, Adıyaman Jandarma Alay Komutanıydı. Azerbaycan'daki darbe girişimini, İstanbul'dan, Necabettin Ergenekon yönetti. Ancak dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Haydar Aliyev'e haber vermesi sonucu, Azerbaycan'daki darbe planları da Veli Paşa'nın Bakü'ye yerleşme hayali de bir başka bahara kaldı.

Demirel'in ihbarı planı bozdu
1995 yılının Mart ayında, Abdullah Çatlı ile Susurluk kazasından sonra adı ön plana çıkan özel timcilerden kurulan ekip, Türkiye'den Azerbaycan'a gitti. Özel timciler, Azerbaycan 'da darbe yapacak kişilere silahlı ve bombalı eğitim veriyordu. Haydar Aliyev'i devirip yerine Ebulfeyz Elçibey'i getirmek için her türlü hazırlık yapılmıştı. Ancak Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Haydar Aliyev'i uyarması üzerine, darbe planları son anda suya düşüyordu.

Korkut EkenAbdullah ÇatlıEken ve Çatlı'dan patlayıcı eğitimi
Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev'e darbe girişiminde bulunan OMON birliklerini, özel timci Korkut Eken, İbrahim Şahin ile Abdullah Çatlı'nın eğittiği biliniyor. Eken, Çatlı ve Ayhan Çarkın'ın da aralarında bulunduğu bir grup özel timci, 15 Mart 1995'teki darbe girişiminden üç ay önce Azerbaycan'a gitti. Özel timciler orada Türkiye' deki Özel Harekâtçıların Azerbaycan'daki karşılığı olan OMON birliğine sıkı bir eğitim verdiler. Dönemin Özel Harekât Başkanı İbrahim Şahin'in ise darbeci Cevadov'un daveti üzerine daha sonra Bakü'ye gittiği ve orada özel timcilerin OMON'a verdiği eğitim çalışmalarına katıldığı öğrenildi. Özel Harekâtçıların Azerbaycan'a giderken yanlarında yüklü miktarda patlayıcı götürdükleri de öne sürüldü.

Fikri Karadağ'ın askeri Yermez
Üzeyir Garih'in katili Yener Yermez'in, Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından emekli albay Fikri Karadağ'ın askeri olduğu ortaya çıkmıştı. Karadağ o dönemde Hasdal'da alay komutanıydı. Üzeyir Garih'i öldürmek suçundan hüküm giyen Yener Yermez'in, Ergenekon davasının tutuklu sanığı emekli albay Fikri Karadağ ve Tuncay Güney'le 'change oto' işinde tutuklanan Teğmen Murat Oğuz'un askeri olduğu ortaya çıkmıştı. Teğmen Murat Oğuz ile Ergenekon davasının tutuklu sanığı emekli albay Fikri Karadağ, Üzeyir Garih'in öldürüldüğü 2001 yılında Hasdal Kışlası'nda görev yapıyorlardı. Fikri Karadağ Mekanize Alay Komutanı, Murat Oğuz da Maliye Bütçe subayıydı.

Oğuz asker olarak kaldı
Öte yandan Murat Oğuz, iddialara göre Tuncay Güney gibi Veli Küçük'e kuryelik yapmış olmasına rağmen halen orduda görevli kalmayı başardı ve hakkında hiçbir tahkikat yapılmadı. Üzeyir Garih ve ailesinin yakın dostu, Alarko Holding eski İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu'nun iddiasına göre, Garih'in öldürüldüğü 25 Ağustos 2001 günü Ortaköy'deki Alarko Sitesi'ne gelen bir polis otosundan inen kişiler, Üzeyir Garih'in kızı Dalia'nın 14 yaşındaki oğlu Tal'i kelepçeleyerek kaçırmıştı. Tal'i kaçıranlar, “Eğer sesinizi çıkartırsanız ve istediğimiz parayı vermezseniz, Garih'i bu çocuğun öldürdüğünü açıklarız” demişlerdi. Garih'in ailesi, sessiz sedasız, istenilen fidyeyi ödeyerek, Tal'i kurtarmıştı.

Cinayeti tehditle işledim
Üzeyir Garih cinayetinde kullanılan delillerden 118. No'lu belge, soruşturma sırasında kaybolmuş, bu belge, Ergenekon Operasyonu kapsamında tutuklanan, Adli Tıp Farmakoloji uzmanı Doç. Dr. Ümit Sayın'ın bürosundan çıkmıştı. Zanlı Yener Yermez de cinayeti, bazı 'güçler' tarafından tehdit edildiği için işlemek zorunda kaldığını iddia etmişti. Ancak Yermez, bu iddiasını detaylandırmaya cesaret edemedi. Yermez'in avukatı Mustafa Yalçınkaya, müvekkilinin olayı kimlerin kendisinin üstüne yüklediğini açıklayamadığını, cinayetin birden fazla faille işlendiğini ve olayda ikinci bir kesici alet bulunduğunun Adli Tıp Kurumu tarafından açıklandığını iddia etti. 20 Eylül 2002 tarihli duruşmada ifade veren Yermez ise “Bu cinayet böyle muamma olarak gidecek. Son sözüm bu....” dedi. Mahkeme, Yener Yermez'i ömür boyu hapse mahkum etti. Mahkemeye göre cinayet, gasp ve adam öldürmeye yönelik bir saldırıydı ve örgütsel bir yönü yoktu. Garih'in vücudundaki yaraların iki ayrı kesici alete ait olduğu, cinayetin bir kişi tarafından değil en az iki kişi tarafından işlenildiği, Garih'in tırnak DNA'sının alınmaması ve Yermez'in kavgadan 20 dakika sonra bıçak alıp gelerek cinayeti işlemesi hiç mantıklı değildi. Garih'in 50 bin dolarlık Rolex saatine dokunulmaması ve cüzdanına el sürülmemesi, “Para istedim vermedi” diyen bir katilin anlattıklarıyla çelişiyordu. (Yeni Şafak, 16 Aralık 2008)

(16 Aralık 2008)


Birbirlerini seçenlerin, kafalarına uymayan hakim-savcıları aforoz edenlerin, hesap vermeyenlerin kurulu: HSYK
Hakim ve Savcılar Yüksek kurulu'nun verdiği karar ilk etapta 10 bin hakim ve savcıyı, sonrasında da tüm Türkiye'yi etkiliyor. Kararlara itiraz yolu kapalı. Hal böyle olunca mutlak güç HSYK'nın. Savcıların cesaretini kıran önemli bir faktör bu durum. Ergenekon savcıları da sürekli 'Sarıkaya gibi olacaksınız' tehdidine muhatap oluyorlar. Ergenekon savcılarının HSYK'nın gündemine getirilmesi için yoğun kulislerin olduğu Ankara'da sıklıkla konuşuluyor.

Biz ekonomik kriz, yerel seçim ve Baykal'ın çarşaf açılımını konuşurken AİHM çok önemli bir karara imza attı. Malum, eski savcı Sacit Kayasu, Kenan Evren hakkında iddianame hazırladığı için HSYK tarafından 'görevi kötüye kullandığı' gerekçesiyle ihraç edilmişti. Tıpkı Ferhat Sarıkaya gibi. Kayasu, 2001'den bu yana sürdürdüğü mücadelesini kazandı. Konu, 12 Eylül darbesi üzerinde tartışıldı ama Avrupa'nın en yüksek yargı organı Türkiye'deki yargı kriziyle ilgili çarpıcı tespitler ortaya koydu. AİHM'in 48 yargıcından birisi olan Andras Sajo'nun yazdığı 'Kayasu Kararı'nın 121. paragrafı HSYK'yı ciddi şekilde eleştiriyor. Kararın özü şu:

Sacit KayasuHSYK mevcut yapısıyla anti demokratik bir kurumdur. Bir başka ifadeyle AİHM 'kral çıplak' dedi. Kurulun yapısı ve işleyişine ciddi eleştiriler var. Malum HSYK, adalet bakanı, müsteşarı ve 5'i asil 10 üyeden oluşuyor. Üyeler Yargıtay ve Danıştay'dan seçiliyor. Cumhurbaşkanının sadece atama yetkisi var. Danıştay ve Yargıtay üyelerini ise HSYK seçiyor. Yani bir birini seçen bir yapı var. En çok eleştirilen bakan ve müsteşarın kurul üyeliği ise sembolik denebilir. Çünkü birbirini seçen yapıda hakim görüş neyse kararlarda o yönde çıkıyor. Toplam 7 kişiden 4'ünün verdiği karar ilk etapta 10 bin hakim ve savcıyı, sonrasında da tüm Türkiye'yi etkiliyor. Kararlara itiraz yolu kapalı. Hal böyle olunca mutlak güç HSYK'nın. Savcıların cesaretini kıran önemli bir faktör bu durum. Ergenekon savcıları da sürekli 'Sarıkaya gibi olacaksınız' tehdidine muhatap oluyorlar. Ergenekon savcılarının HSYK'nın gündemine getirilmesi için yoğun kulislerin olduğu Ankara'da sıklıkla konuşuluyor. HSYK'nın süren davalara müdahalesi sadece savcıyı ihraçla olmuyor. Hakimleri değiştirerek de müdahale edebiliyor.

Örnekleri mevcut. Susurluk Davası'nın hakimi Sedat Karagül 3.5 yıl boyunca baktığı davadan karar aşamasına gelindiğinde alındı. Yerine Metin Çetinbaş atandı. Çetinbaş da yüzlerce klasörlük davayı 3 ayda sonuçlandırdı. Ayhan Çarkın müebbet beklerken 4 yılla kurtuldu. Çetinbaş da emekli olduktan sonra Kemal Alemdaroğlu'nun avukatı oldu. Batık banka davalarının uzmanı Mustafa Akın'ın mahkeme başkanlığından alınması ise hâlâ tartışmalı. Görünürde rutin bir atamaydı ama bu karar dönemin Bakanı Cemil Çiçek'i bile isyan ettirmişti. Konunun uzmanları mevcut yapının bizzat kendisinin antidemokratik olduğunda hemfikir. Yeni ve kapsamlı bir sivil anayasa ile HSYK'nın yeniden düzenlenmesi şart. (Adem Yavuzarslan, Bugün Gazetesi, 15 Aralık 2008)

HSYK tarafından savcılıktan atılan ve avukatlık yapmasına dahi izin verilmeyen Sacit Kayasu; "1982 Anayasası Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na (HSYK) öyle bir zırh tanıdı ki, bazıları adeta dokunulmaz hâle geldi. Onların verdiği kararlara itiraz edilemedi. Bugün bile ancak kendi içlerinden itiraz edilebiliyor. Eğer bir hâkimin ya da savcının tayinine, terfisine HSYK karar verecekse o hâkim üstlerinin hoşuna gitmeyecek bir karar alamaz. Hâkimlerin özlük haklarının mutlaka HSYK'dan hatta Adalet Bakanlığı'ndan ayrılması gerekli. Öylesine kapatılmış ki yollar, Yargıtay üyeleri hakkında şikâyetçi olamıyorsunuz. Makamımı kaybedeceğim, terfi edemeyeceğim, ilden ilçeye tayin edileceğim endişesi olmazsa o hâkim tarafsız olur. Şimdi hukuk bilgisi ne olursa olsun çeşitli endişeleri var. Terfi tayin vs. özellikle hâkimlerin mutlak surette ekonomik bağımsızlığını sağlamak lâzım. Terfilerin bugünkü sistemden çıkartılmasıyla mı olur bilmiyorum ama dünyanın hiçbir yerinde hâkimler bu kadar kıskaç altında değil."

(15 Aralık 2008)


Üzeyir GarihFikri KaradağYener YermezÜzeyir Garih'in katili Ergenekoncunun askeriymiş!
Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih'i öldüren Yener Yermez'in, Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından emekli albay Fikri Karadağ'ın emrinde askerlik yaptığı ortaya çıktı.

Eyüp Mezarlığı'nda 2001 yılında öldürülen işadamı Üzeyir Garih'in yakın dostu ve Alarko Holding eski İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu'nun "Cinayetin işlendiği gün, Garih'in torununu kelepçeleyip kaçırarak yüklü miktarda fidye alan polis kıyafetli kişiler, aileyi suikastın üzerine gitmemeleri için tehdit etti" iddiası büyük ses getirdi. İddiaların üzerine giden Yeni Şafak, Üzeyir Garih'i öldürmek suçundan hüküm giyen Yener Yermez'in, Ergenekon davasının tutuklu sanığı emekli albay Fikri Karadağ ve Tuncay Güney'le 'change oto' işinden tutuklanan teğmen Murat Oğuz'un emrinde askerlik yaptığı bilgisine ulaştı.

Murat Teğmen'in çaycısı
Ergenekon'un kara kutusu Tuncay Güney'in Veli Küçük'ten aldığı cipi sahte evrak düzenleyerek satmak istemesi üzerine başlatılan soruşturmada adı geçen teğmen Murat Oğuz ile emekli albay Fikri Karadağ, Garih'in öldürüldüğü 2001 yılında Hasdal Kışlası'nda görev yapıyorlardı. O dönem Fikri Karadağ Mekanize Alay Komutanı, Murat Oğuz da, Karadağ'ın emrinde Maliye Bütçe subayı olarak görev yapıyordu. Garih'i öldüren Yener Yermez ise Hasdal Kışlası Maliye Bütçe Subayı Teğmen Murat Oğuz'un görev yaptığı birimde çay ocağında çalışıyordu. Yermez, Mekanize Alay Komutanlığı'nda 1981'e 1 tertip er olarak Fikri Karadağ'ın emrinde askerdi. Hasdal'da askerlik görevini yerine getiren Yermez, 25 Ağustos 2001 tarihinde, Eyüp'te mezar ziyaretine giden Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih'i öldürmüştü. Olaydan sonra bir süre kaçan Yener Yermez, polis tarafından yakalanmış ve hakkında idam cezası istemiyle dava açılmıştı. Yermez, Eyüp 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, müebbet ağır hapis cezasına çarptırılmıştı.

Torununu kaçırdılar

Garih ailesinin yakın dostu ve Alarko Holding eski İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu, cinayetten yıllar sonra, ailenin bir sır gibi gizlediği bir gerçeği açıklamıştı. Avukat Kasadolu'nun iddiasına göre, Garih'in öldürüldüğü gün Ortaköy'deki Alarko Sitesi'ne gelen polis kıyafetli kişiler, Üzeyir Garih'in 14 yaşındaki torunu Tal Herzikowitz'i kelepçeleyerek bir polis otosuna bindirip kaçırmıştı. Tal Herzikowitz'i kaçıranlar, "Eğer sesinizi çıkartırsanız ve parayı vermezseniz, Garih'i bu çocuğun öldürdüğünü açıklarız" demişlerdi. Garih'in ailesi ise tehditler karşısında sessiz sedasız, istenilen fidyeyi ödeyerek, Tal Herzikowitz'i kurtarmıştı.

7 yıldır Türkiye'ye dönemiyor
Kaçırıldığında 14 yaşında olan Üzeyir Garih'in torunu Tal Herzikowitz fidye karşılığı serbest bırakıldıktan sonra ailesi tarafından ABD'nin New York kentine gönderildi. Yaklaşık 7 yıldır New York'ta kardeşi Niv'le birlikte yaşayan ve yüksek lisans yapan Tal Herzikowitz Türkiye'ye o günden bu yana adımını atmadı.

Suikastte cevap bekleyen sorular
Avukat Doğan Kasadolu, Garih cinayetiyle ilgili aydınlatılmayan bazı noktalar olduğunu, Ergenekon davasının bu karanlık noktaları ortaya çıkarmasını umduğunu söyledi. Kasadolu, Garih cinayetiyle ilgili karanlıkta kalan noktaları şöyle sıraladı:

1) Adli Tıp Kurumu'na 5 tane bıçak gitti, karışıklık yaratıldı, "kaç bıçak" değil "hangi bıçak' sorusu soruldu. Olayda 1'den fazla kişi olduğu biliniyordu ama araştırılmadı.
2) Garih kendisinden yardım isteyeni terslemezdi. Gasp olması mümkün değil. Ayrıca, Garih'in 50 bin dolarlık saati ve cüzdanına dokunulmamıştı.
3) Garih'in ailesine hiç bir şey sorulmadı, aile de korktuğu için mahkemeye gitmedi. Garih'in ortağı Alaton'un bile ifadesine başvurulmadı.
4) Garih'in telefon dökümü, olay günü kimlerle görüştüğü, mahkeme dosyasında neden yok.
5) Bıçak, geç bulundu. Sonradan "Burada gömülü bulundu" denilen yer polisin bıçağı daha önce aradığı yerdi.
6) Garih'in tırnak dibi ve saç kılı DNA'sına bakılmadı.
7) Olay sonrası tespit edilen kadın kanı araştırılmadı.
8) Olayın görgü tanığı otoparkçı Ayhan Yıldız daha sonra öldürüldü. Bu konu yeterince araştırılmadı.
9) Yener Yermez, cinayetten sonra, kanlı pantolonla kışlaya nasıl girdi. Olay sırasında bulunan kanlı bir eldiven de daha sonra yok oldu. (Yeni Şafak, 15 Aralık 2008)

(15 Aralık 2008)


Üzeyir GarihÜzeyir Garih cinayeti de Ergenekon işi
Ergenekon terör örgütü sanığı Ümit Sayın'a ait bazı adreslerde 4 Mart 2008'de yapılan aramalarda iş adamı Üzeyir Garih cinayetine ilişkin belgelerin yanı sıra kan örnekleri, DNA testleri ve otopsi raporu gibi dokümanların ele geçirilmesinin ardından, soruşturmayı yürüten savcıya Garih cinayeti ile ilgili çok önemli bir başvuru daha yapıldığı ortaya çıktı.

Üzeyir Garih ve ailesi ile yakın dostluğu bulunduğunu belirten Alarko Holding eski İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu, cinayetin işlendiği gün, Garih'in damadı Doron'un oğlunun kaçırıldığını, olayın üzerine gidilmemesi konusunda aileye baskı ve tehditte bulunulduğunu söyledi. Ergenekon terör örgütü sanığı Doç. Dr. Ümit Sayın'ın üniversitedeki odasında Garih cinayetine ilişkin önemli belgeler ele geçirilmesinin ardından, soruşturmayı yürüten savcıya Garih cinayeti ile ilgili çok önemli bir başvuru daha yapıldığı ortaya çıktı. Alarko Holding eski İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu'nun Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Ağır Ceza Savcılığı'na dilekçe ile başvurarak, Garih ailesinde cinayetin işlendiği günün hemen ertesinde yaşanan ilginç olaylar hakkında bilgi verdiği belirlendi. Doğan Kasadolu'nun savcılığa verdiği dilekçede, Garih'in damadı Doron'un, kendisine, olayın yaşandığı gün oğlunun kaçırıldığını, ardından kendisine ulaşan bazı kişilerin bu işin üzerine gidilirse cinayeti bu çocuğun gerçekleştirdiğinin açıklanacağına dair gözdağı verildiğini söylediğini belirtti.

İşte Dilekçe
Savcılığa ulaşan Doğan Kasadolu imzalı dilekçede şu satırlara yer veriliyor:
1977 yılında Alarko Holding Anonim Şirketi'nde Yönetim Kurulu eş Başkanı Üzeyir Garih yönetiminde İthalat Koordinatörü olarak görev yaptım. Aynı dönemde Üzeyir Garih görüşüm doğrultusunda “Hezekiel”olan adını “Üzeyir” olarak değiştirmiştir. Ticari hayatın akışında Alarko ile çalışmalarımız son bulmuş olmasına rağmen öldürülmüş olduğu tarihe kadar Üzeyir Garih ile yakın dostluğumuz devam etmiştir. Üzeyir Garih ile olan dostluğumuz doğal olarak oğlu, kızı ve ailesi tarafından da son derece sevgi ve saygı ile taktir görmüş ve vefatından sonra da bu dostluğumuz oğlu İzzet, kızı Dalia ve de boşandığı eşi Doron ile de devam etmiştir. Üzeyir Garih'e değer veren dostları arasında yer almam nedeniyle öldürülmesi karşısında derin bir üzüntü duymamın yanı sıra, cinayetten sonraki olayların gelişmesinde sokaktaki insanı dahi tatmin etmeyen bir yargılama neticesinde Yener Yermez isimli şahsın mahkum edilerek bir cinayet dosyasının kapatılmış olması, üzüntümü bir kat daha artırmıştır. Bu dosyanın bu şekilde kapatılması ve ailenin de pasif bırakılması karşısında yapılabilecek herhangi bir işlemin olmadığı düşüncesini taşımakta iken, Ergenekon soruşturması çerçevesinde Doç Dr. Ümit Sayın'ın üniversitedeki odasında cinayete ilişkin yeni belgelere ulaşılması üzerine, cinayetin Ergenekon terör örgütü tarafından işlendiği sabit olmuş durumdadır. Şöyle ki; Üzeyir Garih cinayetinden sonra zaman zaman Ortaköy'deki Alarko Holding binasına gidip, gerek oğlu İzzet Garih, gerekse de kızı Dalia ve de damadı Doron ile bir dost olarak taziye görüşmelerimiz olmuştur. İşte bu görüşmelerimizden bir tanesinde Üzeyir Garih ile aynı sitede ancak başka dairede oturan damat Doron, “Cumartesi günü Üzeyir Garih öldürüldüğünden çok kısa bir süre sonra bir polis otosunun evine gelerek 2 oğlundan bir tanesine kelepçe takarak götürdüklerini, daha sonradan yaptıkları görüşmelerde bu işin üzerine gidilirse cinayeti bu çocuğun işlediğini açıklayacaklarını” şahsıma doğrudan açıkça söylemiştir. Söz konusu cinayetin Ergenekon terör örgütü soruşturması kapsamında ele alınması üzerine risk alıp bildiğim bu önemli ayrıntıyı sunmayı görev biliyorum.”

Tanıklık yapabilirim
Doğan Kasadolu, dilekçenin sonuç ve talep bölümünde ise Üzeyir Garih cinayeti ile ilgili yürütülen soruşturmanın söz konusu olay üzerinde de derinleştirilerek, cinayetin arkasındaki karanlık güçlerin aydınlatılması için gerektiğinde tanıklık yapabileceğini beyan etti. (Vakit Gazetesi, 13 Aralık 2008)

(13 Aralık 2008)


ŞOK İDDİA!!! Org. Eşref Bitlis ve 10 silah arkadaşının yer aldığı fotoğraftaki subaylardan 7’si şüpheli şekilde öldü!
Orgeneral Eşref Bitlis ve 10 silah arkadaşının yer aldığı fotoğraftaki subaylardan 7’si bugün hayatta yok. Tunceli Jandarma Komutanı Albay Kazım Çillioğlu’nun oğlu “Babam intihar etti dediler ama asla inanmadım” dedi.

Ecel mi Ergenekon mu? 10 Subaydan 7’si öldü.
Tunceli Jandarma Komutanı Albay Çillioğlu’nun oğlu Tayfun Çillioğlu “Babamın ajandasında Eşref Paşa ve bazı generallerin birlikte yer aldığı fotoğraf bulduk. O fotoğraftaki 10 kişiden 7’si bugün hayatta yok” dedi. “Babam Org. Bitlis’e çok yakındı” diyen Çillioğlu, “İntihar ettiğini söylediler. Ben hiç inanmadım. Bazı şeyler sonuçlanınca babamın günlüklerini ilgili yerlere vereceğim” diye konuştu. Çillioğlu’nun yeğeni Kahraman Çillioğlu da “İntihar haberini alır almaz Tunceli’ye gittik. Bizi olay yerine bile yaklaştırmadılar. Cenazesini kimseye yaklaştırmadılar. Apar topar bir otopsi yaparak dosyayı kapattılar.” dedi.

Fotoğraftaki isimler bunlar  mı?
Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis
Diyarbakır Bölge K. Tuğg. Bahtiyar Aydın
Adana Bölge Komutanı Tuğg. Temel Cingöz
Mardin Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden
Tunceli Alay Komutanı Albay Kazım Çillioğlu
Emekli Korgeneral Hulusi Sayın
Binbaşı Cem Ersever (JİTEM Kurucusu)

Makamında mı lojmanda mı?
Kazım Çillioğlu, 3 Şubat 1994’te Tunceli Jandarma Alay Komutanlığı yaparken, lojmanında ölü bulundu. Ölüm sebebi raporlara göre, intihar olarak geçti. Ancak ailesi buna hiç inanmadı. Albay Çillioğlu’ndan geriye, ailesi ve devre arkadaşlarının yıllardır cevap aradığı sorular kaldı. Aile 14 yıldır cevap aradığı soruları şöyle sıraladı: Ailesine, Çillioğlu’nun, makam odasında intihar ettiği bilgisi verildi sonradan intiharın lojmanda gerçekleştiği açıklandı. İntihar saati olarak 17.00-18.00 arası açıklandı, ancak yakınları geç saatlere kadar karargahta çalışma alışkanlığı bulunan Kazım Albay’ın o saatte lojmanda bulunmasına ihtimal vermiyor.

Silahındaki şarjör dolu çıktı
İntihar silahının ve mermi çekirdeğinin de balistik incelemesi yapılmadı. Çevredeki hiç kimse silah sesi duymazken, sonradan ailesine teslim edilen beylik silahına ait şarjördeki mermiler tam çıktı. Çillioğlu, öldüğü gün yanında el yazısıyla, ‘Bu Türklüğün var olma mücadelesidir. Biran önce geniş kapsamlı düşünmeliyiz’ yazan bir not bulundu. Notu yazanın Çillioğlu mu, yoksa başkası mı olduğu ise araştırılmadı. Çillioğlu’nun bugün emekli olan silah arkadaşları, aileye sağ üst şakağında kurşunun girdiği yerde yanık ve barut izi bulunmadığını, başına silah dayayıp intihar eden birisinin yüzünde barut yanığı olması gerektiğini söylediler.

Bitlis olayından ölünce aklandı
Tunceli Jandarma Alay Komutanı Albay Çillioğlu’nun en dikkat çekici özelliği uçak kazasında şehit olan eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’e olan yakınlığıydı. Eşref Bitlis’in uçağı 17 Şubat 1993’te Diyarbakır’a giderken düştü. Plana göre Eşref Paşa, Albay Kazım Çillioğlu ile beraber aynı uçakta Diyarbakır’a gidecekti. Uçak kazasının ardından şehitler arasında Albay Çillioğlu’nun da ismi açıklandı.

Ölümden kıl payı kurtulmuştu
Fakat Çillioğlu Diyarbakır’a 2 gün önce gitmiş ve Bitlis Paşayla birlikte ölmekten kıl payı kurtulmuştu. 8. Kolordu Komutanlığı Askerî Savcısı, bu yüzden Çillioğlu hakkında soruşturma başlattı. Bitlis Paşa’nın vefatının ardından tayini Tunceli’ye çıkan Çillioğlu, Bitlis Paşa’nın ölümünden bir yıl sonra 3 Şubat’ta vefat etti. Soruşturmada ise suçsuz bulunarak ölümünden 18 gün sonra aklandı.

İntihar etmediği çok açık
Albay Çillioğlu’nun oğlu Tayfun Çillioğlu ‘Bizim komutanımız Eşref Paşaydı. Babamın ajandasında bir fotoğraf bulduk. Eşref Paşanın yanı sıra aralarında generallerin de yer aldığı 10 kişiden 7’si bugün hayatta yok. Hepsi bir şekilde ölmüş. Bu fotoğraf bizi çok etkiledi’ dedi. ‘Babamın intihar etmediği çok açık’ diyen Tayfun Çillioğlu, ‘Sonuçlanmasını beklediğim bazı konular var. Daha sonra babamın günlüklerini, ajandalarını, fotoğraflarını gerekli yerlere vereceğim’ dedi. Tayfun Çillioğlu, babasının ajandasından çıktığını söylediği fotoğraftakilerin kimliklerini açıklamadı. Albay Çillioğlu’nun yeğeni Bülent Kahraman Çillioğlu da ‘Vefat haberini alınca Tunceli’ye gittik. Bizi olay yerine yaklaştırmadılar. Cenazesini göstermediler. Apar topar bir otopsi ile dosyayı kapattılar’ iddiasında bulundu. Aileye yakın kaynaklar söz konusu fotoğrafta yer alan, ancak bugün hayatta olmayan kişilerin Orgeneral Eşref Bitlis, Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı iken uzun namlulu suikast silahı ile vurulan Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, 23 Mayıs 1991 günü silahlı 4 kişi tarafından çapraz ateşe alınan Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz, 1995’te yine Kanas’la vurulan Mardin Jandarma Alay Komutanı Rıdvan Özen, 1994’te Tunceli Jandarma Alay Komutanı iken intihar ettiği açıklanan Albay Kazım Çillioğlu, JİTEM’ci binbaşı Cem Ersever ve Şubat 1992 günü Ankara’da evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülen emekli korgeneral Hulusi Sayın olduğu bilgisini verdiler.  (Star gazetesi)

(11 Aralık 2008)


Hasan Cemal, MilliyetErgenekon’u da Susurluk gibi karartmak, bulandırmak isteyenlere!
Hasan Cemal, 6 Aralık 2008, Milliyet

Susurluk davası kapatıldı
Bazı şeyler hiç değişmiyor bizim memlekette. Bir nokta geliyor, karartma yapılıyor, su bulandırılıyor. Hukuka, insanlığa, demokrasiye ne kadar aykırılık, çirkinlik varsa hepsi örtbas ediliyor. Susurluk Kazası, 1996Suçlular himaye görüyor. Hesap sorulamıyor. Hukuk devleti işletilmiyor. Dün Susurluk’ta bu yaşandı. 1990’ların siyasi cinayetleri, faili meçhulleri, yargısız infazları Güneydoğu’daki tüm acılarıyla adaletin elinden kaçırıldı, tüm pislikleriyle tarihin karanlık arşivlerine gömüldü. Yani Susurluk Davası kapatıldı. Şimdi sıra Ergenekon’da mı? Öyle gözüküyor.

Ergenekon’da da sular bulandırılıyor
Karartma ve şaşırtmacanın daniskası, dezenformasyonun alası yapılıyor. Hedef, zihinleri karıştırmak. Sonra, Ergenekon’u da gömmek! Oysa, konu karışık değil. Şöyle özetlenebilir: Darbe yapmak istediler. 2003-2004'te Sarıkız ve Ayışığı kod adlı darbeleri tasarlayan generallerBunun için de darbe ortamı oluşturmak istediler. Darbe yollarını suikastlarla, cinayetlerle, bombalı komplolarla açmaya çalıştılar. Neden? Avrupa Birliği’ni, AB’deki gibi birinci sınıf demokrasi ve hukuk devletini Türkiye’de istemedikleri için... AB’deki kadar demokrasi ve hukukun Türkiye’yi böleceğine, Türkiye’yi ‘irtica’ya götüreceğine inandıkları için... 1990’lardan itibaren dediler ki: Türkiye sırtını AB’ye dönsün, ‘Kızılelma’ koalisyonu kursun, ‘Yeni Turan’ hedefiyle Ortaasya’lara açılsın ve Amerika’lar, Avrupa’lar yerine Avrasya’larda örneğin Rusya’yla, İran’la, Çin’le iş tutsun. Bunun için örgütlendiler. Üniversitede örgütlendiler. Yargıda örgütlendiler. ‘Asker’e de sızdılar. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve “Komünizm’in çöküşü”yle birlikte, yani Soğuk Savaş sonrası askerin içinde de anti-Amerikan, anti-AB duygu ve düşünceler güçlenmişti. Açığa da vuruluyordu. AKP’nin yükselişi askerin içindeki bu anti havayı daha da koyulaştırdı. AKP’nin AB uğruna Kıbrıs’ı satacağını, AB yolunda vereceği ‘tavizler’le askerin rejim içindeki konumunu zayıflatacağını, Türkiye’yi böylece ‘irtica’ yoluna çekeceğini düşünen bazı komutanlar ‘askeri müdahale‘yi, ‘muhtıra‘yı, ‘darbe‘yi düşünmeye başladılar. 2003’e Türkiye böyle girdi. 2004’ü böyle yaşadı. Tertipler böyle yol aldı. Nokta dergisinde yayınlanmış olan Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek Paşa’nın günlükleri, özellikle halen Ergenekon sanığı olan Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur Paşa’nın darbe tertipleri konusundaki rolüyle bazı kuvvet komutanlarının desteğini apaçık anlatır. Ve bunlar gerçektir! Sarıkız... Ayışığı... Cumhuriyet gazetesine atılan bombalar, Danıştay cinayeti ve Ergenekon arasındaki karanlık ilintiler ile, darbe ortamı oluşturmaya yönelik tertipler... Bunların hepsi malum.

Mahkemede ne kadarı sergilenir? Bu sorunun yanıtı açık değil. Susurluk da apaydınlıktı. Ama karartıldı. Şimdi sıra Ergenekon’da mı? Öyle gözüküyor. Eğer Ergenekon’da, ucu askere giden 2003-2004 darbe tertipleri yumağına el atılmazsa, ipin ucu çekilip yumak bir anda çorap söküğü gibi çözülmezse, Ergenekon da Susurluk gibi kapanır gider. Kapanır da ne olur?.. Susurluk’ların, Ergenekon’ların hesabı sorulmadan bu ülkede demokrasi ve hukuk lafta kalmaya devam eder.

(06 Aralık 2008)


Canlı yayında bir kontrgerilla operasyonunu, Özel Harp Dairesi'nin örtülü bir operasyonunu naklen görmek isteyenler baksın. Operasyon hala devam ediyor...
Bombalamak değil de bombalanmak mı suç? Bu nasıl adalet? Bombalayan iyi çocuklar aklanıyor ama bombalananlar cezayı hemen alıyor! Kitapçı PKK'yı destekliyormuş öyleyse kitabevini bombala! Hukuk nerede peki? PKK ile böyle mi mücadele edilecek? Böyle mücadele edilmeye çalışıldığı için, jitemcilerin ve benzer zihniyetlilerin yıllarca hukuk dışı infazlarıyla yürüttükleri mücadeleyle insanlar devletten nefret eder hale gelmedi mi? Doğu ve Güneydoğu'dakiler insan değil mi, hukuk orada geçerli değil mi? Kendiniz gibi onları da insan görüp, insanca yaklaşıp sorunlarını çözmek yerine vur öldür bombala. Üstelik de PKK yapıyor gibi göstererek... Böyle hukuk dışı bir mücadeleyle, yani kontrgerilla mücadelesiyle başarılı olunabilir mi?.. Hukuk dışı hiçbir uygulama kabul edilemez. Şemdinli'de askerlerin karıştığı olaylar kontrgerillanın sırıtmasına başka bir örnektir. PKK ile böyle mücadele edilmemeli. Aksi halde Güneydoğulu insanlarımızı - evet onlar da bizim insanımız, asırlardır birlikte yaşamışız - diğer bölgelere düşman ederiz. Şemdinli zihniyetindeki insanlar, devletin bekası için her şeyi reva görenler Kürtlere dışkı yedirip de PKK'yı aslında palazlandırmış olmadılar mı? Şimdi bu şekilde çirkin bir mücadele işe yarıyor mu yoksa halklar arasına uçurumlar mı açıyor. Bu, PKK ve kontrgerilladan ve Türkiye düşmanlarından başka kime yarar? Adalet mülkün temelidir ise, adaletsizlik neyin temeli?..

Meşhur talimname bir kez daha kameraların karşısında!
Şu an Kontrgerilla talimnameleri uygulanıyor. Özel Harp Dairesi özel ve örtülü operasyonlar yürütüyor. 'Devlet adına kurşun atan da infaz yapan da hukuken soruşturulmazlar cezalandırılmazlar. Bir gayrınizami kuvvetin yeraltı unsurları kaide olarak kanuni statüye sahip değillerdir' bir resmi talimname olan 'ST-31.15 nolu Kara Kuvvetleri Sahra Talimnamesi'ne göre. Hukuken soruşturmaya cezalandırmaya çalışan Şemdinli savcısı Ferhat Sarıkaya ve Van Mahkeme üyeleri gibileri çıkarsa onlar da gerekli cezaları alırlar. Öyle ki mesleklerini yapmalarına, hatta bir devlet kurumunda çalışmalarına dahi izin verilmez!.. Eğer bu talimname şu an uygulanıyorsa, ki uygulandığı görülüyor, öyleyse niçin Ergenekon davasının açılmasına izin veriliyor, niçin Susurlukçulara dava açılmasına izin veriliyor, niçin Jitemcilere dava açılmasına izin veriliyor? Sanıklar cezalandırılmayacaksa davaların açılmasının ne anlamı var? Adalet duygusunun kaybolması mülkün yani devletin temelinin de kaybolmasına, devletin çökmesine yol açmaz mı? 'Açmaz açmaz, sen merak etme, biz zorbalıkla entrikalarla devleti ayakta tutmayı biliriz' mi deniyor?..

Şemdinli Bazen Yavaş Bazen Hızlı. Şemdinli'de kitabevine bomba atan "iyi çocuklar"ın davasında yavaş, kitabevi sahibinin cezalandırılmasında hızlı.
Hakkari'nin Şemdinli ilçesindeki Umut Kitabevi'nin sahibi Seferi Yılmaz, tutuksuz yargılandığı davada, 1 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada, mahkeme heyeti sanık Seferi Yılmaz'ın, "terör örgütü üyesi olmak" ve "halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek" suçlarından beraatine, "suç ve suçluyu övme" suçundan ise 1 yıl hapis cezasına çarptırılmasına, temyiz yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verdi. Seferi Yılmaz, söz konusu suçlardan 20 Haziran 2006 tarihinde Van Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesince tutuklanmış, 7 Mayıs 2007'de, Van 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tahliye edilmişti.

İyi çocukların davası bitmedi
Şemdinli'de kitapçıya bomba attıkları suçlamasıyla sivil mahkeme tarafından 49 yıl hapis cezasına çarptırılan ve Org. Büyükanıt'ın "iyi çocuk" dediği astsubaylarla ilgili davayı ise Yargıtay bozmuştu. Van Mahkemelerince verilen 39'ar yıllık ağır hapis cezaları yargıtayca bozulan "iyi sanıklar"ın davası askeri mahkemeye gönderilmişti. Unutma sürecine sokularak bir zaman sonra da sanıklarının aklanacağına toplumun kuşku duymadığı dava hala sürüyor.

Emekli Kurmay yarbay Talat Turhan'ın ortaya çıkardığı ST-31.15 nolu Kara Kuvvetleri Sahra Talimnamesi ve Şemdinli
"Şemdinli'den sonra Atabeyler davası da beraate götürülüyor" başlıklı 31 Mayıs 2007 tarihli yazımızı tekrar aktaralım:
ST-31.15 nolu talimname Emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan tarafından ortaya çıkarılmıştı. Bu talimname, ilk kez Orgeneral Ali Keskiner imzasıyla 25 Mayıs 1964 gün ve OPS: 1708-74-64 Mr. Ta.Krl. sayılı Kara Kuvvetleri Komutanlığı emriyle yürürlüğe girmişti.Atabeyler davası beraate götürülüyor demiştik, haklı çıkıyoruz. Savcının komedi mütaalasına bakın. Sanıkların yanında Başbakanın evinin olduğu sokağın ve ayrıca Cüneyt Zapsu'nun evinin krokileri bulunuyor ama savcı beye bakın ki sanıkların patlayıcıları PKK'nın kır kadrosuna yönelik kullanmayı planladıklarını söylediklerini belirterek buna itibar edilmesi gerektiğini savunuyor. Bir savcı sanıkları suçlar, avukat ise savunur. Bu nasıl savcı ki tersini yapıyor, PKK'yı araya sokarak sanıkları kahramanlaştırmaya çalışıyor. Türkiye'de kontrgerilla tartışmalarını, 1975 yılında sanık olarak yargılandığı Bomba Davası duruşmalarında yaptığı destansı savunmasıyla ilk defa, en kapsamlı ve en etkili şekilde başlatan kişi olan Kurmay Yarbay Talat Turhan ile Milliyet gazetesinin 16 Kasım 1990 yılında yapmış olduğu röpörtajı ki, bu sitenin sayfalarında da var, burada tekrar aktarıyoruz. Böylece Şemdinli ve Atabeyler davalarının beraatle sonuçlandırılacağını, onları dava etmek isteyen Van Savcısı ve mahkemesi üyelerinin niçin cezalandırıldığını, Van mahkemesi kararının niye geçersiz kılındığını ve bundan sonra da meydana gelebilecek benzer olası gelişmeleri anlayabiliriz. Milliyet, 16 Kasım 1990, Talat Turhan'la röpörtajdan:... devamı için tıklayın
(Abdullah Harun, 31 Mayıs 2007)

"Malesef şemdinli soruşturması beklendiği gibi örtbas ediliyor. Sanıklara Van 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 39'ar yıllık ağır hapis cezaları, şemdinli olayının iddia edildiği gibi bir kontrgerilla operasyonu olduğunun mahkemece kabulünü gösteriyordu. Yoksa o cezalar niye verilsin. Ama kontrgerilla boş durmuyor. Sivillere karşı işlenmiş bir suç için sivil mahkemenin verdiği kararı kabul etmiyorlar. Hayret bişey. HSYK gibi yargıtaya da elemanlarını yerleştirmişler. Askeri mahkeme bakarsa hafif cezalarla kurtulacakları çok açık. Bu arkadaşlar sivilleri bombalayıp terörü azdırıyor, pkk yaptı süsü veriyorlardı. Peki acaba pkk yaptı denilen kaç terör eylemi gerçekten pkkya ait. Böyle bir şüphe doğmuyor mu şemdinli olayı sonrası? Bu olayın örtbas edilmesi nasıl engellenebilir? 39 yıllık cezaları veren Van mahkemesi karar bozmaya direnemez mi, direnirse çok iyi olur. Savcısıyla mahkemesiyle Van ilimiz bu konuda tüm Türkiyenin yüzünü ağarttı, bravo onlara. Bu olayın üzerine kararlılıkla gittiler. Ayrıca Şemdinli halkı da tekrar toplanıp isyan etmeli bu duruma. Göz göre göre bombalıyor terör çıkarıyor ve kimliklerini gizliyorlar namertçe. Bir taraftan pkk, diğer taraftan bu çeteler hem Güneydoğuda ve hem de Türkiye'nin diğer bölgelerinde gerilim stratejisi uyguluyor." (Taner, 17 Mayıs 2007, Forumdaki görüşlerden)

(05 Aralık 2008)


Enis Berberoğlu, HürriyetErtuğrul Özkök, HürriyetOktay Ekşi, HürriyetDoğan Grubu'ndan peşpeşe Ergenekon panik atakları.. Yazı yetiştirmekten yorulduk!

Doğan Grubu'nu Ergenekon panik atakları sardı. Neler oluyor böyle peşpeşe?!! Bir haberi yazmayı bitirmeden diğeri geliyor. Yeraltında bir şeyler oluyor ama ne?.. Acaba Doğan grubu kendileriyle ilgili gelişmeler bekliyorlar operasyonlar sürecinde de ön almaya mı çalışıyorlar?.. Ya da Ergenekon dava ve operasyonlar sürecini pasifize etmek, mecraından saptırmak için karşı atağa mı geçtiler? Asker ile polisi karşı karşı karşıya getirmek için bugünlerde başka denemeler yapacaklar mı?.. Bekliyoruz..

Özkök: Kendimizi rejimi koruma görevlisi ilan ediyoruz. Hükümet Bizi Bitirecek!

Bazen bu işleri yapması gerekenler yapmadıkları için, bu görevi biz üstleniyoruz. Hükümet bizi bitirmeye uğraşıyor.

Hürriyet Gazetesi'nin Hürriyet Okur Meclisi’nin ilk toplantısında Ertuğrul Özkök'ün sözleri gündeme damgasını vurdu. Üyelerin yönelttikleri görüşler ve sorulara Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Özkök’ün verdiği yanıtlardan biri çok önemliydi. Özkök okurun sorusuna cevap verirken, "Kendimizi rejimi koruma görevlisi ilan ediyoruz. Bazen bu işleri yapması gerekenler yapmadıkları için, bu görevi biz üstleniyoruz." şeklinde açıklama yaptı. Özkök, hükümetin kendilerini bitirmek için elinden gelen herşeyi yaptığını da söyledi.

İktidara karşı 6 yıl dik durdunuz mu
Serdar Aykut (Hakkari): "Mevcut iktidar sayesinde son 6 yıldır, 30 yıl geriye gittik. Peki siz hükümetin karşısında 6 yıldır sağlam durdunuz mu?"

Ertuğrul Özkök: "Atatürk ilkelerine damardan bağlıyız. Kendimizi rejimi koruma görevlisi ilan ediyoruz. Bazen bu işleri yapması gerekenler yapmadıkları için, bu görevi biz üstleniyoruz. Şu anda hükümet bizi ortadan kaldırmak için elinden gelen herşeyi yapıyor. Okurların bağlılığı ve ilan gelirlerimiz olmasa bugün ayakta duramazdık. Keşke yelpaze daha çok genişlese de insanlar ne düşündüklerini açıkça söyleyebilse."

Oktay Ekşi'den polise ağır hakaret
Bizim polisin asıl marifetinin yasaları hiçe saymak olmadığını bilmeyen mi var?


28 Şubat sürecinde askerlerin polisi pasifize etmesinde tetikçilik yapan, Ergenekon davası savcılarına ve polis teşkilatına birkaç günden beri dolaylı tehditler savurmaya başlayan Enis Berberoğlu'ndan sonra Doğan Grubu'nun Amiral Gemisi Hürriyet'in diğer bir yazarı, Başyazar Oktay Ekşi de, "Kanunsuz Polis" başlıklı yazısında bir olaydan hareketle tüm Emniyet teşkilatına öyle bir hakaret etti ki.... İstanbul'da polis yeleği giyen kişilerin bir eğlence mekanından 25 yaşındaki bir kadını saçından sürükleyerek kaçırmasının görüntüleri ortaya çıkınca bütün Türkiye'den tepki görmüştü. Söz konusu saldırganlar Emniyet Güçleri tarafından yakalanmıştı. Daha sonra İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah olayla ilgili açıklama yapmış ve "Polis olduğunu söyleyen sivil giyimli veya polis yelekli kişilere önce polis kimliğini sorun" diye açıklama yapmıştı. Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi bugün medya dünyasında "başyazar olgunluğu" olarak bilinen kuralın dışına çıkarak Emniyet Teşkilatı'nı topyekün hedef alan bir yazı kaleme aldı. Yazısına "Kanunsuz Polis" başlığını koyan Oktay Ekşi, Cerrah üzerinden Emniyet teşkilatını yerden yere vurdu ve çok ağır ve suçlayıcı bir ithamda bulundu. Oktay Ekşi'nin sert yazısındaki en ağır o cümle şöyle: "Bizim polisin asıl marifetinin yasaları hiçe saymak olmadığını bilmeyen mi var?"

(04 Aralık 2008)


Enis Berberoğlu, HürriyetErgenekon soruşturmasında kontrgerillacılar kuyruğundan yakalanmış. Kurtulmak için çırpındıkça deşifre oluyorlar!
Doğan Grubu'nun Ergenekon paniği dikkat çekmeye devam ediyor. Mahkemesi süren Ergenekon davasında hakimlerin beraat kararları vereceğinden emin olamayan çevrelerin endişeleri artıyor. Neredeyse her gün mağdur müdahillerin katılımıyla giderek genişleyen ve bu yönüyle başlangıçta 3-5 kişiyle başlayıp zamanla 3500 kişilik bir davaya dönüşen İtalya'daki gladio davasına benzemeye başlayan Ergenekon dava sürecinin özellikle bu yönü bazı çevrelerin tedirginliğini artırıyor. Bu çevrelerin mahkeme sürecindeki bir davaya tamamen tek taraflı yaklaşımları dikkat çekiyor. Operasyon ve davayla ilgili tüm gelişmeler anında hemen tek taraflı yorumlanıyor. Polis teşkilatına ve davanın savcılarına suçlamalar, dolaylı tehditler savruluyor. Ergenekon dava kapsamı yukarıda da belirtildiği gibi neredeyse her gün genişliyor. Acaba kendileriyle ilgili gelişmeler mi bekliyorlar operasyonlar sürecinde. Sebep bu olabilir mi? Eğer değilse neden Ergenekon olayına böyle şiddetle ve tek taraflı tepki gösteriyorlar? Olay dava sürecinde. Suç ve suçlular varsa herhalde mahkeme sürecinde ortaya çıkacaktır. Ayrıca halkın nabzı tutulduğunda yaygın kanaat, davanın Şemdinli davası gibi çözümsüz kalacağı, bir şekilde akamete uğrayacağı yönünde. Öyleyse niçin tedirgin bu çevreler? Şemdinli davasında olduğu gibi suçlular tespit edilirse ve mahkeme üyeleri Van mahkeme heyeti gibi korkmadan bunu ilan eder, cezalar verirse artık geri dönüşümüz olmaz, yargıtay veya başka güçler müdahale etse de işimize yaramaz, çünkü kritik eşik aşılmış olur diye mi düşünüyorlar?..

28 Şubat sürecinde polis-asker karşıtlığını işleyip polisi darbeci askerlere pasifize ettirtmeyi başaran Enis Berberoğlu, Ergenekon davasının pasifize edilmesi için tekrar kameralar karşısına geçti.

Cevheri Güven, aktifhaber.comEnis Berberoğlu ve MİT'teki kankası
Türk medyasındaki 23 kişilik istihbaratçı gazeteci listesi, son günlerde yeniden tartışılıyor.
Cevheri Güven, 04 Aralık 2008, AktifHaber

Gizli istihbaratçı gazeteciler olduğu gibi açık istihbaratçılar da var. Köşelerini bir Kontr Terör Merkezi gibi kullanır, onlarca görevliyle yapılamayacak operasyonları tek yazıyla yapabilirler. Susurluk / 28 Şubat sürecinde yazdığı tek yazıyla suyun akışını değiştiren Enis Berberoğlu, Ergenekon Davası aleyhine pek çok şey söyleyip yazmıştı. Ancak “altın vuruş” değildi hiçbiri. Hürriyet’in Ankara Temsilcisi olan Enis Berberoğlu, geçtiğimiz Cumartesi günü nihayet “altın vuruş”unu yaptı ve kılıcını kınından çıkardı. Bu; Ergenekon Davası’nda çok ciddi bir noktaya gelindiğinin kritik göstergesi.

Berberoğlu’nun “altın vuruş”una geçmeden, sizi Berberoğlu tarihinde bir yolculuğa çıkarmak istiyorum. Yıl 1997… Ülke Susurluk Kazasının depremiyle çalkalanıyor, Refah Yol iktidarda, Asker-Hükümet ilişkileri berbat, Emniyet Özel Harekat timleri PKK’ya yönelik operasyonlarıyla halkın gözdesi… Ve Emniyet İstihbarat Dairesi’nin başına demokratlığıyla bilinen, aynı zamanda da Mehmet Ağar’la yıldızı hiçbir dönem barışmamış olan Bülent Orakoğlu atanıyor. Orakoğlu atandıktan yaklaşık bir hafta sonra, yani 17 Mart 1997 tarihinde bahsettiğimiz yazı geliyor. Enis Berberoğlu köşesinde, 28 Şubat tarihli kritik Milli Güvenlik Kurulu toplantısı günü, isminin saklı kalması koşuluyla üst düzey bir emniyet yetkilisinin gazetecilere artık Askeri darbe olmayacağını söylediğini ve şöyle konuştuğunu yazıyor:

Üstelik darbe için 167 bin kişilik polis gücünün desteğinin de alınması gerekli. Çok özel eğitim gören, gerilla taktiğiyle savaşan 7 bine yakın özel tim görevlisi var. Polisin desteği alınmazsa iç savaşa bile neden olabilirler…. Ankara'da herkes bu meçhul polisin kimliğini merak ediyor. Ve bu polis şefinin Bülent Orakoğlu olduğu konuşuluyor. Ama biz ihtimal vermiyoruz. Askerle polisin savaşacağına inanan bir dangalağı 4 bin istihbaratçının başına hiç getirirler mi? O vatan haini polisin Orakoğlu olması mümkün değil. Zaten Genelkurmay bu polisin kimliğini tespit ederse, savcılığa suç duyurusunda bulunacak. Refahyol'u ülkesinden çok seven o malum polisin işi çok zor, çok''

Susurluk gündemi ve 28 Şubat’ın göbeğinde yazılan bu yazı, Türkiye’de asker ve polis arasındaki ipi kopardı.28 Şubat’ın Paşaları Emniyet’i topa tutmaya başladı, Bülent Orakoğlu hedef tahtası haline geldi. Orakoğlu defalarca bu sözleri yalanladı ama yazı yazılmış, operasyon yapılmıştı. Çünkü Orakoğlu o sırada bir şey yapmaktaydı: Darbeyi Deşifre… Sözkonusu süreçte Orakoğlu önce Batı Çalışma Grubu’nu deşifre etmiş, sonra da hazırlanmakta olan darbeyi ifşa ederek çökertmişti. Orakoğlu, işin sonunda mavi tulum giydirilip, kelepçelenip, askeri cezaevine atılsa da önemli bir iş yapmıştı. Berberoğlu’nun yazısının kopardığı asker-polis arasındaki ilişkiler ise daha da gerginleşmiş ve Emniyet Özel Harekat Birlikleri’nin dağıtılmasına ve polislerin bütün ağır silahlarının alınmasına varan süreç işlemişti. Bülent Orakoğlu, Hanefi Avcı’yla bir ekip kurmuştu ve bu ekipten nefret eden biri vardı: MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür... Nitekim Hanefi Avcı TBMM Susurluk Komisyonu’nda , Eymür’ün bulaştığı kirli ilişkiler hakkında bildiklerinin tamamını anlatmış, telefon dökümleriyle YEŞİL’le olan bağlantılarını ortaya çıkarmıştı. Eymür’ün, Orakoğlu’nu sevmemesi elbette ki Enis Berberoğlu’nun da sevmemesi demekti. Berberoğlu&Eymür aşkının derinliğine birazdan geçeceğiz ama önce filmi ileri sarıp geçen haftaya dönelim….

28 Şubat’ın en kritik yazısına imza attığını yukarıda okuduğunuz Enis Berberoğlu geçtiğimiz Cumartesi günü Ergenekon Davası’yla ilgili altın vuruşunu yaptı. Okuyalım: “Ergenekon davasının ekseni artık kaydı. Savcılığın önünde iki yol kaldı: 1) Ya Ergenekon'u darbe soruşturmasına dönüştürürler, 2) Ya da generallerin dosyasını ayırıp Genelkurmay'a yollarlar. Bakalım hangi yolu seçecekler?” Berberoğlu iki seçenek sunuyor ama aslında ikisi tek seçenek. Hangisinden gidilirse gidilsin Ergenekon Davası’nın kapatılması demek. Berberoğlu’nun, yol haritası 28 Şubat’taki gibi…

-97’deki darbecilerin karşısındaki Orakoğlu…
-2000’li yıllardaki darbecilerin karşısındaki Ergenekon savcıları…
-Orakoğlu’nu biçen o yazı ve Ergenekon savcılarına yönelik bu yazı…


Mehmet Eymür, eski MİT yöneticisiErgenekon Davası’nın zamanlaması için “midemi bulandırıyor” diyen Berberoğlu’nun yazısının zamanlaması bu… İki yıla yaklaşan süredir alt perdeden ilerleyen Berberoğlu’na ne oldu da bir anda bu seviyede devreye girdi? Berberoğlu, altın vuruşundan sonra Salı günü de NTV’de Can Dündar’ın programındaydı. Ergenekon Davası hakkında ağır ifadeler, dalga geçme, küçümseme, hafife alma, bulandırma dahil her şeyi yaptı. Ama konuşmasında önemli bir an vardı; Mehmet Eymür’le ilgili konuştuğu an… Berberoğlu, MİT’in son açıklamasındaki Eymür’le ilgili vurguları eleştirdikten sonra bir an durmak zorunda kaldı ve “savunuyor değilim yanlış anlamayın” dedi… Devamında ise Eymür’ün Susurluk’taki rolünü övmeye devam etti. Aslında Berberoğlu’nun Eymür’ü savunması ya da övmesi yeni bir şey değil. Mehmet Eymür’ü Yeşil’le olan bağlantıları konusunda temize çıkarmak için yazdığı 8 Temmuz 1997 tarihli yazısına, göz atmanız bile yeterli.

Berberoğlu, Salı akşamı NTV’de Mehmet Eymür’ü temize çıkartırken; ertesi gün yani Çarşamba günü Mehmet Eymür, sahibi olduğu atin.org sitesine yeni bir yazı koydu. Pekçok kişiye ve kuruma karşı eleştiriler sıralayan Eymür, tesadüfe bakın ki yazısında Enis Berberoğlu’nu övüyordu… Hem de ne övme: “…Mesela Enis Berberoğlu’nun 30 Kasım 2008’de yazdığı,“Önce tarihe bakın” başlıklı yazısı. Ajan gazetecilere, fabrikatörlere, sulandırma, yönlendirme görevi yapanlara, ön yargılılara, tahlil yeteneği olmayan, palavracı naylon gazetecilere okumalarını tavsiye ederim... Bir bilgi nasıl tahlil edilir öğrensinler.” Tahmin edeceğiniz üzere Mehmet Eymür’ün ballandıra ballandıra övdüğü Enis Berberoğlu’nun 30 Kasım 2008 tarihli yazısı kendisi hakkında. İşte, Enis Berberoğlu’nun aniden Ergenekon Davası’na Hürriyet’ten “altın vuruş” yapması ve NTV’den “yakında hamamcılara, kebapçılara da operasyon yapılacak” biçiminde aşağılaması bu bağlantılardan. Yani, MİT’in geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamadan…

Eymür’ün uyandığı anla Berberoğlu’nun uyandığı anın zamanlaması aynı
Ergenekon’un kilit ismi Tuncay Güney’le ilgili açıklamada MİT, direkt olarak Mehmet Eymür’ü ve onun kurduğu Kontrterör Merkezi’ni hedef almıştı. Eymür'ün ismi Ergenekon'a bulaşıyordu... Aslında bunun olacağı belliydi… 3 yıldır Atin.org sitesini yenilemeyen Eymür, geçtiğimiz haftalarda bir anda uykudan uyanmış ve sitesini güncellemeye başlamıştı. Eymür’ün uyandığı anla Berberoğlu’nun uyandığı anın zamanlaması, midenizi mi bulandırıyor; zihninizi mi?

(Enis Berberoğlu'nun 08 Temmuz 1997'den itibaren tüm yazılarının başlıkları ve linkleri: http://www.hurriyet.com.tr/index/enis_berberoğlu/ )

28 Şubat sürecinde Berberoğlu'nun tetikçiliğiyle darbeci askerlerin polisi pasifize etme operasyonunu diğer bir gazeteci yazar Şamil Tayyar'ın kaleminden hatırlayalım:
"28 Şubat sürecindeki kritik tartışma konularından biri, kuşku yok ki köstebek vakasıydı. Kavganın çıkış noktası ise Hürriyet Yazarı Enis Berberoğlu’nun 17 Mart 1997 tarihinde yayınlanan yazısı oldu. Berberoğlu, kimliği meçhul bir polis şefinin, 167 bin kişilik polis teşkilatı ve 7 bin kişilik özel timin askeri darbe karşısındaki en önemli güç olduğu yolundaki açıklamasına yer verirken, bu polis şefinin Bülent Orakoğlu olduğu iddiasını yazısına ekledi. Orakoğlu, Şamil Tayyar, Star gazetesiBerberoğlu’nun yazısındaki bu iddiayı yalanladı ancak macun tüpten çıkmıştı. Askeri kesim, Orakoğlu’na öfke püskürüyordu. Öfkenin sıcaklığı henüz soğumadan Mayıs içinde başka bir tartışma alevlendi. Askerliğini Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda yapan emniyet istihbarat mensubu onbaşı Kadir Sarmusak’ın Batı Çalışma Grubu’nun faaliyetleriyle ilgili ‘gizli’ belgeleri sızdırdığı iddiası gündeme düştü. Bu iddia, Milli Güvenlik Kurulu’nun 31 Mayıs tarihli toplantısının da önemli gündem maddesiydi.

Gazeteci Hakan Akpınar, ‘28 Şubat Post Modern Darbenin Öyküsü’ kitabında Genelkurmay Başkanı Karadayı’nın hükümete şu uyarısını yazdı: ‘Bir süredir Genelkurmay ve bazı askeri birliklerimizin polis tarafından gözetlendiği yolunda duyumlarımız var. Bu bizi fazlasıyla rahatsız etmektedir.’ Askere göre Sarmusak, emniyet adına casusluk yapıyor ve Genelkurmay ile kuvvet komutanlıklarının faaliyetleri hakkında rapor hazırlıyordu. Orakoğlu, toplam ‘174 bin kişilik emniyet ordusu’ ifadesinin kendine ait olmadığını ısrarla söylese de o günlerin heyecanlı konularındandı. O iddia, Refahyol sonrası dönemde emniyetin zayıflatılmasına yönelik operasyonun ‘gerekçesi’ oldu. 

Polise ağır darbe
Refahyol döneminde Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu’na atfen piyasaya yayılan ‘Darbe ihtimaline karşı TSK karşısında emniyetin güçlendirildiği’ iddiası, Mesut Yılmaz hükümeti döneminde yeniden depreşti. Askeri ve sivil fişlemeye paralel olarak emniyetin etkisizleştirilmesi projesi, Genelkurmay tarafından devreye sokuldu. Yılmaz ise kayıtsız kaldı. Genelkurmay Başkanlığı, 4 Şubat 1998 tarihinde Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bir yazı göndererek, ‘TSK sefer planlarının gözden geçirilmesi ve güncelleştirilmesi hazırlıkları kapsamında bölgemizdeki gelişmeler ve genel siyasi ortam dikkate alınarak’ planlama yapıldığını bildirdi. Bu nedenle Emniyet Genel Müdürlüğü envanterinde bulunan ağır silah, mühimmat ile araç ve malzemenin muhtemel bir seferberlik-savaş halinde askeri maksatlarla kullanılabilecek olanların envanterinin çıkarılmasını istedi. Bu silahların TSK sefer planlarına dahil edileceği duyuruldu. Duyuruda yer alan ‘...genel siyasi ortam dikkate alınarak...’ ifadesi özellikle dikkat çekiciydi. Yazı üslubuna genel olarak bakıldığında, emniyetin kontrolsüz büyüdüğü ve TSK açısından tehdit oluşturduğu sinyalini almak mümkündü.

Terörle mücadele artık fiilen askerin işi, artık sana ihtiyaç yok, o nedenle elindeki ağır silah ve araçları teslim et...
Bu yazıdan sonra Genelkurmay ve Emniyet yetkilileri, 11 Şubat 1998 günü bir araya gelerek, ağır silahlarla ilgili envanter çalışması başlattılar. Toplantıdan 6 gün sonra, DTP kontenjanından hükümette Başbakan Yardımcısı ve Milli Savunma Bakanı olarak görev alan İsmet Sezgin, İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği (17 Şubat 1998) yazıda, emniyet envanterindeki ağır silahların bir bölümünün terörle mücadele ve OHAL Yasası kapsamında 1993 yılında alındığını ancak bu işlemlerin yasada açık hüküm bulunmasına rağmen Milli SavunmaBakanlığı’nın izni alınmadan gerçekleştirildiğini öne sürdü. Sezgin’in yazıda bir iddiası daha vardı: ‘1997 yılından itibaren OHAL bölgesindeki iç güvenlik sorumluluğunun fiilen Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na geçmesi ve 1993 yılındaki koşulların ortadan kalkması nedeniyle Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ağır silah ve araçlara ihtiyacının olmayacağı değerlendirilmektedir.’ O halde? Sezgin, yazının son bölümünde ağzındaki baklayı çıkardı: ‘Askeri amaçlı savaş silahı olarak mütalaa edilen EK-A’daki silahların 3212 sayılı yasanın ihtiyaç fazlası mal ve hizmetlerin satış, hibe, devir ve elden çıkarılması kapsamında Genelkurmay Başkanlığı’na devredilmesini rica ederim.’Polise deniyordu ki: Terörle mücadele artık fiilen askerin işi, artık sana ihtiyaç yok, o nedenle elindeki ağır silah ve araçları teslim et...

İşte o silahlar
Sezgin, bu mektubu ayrıca, ilgi için Genelkurmay ve İçişleri Bakanlığı’na, bilgi için de Başbakanlık ve MGK Genel Sekreterliği’ne gönderdi. Mektuba eklenen ve Topçu Kurmay Albay Güneş Önal tarafından hazırlanan listede teslimi istenen ağır silah ve mühimmatın dökümüne yer verildi.
 
Ağır silahlar:
1- 60 havan (28 ilde, 326 adet)
2- RPG-7 roket (35 ilde 377 adet)
3- 40 Launçher (43 ilde, 1.634 adet)
4- MG 3 Makineli tüfek (38 ilde, 438 adet)
5- 12.7 Makineli tüfek (39 ilde, 239 adet)
6- M-60 Makineli Tüfek (19 ilde, 50 adet)
7- FN-240 Makineli Tüfek (25 ilde, 75 adet)
8- 40 MM Laun MK/19 (38 ilde, 114 adet)
Mühimmat:
1- RPG-7 mühimmatı (5.700 adet)
2- Uçaksavar mühimmatı (12.7 mm, 140 bin adet)
3- MG-3 mühimmatı (MG-3 mm, 440 bin adet)
4- Laun MK/19 Bombaatar (40 mm, 2 bin 300 adet)
5- Havan mühimmatı (60 mm, yok)
6- M-203 bombaatar (40 mm, 7 bin 300 adet)

Bu yazıdan hemen sonra emniyet envanterindeki bu ağır silah ve mühimmat, periyodik olarak Genelkurmay’a devredildi. Askerle birlikte terörle mücadelede önemli pozisyonu olan emniyete, ‘artık senin bu silahlara ihtiyacın kalmadı’ denilerek elindeki ağır silah ve mühimmatın alınması, hele bu girişimin Genelkurmay adına bir bakan tarafından yapılması o döneme ait unutulmaması gereken bir dersti..." (Şamil Tayyar, Star, 13 Ekim 2008)

(04 Aralık 2008)


Enis Berberoğlu, HürriyetDoğan Grubu'nun Ergenekon davasına sıradışı topyekün karşı duruşu
Doğan Grubu'nda sanki Ergenekon paniği var. Mahkemesi süren Ergenekon davasında hakimlerin beraat kararları vereceğinden emin olamayan çevrelerin endişeleri artıyor. Neredeyse hergün mağdur müdahillerin katılımıyla giderek genişleyen ve bu yönüyle başlangıçta 3-5 kişiyle başlayıp zamanla 3500 kişilik bir davaya dönüşen İtalya'daki gladio davasına benzemeye başlayan Ergenekon dava süreci, bazı çevrelerin tedirginliğini artırıyor. Bu çevrelerin mahkeme sürecindeki bir davaya tamamen tek taraflı yaklaşımları dikkat çekiyor. Operasyon ve davayla ilgili tüm gelişmeler anında hemen tek taraflı yorumlanıyor. Polis teşkilatına ve davanın savcılarına suçlamalar, dolaylı tehditler savruluyor. Ergenekon dava kapsamı yukarıda da belirtildiği gibi neredeyse hergün genişliyor. Acaba kendileriyle ilgili gelişmeler mi bekliyorlar operasyonlar sürecinde. Sebep bu olabilir mi? Eğer değilse neden Ergenekon olayına böyle şiddetle ve tek taraflı tepki gösteriyorlar? Olay dava sürecinde. Suç ve suçlular varsa herhalde mahkeme sürecinde ortaya çıkacaktır. Halkın nabzı tutulduğunda yaygın kanaat, davanın Şemdinli davası gibi çözümsüz kalacağı, bir şekilde akamete uğrayacağı yönünde. Öyleyse niçin tedirgin bu çevreler? Şemdinli davasında olduğu gibi suçlular tespit edilirse ve mahkeme üyeleri korkmadan bunu ilan eder ve cezalar verirse artık geri dönüşümüz olmaz, yargıtay veya başka güçler müdahale etse de işimize yaramaz, çünkü kritik eşik aşılmış olur diye mi düşünüyorlar?..


29 Kasım'da aşağıda da alıntıladığımız Hürriyet Ankara temsilcisinin Ergenekon savcısına dolaylı tehdidinden sonra yine Hürriyet yazarları NTV'de öyle bir Ergenekon savunması yaptılar ki, avukatları bile geçtiler.

Dün akşam Can Dündar’ın sunuculuğunda NTV’de yayınlanan ‘Neden?’ programına, Hürriyet Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu ve aynı gazetenin yazarı Saygı Öztürk’ün Ergenekon operasyonu karşıtlığı damgasını vurdu. İkili Ergenekon’u “AKP muhaliflerini, Atatürkçüleri sindirme operasyonu” olarak gördü. Berberoğlu ve Öztürk’ün soruşturmayı çıkarı için suça bulaşmış devlet memurları, organize suç örgütleri, çetelerle sınırlı görmesi dikkat çekti. Can Dündar’ın konukları Hürriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu, Hürriyet Gazetesi Yazarı Saygı Öztürk, Susurluk Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış, Taraf Gazetesi Yazarı Önder Aytaç’tı.

Dalga geçmeye devam ettiler

Enis Berberoğlu: Midemi bulandırıyor
Enis Berberoğlu, “Ergenekon soruşturması karaya oturdu”, “Yakında hamamcılara, kebapçılara da operasyon yapılacak”, “Ergenekon davasına inanmıyorum”, “Ergenekon muhalefeti sindirme operasyonu olarak kullanılıyor”, “Hukuki kurallar çiğnenerek deliller toplandı”, Danıştay saldırısı ve AKP’ye açılan kapatma davasına dikkat çekerek “Operasyonun zamanlaması benim midemi bulandırıyor” gibi ifadelerle Ergenekon operasyonunu yerden yere vurdu. Oysa Ergenekon operasyonları AKP kapatma davasından aylar önce başlamıştı.

Saygı Öztürk: Mahkeme işin içinden çıkamayacak, her şey Ergenenekon’a katılıyor
Saygı Öztürk de Danıştay’ın Ergenekon’a katılmasının ‘saçmalığından’ dem vurarak, polisiye işlere merak salan herkesin böyle bir soruşturma hazırlayabileceğini iddia etti. Öztürk, “Mahkeme işin içinden çıkmayacak, her şey Ergenenekon’a katılıyor”, “Ergenekon’la birlikte bir korku imparatorluğu oluşturuldu, insanlar Türk Bayrağı asmaya korkuyor” gibi ifadeler kullandı.

Yeter artık ya, bunu da başkaları keşfedip soruştursun
Her şey değil ilgili olaylar Ergenekon davasına katılıyor. 5 yıldır kayıp işadamının kimlik fotokopisi sanıkların cebinden çıkıyorsa katılmasın mı. Ayrıca bunu o kişinin yakınlarına nasıl anlatırsınız. Yeter artık ya bunu da başkaları keşfedip soruştursun mu demeli Savcılar. Böyle garip yaklaşımlar gazetecilik ciddiyetiyle bağdaşıyor mu, dalga mı geçiyorlar acaba?..

Sedat Peker Bey!
28 Şubat sürecinde yayınladığı yazıyla Emniyet bünyesindeki Özel Harekat’ı bitiren ve polisin elindeki ağır silahların toplanılmasına neden olan ‘Derin Gazeteci’ Berberoğlu, Sedat Peker’e “bey” diye hitap ederken, Önder Aytaç’ın operasyonun devamının dalga dalga geleceğini söylemesine gülerek “Dalga geçmeye devam edecekler öyle mi” diye sordu.

(03 Aralık 2008)


Ergenekon davasını akamete uğratma & sulandırma gayretleri
Ergenekon, Tuncay Güney değil Veli Küçük’tür!
Alper Görmüş, 02 Aralık 2008, Taraf

Zaten uzun başlıklar kullanıyorum, fakat bu defa daha da uzununu kullanmak ve şöyle yazmak isterdim: “Ergenekon, Tuncay Güney değil Veli Küçük’tür, tıpkı 9 Mart 1971’in Mahir Kaynak değil Cemal Madanoğlu olması gibi!” 9 Mart 1971’deki “ulusalcı-devrimci” (siz “Baasçı” diye okuyun) darbe girişiminin akim kalmasının ardından gerçekleştirilen 12 Mart 1971 darbesiyle ilgili gerçekler açığa çıkmaya başladığında ben politik olarak “tıfıl” bir üniversite öğrencisiydim. 9 Mart 1971’in ben ve benim gibi “sol sempatizanı” tıfılların gözündeki imajı MİT ajanı Mahir Kaynak üzerinden kuruluyordu ve bu nedenle bu imaj son derece olumluydu. 9 Mart’çıların ne yapmak istediğini tartışmıyorduk bile; mademki olay “alçak bir MİT ajanı” tarafından ortaya çıkarılmıştı, mademki muhbirlik dünyanın en alçak faaliyetiydi, o halde 9 Mart “iyi bir şey” olmalıydı. Buna ilaveten 12 Mart’çıların 9 Mart’çıların ordu içindeki kolunu tasfiye etmekle yetinmeyip hem sivil hem asker kanadını işkencelerden geçirmesi, 9 Mart’ın gerçek anlamı üzerinde düşünebilmemizi neredeyse on yıllar boyunca engelledi. Türkiye solu, bu uzun yıllar boyunca 9 Mart’ın sembolik resmi olarak hep Mahir Kaynak’ı hatırladı; Cemal Madanoğlu’nu, Faruk Gürler’i, Muhsin Batur’u değil...

Şimdilerde benzer bir imaj operasyonunun Tuncay Güney üzerinden Ergenekon davasıyla ilgili olarak yürütülmeye çalışıldığına şahit oluyoruz. Zaman gazetesinden Mustafa Ünal, 30 kasım tarihli yazısının son paragrafında bu durumu gayet veciz bir biçimde ortaya koyuyordu (ki, göreceğiniz gibi, o paragraftan küçük bir değişiklikle ben de bir başlık türetmiş durumdayım): “Bugünlerde Ergenekon’u sulandırmak ve farklı yönlere çekmek isteyenler Güney’e sarılıyor. Oysa niyetleri ve ne yapmak istedikleri çok sırıtıyor. Ergenekon, Tuncay Güney değil Şener Eruygur’dur...”

Güney’in “MİT’ik adam”lığının anlamı?
Sabah gazetesi, Tuncay Güney’in MİT’le bağlantısını ortaya koyan belgeyi yayımladığında, aklıma hemen “Ergenekon’u sulandırmak ve farklı yönlere çekmek isteyenler”in basındaki temsilcileri geldi. İsterseniz bana “sen de amma safmışsın be kardeşim” deyin, itiraf ediyorum ki, bu meslektaşların kendilerini “açık pozisyon”a düşmüş gibi hissettiklerine vehmettim. Öyle ya, o âna kadar, kendilerinin deyişiyle “ne idüğü belirsiz bir adamın laflarıyla yürütülen operasyon ve dava” birden bire devletin en önemli istihbarat kurumunun “dava”sı haline gelivermişti işte. Oysa bakın mesela Milliyet yazarı Melih Aşık buradan nasıl bir sonuç çıkarıyordu: “MİT’e Ergenekon’la ilgili belgeler ‘2002’de postayla 6 adet CD ve 2 sayfalık isimsiz mektup” olarak ulaşıyor. Demek ki o yıllarda da hizmetini sürdürüyor! Hiçbir ciddiyeti olmayan şemalarla, raporla devletin en hassas kurumunu yönlendiriyor. Devletin böyle adamlarla iş tutması insanı hüzünlendiriyor...” Operasyonun ve davanın “isimsiz bir ihbar mektubu”na değil de MİT’in görevlendirdiği bir muhbire dayandığının ortaya çıkması bu davayı zayıflatır mı, güçlendirir mi? Hiç kuşkusuz güçlendirir. Fakat benim “açık pozisyon” tahminimin tersine, “sulandırma” heveslileri bu gerçeğin ortaya çıkmasından sonra, faaliyetlerini daha da hızlandırdılar. Bu zevattan ikisi, “Hahamın lüleleri” üzerinden gitmeyi tercih etmişti: Hürriyet’ten Bekir Coşkun, Milliyet’ten Ece Temelkuran... Bekir Coşkun (29 kasım): “Ve bizim haham yüzünden Türkiye’nin yarısı hapiste, iyi mi?.. Generaller, profesörler, yazarlar, hukukçular...” Ece Temelkuran: (28 kasım): “Her gördüğün lüleliyi haham zannetme. Zira bazı lüleliler MİT ajanı çıkabilir!” Ece Temelkuran yazısında asıl olarak, gazetesinin muhabirlerinden İpek Yezdani’nin Tuncay Güney’in hahamlığının gerçek olmadığına dair haberini hatırlatarak Türk basınının “ağaca çıkmışlığı”yla dalga geçiyor. Güney’in hahamlık iddiasının neden şimdiye kadar sorgulanmadığı hakikaten bir zül sayılmalı basın için. Fakat Güney’le (dolayısıyla Ergenekon’la) ilgili çok önemli bir gelişmenin olduğu bir gün, bu gelişmeyi hiçbir şekilde yorumlamayıp espri denemelerine girişmek de hayli anlamlı bir tavır olarak göründü bana. Şimdi, üç yazıdaki ortak duyguya (ortak rahatsızlığa) bakınca, ilk tespitimin (kendilerini “açık pozisyonda” hissetme) aslında doğru olduğunu yeniden düşünmeye başlıyorum. İlk şaşkınlıkla durumu kurtarmaya, kuyruğu dik tutmaya çalışıyorlar galiba...

Muhbiri beğenmemek!
Üç temsilcisini buraya aldığım bu zevatın bizim de inanmamızı istedikleri ortak propagandalarına göre, Tuncay Güney gibi bir adamın muhbirliğine asla güvenilemez! Milliyet, Güney’in güvenilmezliğini yalnız yazarlarıyla değil haber sayfalarıyla da kanıtlamaya çalışan gazetelerin başında geliyor. En son, 2001’de onu bizzat sorgulayan polis müdürlerinden Ahmet İhtiyaroğlu’nun izlenimlerini iki gün boyunca uzun uzun verdiler. İhtiyaroğlu’nun, Güney’e neden güvenmediğine ilişkin sözleri de kayda değer aslında: “Güney’in hem gay olması, hem genç hem de çok kolay anlatan olması sebebiyle kendisine inandırıcı gelmediğini...” Fakat Milliyet’çiler, İhtiyaroğlu’nun “Tuncay Güney, Fethullah Gülen’le ilgili sorular karşısında terledi” tanıklığını epeyce inandırıcı bulmuş olacaklar ki, bunu seve seve başlığa çekmişler. (Bu arada Milliyet’e gene bir şeyler oluyor galiba... Ahmet İhtiyaroğlu haberinin hemen altındaki haberin başlığı ve spotu aynen şöyle: “Mahkemeden Savcı Öz’e sert yanıt / Savcı Öz, Tolon’un Adli Tıp’a sevkine itiraz etti. Mahkeme ‘hiçbir yasal dayanağı olmayan itirazın reddine’ dedi. Ben, bu haberi veren gazetelerden hiçbirinde böyle öforik bir ruh hali görmedim. Haberin iki ara başlığından biri de şöyleydi: “Mahkeme hukuk dersi verdi...” Hadi hayırlısı...)

Belgeleri boşverin sızdırana ve nasıl sızdırdığına bakın!
Dikkat ediyor musunuz, bu iş biraz Darbe Günlükleri’ne benzemeye başladı... Nasıl ki orada “malzeme”nin içeriğine bakmayıp “kim sızdırdı, nasıl sızdırdı” makamından şarkılar söyleyen meslektaşlarımız vardı, bugün de Tuncay Güney’in bir yerlere sızıp toparladığı bilgilerin içeriğine bakmayıp “o zaten meczup” türküsünü söylemeyi tercih edenler var. Sanki adam oturup kendisi düzenlemiş bu belgeleri, sanki ortada fabrikasyon bir vaziyet var! Diyelim adam karakter zaafları olan güvenilmez biri; peki öyle biri bir yerden bilgi ve belge sızdırdığında o bilgi ve belgelere dudak bükmemiz mi gerekiyor?

Bu garip bakış açısına en nükteli cevabı Murat Belge vermişti:
“Böyle işlere bulaşan insanlar pek öyle ciddi ve güvenilir kişilikleriyle tanınmazlar. Ayrıca, bir de istihbaratı toplayacağı zevatın kişilik özelliklerini şöyle bir düşünelim. Her birinin birer Tuncay Güney davranış kalıbı sergilediği şimdiye kadarki durumlarından belli. Hemen ‘bu da bizden’ demişlerdir.”

(02 Aralık 2008)

Kayıp İşadamının izi Ergenekon'da çıktı! Ergenekon davasının kapsamı hemen her gün genişliyor, dava büyük yüzleşmelere hazırlanıyor
Faili belli ancak arkasındaki güç bilinmeyen eylemler Ergenekon’la çakışmaya başladı. Ergenekon davası, birçok faili meçhul cinayetin ve mağdurunun da gün yüzüne çıkmasında etkili oldu.


Ergenekon duruşma salonu ek inşaatla büyütüldü daha da büyütülecek mi?
Ergenekon terör örgütü davası Silivri’de görülmeye devam edilirken, Ergenekon soruşturması da diğer yandan hızla devam ettiriliyor. Öte yandan bugüne kadar faili meçhul kalan ya da sadece tetikçileri yakalanabilen birçok karanlık olay da Ergenekon davasıyla birleştirilmeyi bekliyor. Faili meçhul cinayetlere kurban giden kişilerin yakınları ise Ergenekon davasına müdahil olabilmek için harekete geçti. Danıştay saldırısında hayatını kaybeden Mustafa Yücel Özbilgin’in oğulları davayı Silivri’de yakından izleyerek müdahil olmaya hazırlanıyor. 1996 yılındaki Susurluk kazasından bir ay önce Perinçek'in Aydınlık dergisinde yayınlanan MİT raporunda uyuşturucu kaçakçısı Askar Simitko olarak adı geçen ve Susurluk çetesince öldürüldüğü belirtilen İranlı Asghar Sematgou'nun oğlunun bu davaya müdahil olma talebi, yıllardır Jitem adına Güneydoğu'da cinayet işleyip başka örgütler üzerine attıkları iddiaları medyada yeralan PKK itirafçılarından Abdulkadir Aygan'ın İsveç'ten haber gönderip Ergenekon davasında sanık-tanık-mağdur olarak ifade vermek istemesi ve 1995 yılında Mardin Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden'in PKK ile girdiği çatışmada alnından vurulup öldürüldüğü'nün açıklanmasına karşın kocasının PKK tarafından değil Güneydoğu'da uyuşturucu ile şiddetle mücadele etmesinden rahatsız olan Veli Küçük'le ilişkili devlet içindeki çetelerce ensesinden vurulup öldürüldüğünü o tarihten beri iddia eden ve 18 Temmuz 2008'de Ergenekon savcılarına başvurup beraberindeki tüm belgeleri teslim eden eşi Tomris Özden'in davaya müdahillik talebi, Özdemir Sabancı ve Necip Hablemitoğlu cinayetleri ile son olarak Üzeyir Garih cinayetinin de Ergenekon Savcıları tarafından Ergenekon Davası kapsamına alınmış olması bunun son örneklerini oluşturuyor.

Gladio davası gibi genişliyor
Ergenekon davasının kapsamı genişledikçe genişliyor... İtalyadaki gladio davası da ilk başlarda üç-beş kişiyle başlayıp 3500 kişinin yargılandığı bir davaya dönüşmüştü. Silivri'de görülmekte olan Ergenekon davasının duruşma salonu bir kez ek inşaatla büyütüldü ama birçok kez daha büyütülecek gibi görünüyor.

Cemil Sarıyar, Klora Gres Madeni Yağları’nın sahibiKayıp İşadamı Ergenekon'dan çıktı
Fail-i meçhuller birer birer Ergenekon'a çıkıyor. 19 Aralık 2003’ten bu yana kayıp olan işadamı Cemil Sarıyar’ın kimlik fotokopisi Ergenekon sanığında çıktı. Sarıyar’ın oğlu Selçuk Sarıyar, Savcı Öz’den yardım istedi. Öz de sanık Muzaffer Şenocak’ı çağırıp sorguladı. Beş yıldır kayıp olan ve polisin tüm aramalarına rağmen izine rastlanılamayan iş adamı Cemil Sarıyar’ın (64) akibeti Ergenekon soruşturması kapsamına alındı. Bursa’da ele geçen el bombalarının sahibi olduğu iddiasıyla tutuklanan Muzaffer Şenocak’a, mahkemede savcılar üzerinde yakalanan Sarıyar’ın kimlik fotokopisinin sırrını sordu.

5 yıl önce kaybolmuştu
19 Aralık 2003’te Gebze’deki işyerinden Suadiye’deki evine gitmek üzere ayrılan Klora Gres Madeni Yağları’nın sahibi Cemil Sarıyar’dan 5 yıldır haber alınamıyordu. Sarıyar’ın oğlu Selçuk Sarıyar (42), olay günü Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na babasının kaybolduğunu bildirdi. Ancak polis, yıllarca tek bir ipucu bulamadı.

Sedat PekerPeker’le husumet
İşadamı Cemil Sarıyar, o dönem iş ortağı Sadık Öztürk’ün ölümü üzerine tüm hisselerin sahibi oldu. Ancak, Sadık Öztürk’ün avukatları aynı zamanda Ergenekon sanığı Sedat Peker’in de avukatlarıydı. Avukatların hisselere ortak olma girişimleri sonucu olay yargıya taşınmıştı. Daha sonra Cemil Sarıyar tekrar hisselerini geri almıştı. Sonrasında esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan iş adamının izine yıllar sonra Ergenekon soruşturmasında rastlandı. Sarıyar’ın kimlik fotokopisi, Muzaffer Şenocak’ın iş yerinde ele geçirildi. Şenocak savcılık ifadesinde ‘Cemil Sarıyar, medikal işi yapıyor. Nüfus cüzdanının fotokopisini Türkiye’den Afrika’ya girebilmeleri için uçak bileti, vize ve davetiyeleri için aldım’ demişti.

Savcı Öz sorgulamış
Dün çapraz sorgusunda Savcı Nihat Taşkın’ın ‘Cemil Sarıyar’ın kimliği sizde ne arıyor’ sorusuna Şenocak ‘İki hafta önce savcı Zekeriya Öz çağırdı. Bu konuyu sordu. Emniyette benim belgelerimin ve başka belgelerin bulunduğu masanın üzerinden çantama girmiş olabilir’ diye yanıt verdi. Taşkın, ‘Bu kişinin Peker’den şikayetçi olduğunu biliyor muydunuz’ deyince Şenocak ‘Hayır’ dedi.

Bağ varsa hakkımızı ararız
Kayıp işadamının oğlu Selçuk Sarıyar, Star gazetesi'ne babasının akibetine ilişkin Ergenekon soruşturmasının savcılarından Zekeriya Öz ile bir ay önce görüştüklerini söyledi. ‘Muzaffer Şenocak’ta babama ait bilgilerin çıkması üzerine hemen harekete geçtik’’ diyen Selçuk Sarıyar, ‘’Yaklaşık bir ay önce savcı Öz’e gittik. Babamla ilgili bir dilekçe sundum, 5 yıldır haber alamadığımızı anlattım. Savcı Zekeriya Öz, olayın üzerine gideceklerini söyledi. Zekeriya Öz, babamın kaybolmasıyla ilgili Ergenekon’a ilişkin bir iz bulursa gerekli tüm hukuki yollara başvuracağız’’ diye konuştu.

(Abdullah Harun, 02 Aralık 2008)

emekli tuğgeneral Levent Ersöz ve eski milletvekili Turhan ÇömezÇömez ve Ersöz Kırmızı Bülten'le aranmıyormuş!
Ergenekon Terör Örgütü üyesi ve yöneticisi olmakla suçlanan Turhan Çömez ve Levent Ersöz hakkında "yurtdışında arama" emri hala çıkartılmamış.

Ergenekon davasında aranan emekli Tuğgeneral Ersöz ile eski AKP Milletvekili Çömez hakkında kırmızı bülten veya difüzyon için Türk İnterpol Dairesi’ne hiçbir başvuru yapılmadığı öğrenildi. Yurtdışında oldukları için Ergenekon soruşturması kapsamında düzenlenen operasyonlarda gözaltına alınamayan emekli Tuğgeneral Levent Ersöz ile eski AKP Milletvekili Turhan Çömez’le ilgili olarak herhangi bir uluslararası arama işleminin olmadığı anlaşıldı. Ersöz ve Çömez için Emniyet Genel Müdürlüğü İnterpol Dairesi’ne hiçbir talimat gelmediği öğrenildi. İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’ün idaresinde yürütülen Ergenekon soruşturmasıyla ilgili yeni bir gerçek ortaya çıktı. Hakkında gözaltına alma kararı bulunan Ersöz’ün ticari işleri nedeniyle Rusya’da bulunduğu bildirilmişti. Hakkında yine gözaltına alma kararı olan Çömez’in ise yabancı dil kursu nedeniyle İngiltere’de olduğu anlaşılmıştı.

Kırmızı bülten yok!
Basın yayın organlarında, “iki zanlının yakalanması için İnterpol’ün devreye girdiği ve kırmızı bültenle arama başlatıldığı” bilgisi aylar önce yer almıştı. Ancak, Emniyet Genel Müdürlüğü İnterpol Dairesi’nin kayıtları, bu bilginin doğru olmadığını gösterdi. Çömez ve Ersöz’le ilgili olarak Adalet Bakanlığı veya soruşturmayı yapan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan kırmızı bülten veya difüzyon için Türk Interpol Dairesi’ne hiçbir başvuru yapılmadığı öğrenildi.

Çömez ve Ersöz itirafçı mı?
Bir iddiaya göre, "Bunlar itirafçı arkadaşlar. Aranmıyor falan değiller. Bunlar çetenin kilit elemanları ve koruma altındalar. Eğer böyle yapılmasaydı Eruygur'un başına gelen bunlara da gelecekti. Hükümet ve emniyet gayet güçlü. Herşey yolunda. Gereksiz kaygılara kapılınmamalı. Bu çetenin dibinden tepesine herşey açıkta artık. Ergenekoncuların saklanacak yerleri kalmadı.."

(Abdullah Harun, 01 Aralık 2008)

Tuğgeneral Bahtiyar AydınRıdvan Özden, AlbayTuğgeneral Bahtiyar Aydın ve Albay Rıdvan Özden'i JİTEM öldürttü
Dönemin Jandarma İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz, JİTEM'e karşı olan Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın, JİTEM içindeki PKK itirafçıları tarafından öldürüldüğünü ileri sürdü. 'Fatih' kod adlı PKK itirafçısı da, Mardin İl Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden'in kendisinin de içinde yeraldığı JİTEM ekibi tarafından öldürüldüğünü söyledi.

Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, 22 Ekim 1993 tarihinde operasyon için gittiği Lice'de tek kurşunla öldürüldü. Terörün silahla bitirilemeyeceğini savunan paşa, karakol binasının kapısında alnından vurulmuştu. Olay, ilk gün gazetelere 'kör kurşun' başlığıyla yansıdı. Ardından 'çatışmada şehit düştü' haberleri sürüldü piyasaya. Ve resmî kayıtlara 'PKK ile çatışmada şehit düşen en yüksek rütbeli asker' olarak geçti. Olayın ardından ele geçirilen Kanas suikast silahı ortadan kayboldu. Aradan 15 yıl geçti. Ergenekon soruşturmasıyla birçok faili meçhulün ardındaki sis perdesi de aralanmaya başladı. 1996'da devlet içindeki "derin" yapılardan birini, Yüksekova Çetesi'ni ortaya çıkaran emekli astsubay Hüseyin Oğuz, TBMM Susurluk Komisyonu'na verdiği ifadeyle de birçok karanlık olayı aydınlatmıştı. Dönemin Emniyet İstihbarat Daire Başkanvekili Hanefi Avcı'dan sonra Veli Küçük'ün adını ifadesinde açık açık söyleyen ikinci kamu görevlisi olan Oğuz, 15 yıl sonra Zaman'a Bahtiyar Aydın suikastıyla ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı. Zaman'a konuşan Oğuz, Aydın'ın, JİTEM içindeki PKK itirafçıları tarafından öldürüldüğünü söyledi.

Bahtiyar Aydın Paşa niçin şehit edildi?
Terörün şiddetle bitirilemeyeceğini anlatan, sürekli bölge halkının kazanılması gerektiğini söyleyen paşa, JİTEM ve benzeri illegal yapılanmalara karşıydı. PKK terörünün tamamen çözülebilmesi için örgüte katılımı engelleyecek önlemlerin alınması gerektiğini savunuyordu. Halkla devleti kaynaştırdığı için hem PKK'nın hem de şiddet ortamından beslenen 'derin yapının' hedefindeydi. Tıpkı aynı dönemde öldürülen Eşref Bitlis ve Rıdvan Özden gibi Bahtiyar Aydın dosyası da 'devlete zarar vermemek için' kapandı.

Bahtiyar Aydın'ın JİTEM'de çalışan PKK itirafçıları tarafından öldürüldüğünü ölüm tarihinden beri bildiklerini, ancak nasıl öldüğü konusunda bilgileri olmadığını anlattı. 'Nasıl?' sorusunun cevabını ise başka bir soruşturmada öğrendi. 1996'da Hakkari'de görev yaparken Yüksekova'da adam kaçırma, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgili yürüttükleri bir soruşturma kapsamında gözaltına alınan K.B. isimli bir PKK itirafçısının Bahtiyar Aydın suikastı ile ilgili bilgiler verdiğini aktardı: "Ben sorguladım. Bu itirafçı PKK'nın içinde bir dönem tabur komutanlığına kadar yükselmiş. Teslim olduktan sonra da JİTEM'in eylemlerine katılmış. Bahtiyar Aydın'ı öldürdüklerini itiraf etti. Generali vurmak için Yüksekova'dan Lice'ye kendilerini Albay Hamdi P.'nin helikopterle götürdüğünü söyledi." Hüseyin Oğuz, Bahtiyar Aydın suikastı ile ilgili bilgilerin de yar aldığı dosyayı hazırlayıp bir üst komutanı Albay Hamdi Çakır'a iletiyor. İddialar üzerine hemen bir toplantı düzenleniyor.

Hüseyin Oğuz, Jandarma İstihbarat AstsubayıDevlet zarar görmemeli!
Hüseyin Oğuz bu süreçte yaşananları şöyle anlatıyor: "Yapılması gereken yapılmadı. Toplantıda çok olumsuz ortam oluştu. 'Devlet zarar görür' dendi. İşin içinde devletin bir albayı var. O toplantıda işler koptu. Ve bu olayın kapatılarak, ifadelerin sil baştan yeniden alınmasına karar verildi. Sadece Mecit Baskın'ın kaçırma olayına dönüştü soruşturma. Beni de hemen anında soruşturmadan el çektirdiler, görevden aldılar." Suikastı düzenleyenlerin çete olduğunu söyleyen Hüseyin Oğuz, "Devletin içine girmiş, şahsi menfaatleri için çalışan tipler. Bunlar vatansever de değil, milliyetçi de değil." diye konuştu. Olayda kullanılan silahın daha sonra Diyarbakır DGM'ye kadar gittiğini ifade etti: "Sonra o silaha ne oldu bilmiyorum. İzini kaybettik. TSK'nın envanterinde olan bir silah değildi. Bu kaçakçılar kanalıyla alınmış bir Kanas'tı."

JİTEM içindeki itirafçıların devletin imkanlarını kullanarak PKK lehine işler yaptığını söyleyen Hüseyin Oğuz, bunların çoğunun örgütle ilişkilerini sürdürdüğünü söylüyor. Terörün bitmesini istemeyen JİTEM ve PKK'nın ortak eylemler yaptığını anlatıyor. Uyuşturucu ve silah sevkiyatının arama noktalarından rahatça geçen JİTEM arabalarıyla yapıldığını belirtiyor: "Bahtiyar Aydın'ı da bu yüzden öldürdüler. PKK itirafçısı ifadesinde, paşayı, olayların çözülmesini istediği, insanların dağa çıkmaması için uğraştığı ve vatandaşa doğruları anlatıp ikna etmeye çalıştığı için öldürüldüğünü söyledi."

Gizli tanık, cinayetin ayrıntılarını anlatıyor
Tuğgeneral Bahtiyar Aydın suikastı, Ergenekon iddianamesinde de kısaca yer alıyor. 4 Haziran 2008'de ifadesine başvurulan, uzun yıllar PKK terör örgütü içinde yer almış gizli tanık Deniz, dönemin Jandarma İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz'un söylediklerini doğruluyor. Paşanın uydurma bir ihbarla Lice'ye çekildiğini anlatan tanık, şunları söylüyor:

"1993'te operasyonlar sürerken askerlerin telsiz konuşmalarında 'geri çekiliyoruz, paşa vuruldu' şeklinde haberler duyduk. Lice'de PKK militanlarının büyük bir baskın yaptığı söylenerek paşanın Lice'ye gelmesi sağlanmış. Helikopterden iner inmez bir asker tarafından öldürüldüğünü, o askerin de başka bir asker tarafından vurulduğunu öğrendim. Kesinlikle bu olayı PKK örgütü yapmadı. Paşanın ne amaçla ve kim tarafından öldürüldüğünü bilmiyorum. Bu konunun Ergenekon soruşturması kapsamında ele alınmasının uygun olacağını düşünüyorum."

PKK itirafçısı: Albay Özden'i Atilla Uğur'un timi öldürdü
Mardin İl Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden cinayetinde her geçen gün yeni bilgi ve tanıklar ortaya çıkıyor. Cinayetin Ergenekon soruşturması kapsamına alınması ve eşi Tomris Özden'in bilgisine başvurulması sonrası yaşanan gelişmeler, albayın bir suikasta kurban gittiği tezini güçlendiriyor.

Son olarak 'Fatih' kod adlı PKK itirafçısı, albayın, dönemin Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanı emekli Albay Hasan Atilla Uğur'un kurduğu ve kendisinin de içinde bulunduğu JİTEM ekibi tarafından öldürüldüğünü söyledi. İnfaz kararını ise o dönemde Mardin JİTEM'in başında 'Hoca' ve 'Ebu Süfyan' isimlerini kullanan kişi verdi. 1992 ve 1996 yılları arasında Mardin ve çevre illerde JİTEM bünyesinde faaliyet gösterdiğini ve Atilla Uğur'un ekibinde yer aldığını anlatan itirafçı, Özden'in JİTEM gibi illegal yapılardan çok rahatsız olduğunu ve bunu da sık sık dile getirdiğini aktardı: "Hasan Atilla Uğur'un emriyle 9 kişiden oluşan bir tim kuruldu. Bıçak Unsuru ve Bıçak Timi olarak adlandırılan bu ekip Mardin ve çevre illerinde faaliyet gösteriyordu. Yetkileri sınırsızdı. Ben de bu ekibin içindeydim. Rıdvan Özden bu tür illegal örgütlenmelere karşıydı. Bunları toplantıya çağırdı. Ben da oradaydım. 'Ben bu tür şeylere karşıyım' dedi. Hurşit İ., Mardin'de tabur komutanıydı. Atilla Uğur da Kızıltepe İlçe Jandarma komutanıydı. Üsteğmen Sinan Y. dedi ki; 'Biz bunun icabına bakarız zaten.' Bir hocamız vardı adını soyadını bilmeyiz. Jitem'in Mardin biriminin başında o vardı. O 'biz hallederiz' dedi. İnfaz kararı verildi. 20 gün sonra bir telefon geldi. Bize bir minibüs tahsis edildi. Tugaya bağlı Savur'a geldik, yol kestik. Orada 8 köylü kaçırıldı. Burada çatışma varmış gibi bir olay tertipleyip, çatışma anonsu yapıldı. Bu 12 Ağustos 1995'te oluyor. Genelde alay komutanı da gelip bakıyor ya çatışmalardan sonra. Albay Özden de çatışma var diye oraya geldiğinde sıktılar kafasına. Rıdvan Özden'i vuran itirafçıydı. Bir uzman çavuş ve bir askerle birlikte öldürüldü."

Tomris Özden'in bilgileri ile itirafçının iddiaları birbirini tutuyor. Tomris Özden, dün Yeni Şafak Gazetesi'ne verdiği demeçte, "Olaydan sonra evimize gelen Ebu Süfyan kod adlı kişi bulunursa, çok şey çözülür." diyordu.

(Abdullah Harun, 30 Kasım 2008)

Fehmi KoruKorkmayalım, umutlanalım
Susurluk sırasında titizlik göstermiş nice demokrat meslektaş, 'Ergenekon' yargılaması sarpa sarsın, boşa çıksın diye sanki dua ediyor.

Fehmi Koru, 30 Kasım 2008, Yeni Şafak

'Ergenekon' örgütünün yargı süreci devam ediyor. Uygun gördükleri her ortamda ülkenin içini karıştırmak, gerektiğinde siyasi suikast, ihtiyaç duyulduğunda kitle hareketi düzenlemek ve darbe şartlarını hazırlamakla itham edilen bir örgüt bu. Kafamız eskisinden biraz daha dinç ise bugün, bunu, Ergenekon'un yargılanmasına borçluyuz; epey süreden beri Hrant Dink cinayeti, gazetelere bomba ve Danıştay baskını gibi ülkenin içini karıştırıcı eylemlerle karşılaşmıyoruz. Her şey beklentiler istikametinde gelişirse, sadece 1999 sonrası siyasi hayatın karanlıkları aydınlanmakla kalmayacak, mahkeme sürecinden elde edilecek bilgilerle ülkenin son elli yılına damgasını vuran pek çok 'sahibi meçhul' kirli proje ile 'faili meçhul' kanlı eyleme de ışık tutulacak. Savcıların titiz çalışmaları davayı bu noktaya getirdi. Yargıçlar da davanın evrensel standartlarda görülmesi için özel bir çaba sarf ediyorlar. Bugünden ileriye baktığımızda yargılamanın ne zaman ve nasıl sona ereceğini henüz göremiyoruz, ama sonuçta vicdanları tatmin edecek bir karar çıkacağından kuşku duymak için bir sebep de yok.

'Biz' diye yazarken tereddüt geçirdiğimi bilmenizi isterim. Türkiye'nin son elli yılında izini bırakmış hemen bütün siyasi cinayetlerle kitlesel altüst oluşların hesabını görmesi beklenen bir dava hakkında herkes benim kadar heyecanlı değil. Başka vesilelere bakıp 'demokrat' olduğunu varsaymamız gereken, Susurluk sırasında titizlik göstermiş nice meslektaş, 'Ergenekon' yargılaması sarpa sarsın, boşa çıksın diye sanki dua ediyor. Sabah gazetesinin yayımladığı, olayı daha düzgün bir perspektife yerleştirme fırsatı veren bir belge bile, “Tamam, işte gördünüz, bu dava şimdiden çuvalladı” tarzında saçma sapan değerlendirmelere yol açtı. Oysa o belge davanın ne kadar sağlam bir zemin üzerine oturduğunu gösteriyor. Konunun böyle ele alınması için görünürde bir sebep yok. Bu durumda, “Acaba şimdiye kadar su yüzüne çıkmamış, altta bir yerlerde kalmış karmaşık ilişkilerin ortalığa serilmesinden mi korkuluyor?” sorusu meşrulaşıyor. Demokrat bilinen ve Susurluk karşıtı olan arkadaşları, yakınlarını, irtibatlı oldukları kişi ya da çevreleri, mesai arkadaşlarını, âmirleri veya patronlarını rahatsız edecek ne olabilir?

İkisi de devletin istihbarat örgütüyle ilgili iki gelişme yaşandı son hafta: İlki, olayların merkezindeki ismin MİT ile ilişkisini gösteren Sabah'ta çıkan belge... Diğeri de, istek üzerine MİT'in mahkemeye gönderdiği isimlendirilmiş 'Ergenekon örgütü şeması'... Acaba o şemada yer alan onca kişi arasında şapkamızı başımızdan uçuracak isimler var da, bir tedbir olsun diye şemayı hazırlayan MİT'in itibarı mı şimdiden zedelenmek isteniyor? '1 numara' beklendiği gibi bir asker değil de söylendiği gibi bir işadamı çıkarsa, 'Ergenekon' sanıldığı gibi bir 'yarı-militer' örgüt değil de bazı dengesiz eski askerleri de kullanan daha farklı bir yapılanma ise bu sizleri şaşırtır mı? Şaşırtmamalı. Türkiye'nin kirli siyasi suikastlar ve karanlık eylemler tarihinin en kirli ve en karanlık sayfaları henüz açılmadı. Savcılar ve mahkeme heyeti büyük bir cesaretle o sayfaları da açabilirse, gözümüze çekilmiş perde kalkmış olacak. Korkmayalım, hatta umutlanabiliriz de...

(Abdullah Harun, 30 Kasım 2008)

Enis Berberoğlu, HürriyetKontrgerilla yapılanması giderek netleşiyor. Medyadaki uzantılarından Ergenekon Savcısına tehdit!
Doğan Grubu'nu Ergenekon paniği sardı. Mahkemesi süren Ergenekon davasında hakimlerin beraat kararları vereceğinden emin olamayan çevrelerin endişeleri artıyor. Neredeyse hergün mağdur müdahillerin katılımıyla giderek genişleyen ve bu yönüyle başlangıçta 3-5 kişiyle başlayıp zamanla 3500 kişilik bir davaya dönüşen İtalya'daki gladio davasına benzemeye başlayan Ergenekon dava süreci, bazı çevrelerin tedirginliğini artırıyor. Bu çevrelerin savcılara ve polislere yönelik tehditleri somutlaşmaya başladı. Doğan Grubu'nun derin gazetecisi, Ergenekon Savcısı'nın önüne iki seçenek koydu ve birini seç dedi.

28 Şubat'ta Emniyetin elindeki silahların alınmasını, özel harekatın dağılmasını tetikleyen, Hürriyet Gazetesi'nin Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu, Ergenekon Savcısına tehdit ve meydan okuma karışımı bir yazı yöneltti. İşte yazısının sonundaki o bölüm:

"Muhalefeti sindirme amaçlı operasyonlar başlayana kadar kimse Ergenekon’a ihtiyaç duymamış. Ergenekon davasının ekseni artık kaydı. Savcılığın önünde iki yol kaldı: 1) Ya Ergenekon’u darbe soruşturmasına dönüştürürler, 2) Ya da generallerin dosyasını ayırıp Genelkurmay’a yollarlar. Bakalım hangi yolu seçecekler?"

(Abdullah Harun, 29 Kasım 2008)

2001'deki kendi döneminde Ergenekon örgütünün örtbas edilmesine sessiz kalan eski Başbakandan şaşırtan şok sözler!
Eski başbakanlardan Rize Bağımsız Milletvekili Mesut Yılmaz, Ergenekon soruşturmasının kilit isimlerinden yurtdışında yaşayan Tuncay Güney'in MİT üyesi olduğu yönünde iddialar üzerine Cumhuriyet gazetesine çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Rize Bağımsız Milletvekili Mesut Yılmaz, eski Başbakan Tansu Çiller’in talimatıyla eski MİT yöneticisi Mehmet Eymür’ün yasadışı kontr-terör merkezini kurduğunu ifade ederek, “O dönem MİT içerisindeki yasadışı yapılanma bugün Emniyet’te bulunmaktadır. Emniyet’te yalnızca hükümete değil, Fethullah’a da çalışan bir yapılanma var” dedi. Cumhuriyet Gazetesi'nden Meltem Yılmaz'a konuşan Yılmaz, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in talimatıyla, başında eski MİT yöneticisi Mehmet Eymür’ün yasadışı bir yapı kurduğunu ifade ederek, “O dönem MİT içerisindeki yasadışı yapılanma bugün emniyette bulunmaktadır. Emniyette Fethullahçı yasadışı bir yapılanma vardır” dedi. Ergenekon davasının “AKP iktidarına hizmet ettiğini” anlatan Yılmaz “Devletin kendi içerisinde yapılması gereken operasyon hükümet tarafından dejenere edildi, tamamen sulandırıldı” diye konuştu.

2001'deki kendi döneminde Ergenekon örgütünün polisçe örtbas edilmesine sessiz kaldı
Yukarıdaki şok sözleriyle şaşırtan Mesut Yılmaz, kendisinin başbakan yardımcısı olduğu 2001 yılında Tuncay Güney'in sorgulanıp Ergenekon örgütünün resmi belgelerle ilk defa deşifre edilmesine rağmen kendisine bağlı polis şefinin neden soruşturmayı örtbas ettiğine, bu polis şefinin fethullahçı olup olmadığına, niçin Tuncay Güney'in yurtdışına çıkarılıp olayın unutulmaya bırakıldığına ve niçin darbe teşkilatlamakla suçlanan Ergenekon terör örgütü üzerine kendi iktidarları döneminde değil de AKP iktidara gelince 2003 yılından itibaren siyasi kararlılıkla gidildiği gibi iddia ve suçlamalara ise sessiz kaldı.

(Abdullah Harun, 28 Kasım 2008)

Ali BayramoğluJİTEM'in varlığı 10 yıl sonra 2006 yılında tescil edildi
Mahkeme ve MİT belgelerinde JİTEM'in devlet adına yargısız infaz cinayetleri
Ali Bayramoğlu, 28 Kasım 2008, Yeni Şafak

Susurluk kazası 1996 yılında oldu. Askeri kanadın, JİTEM'in varlığı ise 10 yıl sonra 2006 yılında tescil edildi. Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi Şubat 2006'da Diyarbakır, Mardin ve Batman'da öldürme, kundaklama, bombalama eylemlerinden sanık 11 kişi hakkında görevsizlik kararı verip, dosyayı askeri mahkemeye yollarken şunları söylüyordu:

"Sanıkların suç tarihinde JİTEM görevlisi olduklarının anlaşıldığı, JİTEM'in jandarma istihbaratına bağlı olarak faaliyette bulunduğu, asker şahısların işlemiş oldukları suçlardan dolayı askeri mahkemede yargılanmasının gerektiği kanaatine varıldığı için…"

Ama oraya kadar… Daha ileri adım atmak mümkün olmadı… Susurluk'un askeri derinliği görüldü, ama o derinliğe inmek söz konusu olamadı… Bugün Ergenekon davası önemli ölçüde bu derinliği yargılıyor, "derin devletin iç hesaplaşmalarının, derin devletin kurumsal ayakları ve korunan kurumlarının izini sürüyor, sivil hizmetkarlarını ifşa ediyor"… Bu parçaları birleştiren tutkal ise "askeri"…

Dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş'ın hazırladığı Susurluk raporunun bir bölümünde şunlar yazar:
"Sn. Başbakan'a hiçbir açıklama yapmadan, MİT'in Yeşil hakkındaki tesbitlerini, olduğu gibi takdim etmekte fayda görülmüştür.

Kod Adı: Yeşil, Sahte Kimlik Adı: Ahmet Demir, Gerçek Adı: Mahmut Yıldırım- (...) Şahıs, Tunceli J.Blg.Komutanlığı'nın emirleriyle ve anılan komutanlık adına, Nazimiye ve Ovacık bölgelerinde istihbari bilgiler toplayarak, güvenlik kuvvetleriyle birlikte uygulamalara katılmıştır. Bu çalışmalar sonucunda bölgedeki vatandaşlar nezdinde deşifre olması nedeniyle, Jandarma Asayiş Komutanı tarafından Diyarbakır'a çekilmiştir (...)

- (...) 27.05.1992 tarihinde Muş ilinde güvenlik kuvvetlerince yakalanan 5 PKK mensubu, sorgu amacıyla Özel Harekât Şb. Md.'ne götürülmeleri sırasında adıgeçen tarafından öldürülmüşlerdir. Bingöl birimimizde görevli 2 personelin de adının geçtiği olayla ilgili olarak, 28.05.1995 tarihli Ahmet Yeşil adı, imzası ve "Asayiş Kolordu Komutanlığı Görevlisi" ibareli bir yazı bulunmaktadır (...) Olay sonrası şahısla ilgili olarak intikal eden bilgilere göre, adıgeçen Bingöl birimimiz tarafından, Asayiş Kolordu K.Yrdc'nın da bulunduğu bir ortamda, 11 sanıklı Jitem Davasında yargılanan tetikçilerden bazıları: İbrahim Babat, Adil Timurtaş, Abdulkadir Aygan, Hüseyin Tilki, Recep Tiril, Ali OzansoyBingöl İl Jandarma Komutanı'nın makam odasında tanınmış ve anılanın (M.Yıldırım) para talebi üzerine Asayiş Kolordu K.Yrdc. tarafından para verilmesinin emredildiği hususu müşahede edilmiştir (...) Adı geçen, 05.05.1992 tarihinde Muş Valisi, Emn.Md., İl Jan. K. ve Bingöl Blg. Md.'nün hazır bulunduğu İl Emniyet komisyonu toplantısına katılmıştır. Ahmet Cem ErseverToplantıda Bingöl birimimizden yardım görmediğini ifade etmiştir. (...)

- 1994 yılı itibariyle Diyarbakır Cezaevi'nde tutuklu bulunan Muhsin Gül (Kod adı: Kekeç-Pepe-Metin,) 22.07.1994 - 16.08.1994 tarihleri arasında Diyarbakır Cinayet Büro Amirliği'nde verdiği ifadelerde Yeşil'le ilgili olarak; Ankara Elmadağ İlçesi yakınlarında öldürülen Emekli Binbaşı Ahmet Cem Ersever'i Ahmet Demir (Yeşil), itirafçı (General Zinnar kod) Alaattin Kanat, (Mete kod) İbrahim Babat ile Hoca kod (ismi bilinmeyen) Antep şivesi ile konuşan gözlüklü 35 yaşlarında, kısa boylu şahısların öldürdüğünü, daha sonra Ersever'in arkadaşı Mustafa Deniz ve sevgilisi Neval Boz'un da aynı şekilde öldürülmelerini müteakip, adıgeçenlerin silahlarını Ankara Aydınlıkevler semtindeki jandarma istihbaratına bıraktıklarını ve otobüsle gidecekleri yerlere gönderildiklerini...
"

beyan etmiştir... Rapor MİT'in, zikreden ise Başbakanlık Teftiş Kurulu… Tuncay Güney, MİT, Eymür, JİTEM tartışmalarına benzerliği şaşırtıcı… Buzdağı budur, altında ise malum derinliği ve tutkalıyla Ergenekon var…

(Abdullah Harun, 28 Kasım 2008)

Nurullah İlgün, YÖK başkanı Erdoğan Teziç'e suikast düzenlediHüseyin Görüm, Kuvvayi Milliye derneğiErdoğan Teziç, YÖK başkanıYÖK davasında Ergenekon izi
Eski YÖK Başkanı Erdoğan Teziç'e silahlı saldırı girişimiyle ilgili davanın gerekçeli kararında, olayın Ergenekon bağlantısı olduğu şüphesini güçlendirecek tespitlere yer verildi.

Eylemi gerçekleştiren Nurullah İlgün'ün Ergenekon sanıklarından Kuvvayi Milliye Derneği yöneticisi Hüseyin Görüm ile tanıştığı ve derneğin hedeflerini ondan dinlediği belirtildi. Ergenekon davasının iddianamesinde de Kuvvayi Milliye Derneği etrafında toplanan grubun, "Türkiye'de şok suikastlar ve cinayetler planladığı" ileri sürülüyor. Ayrıca, 25 Nisan 2007'de eski Erdoğan Teziç'e saldırıdan sonra İlgün'ün üzerinden derneğe ait bir kart çıktığına dikkat çekiliyor.

(Abdullah Harun, 28 Kasım 2008)

Ergenekon davasının kapsamı hemen her gün genişliyor, dava büyük yüzleşmelere hazırlanıyor. Duruşma salonu bir kez ek inşaatla büyütüldü ama anlaşılan birçok kez daha büyütülecek.
Faili belli ancak arkasındaki güç bilinmeyen eylemler Ergenekon’la çakışmaya başladı. Ergenekon davası, birçok faili meçhul cinayetin ve mağdurunun da gün yüzüne çıkmasında etkili oldu.

Ergenekon terör örgütü davası Silivri’de görülmeye devam edilirken, Ergenekon soruşturması da diğer yandan hızla devam ettiriliyor. Öte yandan bugüne kadar faili meçhul kalan ya da sadece tetikçileri yakalanabilen birçok karanlık olay da Ergenekon davasıyla birleştirilmeyi bekliyor. Faili meçhul cinayetlere kurban giden kişilerin yakınları ise Ergenekon davasına müdahil olabilmek için harekete geçti. Danıştay saldırısında hayatını kaybeden Mustafa Yücel Özbilgin’in oğulları davayı Silivri’de yakından izleyerek müdahil olmaya hazırlanıyor. 1996 yılındaki Susurluk kazasından bir ay önce Perinçek'in Aydınlık dergisinde yayınlanan MİT raporunda uyuşturucu kaçakçısı Askar Simitko olarak adı geçen ve Susurluk çetesince öldürüldüğü belirtilen İranlı Asghar Sematgou'nun oğlunun bu davaya müdahil olma talebi, yıllardır Jitem adına Güneydoğu'da cinayet işleyip başka örgütler üzerine attıkları iddiaları medyada yeralan PKK itirafçılarından Abdulkadir Aygan'ın İsveç'ten haber gönderip Ergenekon davasında sanık-tanık-mağdur olarak ifade vermek istemesi, 1995 yılında Mardin Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden'in PKK ile girdiği çatışmada alnından vurulup öldürüldüğü'nün açıklanmasına karşın kocasının PKK tarafından değil Güneydoğu'da uyuşturucu ile şiddetle mücadele etmesinden rahatsız olan Veli Küçük'le ilişkili devlet içindeki çetelerce ensesinden vurulup öldürüldüğünü o tarihten beri iddia eden ve 18 Temmuz 2008'de Ergenekon savcılarına başvurup beraberindeki tüm belgeleri teslim eden eşi Tomris Özden'in davaya müdahillik talebi, Özdemir Sabancı ve Necip Hablemitoğlu cinayetleri ile son olarak Üzeyir Garih cinayetinin de Ergenekon Savcıları tarafından Ergenekon Davası kapsamına alınmış olması bunun son örneklerini oluşturuyor. Ergenekon davasının kapsamı genişledikçe genişliyor... İtalyadaki gladio davası da ilk başlarda üç-beş kişiyle başlayıp 3500 kişinin yargılandığı bir davaya dönüşmüştü.

Necip HablemitoğluÖzdemir SabancıSabancı ve Hablemitoğlu cinayetleri de Ergenekon davası kapsamına alındı
Türkiye'nin en derin cinayetlerinden ikisi daha Ergenekon Savcıları tarafından, Ergenekon Davası kapsamına alındı.

Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’e yardımcı olması için iki savcı daha atandı. İkinci iddianameyi hazırlayan Zekeriya Öz’ün Sabancı ve Hablemitoğlu cinayetlerini de Ergenekon eylemleri arasına koyduğu öğrenildi. Terör örgütü Ergenekon davasıyla birlikte devam eden soruşturmada flaş bir gelişme yaşandı. Soruşturmaya yürüten savcı Zekeriya Öz’e yardımcı olması amacıyla, Ergenekon davasını yürüten mevcut iki cumhuriyet savcısının yanı sıra, iki yeni savcının daha soruşturmaya dahil edildiği de öğrenildi. Bugüne kadar pek çok olayda bağlantısı gündeme gelen ancak Danıştay ve Cumhuriyet saldırılarıyla sınırlı kalan Ergenekon soruşturmasına, Sabancı suikasti ve Necip Hablemitoğlu cinayeti de dahil edildi.

Tomris ÖzdenTomris Özden: Beni uyaran herkes susturuldu ve eşim alnından değil ensesinden vuruldu

Güneydoğu'da Orgeneral Eşref Bitlis ve Tuğgeneral Bahtiyar Aydın'ın esrarengiz ölümleri ile aynı döneme denk gelmesiyle dikkatleri çeken Albay Rıdvan Özden'in Mardin'de öldürülmesi olayıyla ilgili eşi Tomris Özden, 18 Temmuz 2008'de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusu yaparak Ergenekon savcılarından eşine otopsi yaptırmalarını istedi. Tomris Özden, eşinin zamanında yetkililerin açıkladığı gibi PKK'lılarca uzun menzilli tüfekle alnından değil ensesinden, yakın mesafeden Veli Küçük'ün dahil olduğu devlet içi çetelerce öldürüldüğünü belirtti. Oğuztan ve Güney tarafından saatlerce sorgulandığını söyleyen Özden, kocasını öldüren tetikçiyi nasıl tanıdığını da anlattı. Taraf gazetesinde yer alan habere göre, Mardin Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden'in 1995 yılında "PKK ile girdiği çatışmada öldürüldüğü'nün açıklanmasından bu yana, konu kapanmadı. Kışlanın dışında, Kanas silahla alnının ortasından vurulduğu söylenen Albay Özden'in eşi Tomris Özden, kocasının cenazesini almaya gittiği andan itibaren yapılan tüm açıklamalara karşı çıkarak yetkilileri "gerçeği açığa çıkarmaya" çağırdı.

13 yıldır bekliyordu
Tam 13 yıldır, yetkililere başvurma, medyadan çağrı, kitaplar, bu kitaplar aracılığı ile savcılıklardan soruşturma açılmasını talep etme gibi her yolu deneyen Tomris Özden hiçbirinden sonuç alamadı. İnsan haklan ve barış aktivisti oldu. Polisten dayak yedi. Tehditlerle uğraştı. En yakınlarından, ailesinden bile baskı gördü. Hatta ona "Sen PKK'ya mı çalışıyorsun" bile dediler. Ama yılmadı. Kendisinin deyişiyle "inatçı bir kadın." Oysa kocasının ardından annesini, onun ardından iki kardeşini kaybeden Özden, yaşadığı stres ve üzüntü sonucu dört yıl da hastalıklarla uğraştı. Bir dönem hep yanında olanların, o sıkıntılı günlerde bir kez bile kapısını çalmamalarına kırgın olsa da, yaptıklarından pişmanlık duymadığının altını özenle çizdi.

Ve Ergenekon Savcıları dinledi
Bugünlerde yeni kitabı için çalışan Tomris Özden heyecanlı. Bu heyecana, yıllar süren uğraşlarının sonucu olarak gördüğü, Rıdvan Özden dosyasının Ergenekon soruşturması kapsamına alınmasının yarattığı umut da eşlik ediyor. İlk ve öncelikli talebi, Rıdvan Özden'e otopsi yapılması. Bugüne kadar onu dinlemeyen, duymayan savcıların aksine Mehmet Ali Pekgüzel ve Zekeriya Öz'ün ona neredeyse bir günü ayırmaları umutlarını tazelemiş.

Kendim gittim
Tomris Özden, Rıdvan Özden dosyasının Ergenekon kapsamına alınmasını ise o hep koruduğu inatçılığı ile sağladığım söyledi. Çıkan haberlerin aksine savcıların çağırmadıklarını, kendisinin gittiğini vurgulayan Özden, şunları anlattı:
"Soruşturmasının daha birinci dalgasıydı. Tuncay Güney, Ümit Oğuztan ve Veli Küçük'ün adları ilk kez gündeme gelmişti. Ben bu isimleri 13 yıl önce yazmışım, bu isimleri telaffuz etmişim. Nisan sonu, mayıs başı falandı. Savcıların adını bile bilmiyorum. Girdim savcılığa, devlet hakkında suç duyurusunda bulunmak istiyorum, dedim. Adının daha sonra Mehmet AU Pekgüzel olduğunu Öğrendiğim savcı dilekçemi aldı. Önce pek ilgilenmediler. Hatta beni Eşref Bitlis'in karısıyla karıştırdılar. Ama sonra sürekli soru sormaya başladılar. Kitaplarımdan bahsedince onları da istediler. O gün eve Terörle Mücadele polisleri bir kaç kez gelip gitti. Evdeki bütün yazılı dokümanları verdim. Neredeyse akşam saat 19.00'a kadar onlarla birlikteydim."

Günlükleri bir gazi getirdi
Özden, "Savcılığa verdiğim günlükleri bana bir gazi getirdi" dedi ve bir dönem kendisini suçlayanların daha sonra bilgi ve belge getirmeye başladıklarına dikkat çekti. Savcılığa verdiği bölümün 15-20 sayfa olduğunu söyleyen Özden, eşinin ölüm haberi üzerine gittiği misafirhanede eşinin odasının talan edildiğini, bütün dolaplarının boşaltıldığını, ortalığa saçıldığını anlatarak, bu ortamda günlüklerin de darmadağan edildiğini söyledi. "Anlaşılan bir bölümünü de bu gazi almış" diyen Özden, önce kendisine yardım etmeye çalıştığını zannettiği, ama sonra kendisini tehdit eden üsteğmen hakkında da suç duyurusunda bulunmaya hazırlanıyor.

Üsteğmen L.G. uyardı
Üsteğmen L.G'nin kendisine "Rıdvan Albay çok sevdiğim bir insandı. Size sövebileceğim tek şey, elbiselerini isteyin. Özellikle de kepini. Çünkü dendiği gibi kepinin ön tarafında kurşun izi yoktu. Elbiselerini mutlaka isteyin" dediğini ama bunun duyulması üzerine bu kez de kendisini tehdit ettiğini anlatan Özden, söz konusu üsteğmenin ağır baskı yaşadığını da ekledi.

Konuşunca öldürüldü
Tomris Özden, Albay Rıdvan Özden'in postası olan Erhan'ın ise konuştuğu için öldürüldüğünü idda etti. Özden, bir polis memurunun bir gösteri sırasında yanma geldiğini ve Erhan'ın dayısı olduğunu ve Erhan'ın öldüğünü söylediğini aktardı: "Erhan bize, 'Rıdvan Albay'a PKK ölüsü gibi davrandılar, soydular, son kuruşuna kadar aldılar. Anıları, defterleri" her şeyi' dedi. Bu konuşmadan sonraydı. O polis memuru Erhan ile iki arkadaşını bir otomobilin biçtiğini ve sonra da kaçtığını söyledi. Olayın kaza olduğuna inanmadığını da ekledi."

Kocamın katiline emanet ettiler
Eşinin cenazesini almak üzere Mardin'e gittiğinde, kendisini hastaneye, havaalanına götürüp getirmesi için yanına verilen kişinin kimliğini yıllar sonra öğrenen Tomris Özden, bu kişinin 'Zeki' kod adlı İ.Y. olduğunu, itirafçılar Murat İpek ve Murat Demir'den öğrendiğini belirterek, yaşadıklarına ilişkin çarpıcı bilgiler aktarıyor. "Yanımda dolaşan, sözüm ona beni sağa sola götürsün diye verdikleri bir adam vardı. Ben de eşimin vurulduğunda üstünde olan eşyalarını araştırıyorum. Bu adam bana 'Onların hepsi yakıldı, boş ver bacım. Onlar kötü anılar. Al işte yenilerden. Hadi bacım hadi...' deyip duruyordu. Bu adamın tarifini, yıllar sonra itirafçılar Murat İpek ve Murat Demir sordu, çizdirdiler bana adamı, zaten çok ilginç bir tipti. Seyrek sakallı, köse gibi bir adamdı. Benzi sarı, Tatar suratlı bir çocuk. Elmacık kemikleri çıkıktı. Eşinizi işte o vurdu dedi itirafçılar. Bana tipini çizdirdiler. Kısa boylu, elmacık kemikleri çıkık, sapsarı. Adamı tanımlayınca, 'tamam işte o Zeki kod adlı İ.Y' dediler."

Eşinin yardımcısını suçladılar
Tomris Özden, İ.Y'yi eşinin yardımcısı Binbaşı C.K'nın tetikçi olarak kullandığını öne sürerek gerekçelerine ilişkin de şunları anlattı: "Benim eşim dürüst ve savaşa karşı bir insandı, ancak eşimin yardımcısı olan C.K. haraç ve uyuşturucu gibi kirli işlere karışıyordu. Eşim bu kirli işleri öğrenince C.K., sürekli yanında bulunan İ.Y. isimli tetikçiye eşimi öldürttü. İ.Y'nin Mardin'de askerlik yaparken dört kişiyi daha öldürdüğünü de öğrendim. Bendeki bu bilgileri, kısa bir süre önce basına açıklamalar yapan PKK itirafçısı Murat İpek de yüzyüze görüşmemiz sırasında doğruladı."

Ergenekon kapsamında
Davası görülen Ergenekon soruşturması kapsamına savcılığa teslim edilen Rıdvan Özden'in dosyasında Murat Demir ve Murat İpek'in itiraflarının yer aldığı kaset de bulunuyor.

Güney'le Oğuztan beni sorguladı
Ergenekon'un ünlü isimleriyle ilginç anlar yaşayan Tomris Özden, bu isimler tarafından saatlerce sorgulanışını ve Tuncay Güney'in düğününe davet edilişini şöyle anlattı: "Tuncay Güney o sıralar beni çok sık arıyordu. 1996 falandı. Sıradan bir gazeteciydi benim için. Önce Akşam Gazetesi adına bir röportaj yaptık. Sonra bir gün de, Barış Otobüsü eyleminden sonra aradı. Flash TV'de çalıştığım söyledi, programa davet etti. Ben de elbette sesimi duyurabildiğim kadar duyurmaya çalışıyordum. Gittim, Ümit Oğuztan'la ikisi beni bir odaya kapadı. Ve 4-5 saat sorguladılar. O süre içinde bir kaç kez Veli Küçük Paşa'yla da telefonla konuştular. Sonra bir kez Oğuztan arayıp, 'yanlış anlamayın falan' dedi. Tuncay Güney'le ise bir daha hiç görüşmedim."

Düğünde altın taktım
"Düşünün, o kadar ilgiliydi ki Tuncay Güney, Rıdvan'ın öldürülmesiyle, beni hemen her gün arıyordu. Bir gün geleceğini söyledi ve düğününe davet etti. Hatta bana, 'Ama benim eşim türbanlı, siz türbanlılarla bir araya gelmezsiniz ki' dedi. Ben de, benim için önemli olanın insan olduğunu belirterek, tabii ki gelirim dedim. Gerçekten de bütün davetliler, gelin bile türbanlıydı. Geline de altın taktım. Ben hâlâ inanamıyorum. O kadar efendi, o kadar duygusal bir çocuktu ki."

(Abdullah Harun, 27 Kasım 2008)

MİT'ten Doğrulayan Yalanlama!
MİT, Güney'in "kayıtlı kaynak" olmadığını belirterek, kayıtsız kaynak olduğunu dolaylı olarak kabul etti
ANKARA 27.11.2008

MİT'ten İlginç Yalanlama
SABAH'ın dünkü tarihle manşetten duyurduğu ve aşağıda da yer verdiğimiz "Kod adı İpek" başlıklı Tuncay Güney'in eski bir MİT elemanı olduğuna ilişkin belgeyle ilgili MİT Müsteşarlığı ilginç bir açıklama yaptı. Güney'in MİT'te Türkiye-İran masasında çalıştığı yönündeki haberden sonra MİT dün yaptığı açıklamada şöyle denildi: "Haberde yer alan belge teşkilatımıza aittir. Söz konusu belgenin dışarıya yansıtılması ile ilgili idari soruşturma açılmıştır. Tuncay Güney o dönem itibariyle şüpheli faaliyetlerinden dolayı dikkatimizi çeken ve üzerinde çalışma yapılan bir şahıstır. Bu bağlamda, Tuncay Güney kayıtlı bir haber kaynağımız değildir. Kuruluş ve işleyişi tartışmalı olan Kontr Terör Merkezi, sorumluları ile birlikte 1997'de kuruluş şemasından çıkarılmıştır. Teşkilata yönelik asılsız iddiaları belirlenmiş senaryolara göre çeşitli dönemlerde ortaya atanların amacı kamuoyu tarafından bilinmektedir. Milli İstihbarat Teşkilatı ile doğrudan veya dolaylı şekilde bağlantı kurulmasına çalışılan söz konusu yayınla ilgili yasal yollara başvurulacaktır. Kamuoyuna saygı ile duyurulur." MİT açıklamasıyla bir yandan Tuncay Güney'in "kayıtlı bir haber kaynağı" olmadığını duyurdu, bir yandan da belgenin üst kısmında yer alan "K/TERÖR MERKEZİ" ibaresine açıklık getirirken Mehmet Eymür'ü işaret etti. Açıklamada adı geçen Kontr- Terör dairesini Mehmet Eymür kurmuş ve başında bulunmuştu.

Güney: MİT'e saygım var
Tuncay Güney, MİT'e çalıştığı haberiyle ilgili olarak SABAH Gazetesinden Abdurrahman Şimşek'in sorularını yanıtladı. Güney, "MİT elemanı mısınız?" sorusuna "Konuşmak için biraz erken. Şu anda konuşup MİT ile karşı karşıya gelmek istemem" yanıtını verdi. Güney, çalışmalarını MİT yasası gereği anlatmayı doğru bulmadığını söyledi. "MİT çok saygı duyduğum bir kurumdur" diyen Güney şunları söyledi: "Çalışmalarımla Türk demokrasisine katkı sağladığıma inanıyorum. Bu konuda herhangi bir teşekkür görmedim. Saygın bir karşılık görmedim. Bana alçakça saldırıyorlar. Türk halkı adına yaptığım çalışmalarımla Ergenekon'un mafyavari örgütlenmesi ortaya çıktı, ama taşlanan ben oluyorum."

Mahir Kaynak: MİT'e çalıştığı açık
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) bünyesinde bir dönem görev yapan Mahir Kaynak, MİT'in Ergenekon davasının kilit ismi Tuncay Güney'in, "kayıtlı eleman değildir" açıklamasını değerlendirdi. Atv Haber'e konuşan Kaynak, MİT'in bu açıklamayla Tuncay Güney'i kullandığını kabul ettiğini söyledi.

Ve Mehmet Eymür de konuştu
MİT eski Kontr Terör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür, teşkilatın Tuncay Güney belgesiyle ilgili açıklamasında isim vermeden kendisini adres göstermesine, "Neden beni işaret ediyorlar anlamadım" yanıtını verdi. Eymür, MİT’in açıklamasındaki "Kuruluş ve işleyişi tartışmalı olan Kontr Terör Merkezi, sorumluları ile birlikte 1997 yılında kuruluş şemasından çıkarılmıştır" cümlesi ve Güney’in bu bölümün elemanı olduğunu gösteren belgenin gerçek olduğu açıklanması ile ilgili Hürriyet’in yönelttiği soruya şu yanıtı verdi: "Bakın; Tuncay Güney bir sürü laf ediyor, ’Belge topladım MİT’e verdim’ diyor. MİT bu sözlerle ilgili bir açıklama yapmazken, yaptığı açıklamada da beni neden işaret ediyor anlamadım. Zaten önüne gelen beni işaret ediyor. Bu belgeleri inceleyen birisi Mehmet Eymür’ün bu konularla bir alakasının olmadığını bilir. Tuncay Güney’i tanımıyorum, hiçbir tanışıklığım, görüşmüşlüğüm yok. Tuncay Güney, MİT’e bilgi verdiğini daha önce açıkladı. Kendi açıklamasına göre MİT’e çalıştığı belli. MİT’e çalışıp çalışmadığını da bilmiyorum. Yıllar önce Tuncay Güney’i isim vermeden ’çift meslekliler’ diye ben yazdım. Bu kişinin gerçekten MİT’in elemanı olduğunu bilsem yazmam da, söylemem de. Tuncay Güney’in bulunduğu yerler, sıradan bir kişinin bulunacağı yerler değil. Tuncay Güney, ’Bilgileri Mehmet Eymür’ün adamlarına veriyordum’ diyor. Ben 1975 yılından bu yana Ankara’dayım. Benim adımı niçin kullandığını bilmiyorum. MİT denilince aklına benim adım gelmiş olabilir."

MİT, yalanlarken açıklarını örtemiyor. Resmi yazısında kod adı İpek'i kullanmıştı
Teşkilat Güney'le 1997'de ilişkisinin kesildiğini ima etti Ancak Ergenekon davası savcısına gönderdiği resmi yazısında Güney kod adıyla "Tuncay Güney İpek" olarak yer aldı. Sabah Gazetesi'nde yer alan Ergenekon'u deşifre eden Tuncay Güney'in MİT elemanı olduğu yönündeki belgeli haberiyle ilgili açıklama yapan Milli İstihbarat Teşkilatı, kendi resmi yazılarıyla da çelişkiye düştü. Haber üzerine yapılan açıklamada Güney'in haber elemanı olmadığını, sadece 'hedef' olduğunu kaydeden MİT, ilişkisinin de 1997'de kesildiğini ima etti. Ancak MİT'ten 9 Mayıs 2008'de Ergenekon savcılığına gönderilen resmi yazıda Tuncay Güney'den kod adıyla birlikte "Tuncay Güney İpek" olarak bahsedildiği ortaya çıktı. Ergenekon davasının başlamasına kısa bir süre kala savcı Zekeriya Öz, soruşturma sırasında elde edilen MİT antetli belgeler ve belgelerde yer alan bilgilerle ilgili olarak MİT'ten resmi bir talepte bulundu. Savcılığın 3 Nisan 2008 tarihli 2007/1536 sayılı "Çok Acele" yazısında elde edilen belgeler tek tek sayılarak MİT'ten doğrulama istendi. Savcılık yazısında MİT'te Ergenekon ile ilgili mevcut, geçmiş tarihlerde yapılmış çalışmalar ve Ergenekon'un deşifre edilmesine yarayacak bilgi ve belgelerin de gönderilmesini talep etti. Savcılığın bu talebi MİT tarafından gerçekten de hızlı bir şekilde yanıtlandı. MİT, 9 Mayıs 2008 tarihli, 11.010.05.051/14-16015736 sayılı cevap yazısında ilginç bir isim kullandı. Savcılık talep yazısında "Tuncay Güney" adını kullanırken MİT'in belgesinde Güney'den kod adıyla birlikte "Tuncay Güney İpek" olarak bahsedildi. MİT'in yazısında "Anılan dönemde mezkur mektup ve ekindeki CD'lerle ilgili olarak yapılan ön inceleme sonucunda Tuncay Güney İpek'in bilgisayar yedekleri olduğu iddia edilen CD'lerin bir bölümünün bazı şahıslarca kaleme alınan dergi/kitap/kitap başlığı ve makaleler (Strateji Dergisi, Aydınlık, Doğu Perinçek vb.) ile açık kaynak bilgilerinden, bir bölümünün ise kişi/kurum ve kuruluşlara ait olduğu iddia edilen dokümanlardan oluştuğu ve bilgisayar ortamında arşiv niteliğinde toplandığı izlenimi edinilmiştir" ibaresi yeraldı.

(Abdullah Harun, 27-28 Kasım 2008)
 

Adı: Tuncay Güney, Kod Adı: İPEK, Görevi: MİT adına Ergenekon ve JİTEM'e sızmak

Ergenekon örgütünün ortaya çıkmasına neden olan Tuncay Güney'in 'İPEK' kod adlı MİT elemanı olduğu ortaya çıktı
SABAH 26.11.2008

Polis şefi Adil Saçan Ergenekon'u örtbas etmişti

2001 yılında polise, bugün Ergenekon sanıklarından birisi olarak olayı örtbas etmek suçlamasıyla yargılanan polis şefi Adil Saçan'a verdiği ifadelerle ilk kez Ergenekon terör örgütünün ortaya çıkmasına neden olan Tuncay Güney'in MİT elemanı olduğu, üstelik MİT'teki kod adının da "İPEK" olduğu ortaya çıktı. SABAH gazetesinin elde ettiği çok gizli bilgiye göre Tuncay Güney, İPEK kod adıyla MİT'in Türkiye-İran Masası'na bağlı olarak görev yapıyordu. Ancak sonradan MİT, Tuncay Güney'i JİTEM ve Ergenekon'un içine sızdırdı. Güney polisteki sorgusunda deşifre olunca, dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun tarafından ABD'ye gönderildi.

Belgede kod ismi geçiyor
MİT'in 07.02.1997 tarih ve 10.251.01.011(IST00736) sayılı belgesinde Tuncay Güney'in kimliği ortaya çıkıyor. Belgede "AOM (Ait Olduğu Masa) : Türkiye İran" "Konu: Tuncay Güney (İPEK)" "HAT (Haberin Alınış tarihi): 07.02.1997" "VOT (Vakanın Oluş Tarihi): Metnin içinde" "KYN (Kaynak): 610/264 (MİT'in illegal dinleme kodu)" ve "T/K (Tali Kaynak): (Tali kaynak yok)" ibareleri görülüyor. Son geçilen mesajın içeriğinde ise Tuncay Güney'in başka bir gazeteciyle konuşmasından bahsediliyor. Konuşmada Güney, kendisinin de komutanı olan tuğgeneral Veli Küçük hakkında, Abdullah Çatlı ile bağlantılı olduğu yolunda birçok haberin kamuoyunda yer aldığını, Hanefi Avcı'nın ifadesi ile de Veli Küçük'ün zor durumda kaldığını, adı geçen generalin yaptıklarının ortaya çıkması halinde kendisinin de bu durumdan etkileneceğini, zira Cem Ersever'in öldürülmesi olayının da 'vuzuha kavuşacağını' anlatıyor.

MİT'çi Mehmet Eymür'den Ergenekonculara; 'Tuncay Güney içinize başarıyla sızmış, zokayı yemişsiniz'
Tuncay Güney'in MİT elemanı olduğunu eski MİT Kontrterör Daire Başkan Yardımcısı Mehmet Eymür de üstü örtülü biçimde yazmıştı. Eymür, Atin.org adlı sitede Aydınlık dergisi ve avukat Ceyhan Mumcu'ya yazdığı yanıtta "Tuncay Güney'den bahsetmişsin. Bir istihbarat elemanı. Yetenekli birisi. Sizin ekibe başarılı bir şekilde sızmış. İpliğinizi pazara çıkarmış. Zokayı fena yemişsiniz" demişti.

Galip Tuğcu MİT'e soktu
Güney MİT'e çok genç yaşlarda, MİT İstanbul Bölge Başkanı Galip Tuğcu tarafından kazandırıldı. 1990'lı yıllarda önce "Gerici Faaliyetler Şubesi" sonra da İran Masası'na bağlı çalışan Güney, bu amaçla genç bir gazeteci kimliğiyle, Ortadoğu'daki liderlerle yüzyüze görüşmeler yaptı. Ancak 1992 yılında MİT Güney'in görevini değiştirdi. JİTEM ve Ergenekon'a sızma görevi verilen Güney, ilk kez bu tarihte albay rütbesiyle Ağrı'da görev yapan Veli Küçük ile tanıştı. 1996-97 yıllarında Susurluk skandalı sırasında MİT için önemli bir bilgi kaynağı olan Güney, hem Susurluk hem de 28 Şubat sürecinde elde ettiği bilgileri, MİT'in çalışma merkezi olarak kullandığı İstanbul Dolmabahçe Sarayı Harem Dairesi'ne götürüyordu. Ancak Güney'in kimliği 2001 yılında dönemin İstanbul Organize Suçlar Şubesi Müdürü Adil Serdar Saçan tarafından yapılan sorguda deşifre edildi. İddiaya göre Güney'in JİTEM kimliğinin deşifre olmasını istemeyen Veli Küçük, Güney'in serbest kalmasını sağladı. Tam bu noktada MİT de devreye girdi.

MİT 2003'te Ergenekon örgütünü Başbakanlık'a bildirdi
Bizzat MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, CİA ile temas kurarak Güney'e 10 yıllık ABD vizesi aldı. Güney kendi adına pasaport ile MİT İstanbul Bölge Başkanı Kubilay Günay'ın ekibi eşliğinde THY'nin New York tarifeli uçağıyla ABD'ye gönderildi. New York'ta Güney'i karşılayanlar, Güney'i Manhattan 301 East 94 Street adresindeki The Marmara Oteli'ne yerleştirdi. Bir hafta sonra Manhattan Postanesi'nin yanındaki gökdelende, Türk istihbaratının kullandığı bir daireye geçti ve 1 yıl boyunca burada yaşadı. Elemanı Güney vasıtasıyla Ergenekon'u bildiği halde yetkili mercileri haberdar etmeme suçlamasıyla karşı karşıya kalmamak için MİT tam da bu tarihten bir yıl sonra ilk kez resmi bir rapor hazırladı. MİT'in 2003'te Başbakanlık'a gönderdiği yazıda, "2002'de postayla ulaşan 6 adet CD ve 2 sayfalık isimsiz mektupta Ergenekon ile ilgili istihbarat alındığı" belirtildi. MİT'in Güney'le ilgili ilk kez Tuncay Güney İPEK olarak bahsetmesi savcı Zekeriya Öz'ün de dikkatinden kaçmadı. Savcı Öz, Tuncay Güney'den elde edilen, "MİT Müsteşarlığı" başlıklı gizli ibareli 1996/114 sayı numaralı Yusuf Balbay ve Dinçer Bozak imzalı belge nedeniyle, MİT'ten Güney'le ilgili bilgiyi resmi olarak istemişti.

Ergenekon örgütü ondan çıkan belgelerle deşifre oldu
Bürosuna yapılan polis baskınında, şimdi "Terör Örgütü" olarak ilan edilen "Ergenekon"la ilgili ilk somut belgelerin bulunduğu kişi olarak bilinen Tuncay Güney, SABAH'a önemli açıklamalarda bulunmuştu. Bilgisayarında, "Ergenekon" denilen yapıya dair somut bilgiler bulunduğu için, halen Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Zekeriya Öz'ün de çok önemsediği Tuncay Güney, Emekli Tuğgeneral Veli Küçük'ten Sami Hoştan'a pek çok önemli ismin, Ergenekon'la ilişkisini de ortaya çıkaran ilk kişi olarak biliniyor. Halen Kanada'da, haham olarak görev yapan Tuncay Güney, son operasyonların çok derine inmediğini öne sürdü. Operasyonun "Ergenekon'un sokaktaki adamlarına" yapıldığını kaydeden Güney, "Küçük, Ergenekon'da Genel Sekreterlik yapıyordu. 2001'e kadar Küçük'ün üstünde 7 kişi olduğunu biliyorum. Örgütteki son görevi kaç numara bilmiyorum. İlk yedinin içinde hala görevde olanlar olduğunu biliyorum ama, can güvenliğimden dolayı açıklayamam" dedi. İşte Güney'in çarpıcı açıklamaları: emekli Polis şefi Adil Serdar Saçan

Bana "Kaç" dendi
"Ergenekon örgütü benden çıkan belgelerle deşifre oldu. Ama maalesef Türkiye'de iki savcı, beş emniyet müdürüyle bu iş bitmez. Yapılan operasyon Ergenekon'un sokaktaki adamlarına yapılmıştır. Ben 2001 yılında, Ergenekon yapılanması ile ilgili 11 saat ifade verdim. Ancak benim anlattıklarımdan dolayı bir operasyon yapılmadı. Dönemin Emniyet Müdürü Adil Serdar Saçan, 9 günlük işkenceden sonra, emniyetteki odasında eliyle pasaportumu bana vererek, 'Hiçbir işlem yapmadan dolaylı olarak kaç' dedi. Ben de elimi kolumu sallaya sallaya Amerika'ya, oradan Kanada'ya geçtim." "Küçük akıllı adamdır. Evinin altında silahları saklayacak kadar aptal biri değildir. Dünya globalleşiyor. Artık dünyada öyle silah tüccarları var ki, parayı havale ediyorsunuz, güvenli bir şekilde silahlar istediğiniz adrese teslim ediliyor. Ama Ergenekoncular akıllıdır. Polisin bazı adresleri tespit ettiğini anladıklarından, eldeki silahlardan kurtuluyorlar. Ama aranılan silahlar belki de, üzerine Türk bayrağı dikili bir elektrik binasının altında olabilir. Kimbilir?"

(Abdullah Harun, 26 Kasım 2008)

Eski PKK’lı ve JİTEM itirafçısı Abdulkadir AyganEski PKK’lı ve JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan Ergenekon davasında ifade vermek istiyor
Eski PKK’lı ve JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan, her iki örgüt tarafından yıllarca kullanıldığını ve bunların devamı olarak gördüğü Ergenekon’da tanık olarak ifade vermek istediğini söyledi (30 Eylül 2008).

Halen İsveç'te yaşayan ve JİTEM’deki görevi süresince birçok faili meçhul olay ve yasadışı faaliyete bulaştığını anlatan Aygan, “Soruşturmada adı geçen pek çok kişiyle bir zamanlar irtibatlıydım, görüşmelerim oldu. PKK, Ergenekon’un ikiz örgütlenmesidir.” dedi.

PKK’dan kaçtım JİTEM'e tutuldum
PKK’ya muhalifliğiyle bilinen www.nasname.com adlı internet sitesine konuşan Aygan, özellikle 1990-99 yılları arasında işlenen birçok faili meçhul cinayetlerde yer aldığını anlattı. “1985 yılında, Ergenekon’un ikiz örgütlenmesi olan PKK’dan kaçarken, kendimi, 1990-1999 yılları arası tüm kirli işlerin ana omurgasını oluşturan JİTEM’in kucağında buldum.” diyen Aygan, söz konusu çetenin emrinde asker veya sivil memur olarak görev yaptığı bilgisini verdi.

Devletin cinayetlerden haberi vardı
JİTEM’deki görevi süresince birçok faili meçhul olay ve yasadışı faaliyete karıştığını aktaran itirafçı, “Bu kirli işlerde birçok eski PKK’lı gibi ben de işlenen cinayetlere ortak oldum. Sözünü ettiğim tüm faaliyetlerin devlet-Ergenekon örgütlenmesinden bağımsız olarak yürütülmediğini iddia ediyorum. Bu nedenle Ergenekon davasında hem sanık, hem mağdur hem de tanık olarak ifade vermek istiyorum.” açıklamasında bulundu.

JİTEM elemanı Abdulkadir Aygan'ın itiraflarıyla Güneydoğu'da kontrgerilla infazları (video)
(Röpörtajı Yapan: Hakan Akçura, 25 Mayıs 2008, süre:3.5 saat, FLV formatında)     
Seyretmek için buraya tıklayınız    İndirmek için buraya tıklayınız (743 MB)        Abdulkadir Aygan hakkında daha geniş bilgi

(Abdullah Harun, 25 Kasım 2008)

Adalet mülkün temelidir, adaletsizlik ise kontrgerillacıların temeliHakkı Yalçınkaya, Şişli Ceza Hakimi. Daha fazla bilgi için tıklayınErgenekon'u öven hâkimden Kerinçsiz'e: Abi, bir emriniz var mı?
'Ergenekon'un Çöküşü' isimli kitabı sebebiyle gazeteci-yazar Zihni Çakır'a 1 yıl 6 ay hapis cezası veren Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Hakkı Yalçınkaya'nın Ergenekon sanıklarıyla şok bağlantıları ortaya çıktı.

Çakır'a verilen cezanın gerekçeli kararında Ergenekon'u aklayıcı ifadeler kullanan Yalçınkaya'nın, örgüt üyeliğinden yargılanan Kemal Kerinçsiz'le telefon görüşmeleri yaptığı belirlendi. Yalçınkaya, Kerinçsiz'e 'abi' diye hitap ederken, Kerinçsiz de hakime, 'Hakkıcığım' diyor. Görüşmenin sonunda Yalçınkaya, "Bir emriniz var mı?" diye de soruyor. Alınan bilgilere göre söz konusu görüşme Kerinçsiz'in Emniyet'teki sorgusunda da gündeme geldi. "6 Aralık 2007'de saat 17.19 sularında Hakkı Yalçınkaya ile telefon görüşmesi yaptığınız tespit edilmiştir. Bu şahıs kimdir? Bağlantınız nedir?" sorusu karşısında Kerinçsiz, susma hakkını kullanıyor.

Kemal Kerinçsiz, Hrant Dink hakkında 301. madde kapsamında suç duyurusunda bulunmuş, her duruşma öncesi Şişli Adliyesi'nin önünde gösteri yapmıştı. Hakim Yalçınkaya da, Hrant Dink'in yargılandığı 301 davasına bakan hakimler arasında yer alıyordu. Dink'in öldürülmesinin ardından Yalçınkaya, Agos Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Arat Dink ve İmtiyaz Sahibi Serkis Seropyan'ın 301. maddeden yargılandıkları davaya da baktı. Yalçınkaya, sanıkları birer yıl hapis cezasına çarptırmış, bu davanın gerekçeli kararı da çok ses getirmişti.

Yalçınkaya, gerekçeli kararda, Ermeni soykırımı iddialarının kabulünün Türkiye'yi sonu gelmez kavgalar ile terörün içine çekeceğini belirtmişti. Ergenekon terör örgütü yöneticisi olmaktan yargılanan Veli Küçük de davanın müdahillerindendi. Kerinçsiz'le Hakim Yalçınkaya'nın samimi konuşmaları kafaları karıştırırken Veli Küçük'ün de Şişli Adliyesi'ndeki bağlantıları sayesinde rahatladığı biliniyor. Küçük'le Kerinçsiz'in iddianameye yansıyan telefon görüşmelerinde bu durum açıkça görülüyordu. Dink'in ölümünden Küçük'ü sorumlu tutan birçok kişi peş peşe suç duyurularında bulunmuştu. Bu dönemde sık sık ifadesine başvurulan Küçük, Şişli Adliyesi'ndeki bağlantılarından söz ediyor. Küçük, bir telefon görüşmesinde Kerinçsiz'e, "Ben gittim o Şişli savcısına. Ya ordaki o çocuklar, savcılar tanıdıklarımmış benim. Hepsi geldiler meldiler şey yaptılar, gerekli ifadeyi verdik. Bi netice çıktı mı? Bıktık şu Hrant Dink denen heriften ya hu." diyordu. Bir başka görüşmede de, "Görüştüm Mecit de oradaydı, Mecit C. var, savcı. O gördü beni. Mecit aldı beni şey yaptı, öbür arkadaşımız o Naci Bey şeymiş duruşmadan çıkardılar falan. Söyledim verdim yani biraz da oturduk, sohbet ettik geldim ya." diyordu. Kerinçsiz de, "Tamam zaten verecekleri yine bunlar da takipsizlik kararı verecekler. Başka ne olacak yani." karşılığını veriyordu. Yine bir görüşmede Kerinçsiz, "E o takipsizlik kararı çıkar yani sorun yok onda ama yine de baktıracam yani." diyerek Küçük'ü teskin ediyordu.

Yalçınkaya, son olarak yazar Zihni Çakır'la ilgili gerekçeli kararıyla gündeme gelmişti. Kararın gerekçesinde öyle ifadelere yer verilmişti ki hem Silivri Cezaevi'nde yargılanmakta olan sanıklar aklanmış hem de Ergenekon manifestosuna imza atılmıştı. 12 Eylül 2008 tarihli gerekçeli kararda, terörle mücadele eden üst düzey görevlilerin benzer ithamlarla pek çok kez pasifize edilmeye çalışıldığı vurgulanarak, Çakır'ın kitapları da bu çerçevede değerlendirilmişti. Ergenekon'un yargıya intikal ettiği hatırlatılarak, Çakır'ın insanların TSK'ya olan güven ve inancını zaafa uğratmaya çabaladığı ileri sürülmüştü. En çok dikkat çeken hususlardan biri de Ergenekon iddianamesinde de yer alan birçok suçlamanın hayal mahsulü olarak değerlendirilmesiydi. Bunlar arasında PKK ve Hizbullah gibi terör örgütlerinin Ergenekon'la bağlantısı olduğu yönündeki iddialar da var. Gerekçeli kararda Ergenekon'un bir terör örgütü olduğu iddiasından çok 'milli bir destan' olmasına vurgu yapılmıştı. (Zaman, 20 Kasım 2008)

(Abdullah Harun, 20 Kasım 2008)

Emekli Astsubay Mahmut ÖztürkErgenekon Davası'nda Tahliye: Emekli Astsubay Mahmut Öztürk tutuksuz yargılanacak
Medyada sık sık, kendisi gibi Ergenekon davasında yargılanan sanık emekli Binbaşı Zekeriya Öztürk'le adı karıştırılan emekli Astsubay Mahmut Öztürk, Mahkeme heyeti tarafından tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi. Duruşmada sakin olduğu gözlenen Mahmut Öztürk, uzun süren çarpraz sorgulara tutarlı yanıtlar verdi. Öztürk savunmasında ''Benim ismim niye bu iddianameye konuldu anlayamıyorum. Bir zamanlar şeref ve onurumla yaptığım... Asker olmamdan dolayı buraya adım konuldu diye düşünüyorum'' şeklinde konuştu. Öztürk Ergenekon sanıklarından Muzaffer Tekin'in askerde komutanı olduğunu belirtti.

Muzaffer Tekin'in intihar girişimi
Tekin'in, Danıştay olayından sonra arandığını söylemesi üzerine, orman içinde bulunan kendi evinde kaldığını ifade eden Öztürk, ''Eşim arayarak, Tekin'in beni aradığını söyledi. Ben de yiyecek malzemesi alıp eve gittim. Kanlar içinde yerde yatıyordu. Bana, 'Masada not var. Sana bir şey olmayacak' dedi. 'Niye yaptınız?' dedim. Hastaneye gitmek istemedi. İntihara teşebbüs ettiği bıçağı da Zekeriya Öztürk'e verdim. Hastaneye gittiler. Ben hastanenin önüne gidince polisler gözaltına aldı. Jandarmaya gittik. Ankara'da sorgulandım. 3 gün sonra bırakıldım. Neye uğradığımı şaşırmıştım.'' Tekin'in intihar girişiminden sonra bıçak dahil olmak üzere tüm malzemeyi bir torba içinde tutuklu sanıklardan Zekeriya Öztürk'e teslim ettiğini, Öztürk'ün de bu torbayı İsmail Eksik'e verdiğini anlatan Öztürk, suçun üzerine kalmaması için, Tekin'in beyanda bulunması amacıyla basından bir kameramanı aradığını öne sürdü. Ergenekon'da ilk dalga operasyonunda gözaltına alınan ve 17 ay tutuklu bulunan Öztürk'ün tahliyesi duruşma salonunda alkışlarla karşılandı.

Emekli Binbaşı Zekeriya ÖztürkZekeriya Öztürk cezaevinde Mahmut Öztürk'e saldırmak istemiş
Emekli binbaşı Zekeriya Öztürk'ün, kendisine Muzaffer Tekin'in yaralanması olayında kullanılan bıçağın akıbetini soran emekli astsubay Mahmut Öztürk'e saldırmak istediği öğrenildi. Öztürk, savcıya verdiği ifadede, "Muzaffer Tekin'in bıçağını ve notunu Zekeriya Öztürk'e teslim ettim. Tutuklanıp cezaevine konulduğumuzda bıçağın polise teslim edilmemesini sordum. Cevap vermediği gibi saldırmaya kalktı." dedi. İddianamenin ek klasörlerinde yer alan ve davanın tutuklu sanıklarından Mahmut Öztürk, Cumhuriyet Savcısı Nihat Taşkın'a tutuklandıktan yaklaşık 11 ay sonra verdiği ek ifadede, Muzaffer Tekin'in Beykoz'daki villada yaralanmasına değiniyor. İfadeye göre; Danıştay saldırısının ardından aranan Emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin'in, Emekli Binbası Zekeriya Öztürk, İsmail Paker ve kapı komşusu Zeki Yurdakul Çağman ile birlikte Beykoz Çavuşbaşı'ndaki villasına geldiğini söyleyen Mahmut Öztürk, Zekeriya Öztürk ve İsmail Paker'i daha önceden tanımadığını ifade etti. Mahmut Öztürk, yaşadıklarını şöyle anlattı; "Zeki Yurdakul Çağman piknik yapmaya geldiklerini söyledi. Birlikte vakit geçirdik. Muzaffer Tekin'in moralinin bozuk olduğunu gördüm. Çağman, Tekin'in burada misafir olarak kalmasını istedi, ben de ailesiyle sorunu olabileceğini düşünerek kabul ettim. Ertesi gün kahvaltılık almaya gittim. Döndüğümde Muzaffer Tekin'i üst katta balkonda yerde yaralı olarak yatarken gördüm. Ne olduğunu sordum. Bana, Danıştay olayında kendisinin de adının geçtiğini, bu durumu gururuna yediremediği için kendi bıçağı ile intihar etmek istediğini söyledi. Bıçak yanında duruyordu, kendisine ait çakı bıçağıydı. Çağman'ı arayarak ambülans ile gelmesini söyledim. Daha sonra Zekeriya Öztürk ve İsmail Paker de geldi. Tekin'in intihar ettiğine dair notu ile bıçağını poşet içerisine koyarak kolluk kuvvetlerine teslim etmesi için Zekeriya Öztürk'e verdim. Onlar hemen Muzaffer Tekin'i kendi araçlarına koyarak götürdüler." Zekeriya Öztürk'ün, Tekin'e ait intihar notunu polise teslim ettiği halde bıçağı teslim etmediğini öğrendiğini belirten Mahmut Öztürk, "Tutuklanıp cezaevine konulduğumuzda bu konuyu kendisine sordum. Bana cevap vermediği gibi üstüme saldırmaya kalktı. Bu olaya, aynı suçtan tutuklu bulunan Erol Ölmez de şahittir." diye konuştu.

(Abdullah Harun, 19 Kasım 2008)

Eski Ödemiş Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu: "Yeşil'i soruşturduğum için ceza aldım"
"1998 yılında bulduğum kimliği belirsiz cesedin Yeşil olduğundan şüphelendim. Devlet soruşturma yapmamı engelledi"

Adana Cumhuriyet Savcısı olduğu dönemde; 12 Eylül darbesi, Kenan Evren ve arkadaşları hakkında iddianame hazırladı. Bu yüzden, ‘görevi kötüye kullandığı’ gerekçesiyle meslekten ihraç edildi. Eski Savcı Sacit Kayasu, 1980 öncesi dönemde kontrgerilla örgütlenmesini kuyruğundan yakalayan ancak soruşturma sürecinde bedelini hayatıyla ödeyen Savcı Doğan Öz ve Şemdinli olayının soruşturmasında Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın yargılanmasını isteyen Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya gibi büyük kayaya çarpmış, kral çıplak diyebilecek cesareti yüzünden parmakla sayılabilecek kadar az sayıdaki hukukçularımızdan.12 Eylül darbecileri hakkında dava açtığı için savcılıktan ihraç edilen ve bu yüzden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararıyla Türkiye'den tazminat kazanan Sacit Kayasu, Yeşil olarak bilinen Mahmut Yıldırım'la ilgili inanılmaz iddialarda bulundu. 1998 yılında Ödemiş'te Cumhuriyet Savcılığı yaptığı döneme ilişkin bilgi veren Kayasu, Yeşil'i araştırırken engellendiğini söyledi. Ödemiş'te savcılık yaptığı dönemde 11 Eylül Pazar günü bir ceset bulunduğunu ancak nöbetçi savcının olaya bakmayıp, olayı Pazartesi gününe kaydırdığını, olay yerindeki ilk incelemenin ardından cesedin Ödemiş Devlet Hastanesi morguna kaldırıldığını belirtti. Cesedin başlangıçta normal bir ceset olarak baktıklarını söyleyen Kayasu, ölen kişiye işkence yapıldığının belli olduğunu, cesedin gözlerinin oyulmuş, ellerinin içinin ve ayaklarının derisinin soyulmuş olduğunu ve vücudunda 9 kurşun deliği olduğunu gördüklerini belirtti.

Profesyonel bir cinayet
Cesedi gördüğünde cesedin 5-6 günlük olduğunu kaydeden Kayasu, otopsi esnasında gördükleri cesedin gözlerinin oyulmuş olmasının, el ve ayaklarının derisinin yüzülmesinin nedenini kişinin kimliğinin tespit edilmemesi olduğunu kaydetti. "Cesedin eli ve ayağı yüzülüyor; gözleri oyuluyor. Profesyonel bir cinayet. O kadar ateş edilmesine rağmen bir tek mermi çekirdeği yoktu" diyen Kayasu, cesette dokuz kurşun deliği olmasına rağmen mermi çekirdeği olmamasıyla daha önce hiç karşılaşmadığını belirtti. İncelediği cesette çeşitli darp izleri olduğunu da söyleyen Kayasu kişinin dövülmüş ve bağlanmış olduğunu anladığını kaydetti.

Kod Adı: Yeşil, Sahte Kimlik Adı: Ahmet Demir, Gerçek Adı: Mahmut Yıldırım'Yeşil' olabilir şüphesiyle emniyetten bilgi istedim
Kayasu, " Şahsen ben Yeşil olarak kanaate vardım. Bu şahsi kanaatim yeterli mi değil? Ne yapmak lazım? DNA ile otopsi lazım. Bunun için İzmir 'e gönderdik.DNA 'ya esas olacak şeyleri alın akrabalarından da tespit edin" dediğini söyleyen Kayasu, İzmir Adli Tıp Kurumundan " Biz DNA testi yapamıyoruz" şeklinde bir cevap aldıklarını söyledi. Bunun üzerine cesedin İstanbul'a getirilmesini istediklerini belirten Kayasu, İzmir Adli Tıp Kurumunun cesedi göndermemek için maddi harcamaları neden olarak gösterdiğini ve böyle bir cevap aldıktan sonra, cesedin gömülmesini söylediklerini belirtti. Bu olaydan sonra cesedin İstanbul'a getirildiğini belirten Kayasu, soruşturma dosyasının elinden genelgeyle alınmasından sonra, olayı takip edemediğini belirten Kayasu, " Böyle bir şeyin peşine düştüğüm andan itibaren kelleyi de koltuğa almam gerekir. Niye kelleyi koltuğa alayım? Ben gereken şeyi söylemişim. İçişleri Bakanlığı da dahil hiç kimse Savcı bey sen niçin bu cesedin Yeşil'e ait olduğunu söylüyorsun diyen olmadı" şeklinde konuştu.

Olaydan sonuç alınamayacağını anladım
Konunun basına sızmasından sonra, iki cesetten bahsedildiğini cesedin birinin Hendek'te diğerinin ise, Ödemiş'te ortaya çıktığına dair haberler çıktığını söyleyen Kayasu, olayın sulandırıldığını belirtti. Olayın basına sızmasından sonra, soruşturmanın sonuca ulaşamayacağını düşündüğünü belirten Kayasu, cesedin bulunduğu sırada da Ödemiş'teki basın mensuplarına haber yapılmaması konusunda telkinde bulunulduğunu kaydetti.

Bizzat tehdit aldım
Olayın basına sızmasından sonra çeşitli tehditler aldığını, bu tehditlerin kimisinin bizzat olduğunu kimisinin de telefonla tehdit aldığını kaydetti. Birebir bir kişiden tehdit aldığını söyleyen Kayasu, tehditlerin telefonla devam ettiğini belirtti. Kayasu, kendisini tehdit edenlerden birinin profesyonel katil olduğunu düşündüğünü de söyledi. "Tehditlerden sonra tahkikat nasıl devam etti ?" sorusuna Kayasu tehditlerden yılmadığını ve olayı incelemeye devam ettiğini cevabını verdi. Soruşturma devam ederken bakanlığın bu tür olaylara faili meçhul cinayetlere Cumhuriyet Savcılarının bakacağına dair bir genelge çıkardığını hatta o dönemde 'Yeşil Genelgesi' olarak anılan bu genelgeyle dosyanın elinden alındığını belirtti. Dosya elinden alındıktan sonra, genelgenin iptal edildiğini faili meçhul cinayetlere Başsavcıların değil de, normal savcıların bakmasıyla ilgili değişikliğin yapıldığını söyledi." Türkiye'de ilk defa oldu bu" diyen Kayasu şöyle devam etti: "Başsavcının konuyla ilgili yetkisi vardı. Başsavcının isteseydi bir başka savcıya soruşturma dosyasını teslim edebilirdi. İşin içinde Yeşil olduğu için birtakım kesimler bundan korktu."

Mehmet adlı kişi Yeşil'in İzmir'in başka bir ilçesinde öldürüldüğünü söyledi
19999'un Ocak ayında ve Şubat ayında Güneydoğulu kod adı Mehmet olan bir kişiyle bir telefon görüşmesi yaptığını ve bu görüşmelerin Nisan ayına kadar devam ettiğini belirten Kayasu, "Mehmet adlı kişi Yeşil'in öldürüldüğüne ve sorgulandığına dair elinde birtakım kasetler olduğunu söyledi. Bana getirmek üzere iken son kez telefonda konuştuk. 'Geliyorum Savcı bey. Yoldayım' dedikten sonra telefonun kesildi ve Mehmet birden ortadan kayboldu" dedi. Mehmet adlı kişinin çeşitli telefon numaralarından defalarca arandığını söyleyen Kayasu, Mehmet adlı kişinin daha önce kendisini bulmak ve elindeki kasetleri vermek için Ödemiş'e geldiğini ancak çevredeki istihbarat elemanlarından çekindiği için otobüsten inmeden geri döndüğünü kendisine anlattığını söyledi. Kayasu şöyle konuştu: "Telefon konuşmalarında Mehmet adlı kişinin Yeşil'in İzmir'in başka bir ilçesinde öldürüldüğünü, öldürülmeden önce sorgulandığını, sorgulanmasının kasete çekildiğini ve o kasetin kendisinde olduğunu belirtti. Anlattığı şeylerin doğru olduğuna inandım. Ayrıca, psikiyatristlere ses kasetlerini dinlettim. Onlar da bu kişinin doğru söylediğini belirtti." Sacit Kayasu, "Kendisinin doğru söylediğine inanmam için bana çeşitli telefon numaraları verdi. Telefon numarası şu şunun şu şunun diye. Yeşil'in verdi. Birkaç kişinin daha verdi" diyerek, Mehmet adlı kişinin kendisine güven vermek istediğini belirtti. Olayın üzerinden 10 sene geçmesine rağmen Mehmet'in kendisini aramadığını söyleyen Kayasu, telefonda konuştuğu kişinin öldürülmesinden şüphelendiğini kaydetti.

Pek çok şey cesedin Yeşil olduğunu doğruluyor
"Pek çok şey o cesedin Yeşil olduğunu doğruluyor. Bunu ispatlamam için elimde DNA olması lazım" diyen Kayasu, cesette parmak izi olmamasının işleri zorlaştırdığını vurguladı."O an için kameraya çekmeyi düşündüm. Kamera kayıtları bende olmadığı için, dosyaya koymadığım için bu sefer ben suçlu duruma düşeceğim. Yani onlar hep düşündürdü beni o zaman. Daha bu iş basına bile yansımadan" diye konuştu.

Yer değiştirme cezası aldım
Yaşanan olaylardan sonra yer değişikliği cezası aldığını belirten Kayasu, "Türkiye Cumhuriyetinde hangi cesedin kimliği açıklanmadı? En basitinden Ömer Lütfü Topal. Ömer Lütfü Topal öldürüldü demek suç mu? Ben de Yeşil öldürüldü dedim. Suç mu? Dosyanın gizliliğini ihlal ediyorsun dediler. Adana'ya. Yer değiştirilmeyle değil. Tayinle gönderildim. 7 gün sonra yer değiştirme cezası verdiler. Bu tamamen bana uygulanan bir baskıdır" dedi. Adana'ya tayin olduktan sonra gelen yer değiştirme cezası sonrası, bir af kanunu çıktığını ve bu cezanın uygulanmadığını söyleyen Kayasu, Adana'da kaldığını belirtti.

Derin devlet ile normal devlet içiçe geçmiş
Kayasu şöyle konuştu: "Derin Devlet ile normal devlet o kadar içiçe geçmiş ki neresi derin neresi sığ anlayamıyorsunuz. Ama ben şunu söylüyorum. Doğru bildiğin yoldan şaşmayacaksın. Benim çok şükür alnım açık. Hakim savcı konuşmazsa kim konuşacak? Ben konuşmazsam vatandaş nasıl konuşacak? Türkiye herşeyden önce bir kere demokrasiyi içine sindirmeli. Eğer demokrasi yoksa, hak arama hürriyeti nasıl olacak? Yer değiştirme cezası aldığımda bunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürmek istedim ama cesaret edemedim. Çünkü niye? Öyle bir zihniyetle karşı karşıyasın ki. Savcılık da devam ediyor o zaman. AİHM'e götürürsem mutlaka iptal edecek bir şeyler bulurlar."

(Abdullah Harun, 18 Kasım 2008)

Susurluk Kazası, 3 Kasım 1996. Geniş bilgi için tıklayınTBMM Susurluk Komisyonu Başkanı Mehmet ElkatmışSusurluk komisyonu üyelerinin ve bilgi sahibi bazı kişilerin başına gelen esrarengiz(!) kazalar
26/11/1996 tarihinde kurulan Meclis Susurluk Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış’ın dün star’da manşete taşınan önemli açıklamaları vardı: ‘Komisyon üyesi Bedri İncetahtacı it kapanı yöntemiyle kazaya zorlanarak öldürüldü. Raportör Akman Akyürek bilgi sızdırıyordu, onu da kullandılar ve infaz ettiler.’ 11 yıl sonra gelen bu açıklamaları önemli kılan, şüphe yok ki, Ergenekon sürecidir. Susurluk hesabı tüm yönleriyle iyi görülebilseydi, belki bugün Ergenekon olmayacaktı. Olsa bile ‘güdük’ kalacaktı. Her şeye rağmen bugünü daha iyi kavramak için Susurluk fotoğrafı ve o süreçte yaşananlar iyi okunmalıdır.

TBMM Susurluk Komisyonu Raportörü Akman AkyürekAkman Akyürek (TBMM Susurluk komisyonu raportörü)
Elkatmış’ın ‘infaz’ edildiğini düşündüğü Akman Akyürek, 9 Aralık 1997 günü sabaha doğru 04.15 sularında İstanbul Maslak’ta içinde bulunduğu 06 YJY 80 plakalı aracın bir kamyonla çarpışması sonucu 36 yaşında hayatını kaybetti. Akyürek’i ölüme götüren 41 H 1659 plakalı kamyon, Gölcük trafiğinde Şerafettin Akdeniz adına kayıtlıydı. Olay sırasında kamyonu kullanan sürücü Hasan Bakcan ise İzmit’ten Rami’deki Kuru Gıda Toptancılar Sitesi’ne soğan taşıyordu. Görgü tanıklarına göre; Kaza esnasında ‘şık’ giyimli biri ‘ben sağlıkçıyım’ diyerek kanlar içindeki Akyürek’e yaklaşıp nabzını yokladı. Sonra hiçbir şey söylemeden etraftakilere ‘Hemen hastaneye götürün’ dedi. Ama olay yerinde hayatını kaybetmişti. Resmi kayıtlarda ise ‘aşırı hız ve dikkatsizlik nedeniyle meydana gelmiş kaza’ kaydına yer verildi. Hata ise 8/8 Akyürek’teydi! En az ölüm kadar şaşırtıcı olan Akyürek’in aracından çıkan gizli dosyalar, belgeler, yüksek meblağdaki paralar, banka dekontları, Burberys ve Zegna gibi pahalı markalara ait kıyafetlerdi. Akyürek’in evinden çıkanlar ise daha da şaşırtıcıydı. Tereke Hakimi Yılmaz Uğurlu’nun hazırladığı rapora göre; Akyürek’in fotoğraflarının yapıştırıldığı, birinde ‘Seydo Cansıya’ diğerinde ‘Murat Uslu’ isimlerinin yazılı olduğu iki sahte pasaport bulundu. Pasaport bilgilerine göre; Seydo Cansıya, Şanlıurfa doğumlu ve duvar ustasıydı. Murat Uslu ise Ankara doğumlu ve mühendisti. Eski hakim ve Susurluk Komisyonu’nda Başbakanlık Müşaviri olarak görev yapan Akyürek’in sahte pasaportlara neden ihtiyaç duyduğu, bir devlet görevlisinin pahalı kıyafetleri nasıl satın aldığı ve zenginleştiği sorusu, şu ana kadar cevap bulmuş değildir. Cevapsız kalan önemli soru ise şu: 9 Aralık günü saat 01.15’de Bolu turnikelerinden geçen Akyürek, 02.00 sularında bir telefon görüşmesi yaptı, kazadan yaklaşık iki saat önce gerçekleşen bu görüşmede Akyürek, kiminle konuştu? Mesela bu kişi, henüz yargı önüne çıkmayan Ergenekon şüphelilerinden biri olabilir mi? Ayrıca, dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın hazırladığı Susurluk Raporu’ndaki telefon görüşmelerinden hareketle yapılan şu değerlendirme dikkat çekici olmalıdır: ‘Akman Akyürek ile Sami Hoştan irtibatlıdır.’ Komisyon üyesi Fikri Sağlar'ın sözleri de bu ayrıntıya dikkati çekiyor; “Akman Akyürek, birçok bilgi ve belgeye biz komisyon üyelerinden daha erken ulaşıyordu. Komisyonun bir kapalı oturumunda bununla ilgili bazı kuşkularım olduğunu dile getirmiştim. Çünkü hem bizden önce bilgilere ulaşıyordu, hem de bizim ortaya koyduğumuz bilgiler ışığında başka şeyler ortaya koyuyordu. Bu, bizi farklı ve yanlış yönlendirme çabası da olabilirdi. Benim için büyük bir kuşkuydu. Farklı yerlere bakmamızı isteyen ya da bakmamızı engelleyen bir davranış olabilirdi. Bu kuşkularımı dile getirdim. Akyürek’in kaza geçirip ölmesinden sonra, bu kuşkularımızdan hareketle bir çalışma yaptık. Kazanın ardında yatan nedenler konusunda bir sonuca ulaşamadık. Yalnız Akyürek’in istihbarat örgütleri ile ilişki içinde olduğunu anladık. En azından böyle bir kanaatimiz oluştu.”

TBMM Susurluk Komisyonu Üyesi Bedri İncetahtacıBedri İncetahtacı (TBMM Susurluk komisyonu üyesi)
Elkatmış’ın dediği gibi İncetahtacı’nın ölümündeki sır perdesi henüz aralanmış değildir. Bu perde aralanmadıkça, Elkatmış’ın iddiasındaki gibi ‘İt Kapanı’ şüphesi zihinleri paralayacaktır. Biliyorsunuz İncetahtacı, 21 Kasım 1999 günü Köln’de düzenlenen bir konferansa katılmak üzere Esenboğa havalimanına doğru giderken yolda geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. O gün Finlandiya Cumhurbaşkanı geliyordu. Protokol yolunun bir an önce temizlenmesi için İncetahtacı’nın aracı Akyurt Jandarma Karakolu’na çekildi. O tarihte bu olayı ‘suikast’ olarak değerlendiren kimi Saadet Partisi yöneticileri sorumlu olarak MOSSAD’ı gördüler. SP Fatih İlçe Başkanlığı’nın web sayfasında İncetahtacı için ‘MOSSAD tarafından planlanan bir suikast sonrası şehit oldu’ ifadesine yer verildi. Komisyon üyesi Fikri Sağlar: “Bedri İncetahtacı olayı da, Ertuğrul Berkman ve Akman Akyürek olayı gibi çok önemli, çok ciddi bir olay. Onu da araştırmıştım. Bedri İncetahtacı çok çalışkan bir arkadaşımızdı ve Susurluk Komisyonu’nda aktif rol oynadı. Meclis Susurluk Komisyonu’nda bazı arkadaşlarımız çok pasifti. Ama Bedri İncetahtacı en aktif üyelerden biriydi. Konunun çözülmesi doğrultusunda araştıran, bilgi bulan, bilgiyi ortaya koyan, o bilgi ışığında yeni şeylere ulaşmaya çaba gösteren bir arkadaşımızdı. Onda da hayli bilgi olduğu düşüncesindeyim.”

TBMM Susurluk Komisyonu Üyesi Fikri SağlarFikri Sağlar (TBMM Susurluk komisyonu üyesi)
Susurluk olaylar zinciri hakkında bilgi sahibi olan kişilerin altı yıl içinde trafik kazalarına kurban gitmesi sadece tesadüf müydü? Fikri Sağlar, “Hayır” diyor.
Fikri Sağlar iki kez ölüm tehlikesi atlattı. İlki, 1998 sonu yaşandı. Ford marka aracını bakım için koruma ve şoförü aracılığıyla bir tamirciye gönderen Sağlar, aracını tamirciden aldıktan sonra Ankara dışı yolculuk için Esenboğa’ya doğru yola çıktı. Tamirden sonra ilk kez kullanıyordu. Havalimanının girişindeki kontrol noktasında aracın ön sol lastik bijonlarının bağlı olduğu metal disk koptu. Süratli olmaması, kendini büyük bir faciadan kurtardı. Bilirkişi raporunda ‘disk kopması’ metal yorgunluğuna bağlandı. Bundan tatmin olmayan Sağlar, Ford temsilciliğine giderek bilgi istedi. Şu cevabı aldı: ‘Metal yorgunluğuna bağlı olarak bu tür hasarlar olabilir. Ancak bu durum, beş binde bir ihtimaldir. Sizin aracınız bakımlı, bu ihtimal çok zayıf...’ ‘Ben Ankara’da yokken korumalarım arabayı tamire bırakmış. Havaalanı’na beni almaya geldiklerinde bu olay meydana geldi. Önce Allah, sonra şoförümüzün dikkati sayesinde o kazadan kurtulduk.’ Sağlar diğer tehlikeyi ise 1999 yılı Kasım ayında atlattı. İstanbul’dan Ankara’ya tek başına dönen Sağlar, Gölbaşı İncek kavşağında bir kamyon tarafından sıkıştırıldı. Aracıyla yan bariyerlere çarpan Sağlar, şarampole yuvarlandı. Aracın rotu kırıldı. Sağlar,  “Aynı minvalde midir bilemem. Türkiye tesadüfler ülkesi kabul ediliyor. Ama tesadüflerin bir politika olduğunu biliyorum artık. Türkiye’de hiçbir şey tesadüf değil.”

Ertuğrul Berkman (Emekli MİT görevlisi)
Emekli MİT görevlisi Ertuğrul Berkman, Ortadoğu uzmanıydı. Özellikle Kuzey Irak’taki Kürt hareketleri, PKK ve uluslararası bağlantılarına dair özel bilgilere sahipti. Susurluk Komisyonu üyesi Fikri Sağlar’la irtibat kurup birkaç defa buluşup görüştüler. Çoğunlukla Sağlar’ın Çankaya’daki ofisinde bir araya geldiler. Berkman, 29 Ağustos 1997 günü şüpheli bir trafik kazası sonucu öldü. Sağlar da yakınları da ölümü ‘şüpheli’ buldu. Sağlar,  “Ertuğrul Berkman beni Meclis’te ziyaret ederek çok önemli bilgi ve belgeler vermişti. Yaz tatili dönüşü bize bir rapor hazırlayıp vereceğini söyledi. Fakat maalesef yaz sonunda bir trafik kazası geçirerek hayatını kaybetti.”

Sedat Karagül (Susurluk sanığı İbrahim Şahin davasının hakimi)
Susurluk sanığı İbrahim Şahin, yargılandığı İstanbul 6 Numaralı DGM Heyeti Başkanı Sedat Karagül’e ‘Bana süre verin yapacağım açıklamalarla yer yerinden oynayacak’ dedi. 27 Mart 2000, duruşma günüydü. Hakim Şahin’i beklerken, o Eskişehir-Yalova yolunda kendi kullandığı ciple kaza geçirdi, hafızasını kaybetti! Bu arada Hakim Karagül sürpriz bir kararla görevinden alındı. Yerine atanan Hakim Metin Çetinbaş kısa sürede davayı sonuçlandırdı, şimdi ise Ergenekon’da Kemal Alemdaroğlu’nun avukatlığını yapıyor. (Faydalanılan kaynaklar: Şamil Tayyar, Star, 17 Kasım 2008 tarihli yazısı, Aksiyon dergisi, 08.11.2004, sayı:518)

(Abdullah Harun, 17 Kasım 2008)

Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt ve eşi Ferda PaksütTurhan ÇömezSavcılık: Polis takibi Osman Paksüt'e değil Ergenekon kapsamında eşi ile Çömez'e
Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Paksüt ve eşinin izlenmesine ilişkin soruşturma bitti. Polislerin, Ferda Paksüt ve Çömez’i Ergenekon için izlediği ortaya çıktı.

Gündeme bomba gibi düşen dinleme olayına soruşturmayı yürüten Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı noktayı koydu. Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt ve eşi Ferda Paksüt’ün, polise ait dinleme aracıyla izlendiğine ilişkin iddiaları üzerine başlatılan soruşturmada, resmi görevliler hakkında "takipsizlik" kararı verildiği öğrenildi. Savcı Vahdet Polatkan’ın kararda Osman Paksüt’ün değil, Ergenekon kapsamında ifadesi alınan eşi Ferda Paksüt ile yine aynı soruşturma kapsamında hakkında yakalama emri bulunan AKP eski Milletvekili Turhan Çömez’in dinlendiği ve izlendiğine ilişkin tespitlere yer verdiği bildirildi. Kamuoyunda günlerce tartışılan olayda, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt ve eşi Ferda Paksüt, 13 Mayıs’ta öğle yemeğine giderken takip edildiklerine ilişkin şüphe üzerine Kavaklıdere Tenis Kulübü önünde arkalarındaki siyah Doblo marka aracın yanına giderek, kim olduklarını sormuş, yanıt alamayınca da Ankara Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz’ı aramışlardı. Olay yerine gelen Yılmaz ise aracın Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’na ait olduğunu ve bir uyuşturucu operasyonu nedeniyle bölgede bulunduğuna ilişkin Paksüt çiftine bilgi vermişti. Olayın kamuoyuna yansıması ardından Paksüt de uzun süredir dinlendiğine ilişkin kuşkularını dile getirmiş ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı resen soruşturma başlatmıştı.

Dinleme yapanlara takipsizlik
Soruşturmayı yürüten Ankara Cumhuriyet Savcısı Vahdet Polatkan yaklaşık 5,5 aylık çalışmasını tamamladı. Bu sürede aldığı onlarca ihbarı değerlendiren Polatkan, Paksüt çiftinin de bilgisine başvurmuştu. Bir ihbarın ardından Polatkan’ın talebi üzerine İstanbul Emniyet Müdürlüğü, KOM Şube Müdürlüğü’nde arama yapılmış ancak Ergenekon soruşturması savcılarının üst mahkemeye yaptığı itiraz üzerine arama tamamlanamamıştı.

İzleme Çömez ve Paksüt'ün eşineymiş
Polatkan’ın, dinleme ve izleme yaptıkları ileri sürülen kamu görevlileri hakkında "takipsizlik" kararı verdiği öğrenildi. Kararda, Osman Paksüt’ün izlenmediği ancak Ergenekon soruşturması çerçevesinde "şüpheli" olarak ifadesine başvurulan eşi Ferda Paksüt ile olay günü öğle yemeği yedikleri eski AK Parti Milletvekili Turan Çömez’in izlendiği ve dinlendiği tespitinin yer aldığı öğrenildi.

Kararda, Ferda Paksüt ve Çömez hakkında İstanbul mahkemelerinin "Ergenekon terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmek suçundan" vermiş olduğu yasal dinleme kararları bulunduğuna ilişkin tespite de yer verildiği bildirildi.

(Abdullah Harun, 14 Kasım 2008)

Erol Ölmez, Ergenekon çaycısıKuşkularımızın doğruluğu ortaya çıkıyor
Konsolosluk saldırısında Ergenekon izine somut ikinci bir kanıt daha bulundu!

Abdullah Harun
Olayın hemen ardından sitemizde de belirttiğimiz gibi ABD Başkonsolosluğu'na 9 Temmuz 2008'de düzenlenen saldırının arkasındaki karanlık(!) kontrgerillacıların, Ergenekon terör örgütü üzerine yılmadan giderek peşpeşe darbeler vuran polise yönelik intikam alma ve gözdağı vermeyi amaçladıkları çok açıktı. Saldırı abd konsolosluğuna yapılmış gibi göründüğü halde, sadece pompalı tüfek ve tabanca gibi ateşli silahların kullanılması ve polis memurlarının hedef alınması hemen dikkat çeken ayrıntılardı. Saldırıda 3 emniyet mensubu şehit olmuş, teröristler Erhan Kargın, Bülent Çakır ve Raif Topgil ölü ele geçirilmişti. Bu teröristlerden Erkan Kargın'ın, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan sanıklarla sık sık telefon görüşmesi yaptığı 18 Eylül'de belirlenmişti. Polisin ulaştığı bu bilgi, hain saldırının Ergenekon üyeleri tarafından azmettirildiği iddiasını güçlendirirken, konsolosluk saldırganı Kargın'la görüşen sanıkların kimliği de dikkat çekmişti. Edinilen bilgilere göre Ergenekon soruşturmasından halen tutuklu bulunan Erol Ölmez ve Kuvayı Milliye 1919 Derneği kanadı ile irtibatlı olduğu tespit edilen bu kişiler, Fatih Çarşamba'daki İsmailağa cemaatine sızmaya çalışan ekibin arasında yer alıyor. Söz konusu sızma girişimi Savcı Zekeriya Öz'ün hazırladığı iddianamede de ayrıntılarıyla anlatılmıştı.

Türkiye'de siyasî kaos oluşturmak için suikastlar ve bombalama eylemleri yaptığı belirlenen Ergenekon terör örgütüyle ilgili bugün önemli bir bağlantıya daha ulaşıldığı öğrenildi.

Erol Ölmez'in konsolosluk saldırısıyla olan bağlantısı uzun süredir araştırılıyordu
ABD Konsolosluğu'na yapılan saldırıya ilişkin soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcsı Fikret Seçen, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklu yargılanan Erol Ölmez'in ifadesini aldı. ABD'nin İstanbul Başkonsolosluğu'na saldırıda öldürülen Bülent Çınar'ın Ergenekon sanığı Erol Ölmez'le telefon görüşmesi yaptığı ortaya çıktı. Bu bilgiyle birlikte, başkonsolosluğa saldırıyla Ergenekon çetesi arasında bağlantı olduğu kesinleşti. Bugün adliyeye çıkarılan Erol Ölmez ile Muzaffer Şenocak, Cumhuriyet savcıları Zekeriya Öz ve Seçen'in odasına çıkarıldı. Şenocak'ı Savcı Öz'ün sorguladığı öğrenilirken, Ölmez'in, ABD Konsolosluğu'na düzenlediği saldırı sırasında olay yerinde ölen Bülent Çınar'la olan telefon görüşmelerinden ötürü sorgulandığı öğrenildi. Adliyedeki işlemlerinin ardından Şenocak ile Ölmez, tutuklu bulundukları cezaevine götürüldü.

(Abdullah Harun, 12 Kasım 2008)

Şemdinli Olayı ile Ergenekon bağlantısı ortaya çıktı
Şemdinli'de 2005'teki bombalama eylemi ile Ergenekon arasında bağlantı ortaya çıktı. İddialara göre, bomba atmaktan yargılanan PKK itirafçısı Veysel Ateş, firari Ergenekon sanığı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz'ün ekibinde yer alıyordu. Ateş'i, Ersöz'ün itirafçı yaptığı öğrenilirken, iki isim ilginç bir soruşturma dosyasında yan yana geçiyor. Ersöz ve Ateş, 2001'deki 'Silopi kayıpları' olayının sorumlusu olarak gösteriliyor. Soruşturma, Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz'in gözaltında nasıl kaybolduğunu araştırmak için başlatılmış, ancak sonuçsuz kalmıştı. Tanış ve Deniz aileleri, şimdi 'yüzyılın davası'na müdahil olmak istiyor. Çocuklarının ölümünden dönemin Şırnak Jandarma Komutanı Ersöz ve ekibini sorumlu tutan aileler, "Ergenekon ve Silopi birbirinden bağımsız değil." diyor.

Kapatılan HADEP Silopi İlçe Başkanı Serdar Tanış ve ilçe yönetim kurulu üyesi Ebubekir Deniz, 25 Ocak 2001'de Silopi İlçe Jandarma Komutanlığı'na çağırıldıktan sonra bir daha haber alınamadı. Oğlunun kaybolmasından önce Şırnak İl Jandarma Komutanı Levent Ersöz tarafından tehdit edildiklerini iddia eden Serdar Tanış'ın babası Şuayip Tanış, Ersöz ve ekibinde bulunan isimler hakkında şikâyetçi oldu: "Olayın failleri Levent Ersöz ile ekibinde bulunan Taşkın Akgün, Selim Gül, Süleyman Can ve PKK itirafçısı Veysel Ateş'in adli makamlar önünde hesap vermesini istiyoruz." Silopi savcılığı tarafından 2001 yılında açılan soruşturma takipsizlikle sonuçlandı. Tanış ve Deniz'in davası 2001 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) taşındı. AİHM'ye yapılan başvuruda Şırnak İl Jandarma Alay Komutanı Levent Ersöz, Silopi İlçe Jandarma Komutanı Süleyman Can, Alay Komutanlığı İstihbarat ve Sorgu Birimi'nde görevli Taşkın Akgün, jandarma istihbarat görevlileri Selim Gül ve Veysel Ateş hakkında kamu davası açılması talebinde bulunuldu. AİHM, 2 Ağustos 2005'te verdiği kararda Tanış ve Deniz'in kaybolmalarından kamu makamları sorumlu tutuldu. Türkiye'yi 172 bin Euro tazminat ödemeye mahkûm etti. Tanış ve Deniz'in aileleri AİHM kararından sonra yeniden şikâyetçi oldu, ancak sonuç alamadı.

Ergenekon soruşturması kapsamında dönemin Alay Komutanı Levent Ersöz hakkında tutuklanma kararı çıkması üzerine Tanış ve Deniz'in aileleri yeniden harekete geçti. Silopi savcılığına verilen dilekçede Ergenekon olayı ve Silopi kayıplarının birbirinden bağımsız olmadığına dikkat çekilerek, "Levent Ersöz hakkında şu anda yakalama kararı vardır. Biz Ersöz'ün yakalandığında bu olayla ilgili ayrıca ifadesinin alınmasını ve faillerinin bir an önce ortaya çıkarılmasını istiyoruz. Olayın failleri Levent Ersöz ve ekibinin bir an önce adli makamlar önünde hesap vermesini istiyoruz." ifadelerine yer verildi.

Ergenekon soruşturmasında hakkında tutuklama kararı bulunan Ersöz, halen Rusya'da. PKK itirafçısı Veysel Ateş ise Şemdinli'de 9 Kasım 2005'te bir kitabevine düzenlenen bombalı saldırıda gündeme gelmişti. Şemdinli iddianamesinde yer alan bilgiye göre, terör örgütünden kaçtıktan sonra Kuzey Irak'ta IKDP'ye sığınan Ateş, 2000'de Türkiye'ye iade edildikten sonra Ersöz'e bağlı Silopi Jandarma Komutanlığı'na teslim edildi. Burada sorgulanan Veysel Ateş, daha sonra Tuğgeneral Levent Ersöz tarafından itirafçı yapıldı.

Askerî mahkeme Şemdinli sanıklarını serbest bırakmıştı
Şemdinli'de 9 Kasım 2005'te Umut Kitapevi'nde meydana gelen bombalı saldırının ardından olayın faili oldukları iddiasıyla vatandaşlar tarafından yakalanan jandarma astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile PKK itirafçısı Veysel Ateş, 18 Kasım'da tutuklandı. Olay yeri incelemesini polis bölgesi olmasına rağmen jandarma yaptı. Savcı ve milletvekilinin bulunduğu kalabalığın üzerine ateş açarak 1 kişiyi öldüren uzman çavuş Tanju Çavuş, 68 günlük tutukluluktan sonra serbest bırakıldı. Saldırıyla ilgili iddianameyi hazırlayan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya meslekten ihraç edildi. Olayla ilgili TBMM soruşturma komisyonuna verdiği ifadede 'Hırsız evin içinde' diyen Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun görevinden alındı. Ali Kaya, Özcan İldeniz ve Veysel Ateş, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 'çete kurmak, adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs ve yaralama' suçundan 39 yıl 5 ay 10'ar gün hapse mahkûm edildi. İtiraz üzerine dosya Yargıtay'a gönderildi. Yargıtay'ın kararı bozması üzerine dava askerî mahkemeye gitti. Askerî mahkeme, üç sanığı da 15 Aralık 2007'de tutuksuz yargılanmak üzere tahliye etti.

(Abdullah Harun, 12 Kasım 2008)

Avukat Turgut KazanGeceleyin kapı çalınınca, sütçü gelmiştir diye uyanma hakkımız öldürüldü!
İstanbul Barosu eski Başkanı Avukat Turgut Kazan'ın Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'ün soruşturmadan elinin çektirilmesi için, içlerinde Ergenekon soruşturmasında tutuklanan avukat Kemal Kerinçsiz, eski asker Muzaffer Tekin'in de bulunduğu, emekli Albay Erdal Sarızeybek ve İşçi Partililer gibi belirli çevrelerin eş zamanlarda verdiği 9 ayrı suç duyurusundan birinde Adalet Bakanlığı'na 2008 Mart'ında şikayette bulunmuştu. Şikayetinde Savcı Zekeriya Öz´ün, elindeki soruşturmayı 11 aydır tamamlamayıp ucu açık tutarak, yaşanan gelişmelere göre "dalga operasyonlar"a başvurduğunu ve "geceleyin kapı çalınınca, sütçü gelmiştir diye uyanma hakkımız öldürüldü" diyerek soruşturmadan duyduğu rahatsızlığı ifade etmiş, hatta, son uygulamayla yaratılan dehşetin, 12 Eylül örneklerini aştığını belirtmesiyle mizah konusu olmuştu. Adalet Bakanlığı'nın 60 gün içinde şikayetine cevap vermemesini gerekçe göstererek bu kez de 12 Temmuz 2008'de Ankara İdare Mahkemesine suç duyurusunu taşımıştı. Adalet Bakanlığı'nın Ankara İdare Mahkemesi'ne verdiği, Savcı Zekeriya Öz'ün tamamen mahkeme kararlarına göre hareket ederek Ergenekon soruşturmasını hukuka uygun yürüttüğünü belirttiği ayrıntılı savunması üzerine bu gibi bazı detaylar ortaya çıkmış bulunuyor. Hatırlanırsa Turgut Kazan, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nin Şemdinli sanıklarına verdiği ağır cezaların gerekçesinde hüküm giyen sanıkların emir komuta zinciri içinde hareket ettiği değerlendirmesini anormal bulmuş, sanıklara verilen ağır cezaların Şemdinli savcısı Ferhat Sarıkaya'yı meslekten ihraç eden hsyk'ya misilleme olduğunu ima etmiş ve aynı zamanda bunun Van (Yücel Aşkın) olayından sonra yeni bir örnek olduğunu belirterek dikkatleri çekmişti. (haber kaynağı-1, haber kaynağı-2, haber kaynağı-3, haber kaynağı-4)

(Abdullah Harun, 2 Kasım 2008)

Meclis -Nisan/1993- Faili Meçhul Siyasal Cinayetleri Araştırma Komisyonu eski üyesi: "Ergenekon davası, Türkiye'nin karanlık tarihine ışık tutacak"
Hüsamettin Korkutata, bir dönem işlenen ve faili meçhul kalan olayların altında Ergenekon sanıklarının olduğunu iddia etti. Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu üyesi Hüsamettin Korkutata, geçmişte bilgisine dahi başvurulamayan kişilerin bugün yargı önüne çıkarıldığını söyledi: "Son 30 yılda işlenen suikastların altında Ergenekon var."

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 1993 yılında kurulan Faili Meçhul Cinayetler Araştırma Komisyonu üyesi Hüsamettin Korkutata, Ergenekon davasının Türkiye'nin özellikle son 30 yıllık karanlık tarihine ışık tutacağını söyledi. Daha önce bilgisine bile başvurulmaya cesaret edilemeyen kişilerin bugün yargı önüne çıkartıldığını belirten Korkutata, "Bunda elbette siyasi iradenin, Genelkurmay'ın ve toplumun katkısı çok büyük. Ama geri adım atmadan sonuna kadar bunun üzerine gitmek gerek." dedi.

1993-1995 arasında iki yıl boyunca komisyon üyeliğinde bulunan ve halen SP GİK üyesi olan eski Bingöl Milletvekili Korkutata, o dönemde yaptıkları araştırmalar sonucu hazırladıkları raporun gelen baskılar üzerine rafa kaldırıldığını söyledi. O dönemde elde ettikleri bulguların bugünkü Ergenekon iddianamesinin temelini teşkil ettiğine dikkat çeken Korkutata, ülkemizdeki karanlık ilişkilerin ve faili meçhul olayların altında bugün Ergenekon davasında yargılanan sanıkların imzasının bulunduğunu kaydetti. Ergenekon'un 12 Eylül darbesinin ardından, daha önce tasfiye edilen Özel Harp Dairesi'nin kalıntıları üzerinde kurulduğunu belirten Korkutata, bunun 1990'lı yıllarda kurumsallaştığını savundu. İlk etapta güya devleti korumak adına ortaya çıkan bu insanların zamanla kendilerini devlet gibi görerek her türlü kanunsuz uygulamalara karıştığını söyledi.

Yapılan kanunsuz uygulamaların önce insan hakları ihlalleri ve faili meçhul cinayetlerle başladığını kaydeden eski vekil, bu oluşumların daha sonra hükümetleri değiştirmek veya siyaseti kilitlemek gibi roller üstlendiklerini belirtti. O dönemde yapılan bu işlerin başını JİTEM'in kurucusu olan Veli Küçük'ün çektiğini iddia eden Korkutata, "Veli Küçük, bir taraftan itirafçıları kullanırken, diğer yandan gizli köy korucularına faili meçhuller yaptırıyordu. Hatta Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım gibi insanları özel izinle cezaevlerinden alarak Ankara'daki en lüks otellerde ağırladıklarını tespit ettik. Yurtiçinde ve yurtdışında karanlık işlere bulaştılar. Hatta hükümetleri değiştirmek veya belli noktalara götürmek gibi politikaların cari olmasını sağladılar." şeklinde konuştu.

Korkutata, görev yaptıkları dönemde kolluk kuvvetlerinin yanı sıra çok sayıda kişi ve kurumun engelleriyle karşılaştıklarını belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü: "Mesela olayları incelemek üzere bölgeye gidiyoruz. Can güvenliğimiz yok. Korucu başlarına helikopter tahsis ediliyor ama bize vermiyorlardı. Yine dönemin DGM Savcısı Nusret Demiral bütün savcılıklara talimat göndererek 'komisyon üyelerine bilgi ve belge vermeyin' diyordu. Bizi tehdit ediyorlardı. Hatta Meclis'teki bazı arkadaşlar da 'bunların üzerine gidilir mi, devlete zarar veriyorsunuz' diye üzerimize geliyordu." (Meclis raporundan)

(Abdullah Harun, 22 Ekim 2008)

Kontrgerillacılar, genç-yaşlı kadın-erkek Milletin sandıklara attıkları oylarla Meclis'ine verdiği yetkiyi, içlerinde organize'ye baskını tertipletenlerin de bulunduğu malum 9 üyesiyle yok saydı: "'Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir (Kemal Atatürk)' değil, Şimdiki Üye Yapısı Değişmediği Sürece Kayıtsız Şartsız Biz Anayasa Mahkemesinindir".

Kontrgerilla'ya geç, başörtülüye dur!
Başörtüsü düzenlemesi sebebiyle AK partiye kapatma davası açan yargıtay başsavcısı ergenekon davasında sanıklar lehine tanık olacakmış. Ona ve ergenekonculara geç, en büyük tehdit başörtülüye dur! Yetki gasbı Türkiye'yi ayağa kaldırdı, Türkiye kaynamaya başladı. Cumhurbaşkanı, Başbakan, birçok bakan, bir çok parti yetkililerinin eşleri başörtülü. Onları unuttunuz mu ey 9'lar! Bu ayrımcılık niye? Rejimin altını oyduğunuzun farkında mısınız? Sizin gibi kin ve nefret dolu olanların vereceği hükümler adaletli mi?.. Hayır! Bu yaptığınızla Yassıada mahkemesini hatırlattınız. Zaten amacınızda bu değil miydi? Ama, uyanın o devirler geçti. Daha bir organize'ye baskını bile başaramıyorsunuz, bir youtube'a bile hükmedemiyorsunuz da, bu aziz millete mi hükmedeceksiniz? Resmen kin ve nefret dolusunuz, insanları ileride suç işler diye peşinen mahkum etmek, ancak sizin gibi vicdansız faşistlere mahsustur. Zaman aleyhinize akıyor. Şükürler olsun. Kontrgerilla cumhuriyetinden gerçek bir Türkiye Cumhuriyeti'ne geçmeyi engelleyemiyorsunuz, engelleyemeyeceksiniz. Anladık kolay teslim olmayacaksınız, bu ülkeye belki biraz daha belki de uzun süre sancı vereceksiniz. Ne 9'larınızın, ne ergenekon'unuzun, ne pkk'nızın ve ne de diğer taşeronlarınızın provokasyonları başarılı olamıyor, çünkü geçerlilik tarihini çoktan yitirdi. Bir siz farketmediniz! 'Yargıya saygılı olun' gibi laflarla kimseyi çocuk yerine koymayın, bu ülkeye birazcık olsa saygınız sevginiz varsa gelin yasalardan yana olun, ama gerçekten olun. Bazı cüppeliler, karınlarını doyurmak için bile vergisine muhtaç oldukları milletine ihanet etmesinler, bu izlenimi bırakmasınlar. Bilesiniz ki bu izlenim gittikçe belirginleşiyor.

diğer türban resimleri için tıklayın Bu rejimin adı ne? 'Türkiye Cumhuriyeti' mi 'Türkiye Baas (Azınlık) Cumhuriyeti' mi?
Anayasa Mahkemesi, üniversitelerde eğitim özgürlüğünü genişleten anayasa değişikliğine ilişkin iptal kararının gerekçesini açıkladı. Anayasa'nın 148. maddesinde anayasa değişikliklerinin şekil şartı dışında esas denetiminin yapılamayacağı hükmünü yok sayan Yüksek Mahkeme, Meclis'in yetkisini sınırlandırdı. "9 El Kaosa Kalktı!"

Anayasa Mahkemesi'nin verdiği karara muhalif kalan Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç ile üye Sacit Adalı, üyelerin kendilerinde olmayan bir yetkiyi kullandığının altını çizdi. Başkan Kılıç, karşı oy yazısında, iptali vahim bir hata olarak değerlendirirken, bu karar ile siyasi işleyişin yargı vesayetine bağlanarak ciddi bir sorun meydana getirildiğini vurguladı. Sacit Adalı da iptal kararını, "fevkalade zorlama bir yorum" olarak nitelendirdi. Adalı, "Artık hiçbir Anayasa değişikliği yapılamayacak, teklif edilemeyecek, akla dahi getirilmeyecektir." dedi.

Mahkeme, Meclis'ten 411 oyla geçen Anayasa değişikliğini "hukuken geçersiz" sayarken, Meclis'in yasama yetkisinin sınırlı olduğunu, sayısal gücüyle her yasayı çıkaramayacağını öne sürdü. Karardan yaklaşık 6 ay sonra yayınlanan gerekçede, kıyafet serbestisinin başta laiklik ilkesi olmak üzere, Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen Cumhuriyet'in temel nitelikleri ile bağdaşmadığı savunuldu ve şöyle denildi: "Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerini değiştiren hükümlerinin Cumhuriyet'in Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen niteliklerini değiştirdiğine karar vermesi halinde bu hükümleri Anayasa'nın 4. maddesindeki değiştirme yasağına aykırılık nedeniyle iptal edebilir." Gerekçeli kararda, üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılmasının, farklı yaşam tercihlerine, siyasal görüşlere veya inançlara sahip insanlar üzerinde baskı aracına dönüşmesi ihtimalinin de bulunduğu iddia edildi. Bu konuda şu ilginç yorum yapıldı: "Böylesi sınırsız ve koşulsuz bir kıyafet serbestisinin toplumsal huzuru ve ulusal dayanışmayı zedelemesi hatta giderek ortadan kaldırması kaçınılmazdır. Çünkü dinî örtünme amaçlı kıyafetlerin giyilmesinin sınırsız, koşulsuz serbest bırakılması halinde, bu tür kıyafetlerin giyilmesi, kamu yönetiminde ve toplumsal yaşamda ayırımcılığı davet edebilecek, bu tür kıyafetleri giyenlerin giymemeyi tercih edenlere yönelik bir etkileme, baskı, dayatma ve tehdit unsuru haline gelebilecek, örtünen - örtünmeyen, inançlı - inançsız, Müslüman olan - olmayan şeklinde din eksenli ayrışmalar, kutuplaşmalar ve bunlara bağlı olarak kamu düzenini ve huzurunu tehdit edecek gerginlikler ve çatışmalar ortaya çıkabilecektir. Bu olasılığın ortaya çıkması durumunda taşınan dinsel simgenin başkalarının üzerinde yaratacağı baskı ve olası eğitim aksamaları ile kamu düzeninin bozulması karşısında, üniversite yönetimlerinin ve kamu kurumlarının müdahalesine olanak verilmemesi, herkesin eşit şekilde eğitim hakkından yararlanmasını engelleyebilecektir." (Gerekçeli kararın tam metni)

Haşim Kılıç'tan özgürlükçü yorum: Üniversiteler kışla değildir
Üniversiteler kışla değil Toplumsal yaşamda geçerli olmayan kılık kıyafet düzenleme gerekliliğini üniversitelere dayatmak, hem üniversitelerin bu olağan işlevine, hem de Anayasa'da öngörülen akademik, bilimsel, düşüncel, kolektif ve diğer entelektüel özgürlükler manzumesine ters düşmektedir. Üniversiteler kışla değildir. Ders disiplini, reşit öğrencilerin uniform bir davranış, düşünüş ve inanç modeline sokulmasının gerekçesi olamaz. Üniversitelerde düzenleme yetkisinin tek meşru gerekçesi, eğitimin üniversite gereklerine uygun olarak yürütülmesi olmalıdır.

Sacit Adalı: Vehimlerle eğitim hakkı gasp edilemez
Bir türlü gelmeyen, ama devamlı tekrarlayarak, üsteleyerek, taze tutularak hemen geleceği vehmedilen mücerret ve mevhum bir tehlike uğruna müşahhas bir eğitim hakkının gasbına göz yumulmaktadır. Devamlı şekilde niyetleri sezmeye çalışmak, varsayımları ve olasılıkları bahane etmek problemi çözümsüzleştirmektedir. Hukuk devletinde işlemler, vehimler, tahminler veya kehanetler üzerine değil Anayasa ve yasalara uygun somut gerçeklikler üzerine bina edilir.

(Abdullah Harun, 22 Ekim 2008)

Neden hep Ankara?..
Ergenekon davasının ilk duruşmasında sanık avukatları, Danıştay saldırısının gerçekleştiği yer olduğu için davanın Ankara’ya alınmasını istemişler. Savcı, ‘Danıştay eylemlerden sadece biri’ diye bu talebin reddedilmesini istemiş.

Dikkatimi çekti. İstanbul Organize'ye yapılan ergenekon belgelerini ele geçirme operasyonu da Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı kaynaklı idi, ayrıca bazı etkili-yetkililerin Ergenekon soruşturmasının da Ankara'ya alınması talepleri basında yeralmıştı. Neden hep Ankara?.. CHP’li Onur Öymen'in, katıldığı bir TV programında ‘Merak etmeyin, Ankara’da hakimler var’ diyerek mahkemeden Ergenekon sanıklarına mahkumiyet çıksa bile Yargıtay’dan döneceğini ima etmesi ne anlama geliyor?..

Bu tipler İstanbul'dan ya da Van'dan niçin hoşlanmıyorlar, oradakiler aynı ülkenin hukukçuları değil mi? Acaba Davayı açıp inanılmaz bir cesaretle üst makamdakileri de iddianameye dahil eden Savcı Ferhat Sarıkaya ve Şemdinli davasına bakan Van mahkemesinin sanıklara 39'ar yıllık ağır hapis cezaları vermesi gibi örnekler sebebiyle Ankara dışındaki herhangi bir yerin savcı ve mahkemelerine güvenmiyorlar mı? Bu benim görüşüm. Ben öyle anlıyorum, hissediyorum.

İstanbul Organize'ye yaptıkları sızma operasyonu inanın "görevimiz tehlike" filmini aratmayan bir girişimdi. Yanlarında bilgisayar uzmanları da bulunan hukuk kılıflı bir ekibin operasyonuydu. Falanca filanca konuyu soruştururken çaktırmadan asıl aradıkları evraklara ulaşmayı denediler ama başaramadılar. Savcı Zekeriya Öz'ün, Organize'deki görevlilerin ve Üsküdar mahkemesinin dikkati, uyanıklığı ve çabukluğu sayesinde. Van mahkemesine itiraz eden bu tipler, Van üst mahkemesinin de itirazlarını reddetmesi üzerine davayı askeri mahkemeye zorla aldırmayı başarmışlardı. Ama çok sırıttılar.. Çok gürültü yaptılar, çok iz bıraktılar..

(Abdullah Harun, 21 Ekim 2008)

Ahmet Kekeç, Star, 21 Ekim 2008
Biliyorsunuz, ergenekon davasına bakan mahkemede iki tür tanık yer alıyor: Gizli tanık. Gizli olmayan tanık. Gizli tanık, adı üstünde, ‘gizli’ olduğu için, görüş mesafesinden uzak bir kabine konuşlandırılıyor ve sesi deforme edilerek salona sunuluyor. Gizli olmayan tanık da, şallak mallak, Allah ne verdiyse, tüm mevcudiyetini göstererek konuşuyor. İşçi Partili sanıkların avukatı Ceyhan Mumcu, duruşma öncesi, Ergenekon davasında yapacakları savunmanın detaylarını açıklarken, ilginç bir isimden söz etmiş ve daha da ilginç sayılabilecek bir çıkış yaparak, ‘Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’yı tanık olarak kullanacaklarını’ söylemiş. Nasıl yani? Hayır... Elbette olur... Olmamış bir şey değil. Gerekirse başbakanlar da tanık olarak mahkemeye çağrılabilir. Cumhurbaşkanları da çağrılabilir. Olmuştur. Olmalıdır da... Peki, Abdurrahman Yalçınkaya tanık olarak kendisini kullandıracak mı? Mesele bu.

Mumcu’ya göre Başsavcısı bugüne kadar İşçi Partisi için ‘ihtar bile’ vermemiş. Bu da davanın en önemli kanıtlarından biriymiş. Nasıl yani? Şöyle: Başsavcı iki parti hakkında kapatma davası açmış, birçok partiye ‘uyarı’ cezası göndermiş, ama spekülasyonların odağında olduğu (yahut odağında tutulduğu) halde İşçi Partisi hakkında ‘hiçbir işlem’ yapmamış. Bu da gösteriyormuş ki, bu partinin terör olaylarıyla uzaktan yakından ilişkisi yokmuş. Dolayısıyla, bu partinin ‘sanık’ konumundaki yöneticileri ‘yargılama dışında’ tutulmalıymış.

Olur, hayhay. Fakat iki ‘şey’ var... İşçi Partisi terör olaylarına bulaşmamış olabilir. Bence de bulaşmamıştır. Fakat bu partinin genel başkanı olan zat, ‘oy çoğunluğu’nun bir şey ifade etmediğini, dolayısıyla ‘demokrasi dışı arayışların’ normal sayılacağını, ilericilerin ‘tankları’ bulunduğunu, ‘Ergenekon davası geri çekilmeden PKK terörünün bitmeyeceğini’ söylemiş, söyleyebilmiş bir adamdır ve mebzul miktar kripto ve ‘gizli belge’yle yakalanmıştır. Hadi bunun takdirini mahkemeye bırakalım. Peki, Ceyhan Mumcu iyi mi yapmıştır? İşçi Partisi’ne ‘ihtar bile’ vermemiş olan Başsavcı’yı ne duruma soktuğunun farkında mıdır?

Bir soru da değerli Başsavcı’ya: Çok güzel iddianameler hazırlıyorsunuz, tadı damağımızda kalan ‘yakın ve uzak tehlike’ değerlendirmeleri yapıyorsunuz... Peki, demokrasiye yönelik uzak ve yakın tehlikeler karşısında neden kılınızı kıpırdatmıyorsunuz? Oluyor mu yani?
(Ahmet Kekeç'in yazısının tamamı)

(Abdullah Harun, 21 Ekim 2008)

Ergenekon gerginliği
Yarın Ergenekon davasının ilk duruşması yapılacak. Bir elinde kılıç, diğerinde terazi, gözleri bağlı olan adalet işe koyulacak. Adaletin tecellisi zaman alır. Hele Ergenekon gibi bir kervan yükü dosya ile yola koyulan bir davada herkesin sabırlı olması lâzım. Kolay değil; Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütün sinir ve sindirim sistemini temizliyor. Ortalığa saçılanlar nasıl bir belâ ile uğraştığımızı gösteriyor. Kontrgerilla'nın kurulduğu 1952 yılı başlangıç alınırsa, Türkiye son 56 yılının hesabını görüyor.

Elde ne var?
Elimizde, cesur savcıların ve işin peşini bırakmayan yetenekli polislerin eseri olan kalın bir iddianame ve ekleri var. Bir de bu iddianamede sanık olarak yer alan ve tutuklu bulunanlar. İddianame "Ergenekon terör örgütü"nün işlediği somut suçlar üzerine inşa edildi. İçinde yer alan bilgi ve belgeler derinliğini ve kapsamını kestirmekte zorlandığımız, her yere nüfûz etmiş devasa bir suç örgütünün varlığını gösteriyor. Sıralanan somut suçlar ve deliller devletin şemsiyesi altında suç işleyen bu terör örgütünü deşifre etmek ve kökünü kurutmak için yeterli. Şöyle bir benzetme yapmıştım: İri bir kayanın, yani devletin altına yuva yapmış haşerat, kaya yerinden oynadığı için orta yerde kaldı. Panik içinde sağa sola kaçıyor. Panik halinde ilişkide oldukları her yeri ayağa kaldırıyor. Kutunun kapağı açıldı. İçinde gördüklerimizi artık bize kimse unutturamaz. O zaman bu davanın sonunu mutlaka göreceğiz. Hiç kimse "acaba üstü örtülür mü?" endişesine kapılmamalı.

Israrlı bir fikri takiple peşinden gitmemiz ve mutlaka çözmemiz gereken iki problem var.
Birincisi, Ergenekon davasının yol açtığı sarsıntının önümüze koyduğu gündemleri eleştiri süzgecinden geçirmek. İddianame Ergenekon'un Türk "kontrgerilla"sı olduğunu, bu örgütün yoldan çıkarak bir kişisel çıkar şebekesine dönüştüğünü anlatıyor. Karşımızda sivil-asker uzantıları olan ve kolları her yere uzanan bir şebeke var. Canı yandıkça, başkalarının canını yakması ve doğrudan veya dolaylı ilişkide bulunduğu bütün önemli merkezleri harekete geçirmesi doğal. Tartıştığımız gündemlerin hemen hepsinde bir Ergenekon izi aramamız lâzım. Siyaset geriliyor. Asker-siyaset-medya ilişkisi gerginleşiyor. Ergenekoncuların oturdukları yerden bir kriz yönetimi sürdürdükleri ve her gündemden kendileri için bir sonuç devşirmeye çalıştıkları görülüyor. Gerginliğin her türü, Ergenekoncuların işine yarıyor. Ergenekon davasını sulandırmaya çalışanlardan başlayarak, siyasete gerginlik pompalayanları daha dikkatli gözden geçirmeliyiz.

İkincisi, bu dava ile ilgili hepimize düşen sorumlulukla ilgili. Detaylara kapılıp ana gövdeyi gözden kaçırmayalım. Ergenekon devlet içine yuvalanmış bir terör örgütü. Savcılık, işlenen suçları takip ederek önümüze bu örgütün şemasını ve nasıl iş yaptığını koydu. Mahkeme, delilleriyle ispatlanmış suçlara bakarak hükmünü icra edecek. Devlet içine böyle bir örgütün mevcudiyeti, sadece suç işlendiği zaman adalete düşen bir sorumluluğu mu getiriyor? Hani bu örgütün idarî soruşturması? Siyasî denetim neden devreye girmiyor? İddianame Ergenekoncuların Türk Silahlı Kuvvetleri adına iş yaptıklarını, sık sık tekrarladıklarını söylüyor. Koskoca Türk ordusunun itibarını ayağa düşürmeye kalkan bu örgütle ilgili, Türk Silahlı Kuvvetleri neden hâlâ bir soruşturma yürütmüyor? Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde bir soruşturma komisyonunun, bugüne kadar çoktan devreye girmesi ve Ergenekon terör örgütü hakkında siyasî denetim kanallarının çoktan harekete geçmesi gerekirdi. İtham altında bulunan devlet ve devletin güvenlik birimleri. Güvenliği sağlamakla görevli olanların, vatandaşın can güvenliğini tehdit eden bir örgüt kurdukları, yönettikleri ve suç işledikleri iddia ediliyor. Parlamento denetimi olmadan, bu illegal örgütlenmenin bütünüyle teşhir edilmesi ve istikbalde benzerlerinin önünün alınması mümkün mü? Yarın, tarihimizde çok önemli bir gün. Bu davayı sulandırarak içten içe çürütmeye çalışan Ergenekoncular bir tarafa; kamuoyu denetiminin etkili bir şekilde devrede olması en büyük güvencemiz. (Mümtazer Türköne, Zaman, 19 Ekim 2008)

(Abdullah Harun, 19 Ekim 2008)

"Ergenekon ziyaretçisi Mendi, eşimi ölmeden tehdit etti!"
1996'da Kıbrıs'ta öldürülen gazeteci eşi Kutlu Adalı'nın katillerinin bulunması için Ergenekon davasından umutlu olduğunu söyleyen İlkay Adalı, Güldal Mumcu ve Şengül Hablemitoğlu'na da çağrıda bulundu: "Susmayın. Sustukça faili meçhuller devam edecek.Ergenekon ziyaretçisi Mendi, eşimi ölmeden tehdit etti."

Kıbrıs'ta 1996 yılında öldürülen gazeteci eşi Kutlu Adalı'nın eşi İlkay Adalı'dan, faili meçhul suikastlarla öldürülen Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu'ya ve Necip Hablemitoğlu'nun eşi Şengül Hablemitoğlu'na, "Susmayın" çağrısı geldi. Eşinin katillerinin bulunması için Ergenekon davasından umutlu olduğunu anlatan İlkay Adalı, eşinin suikastına adı karışan Kocaeli Garnizon Komutanı Galip Mendi'nin 2004 yılındaki referandumda, Muzaffer Tekin'le birlikte Kıbrıs'a gelerek, köy köy dolaştığını ve "Hayır" oyu verilmesi için halka propaganda yaptığını söyledi.

12 yıldır çözülemeyen cinayet
1996 yılı Temmuz'unda faili meçhul bir suikastla öldürülen Kıbrıslı gazeteci Kutlu Adalı'nın cinayetindeki sır perdesi 12 yıldır aralanamadı. Adalı'nın bedeninden çıkarılan 2 kurşunun balistik incelemesi yapılmadı. Suikastta, o dönem, hakkında yazdığı yazılar nedeniyle tehditler aldığı, Sivil Savunma Teşkilatı Başkanı Galip Mendi, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı olan Hasan Kundakçı ve Abdullah Çatlı'nın isimleri geçti. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, suikastın Susurlukçuların meşhur silahı "Uzi" ile gerçekleştirildiğini açıkladı. Kutlu Adalı'nın eşi İlkay Adalı, suikastın faillerinin ortaya çıkarılması için davanın peşini bırakmayarak, büyük bir hukuk mücadelesi ortaya koydu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) gerekli soruşturmayı yapmadığı için Türkiye'yi mahkum ettirdi.

Savcı olayın üstüne gitsin
Katillerin ortaya çıkarılması için Ergenekon Davası'na umut bağlayan İlkay Adalı, yine faili meçhul suikastlarla öldürülen Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu'ya ve Necip Hablemitoğlu'nun eşi Şengül Hablemitoğlu'na, "Susmayın" çağrısı yaptı. Güldal Mumcu ve Şengül Hablemitoğlu'nun suikastların üstüne gitmek yerine, susmayı tercih ettiklerini ifade eden Adalı, "Onlara çağrım, susmamaları. Çünkü, onlar sustukça sıra başkalarına gelecek. Faili meçhul cinayetler devam edecek" dedi. Ergenekon davasından ümitli olduğunu ifade eden Adalı, "Ergenekon Davası'nda, eşime yapılan suikastın üzerine gidilirse, failler bulunur. O kurşunların Uzi silahından çıktığına, kime ait olduğuna dair bilgiler gelirse, o olayın çözüleceğine inanıyorum ben. Ergenekon Savcısı’nın eşime düzenlenen suikastın üzerine gitmesini bekliyorum ve Başbakan Erdoğan'dan istediğim randevunun kabul edilmesini istiyorum" dedi.

KORGENERAL GALİP MENDİ’YE AĞIR SUÇLAMA
İlkay Adalı, Genelkurmay Başkanlığı adına Ergenekon tutukluları emekli Orgeneral Şener Eruygur ile emekli Orgeneral Hurşit Tolon'u Kandıra F Tipi Cezaevinde ziyaret eden Kocaeli Garnizon Komutanı olan Korgeneral Galip Mendi ile ile ilgili de müthiş bir iddiada bulundu. Eşinin ölümünde kısa süre önce Galip Mendi'den tehdit telefonları aldığını ve Mendi'nin bunu mahkemede kabul ettiğini ifade eden Adalı, şu iddiayı gündeme getirdi: "Kıbrıs'ta 'Evet - Hayır' oylaması yapılacağı zaman Galip Mendi, Muzaffer Tekin'le birlikte gelip burada, köyleri gezip 'Hayır' oyu verilmesi hususunda halka telkinde bulundular." (Bugün gazetesi, 19 Ekim 2008)

(Abdullah Harun,  19 Ekim 2008)

Perinçek: 'Ergenekon Soruşturması'na son verin, terör bitsin'
Ergenekon tutuklusu Doğu Perinçek'ten şok bir çağrı geldi. Terör olaylarının arttığı bir dönemde Aydınlık dergisine konuşan Perinçek şok ifadelerde bulundu.
Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek şok ifadelerde bulundu. Partisine yakın Aydınlık dergisinde röportajı yayınlanan Perinçek, PKK terörünün bitmesi için Ergenekon operasyonunun sona ermesi gerektiğini savundu. Perinçek ‘Ergenekon soruşturması bitmeden PKK terörü bitmez’ iddiasında bulundu.

GÖNDERME DE Mİ BULUNDU
Ergenekon Operasyonlarının başlamasının ardından Ergenekoncuların PKK ile ilişkili olduğu iddiaları ortaya atılmış hatta PKK'nın Ergenekon örgütü tarafından kurulduğu öne sürülmüştü. İP Genel Başkanı Doğu Perinçek'in de PKK kamplarında Abdullah Öcalan'la yaptığı görüşmelerde çekilen fotoğraflar değişik medya organlarında yer almıştı. Perinçek'in bu açıklaması akıllara, "PKK saldırılarının arkasında Ergenekon terör örgütü mü var?" sorusunu getirdi.

ERGENEKON TERTİBİNİN SONU ÇÖZÜMÜN BAŞLANGICI
Perinçek Aydınlık dergisinde yayınlanan röportajında şu ifadelerde bulundu: “ABD, Ergenekon operasyonuyla Türkiye’yi parçalama ve ekonomisini çökertme planını uyguluyor. Ordu’yu yıpratıyor, bölücü teröre karşı etkin olmasın diye. İşçi Partisi’ni hedef aldı; Türkiye bağımsız ve halkçı bir iktidar kuramasın diye. Bölücü teröre karşı bugün ilk ve en etkin uygulama, Ergenekon operasyonuna son vermektir. Bu yapılmadan Türkiye cephesini etkin olarak bölücü teröre dönemez. Bu yapılmadan ekonomik çözüm de üretilemez. Ordu’nun bir futbol topu gibi her gün tekmelendiği bir ortamda, Aktütün Karakolları basılır, Ordu’ya karşı yıpratma kampanyaları çok daha ileri boyutlara götürülür, Milli Hükümet’in önü tıkanır. Ergenekon tertibine son verilmesi, tüm çözümlerin başlangıcıdır."

SON BİR YILLIK BİLANÇO KABARIK
Ergenekon operasyonlarının başlatıdığı son bir yılda terör saldırılarında ciddi bir artış yaşandı. Geçtiğimiz yıl 21 Ekim'de Dağlıca'ya saldıran teröristler 13 askeri şehit ederken 8 askeri de kaçırmıştı. 3 Ekim'de Aktütün Karakolu'na yönelik saldırı da ise 17 asker şehit oldu. Bugün meydana gelen saldırılarda 5 askerimizin şehit olduğu haberleri geldi. Yine son bir yıl içerisinde değişik yerlerde düzenlenen saldırılarda çok sayıda asker PKK'lı teröristler tarafından şehit edildi. (Bu haberin tamamı)

(Abdullah Harun, 17 Ekim 2008)

Resmi büyütmek için tıklayınTaraf'tan TSK'ya sert tepki
Taraf Gazetesi geri adım atmadı, tam aksine yeni belge ve fotoğraflar yayınladı. Aktütün haberleriyle gündemi sarsan Taraf'dan yeni bir belge daha geldi. İlker Başbuğ'un öfke saçtığı Taraf, adeta "savaşa ben de varım" dedi. Üstelik Genelkurmay'ın haberlerle ilgili yayın yasağı koymasına rağmen, 1. sayfayı Aktütün'e ve Başbuğ'a verilen cevapla kapattılar. Başbuğ'un zehir zemberek açıklamasına aynı sertlikte cevap verdiler. Bununla yetinmeyip yeni bir fotoğrafla "hodri meydan" dediler.. Gazete "Tehdidi bırak hesap ver" manşetiyle okurların karşısına çıktı. Yayın yasağını takmayan gezete, Başbuğ'un açıklamalarına tek tek cevap verdi. Gazete sürmanşetten askere bir de çağrıda bulunuyor: "Taraf yeni bir Aktütün belgesiyle, Başbuğ'u sükunete ve görevini yapmaya çağırıyor." Gazetenin "Öfke bu sorulara cevap vermiyor" alt başlığı altında yanıt verilmesini istediği sorular şöyle: 1. Aktütün göz göre göre nasıl basıldı? 2. Baskın canlı canlı izlendi, ne yapıldı? 3. Bayraktepe mevzii takviye edildi mi? 4. PKK Bayraktepe'yi ele geçirebildi mi? 5. Aktütün karakolu saldırıya uğradı mı?

Taraf gazetesi Yazarı Ahmet Altan'ın yazısı: Genelkurmay Başkanı'na...
Siz böyle saygısız, nezaketsiz, tehditkar bir konuşma üslubunu benimseme cüretini nereden buluyorsunuz? Ağzınızdan çıkanı kulağının duymuyor mu sizin? Siz kimi korkutmaya çalışıyorsunuz? Korkutabileceğinizi inanıyor musunuz gerçekten? Bakın ben size dostça bir şey söyleyeyim general? Vazgeçin bu kaba tehditlerden... Öfkeli jestlerden, asabi mimiklerden. Bunlar bizi korkutmaya yetmez. Ha, sanmayın ki bu ülkede 'derin devlet' dendiğinde kimin kastdedildiğini bilmiyoruz, sanmayın ki patlayan arabalardan, ensesinden vurulan adamlardan haberimiz yok. Sadece umrumuzda değil. Bunu anlayabiliyor musunuz? Bazı insanları, ülkeleri özgür ve mutlu olsun diye herşeyi göze alabileceğini kavrayabiliyor musunuz? Bunu kavramaya çalışın. Bırakın korkutma çabalarını. Bunlar yakışıksız işler. Üstelik gerçeği ortaya çıkarma çabasından bizi vazgeçirmeye de yetmez.

Siz birşeyler söylediniz dün. 'Herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde bulunmaya" davet ettiniz galiba, Siz 'doğru yerin' neresi olduğunu biliyor musunuz? 'Doğru yer' neresidir biliyor musunuz? Doğru yer insanın mesleğini dürüstçe ve gereklerini yerine getirerek yaptığı yerdir. Biz 'doğru yer'de duruyoruz. Mesleğimizin gereğini dürüstçe yerine getiriyor ve gerçekleri yıllardır yalanlarla kandırılan bu halka açıklıyoruz. Siz doğru yerde durmuyorsunuz. Kendi mesleğinizin gereklerini yerine getirmiyorsunuz. Sizin mesleğininiz gereği, size emanet edilen o genç askerleri korumaktır. Karakol baskınını an be an gösteren kamera kayıtlarına rağmen, gerekli tedbirleri almamak, istihbarat raporlarına aldırmamak, çatışma başladıktan sonra yeterince yardım göndermemek ve o çocukları ölüme göndermek sizin suçunuzdur. Görevinizi yerine getirmediniz.

Neden? Niye o çocukları korumadınız? Bunun için yargılanmanız gerektiğini biliyorsunuz değil mi? Tabi savcıların sizi mahkemeye çağırmayacağına, sizi yargılayacak bir merci olmadığına güveniyorsunuz. Ama bu yargılanmanız gerektiği gerçeğini değiştirmiyor. Tabi bir de istifa müessesesi denilen bir şey var. Sanırım sizin o müesseseden haberiniz bulunmuyor. Başbakanın, hükümetin, parlamentonun sizden hesap sormaması da sizi cesaretlendiriyor. Ama bir de halk var bu ülkede. Gerçekleri duymak isteyen bir halk. Ve o sizin peşinizi bırakmaz. Arkanıza kuvvet komutanlarını alıp kameraların karşısına geçerek asabi bir şekilde medyaya verdiğiniz 'muhtıra' bu gerçeği değiştirmez. Siz bize Aktütün'ü anlatın. O çocuklar niye öldü? Niye baskını önlemediniz?

Bir de pek anlamadığımız bir sözünüz var, 'Bu tip saldırılar karşısında her ordunun vereceği cevap ve tepki bellidir'. Ne demek bu? Birincisi bir saldırı yok, saldırmıyoruz, gerçekleri açıklıyoruz. İkincisi, 'Her ordu' böyle eleştiriler karşısında nasıl tepki veriyor? Siz nasıl tepki verdiklerini bilmiyor musunuz? Gelişmiş ülkelerde böyle bir facianın sorumlusu olanlar derhal görevlerinden alınıp yargılanırlar. Ama sizin aklınızdaki bu değil, açıkça anlaşılıyor. O zaman, nedir o? 'Ordunun vereceği tepki'? Ordular kendilerine saldıran 'düşman'ı yok etmek için eğitilirler. Bizim gerçekleri açıklamamızı bir 'saldırı' olarak nitelendirdiğinize göre Bizi de 'düşman' olarak görüyorsunuz. Eee, ne yapacaksınız? Saldıracak mısınız, gazeteyi mi bombalayacaksınız, F 16'ları mı göndereceksiniz? Siz ne dediğinizi farkında mısınız? Baskını daha önceden bildiğiniz halde o çocukları korumayacaksınız, Bunu açıklayan gazeteleri de 'ordu tepkisiyle' korkutmaya çalışacaksınız. General, 'doğru yer'de durun. Haddinizi aşmayın. Bizim ülkemizde, 70 milyon insanın boğazından kesip verdiği paralarla ayakta duran bizim ordumuzla, bizi tehdit edemezsiniz. Ordu, sizin hatalarınızı kapatmak için kullanacağınız bir tehdit aracı değildir.

Haa, bir de 'bölücü terör örgütünün eylemlerini başarılı gibi gösterenler, akan ve akacak olan her damla kanın sorumlusu olurlar' sözünüz var. Bakın bunu doğru söylüyorsunuz. Ama, 'başarılı gösteren' kim? Baskının önlenmediğini açıklayan gazeteler mi, yoksa baskını bile bile önlemeyenler mi? O kandan kimin sorumlu olduğunu anladınız mı? Sorumluluğu hissediyor musunuz? Hissetmelisiniz ve tehditleri bırakıp gerçekleri açıklamalısınız. Tehditlerinizden ve üslubunuzdan hoşlanmadık. Gerçekleri söyleyin bize. Gerçekleri... Biraz cesaret yeter buna. Cesaretiniz de öfkeniz kadar büyük olduğunda bize gerçekleri söyleyeceğinize eminiz. O günü bekliyoruz. 
(Ahmet Altan'ın yazısı için alternatif link)

(Abdullah Harun, 16 Ekim 2008, TSİ: 14.00)

Genelkurmay: "(Aktütün baskınıyla ilgili) Bu gizli bilgileri sızdıranlar hakkında adli işlemler başlatılmıştır..."
Taraf'ın bugünkü haberini siteye yeni eklemiştik ki Genelkurmay Başkanlığı'ndan yukarıdaki başlıklı çok sert bir açıklama geldi.

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Aktütün karakolu saldırısıyla ilgili TSK tarihinin en sert açıklamasını yaptı... " İlk önce şunu herkesin iyi anlamasını istiyorum. Bayraktepe'de meydana gelen olay PKK açısından intihar olayıdır. Orada çarpışan asker için ise kahramanlık destanıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kendine güveni tamdır. Aktütün saldırı olayıyla ilgili İkinci Ordu komutanı inceleme yapıyor. Bu gizli bilgileri sızdıranlar hakkında adli işlemler başlatılmıştır..." (Genelkurmay açıklaması)

Bu ve benzeri haberlerin siteye, herhangi bir kurumumuzu yıpratmak amacıyla eklenmediğini site yöneticisi Abdullah Harun olarak vurgulamak istiyorum
Hangi makam ve mevkide olursa olsun, ister Genelkurmay Başkanı, ister Cumhurbaşkanı, ister Başbakan isterse de başka bir yetkili olsun, hiç kimse bizden kendilerine güvenmemizi, gerekenlerin yapıldığı açıklamalarına inanmamızı istemesin, beklemesin. Biz olaylara ve sonuçlara bakarız. O kurumda bazı kişiler eğer bir hata yapıyorsa, o hata sebebiyle de Dağlıca ve Aktütün'de ve benzeri her durumda birçok asker-polisin anne-babaları evlat acısı yaşıyorsa, işte o hatayı yapanlar kim olursa olsun ortaya çıkarılıp hesap sorulmalı, cezalandırılmalı ve bu bilgi de kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Böyle skandallar basına yansıdı diye sızdıranların üzerine gitmeye kalkmak bizce doğru bir davranış değildir. Şeffaf olunarak, eğer sızdırılan bilgi yanlış ise bu ifade edilebilir. Bu asla kurumların saygınlığına ve güvenilirliğine gölge düşürmez. Orgeneral İlhami Erdil olayını burada hatırlatmak isteriz. Herkes hata yapabilir, önemli olan hataların üzerine gitmektir, onları örtmek ya da hataları ortaya çıkartanların peşine düşmek değil!
(Abdullah Harun, 15 Ekim 2008, TSİ: 14.00)


Bugün gazetesi, 16 Ekim 2008 manşetAskerî savcıdan Taraf'a: Belgeleri getir, yoksa gelir alırız!
Askeri savcılık, Aktütün baskınına ilişkin yaptığı haberlerle Genelkurmay'ı zor durumda bırakan Taraf Gazetesi'ne 3 gün süre vererek, belgelerin teslim edilmesini istedi. Savcılık, gönderdiği faksta, belgelerin gönderilmemesi halinde, gazeteye baskın yapılarak belgelere zorla el konulacağını da bildirdi.

Askeri savcılık, Dağlıca baskınına ilişkin haberleriyle dikkat çeken Taraf'a kamuoyunda 'Genelkurmay'ın Türkiye'yi biçimlendirme planı' diye yayımladığı lahikanın ardından da faks gönderip elindeki belgeleri istemişti. Gazete, belgeleri savcılığa göndermişti. Bu arada Genelkurmay Askeri Mahkemesi, 14 Ekim'de Aktütün baskınıyla ilgili Taraf'ta yayınlanan haberle ilgili yayın yasağı kararı aldı.

OKUR YORUMLARI:
Baskınmış... Aynı baskın, görüntüsü alınan teröristlere yapılsaydı 17 VATAN evladımız şehit olmazdı!
yunus çınar, 16 Ekim 2008

Yayın yasağı öylemi-SEBEP ? O resimler sahteyse Orjinalinimi yayınlayacaksınız ? Değişik bir resim görürüz umarım, yoksa düşünmemizede yasakmı koyacaksınız.
Turhan Öztürk, 16 Ekim 2008

Hey Allah'ım aklıma mukayyet ol.... Tüm sorular ortadayken ve bu sorular yanıtını bulamazken bir de üstüne fevri davranışlar sergileyen tsk ne yapmak istiyor acaba.Soruların yanıtını neden vermekte bu kadar zorlanıyorlar.Yanıt çok mu karmaşık kafa karıştırıcı.Biz cahil ! milletin anlayamacagı tarzdan mı bu açıklama.Açıklama yapılmaya layık degil miyiz ölenler bizlerden birilerine aitken.Bu soruların yanıtları neden hala gelmiyor.Kusura bakmayın tsk bu sefer halk gerçekten kızgın ve ardınızda durmayacak.Adam yerine konmuyorz çünki..
Name Yılmaz, 16 Ekim 2008

baskalarından da hesap sorulmalı...... Neden bile bile baskın yiyen, evladlarımızın şehit olmasına göz yumanlardan hesap sorulamaz?????????
Hüseyin Nuri Karakaş, 16 Ekim 2008

Yoksa gelirmiş.. Otoriteye bak.. zorla mı alınacak..Bunun bir üslubu yok mu? Tabii her zaman söylüyoruz.. bir ülkede hem sivil hem askeri savcı olamaz..hem asker hem sivil diye bir kurum olamaz..Asker siyasi kurumun, meclisin emrindedir.. bu durumun hemen kaldırılması gerek..
Selahattin Balsoy, 16 Ekim 2008

despotizm. Despotizmden baska nedir bu? Basın özgürlüğü yok mu bu ulkede, ne demek "gelir zorla aliriz"??!!
Osmanli Torunu, 16 Ekim 2008

Oldu alası böyle. Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı asker ve darbe olmadığını duymadım; askeri savcının böyle hareket etmesi alışılagelmiş bir hareket.
Ercüment Şener YAZICI, 16 Ekim 2008

Önemli olan belgelerin gerçekliği... Taraf gazetesi yazsın yazmasın vatandaş neyin ne olduğunu anlıyor...
Rahmi IRMAK, 16 Ekim 2008

NORMAL. soru sorulmayan fakat her sorduğuna cevap isteyen bir kurumdan başka ne beklenebilir.
zübeyir ör, 16 Ekim 2008

BELGELERİN NERDEN GELDİĞİ NEREDE OLDUĞU ÇOKMU ÖNEMLİ. Belgelerin kimde olduğu ile uğraşmak yerine olayda ihmali olanları tespit edip gereği yapılmalı değilmi olay sıradan bir olay değil 17 gencecik ana kuzusu şehit edildi hemde ihmaller zincirinin olduğu bir baskında .
erbil ersoy, 16 Ekim 2008

tarafa tarafız. gerci cogu gibi sologanlari sevmem ama burda diyecek baska birsey yok!
vedat findik, 16 Ekim 2008

olmaz böyle şey. bağırarak kimi sindirmek ve bitirmek istiyor pkk yı mı halkın eleştiri ve şüphelerinimi hiç yakışmadı aslında beklenen de buydu.hesap vermesi gerekenler hesap soruyor.ama inandırıcı ve samimi değil sadece etkinlik kaybetmenin ve başarısızlığın verdiği sinir
aydın vural, 16 Ekim 2008

Sayın başbug sen türk halkından büyük degilsin..Tabiki hesap vereceksin.. Bir şeye sinirlenebilir ve kendini savunabilirsin elbet.ama bu savunma yaptıklarının nedenini aydınlatıcı ve kendini aklayıcı nitelikte olmalıdır.Sorulara net yanıt veriyorsan tepkin anlamlı.Veremiyor ve devlet sırrı kavramına saklanıyorsan millet sonucu ortada olan bu saldırıları sana elbet sorar.Bizler topyekün asker bir milletiz.Devletimizi de severiz ama bu eleştirilemeyecegin anlamına gelmez.Olanlar ortada iken ve sen tatmin edici bir bilgi vermemişken ve yine her defasında sorumlular
Name Yılmaz, 16 Ekim 2008

hakkında soruşturma açılmıştır diyor ama sonucunu milletle paylaşmıyorsan bu millet sana sorar.Hemde öyle bir sorar ki neden soruyorsunuz diyemez siniz?Siz hizmet için varsınız o makamda.Bir şeyler yanlış gidiyorsa elbet hesabını vereceksiniz.Bireysel sorumlulugunuz olmasada hesap vermeme lüksünüz yok.Yeter artık bu ülke millet rejim bizim tribinden kurtulun artık.Artık sıkmaya başladı.Hiç bir kurum digerinden üstün degildir.Hele millet karşısında hiç üstün degildir.bu da bir millet muhtırasıdır
Name Yılmaz, 16 Ekim 2008

Medya korkunca terör bitecekmi? Peki medya kötü bir medya ise Bu medya polisi niye eleştiremiyor?
Rahmi IRMAK, 16 Ekim 2008

Gerçekler. Gerçekler ortaya çıkarılmalıdır. Şehtlerimizin üzerinde soru işaretleri olmamalıdır.Herkes gerğini yerine getirmeli ASKER,MEDYA SİYASET sorumlu oldukları alanın bilinciyle gereğini yerine getirmeli.bu konu ortada kalmamalıdır
uğur coşkun, 16 Ekim 2008

polis,tek bir teröristi dahi bilip yakalarken!!!!!!! evet polis, k.ırak'dan giren tek bir teröristi dahi bilip takip edip istanbulda ,kadın teröristin eylem yapmasına musade etmeden yakalıyor ama siz hazırlıkları bir ay önceden yapılan,kandilden ağır silahlar ile,katırlar ile gelip sınırı geçip aktütün karakoluna saldırı yapan üçyüz teröristi son ana kadar farketmediğinizi söylüyorsunuz!!!!bizimde buna inanmamızı bekliyorsunuz!!!kusura bakmayın ama düşünen akıl burda değil ihmal daha vahimi kasıt olduğunu anlıyor!!!!!
fatih oğuzhan, 16 Ekim 2008

Tamam da... Tamam da niye bagiriyorsunuz? Bagirmasaniz da anlardik. Simdi karsiniza aldiginiz kisi, kurum, grup susmazsa ne olacak?
Osman Bazuka, 16 Ekim 2008

Polat Alemdar'a gorev cikti. Herhalde serinin bundan sonradki dizisi. Kurtlar vadisi Ordu olsa gerek.... Polata gorev verin o cozer meseleyi ;)
Arif Genel, 16 Ekim 2008

Asker duygusal olamaz. Askerlik mesleği, vatanın dış tehditlere karşı savunulmasına yönelik, soğuk kanlı olması gereken bir meslektir. Öğretmenlik, gazetecilik, doktorluk, profesörlük, halkı işine taşıyan otobüs şoförlüğü kadar da kutsaldır. Aslında, meslekleri kutsal ve dokunulmaz yapmak da gereksiz. Halk herkesin değerini biliyor. Hatta Türk Ordusunun. Ama subaylık da bir meslek. Herkes kadar eşit vatandaşlar. Bu durumda gazeteler ve halk, hesap da sorar, cevap almak da ister bazı belirsizliklere. Algınganlık yok.
Mustafa Cavusoglu, 16 Ekim 2008

hesap verme zamanı. İlker Başbuğ'un dünkü konuşması hiçbir şekilde tatmin edici olmamıştır. Gazetelerde verilen somut delillere karşılık sadece tehdit var. Bizler ,bu baskına göz göre göre neden olan gerekli tedbirleri almayan kişilerin toplum önünde hesabının sorulmasını istiyoruz. Her zaman pkk ya karşı diken üstünde olması gereken ordumuzun içinde asla ihmale mahal verilmemeli. Siyasetle uğraşmak yerine lütfen ordu göreve.
tuba, 16 Ekim 2008

Sansür!! Gene OHAL dönemine gidilmek isteniyor!Sansür baslazacak,kimse haber yapmayacak,Genel kurmay ne söylerse o yazilacak!Zavalli insanlarin evleri ansizin askerler tarafindan basilacak,talan edilecek,sucsuz insanlar tutuklanacak,daha sonra faili mechul cinayetler listesine girecek veya iskence ile öldürülecek,Zavalli insanlarin köyleri bosaltilacak,herseyleri darp edilecek,ama sonucta gene hükümet suclu olacak!Sizler bu ülkede duracaginiz yeri ögrenmediginiz sürece,bu ülkenin refahindan söz edilemez
girambar gir, 16 Ekim 2008

Memur memurlugunu bilmeli. TARAF'i milletin ve demokrasinin tarafinda oldugu icin tekrar ve tekrar kutluyorum. Elbette diger medyanin da TARAF'a sonsuz destek vermesini can-i gönülden istiyorum. Aynen TARAF'in yaptigi gibi hükümetin de bu isin üzerine gidip millet icin calisan bu memurlarin derhal hesap vermeye alisir hale gelmelerini saglamasini istiyorum. Kimse kendini milletin efendisi yada cobani olarak görmesin! Ordumuzu yipratan bu muvazzaf memurlarin da derhal tasviyesi elzemdir.
Murat Celi, 16 Ekim 2008

Başarı? Ben de Sayın Genelkurmay Başkanının "Başarılıymış gibi gösterenler..." ifadesine takıldım. Kimse PKKyı başarılıymış gibi göstermiyor..."TSK nın bir zaafiyeti var mı?" diye soruyor...Örneğin biz futbol maçlarında gol yediğimiz zaman, bu hep karşı takımın başarısından dolayı mı oluyor? Kalecimiz öne çıkmışsa, defansımız görevini yapmamışsa, teknik direktörümüz dersini çalışmamışsa, gol yemişsek, karşı takımın başarısındanmıdır?
Meriç Güngör, 16 Ekim 2008

paşaya inat. dün yağmurda taraf almaya gittim.GERÇEKLERİ ÖĞRENMEK İÇİN.
DİLEK TETİK, 16 Ekim 2008

peki sayın paşam. medya şuçluıda bu baskının istihbaratını alan ve hiç bir önlem almayanlar suçsuzmu bize bunu açıkla kabahatinizi başka kurumlarda aramayın..
Nuri Oklu, 16 Ekim 2008

böyle olmaz paşam......... paksütle gizli gizli görüşmeler, bazı medya mensuplarıyla oturup konuşmalar, golf oynayan vurdumduymaz tavırlar, tehditler.............. MİLLETE EFELİK YAPILMAZ PAŞAM.
son yorum, 16 Ekim 2008

ulasılmaz. sayın paşalar bulundugunuz bu noktalar sızlerınde basınızı dondurmesın o mevkılerde bu mıllet için var oldugunuzu unutmayın sızler resopyonlarda ve mısafırhanelerde sıcak guzel ortamlarda bazı zamanlarınızı gecırıken bu mılletın evlatları kanlarını akıtmakta elbettekı bu mıllete zamanı geldıgınde tatmın edıcı acıklamalarda bulunmalısınız tabıkı bu acıklamalar emir vererek olmamalı sız bu mıllete saygı duyarsanız bu mıllette sızı baslarda tac yapar bız mıllet olarak komutanlarııza saygı duyarız
Aliriza bayankulu, 16 Ekim 2008

biraz ciddiyet. irticaya verdiğiniz önemi terörede verseniz bu iş biter.
vehbi aytac, 16 Ekim 2008

Sayın Başbuğ şık olmadı. Satın Başbuğ'a bu sert uslup hiç yakışmadı.Yapacağı sadece hata ve ıhmalin sorumluları hakkında gereğinin yapılacağını açıklamasıydı.Çünkü mızrak artık çuvala sığmıyor.Milleti bu sert uslupla korkutacağını sanıyorlarsa yanılıyorlar.
şaban köksal, 16 Ekim 2008

Suçlunun suçu cazgırlıkla örtülmez. Bilgi toplamakla yetkili kurumların uslubunde bir bozukluk olmaksızın bilgi alma yetkilerine bu kadar sert usluple ve tehdit vari bir dille cavaplanmasını yadırgıyorum. Bu da bir suçu paspas altına itmenin farklı bir yöntemidir. Basını hiçbir makam ve kurum tehtid etmemelidir. Bu tehdidi ben basına darbe olarak nitelendiriyorum. Ülkemizin tüm askeri ve stratejik yetkilerini elinde bulunduran bir komutana yakışmayacak bir uslup olup sinirle söylenmiş sözler olduğunu temenni ediyorum.
Hüseyin Yalçın, 16 Ekim 2008

naklen!!! Paşa önce naklen izledikleri saldırının cevabını versin. PKK için intihar saldırısıymış. TSK hazırlığını buna göre mi yapıyor? yoksa eldeki somut delillere göre mi? Kaç terörist öldüğü hiç önemli değil. Önemli olan bizim şehitlerimiz.
mutlu şimşek, 16 Ekim 2008

Her Türk Askerdir ve Her Türk Ordusunun Emrindedir. Paşam kimse PKK'yı ve eylemlerini hiçbir zaman başarılı göstermedi. Bir avuç aç köpeğin Türk ordusuna galip gelmesi Allah'ın izniyle hiçbir zaman mümkün olamaz. Söylenenler ''Eğer içimize sızan hayinler varsa onları tespit edelim'' anlamındadır.
bayram tanaydın, 16 Ekim 2008

Turk Olmak. Pasanin Bagira Bagira attigi Fircasini dinlerken bizi takip eden dunyanin dusuncelerini ve onlarin gozundeki dustugumuz konumu dusunup kahrolarak utandim. Vallahi Utandim. Ama hic de korkmadim.
TOLGA ARSLAN, 16 Ekim 2008

suç ve ceza. heronların bir aydır verdiği istihbarata rağmen aktütüne yapılan saldırıyı niye engellemedikleri ile ilgili hiçbir açıklama yapmadı.Kamuoyu aydınlatılmalı.Medya değil sorumlular cezalandırılmalı
SAMİ EROL, 16 Ekim 2008

Milletin Askeri; Bu ordu bu askerler milletindir ve milletine fırça atmak, milletine karşı ihtilal yapmakla vazifeli deillerdir, ama milletine hesap ve hizmet etmek zorundadır. 21 yüzyılda ve 2008 yılındayız, sorumluluk mevkiindeki biri asla böyle uslupla konuşamaz, batı devletlerinde ve ABD de böyle konuşan birisi konuşma bitmeden görevden alınır, elbisesi çıkartılır, ama herşeyde bir hayır vardır, millet bilgi sitemeye devam etmeli ve konuşmalı, yazmalı. Yasemin hanım haklı ve vazifesini yapmıştır, Cem
cem can, 16 Ekim 2008

(Abdullah Harun, 16 Ekim 2008)

Memleketimin sihirli kelimeleri
Kelimelerin gücüne inanırım. Bazı kelimelerin memleketimizdeki gücüne daha fazla inanırım. Hele de kimi zamanlarda, memleketimizde bazı kelimelerin gücüne daha da bir inanırım. Memleketimiz ne zaman çetrefilli bir dönemden geçiyor olsa, bazı kelimeler hacminden fazla yer kaplar demogoji boşluklarında, televizyon tartışmalarında, gazete köşelerinde, kahve sohbetlerinde. "Uzlaşma" gibi, "kamusal alan" gibi, "cumhuriyetin kazanımlari" gibi, "laik devlet" gibi, "üniter yapı" gibi, "velev ki" gibi...

Genelde memleketimizde tartışmalar "sloganlar" üzerinden yapıldığı için de, bu tarz kelimeler "tartışmalar"ın(!) olmazsa olmazlarıdır ve her zaman için sözlük anlamlarından daha fazlasını ifade ederler. Misal; laiklikle ve laik devletle bir problemi olmadığını "ispat etmeye" çalışan "takiyeci" bir sayın tartışmacıya (ki bunun ispatı memleketimizde izafiyet teorisinin ispatından daha zordur) haddini bildirmek için, konuşmasının tam ortasında yüksek perdeden peşpeşe üç-beş kez söylenecek "Türkiye laiktir, laik kalacak" cümlesi yeterlidir. Bu sihirli cümleye rağmen "takiyeci" sayın tartışmacı "gerçek niyetini" itiraf etmemişse "cumhuriyetin kazanımları, laik devlet, itiraf et!" diyerek ikinci hamleyi yapmak en doğru hareket tarzı olacaktır. Hala hasmınız konuşmasına devam ediyorsa da "hadi ordan, takiye yapıyorsun!" diye suratına doğru bir kaç kez höykürmek beklenen etkiyi yapacaktır, hem sayın tartışmacı hem de sayın izleyici üzerinde. Ertesi gün o sayın izleyici, hasmınızı nasıl da susturduğunuzu, nasıl da haddini bildirdiğinizi kahvede arkadaşlarına bir güzel anlatacaktır.

Dedim ya; gerçekten böyle çetrefilli zamanlarda memleketimizde bazı kelimeler hakikaten efsunludur, daha bir kavi durur, her tartışmada "oyun hileleri" gibi kullanılır ve kullanan tartışmacıya ekstra "power" sağlar. Şu son günlerin sihirli kelimeleri de "siyasi irade eksikliği"dir şüphesiz. Şu aralar terörle ilgili hangi yazıyı okusanız, hangi tartışmayı izleseniz hemen dikkatinizi çekecektir "siyasi irade eksikliği" kelimeleri.

Tartışmaları izliyorum da:
- Efendim, elde istihbarat raporları varmış. - Siyasi irade eksik!
- Efendim 350 kişi gelmişler. - Siyasi irade eksik!
- Dağlıca'dan sonra Aktütün. - Siyasi irade eksik!
- Şu golf işi? - Siyasi irade eksik!
- Ordunun üç numaralı komutanının 36 saat haberi olmamış? - Siyasi irade eksik!
- Karakolların yeri? - Siyasi irade eksik!
- Daha önce de 4 kez sal... - Siyasi irade eksik!
- İnsansız haber alm... - Siyasi irade eksik!
- Sınır ötesi teske... - Siyasi irade eksik!
- Gak. - Siyasi irade eksik!
- Guk. - Siyasi irade eksik!

Allah'tan siyasi irade eksik! Yoksa adam gibi tartışamayacaktık içinde bulunduğumuz durumu! Bakın ne güzel olması gerekenleri ve yapılan yanlışlıkları konuşuyoruz, misler gibiyiz! Nasıl bir siyasi irade eksikliğiymiş be kardeşim! Eldeki istihbarat raporlarına rağmen askeri herhangi bir tedbir almamızı engeller... Nereye, ne zaman, kaç kişiyle (hatta teröristlerin isimlerine kadar) saldırılacağı, kaç adet katırla hangi silahların taşındığına kadar her şeyin bilinmesine rağmen bölgeye takviye yapılmasına mani olur... Aynı karakola beşinci kez baskın yapılmasının ve 17 şehidimizin tek sebebidir... Karakolun yerinin değiştirilmesini sürekli erteler... Saatlerce süren çatışmaya hava desteği sağlamanın önündeki engeldir... 30 yıldır kanayan bu yaranın kapanmamasının ana sebebidir... ... ...

Doğrudur, gerçekten ortada bir "irade eksikliği" vardır. Ancak kesin olan bir şey varsa, bunun "siyasi"den ziyade "ASKERİ irade eksikliği" olduğudur. Buna ilaveten "askeri İDARE eksikliği" de dikkatlerden kaçmamaktadır. Bunun üstüne söylenecek ne varsa hikayedir kanaatindeyim.

VELEV ki, siyasi irade eksik, hatta daha da ileri gideyim bu son saldırıyı Başbakan organize etti. Saldıranlar da bakanlar ve milletvekilleri. Kardeşim, sormazlar mı sana; daha önce de dört kez basılmışsın, elinde istihbarat raporları var, adamlar göstere göstere geliyorlar, ne zaman, nereden, hangi silahlarla saldıracaklarına kadar biliyorsun; neden saldıracakları zamana kadar bekliyorsun, bir tedbir almıyorsun? Neden bir kaç savaş uçağı, bir iki "kobra tipi" helikopterle bu unsurları etkisiz hale getirmiyorsun? Yapamayacağından mı? Beceremeyeceğinden mi? HAYIR! İrade eksikliği olmasın bu ataletin sebebi? Bunun en hafif ifadesi "ASKERİ irade eksikliği" ve de "ASKERİ İDARE eksikliği"dir. Ötesini söylemeye dilim bile varmıyor.


Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın saldırıyı taa yurtdışlarından haber alıp, resmi ziyaretlerini yani devletin işlerini yarıda kesip apar topar memlekete döndüğü saatlerde; hava kuvvetleri komutanının golf sahasından "ne yapacaktım, ben mi gidecektim Aktütün'e?" demesi, daha sonra da resmi olarak yapılan "komutanımızın haberi yoktu" açıklamaları nasıl bir "ASKERI irade eksikliği" içerisinde bulunduğumuzun ibretlik vesikasıdır. Ayrıca yurdumun "güzel, yalnız ve unutkan" insanlarına siyasi irade eksikliği hususunda şunu hatırlatmak isterim: Bu ülke; Almanya tarafından, PKK'ya karşı kullanılıyor diye Alman tanklarının iadesinin istendiği siyasi iradenin mukavim olduğu günleri de gördü, Çekiç Güç helikopterleri tarafından dağlık bölgelerimize çevre kirliliği oluşturmasın diye tahta sandıklar bırakıldığına da şahit oldu.

"Ahval ve şeraitimiz" bu kadar netken ve dahi internette Yilmaz Özdil'in ipe sapa gelmez "had bildirici" yazıları dolaşırken; sadece şunu söylemek geliyor içimden: "Yerim sizin o siyasi irade eksikliği diyen dillerinizi! Yerim!". Nokta! Kalınız sağlıcakla, Kahraman Gündüz, Genç Siviller, kahraman_gunduz@fwceu.com, gencsiviller@yahoogroups.com

(Abdullah Harun, 16 Ekim 2008, TSİ: 11.00)

Ümit KardaşStrateji ve istihbarat uzmanları: TSK ‘açık’ soruşturmalı
TARAF’IN haberini değerlendiren strateji ve istihbarat uzmanları, Aktütün baskınında birçok noktanın karanlıkta kaldığını, yapılan açıklamalarla karanlık noktaların daha da arttığını belirterek sivil inisiyatifin de artık harekete geçmesini istediler. İşte bazı görüşler:

ŞEFFAFLAŞMA SAĞLANMALI - ÜMİT KARDAŞ (Emekli hakim albay):
Bu iddialar zaaflar olduğunu gözler önüne seriyor. Gerekli soruşturma Genelkurmay Başkanlığı tarafından kamuya açık olarak yapılmalıdır. Bu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin şeffaflaşmasıyla ilgili bir konudur. Bu iddialar üzerine hükümetin de bir an önce harekete geçmesi gerekmektedir. Soruşturma talimatı vermelidir. Çünkü kurum şeffaflaşmak istemiyor.

DEĞERLENDİRMEK ÖNEMLİ - DOÇ. DR. SEDAT LAÇİNER (USAK Başkanı):
Basit bir karakol baskını bu. Ama çok karanlık noktaları var. Yetkililer konuştukça da karanlık noktalar artıyor. Açıklamalar çok çelişmektedir. Ciddi iletişim sorunları söz konusu. İstihbaratı almak değil değerlendirmek önemlidir. Ordunun insiyatif alma sorunu vardır. Üst kademeden emir almadan hareket edemiyorlar. İletişim ve algılama sorunu olduğu anlaşılıyor. Bu hantal yapı içerisine casus da girebilir. Ciddi şüphelerim var. Ortada cevaplanması gereken basit sorular var. Aktütün'e saldırı ne zaman başladı? Uçaklar buraya ne zaman geldi? İstihbarat bilgilerine göre hareket edildi mi? Karanlıkta kalanların ortaya çıkması gerekiyor. Maalesef yetkililer konuştukça soru işaretleri artıyor. Yapılan açıklamalar birbiriyle çelişiyor. Çelişkilerin ortadan kalkması için ortadaki soruları cevaplamak gerekiyor.
 
SORGULANMASI GEREKİYOR - BÜLENT ORAKOĞLU (Emniyet İstihbarat Dairesi eski Başkanı):
Bir ihmal olduğu görülüyor. Herkes sorumluluğu üzerinden atmaya çalışıyor. Artık her kurum, hata yapan kişileri sorgulanabiliyor. Dağlıca ve Altınova’dan sonra Aktütün saldırısı düşündürücüdür. Aklımıza soru işaretleri getiriyor. Ayrıca Dağlıca’nın krokileri niçin Ergenekon sanıklarına gönderilmiştir bu mutlaka sorgulanmalıdır.

DAHA SAKİN OLMALIYDI
Emekli Korgeneral Salih Acarel: İlker Başbuğ, doğru konuştu, ancak sert konuştu. Buna gerek yoktu. Kendisi çok sevdiğim komutan ama daha sakin olabilirdi.
Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi: Türkiye'de 24 yıldır akan kan var. Millet bunun durmasını istiyor. Medya halka doğru bilgiler vermiyorsa bu eleştirilir, doğrusu açıklanır. Doğru bilginin karşısına bilgi ile çıkmak lazım.

KIŞLADA KONUŞUR GİBİYDİ - SEDAT ERGİN (Milliyet Gazetesi):
Bu kızgın üslup benim çok tasvip ettiğim bir üslup değil. İster sivil, isteri asker, ister de politikacı olsun, kamu görevlilerinin, kamuoyuna karşı, bu kadar çok yüksek ses perdesinden konuşmasını onaylayamam. Komutan, karargâhında maiyetindeki astlarına karşı böyle bir üslup kullanabilir. Bu üslubu kamuoyuna karşı, çok doğru bulmuyorum.

EMİR VERME, CEVAP VER - YASEMİN ÇONGAR (Taraf Gazetesi):
Genelkurmay'ın en üst düzeyde Aktütün baskınından haberdar olduğu, hatta bu hazırlıkları insansız araçlardan gelen video görüntülerinden neredeyse naklen izledikleri doğru mu? Bunlar doğruysa gereği neden yapılmadı? Kamuoyu bunların cevabını bekliyor. Genelkurmay Başkanı'nın bunların cevabını vermeden 'doğru yerde durun' gibi emir vermesi kabul edilemez.

BİRİKMİŞ STRESİN DIŞA VURUMU - AHMET HAKAN (Hürriyet Gazetesi):
Açıkçası çok fazla yadırgamadım, birikmiş bir stresin dışa vurumu gibi geldi bana. Bu eleştiriler arasında makul olanlar da vardı, olmayanları da. Genelkurmay Başkanı, makul olmayan kısmını hedef alarak sert bir açıklama yaptı. Üslup biraz öfkeliydi. Bunlardan yola çıkarak bir değerlendirme yapılabilir belki ama metne baktığımızda orada sorun gözükmüyor.

DEMOKRATİK ELEŞTİRİYE GELEMİYOR - MEHMET ALTAN (Star Gazetesi):
Demokratik eleştiri niye saldırı olsun? Kapalı bir toplum olduğumuz için övgüye alışmış bir kurum. Eleştirileri saldırı olarak algılıyor. Ortada işin iyi yapılmadığına dair çok ciddi emareler var. Böyle kuvvet komutanlarıyla bir araya gelip toplantılar yapmak, üslubu, tonu yükseltmek, korkutmaya çalışmak olsa olsa insanları yadırgatır ve üzer. Samimi değiller.

TEPKİ NORMAL, ÜSLUP YANLIŞ - OKTAY EKŞİ (Hürriyet Gazetesi):
İlker Başbuğ'un TSK'yı yıpratmayı amaçlayan kampanya nitelikli yayınlar nedeniyle tepki duyması normaldir. Bu yayınlara karşı, Silahlı Kuvvetler'imizin hukukunu koruması hakkı ve görevidir; ancak bu tepkinin medya dünyasını tedirgin etmeyi amaçladığı izlenimini veren bir üslupla dile getirilmesi doğru değildir. İfade özgürlüğüne herkesin saygı duyması lazım.

BU TEHDİTTİR, KABUL EDİLEMEZ - AHMET ABAKAY (Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı):
Bu müdahaleler basına 'görevini yapma' demektir. Bu bir tehdittir, ölçüsü kaçmış bir açıklamadır, bu tip tehditleri kabul etmiyoruz. Şu sıralarda herkes medyaya ders vermeye kalkıyor. Buna Başbuğ da dahil. Başbuğ 'herkes duracağı yeri bilmeli' diyor. Evet herkes duracağı yeri bilmeli. Buna Genelkurmay Başkanı da, hükümet de dahildir.

Genelkurmay önceki görüntüleri yasakladı
6 şehit verdiğimiz 10 Mayıs 2008 günü yaşanan Aktütün Karakolu baskınından önce de anlık istihbaratın var olduğuna dair görüntüleri Kanal D yayınlamıştı. Baskından önce PKK’lıların hareketlerini an be an gösteren görüntüler yayınlandıktan sonra Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi bu görüntülerin yayınlanmasına yasak getirmişti. (Star Gazete, 15 Ekim 2008)

(Abdullah Harun, 15-16 Ekim 2008, TSİ: 12.30)

TARAF'tan müthiş bir gazetecilik örneği! Taraf’ın bugün yayımladığı anlık istihbarat belgeleriyle istihbarat raporları Genelkurmay’ın, 17 askerin şehit olduğu Aktütün baskınını, tıpkı Dağlıca gibi, erkenden ayrıntılarıyla bildiğini gösterdi.
Taraf’ın bugün yayımladığı anlık istihbarat belgeleriyle istihbarat raporları Genelkurmay’ın 17 askerin şehit olduğu Aktütün baskınını, tıpkı Dağlıca gibi, ayrıntılarıyla bildiğini gösterdi. İç Güvenlik Harekât Durum raporları ve İnsansız Hava Araçları’nın ilettiği anlık istihbarat bilgileri Aktütün baskınından Genelkurmay’ı bir ay önce haberdar etti. İnsansız hava aracı saldırı günü 9.35’ten itibaren, aldığı görüntüleri Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı’na ve İkinci Başkan’a saatlerce ve naklen iletti. Saldırının önceden bilindiğini gösteren temel bir kanıt: Hava aracı, koordinatları Aktütün’e kilitlenmiş olarak saldırı sırasında da görüntü nakline devam etti.

- Havan atıyor musunuz niye atmıyorsunuz.  - Bir dakika atıyoruz.  - Mahir Mahir, Rubar Rubar siz de destek verin.  - Kemal o bir yere gidiyor. Boşa gidiyor aşağı düzelt.  - Azat azat arkasına atın.  - O söylediğim istikamete atın, Cia kısa düşürdün.  - Doğrudur Heval yeniden atıyoruz.  - Çalışın uygun uygun atın senin yerin uygundur vur ordan vur işte.  - Boş kalmasın uygun bir şekilde hem orayı hem karakolu vursunlar.  - Tamam Heval vuruyoruz her iki tepeyi de takip et.

Bu telsiz konuşmaları, 3 Ekim 2008 cuma günü 17 askerin şehit olduğu Aktütün saldırısı sırasında baskını düzenleyen PKK’lı grubun arasında gerçekleşti. Telsiz konuşmalarını canlı olarak dinleyenler arasında Aktütün Karakolu’nun da bağlı olduğu Van’daki Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı’na bağlı birimler de bulunuyordu. Bir ay önceden haber alınan ve  beklenen Aktütün saldırısı başlamıştı. Saat 13:59:02. (GPS: 10:59:02) Kuzey 37 15.33, Doğu 44 21.40 noktasından güneydeki tepelere mevzilenmiş PKK’lı gruba ilk görüntüden yaklaşık üç buçuk saat sonra ateş açılıyor. Ama Genelkurmay koordinatları belli olan bölgeye karada konuşlandırılmış silahlarla saldırmayı tercih ediyor. İstihbarat görüntülerine rağmen Genelkurmay, Hava Kuvvetleri’ni kullanmıyor.

Bir aydır izleniyordu. Uçaksavarlar girdi. Bir gün önce yeni rapor. Katırlar bile takipte. Kare kare gelen baskın. Canlı yayın başlıyor. Üç buçuk saat sonra müdahale. İnsansız hava aracı aktütün’ü izliyormuş. Bu başlıklara sahip tüm haberi görmek için Taraf, 15 Ekim 2008 tıklayın.

(Abdullah Harun, 15 Ekim 2008, TSİ: 13.00) 

Ergenekon soruşturma ve davasını akamete uğratmak amaçlı kontrgerilla provokasyonları devam ediyor!
Asrın davasına sayılı günler kala Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'e "Aydınlık"çıların karanlık tertibi

Çevresinde "tecavüzcü coşkun" diye bilinen bir elemanlarına yaptırdıkları haber ellerine yüzlerine bulaşan kontrgerillacılar, olayda adı geçenlerin anında yalanlamalarıyla spot ışığına yakalandılar! Tecavüzcü'nün gizlenemeyen karanlık yılları bir bir ortaya çıktı.

Savcı Öz hakkındaki haberlerin Aydın'da tertiplendiği ortaya çıktı. Asılsız haberin mimarı tecavüzcü çıktı. Asrın davasına sayılı günler kala, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Zekeriya Öz hakkında karalama kampanyası başlatıldı. Aydınlık Dergisi ile Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerinin geçen hafta gündeme getirdiği bir haber, kampanyanın en dikkat çekici örneğini oluşturuyor. "Ergenekon savcısının gizlenen karanlık 4 yılı" başlıklı haberlerin, Aydın'ın Çine ilçesinde tertiplendiği ve iftiralardan ibaret olduğu ortaya çıktı. Hem ilçe halkı hem de haberde adı geçen kişiler, yapılan dezenformasyonu gözler önüne serdi.

'Öz'ün Çine'den Mutki'ye sürüldüğü, bir işadamı tarafından kafasına silah dayandığı, eşinin çarşaflı olduğu, esnafı haraca bağladığı, yolsuzluk yaptığı' iddiaları araştırıldı. Öz'ün kafasına silah dayadığı ileri sürülen işadamı Mehmet Ocak, "Tamamen uydurma. Öz'ün birinden haraç istediğini de ne gördüm ne de duydum. Bu medya kuruluşlarına ihtarname gönderdim." dedi. Öz'ün ev sahibi ve komşusu olan Ali Kandemir de, "Çok efendi ve saygılıydı. Eşi çarşaflı filan değildi." bilgisini verdi. Adliyede yolsuzluk iddiasını ise yine bir adliye çalışanı yalanladı: "Yolsuzluğu yapan Ayhan U.'ydu, istifa etmek zorunda kaldı."

Türkiye tarihinin en önemli davalarından birine adım adım yaklaşılıyor. Haklarında iddianame hazırlanan 86 sanık 20 Ekim'de hakim karşısına çıkacak. Şüpheliler, 'kaos ortamı oluşturarak, darbeye teşebbüste bulunmakla' suçlanıyor. Duruşma tarihi yaklaştıkça bazı kesimlerin dezenformasyon amaçlı yayınlarının sayısı da artıyor. Bu konuda soruşturma kapsamında yapılan aramalarda suikast planlarının ele geçirildiği İşçi Partisi'ne bağlı yayın yapan Aydınlık Grubu başı çekiyor. Ümraniye'de patlayıcıların ele geçirildiği 12 Haziran 2007'den bu yana sürekli maksatlı yayınlar yapan Aydınlık, soruşturmayı 'TSK'ya karşı yapılmış bir operasyon' olarak göstermeye çalışıyor.

Söz konusu yayın organının bu politikası iddianamede de ele alınıyor. Savcı Zekeriya Öz, örgütün bu propagandasına şu şekilde dikkat çekiyor: "Kendilerini Türk Silahlı Kuvvetleri adına hareket ediyor gibi gösterip kendilerine karşı yapılan her türlü adli soruşturmanın Türk Silahlı Kuvvetleri'ne karşı yapıldığı şeklinde kamuoyunu yanılttıkları, ayrıca adil yargılamayı etkileme suçuna teşebbüs ettikleri gibi (bu konuyla alakalı suç duyurularının dosyada bulunduğu) ülkemizin en değerli kurumlarından olan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin adını da kendi örgütsel faaliyetlerine karıştırmak suretiyle kendi faaliyetlerini legal faaliyetler gibi göstermeye çalıştıkları anlaşılmıştır." (Daha ayrıntılı bilgi)

Savcı Öz'e iftira attırılan ve perinçek'in partisi işçi parti'ye mensup Hasan Akalın'ın tecavüz suçlaması dışında 'kundakçılıktan' hapis yattığı ortaya çıktı. Hürriyet 2'nin 1 Mart 1994 tarihli nüshasında 'DSP'li kundakçının adaylığı iptal edildi' başlıklı haberinde karşımıza çıkan Akalın, sabıkalı diye başkanlık adaylığından elenmiş. Gazetenin haberine göre, Akalın, komşusu Halil Mersin'in otomobilini kundaklamaktan suçlu bulunmuş. Bu suçtan 3 yıl hapis yatmış. Akalın, Çine belediye başkanlığı için aday olunca İlçe Seçim Kurulu inceleme yaparak Çine Asliye Ceza Mahkemesi'nce 3 yıl hapis cezasına çarptırıldığını tespit etmiş. Bunun üzerine sabıkalı diye adaylığı reddedilmiş. Yerine ise DSP'nin daha güvenilir bulduğu Ziraat Mühendisi Ahmet Kapıkıran aday gösterilmiş. (Zaman, 15 Ekim 2008)

(Abdullah Harun, 15 ve 13 Ekim 2008)

Kontrgerilla, Ergenekon Örgütü müdür veya Kontrgerilla mı Yargılanıyor, Tasfiye Ediliyor?
Ergenekon iddianamesinden net olarak anlaşılmıyor ama eğer Ergenekon örgütü kontrgerilla'nın kendisi midir derseniz, Hayır! O değildir, onun kullandığı alt örgütlerden birisidir. Kontrgerilla vardır, halen devam etmektedir ve Ergenekon'la aynı değildir. Kesinlikle böyledir. Bizce buna en büyük delil, Genelkurmay'ın 1990 yılında yaptığı brifingindeki açıklamasıdır: "..Özel Harp Dairesi yalnız antikomünist değildir. Din devrimine de karşıdır..." Devrim kelimesi kullanılmış. Başörtüsü taleplerinin en fazla dikkat çektiği "toplumsal hayatta İslam'ın gittikçe daha çok yer alması"nın, brifingi verenlerce din devrimi süreci olarak görüldüğü, dolayısıyla Kontrgerilla'nın, eski adı Özel Harp Dairesi, yeni adı ise Özel Kuvvetler Komutanlığı şeklinde değiştirilen ve başlangıçta ABD finasmanıyla kurulan, başbakan Ecevit'in bile haberdar edilmediği çok gizli bir devlet örgütü olduğu ve doğal olarak da varlığını halen sürdürdüğü, hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde gayet net anlaşılmaktadır. Öyle ayrıcalıkları vardır ki bu örgüt elemanlarının, mevcut kanunlara tabi değildirler, yakalanırlarsa soruşturulmazlar. Bu sitenin ilgili bir çok sayfasında bunları yıllardır belirtmiştik ama özellikle sitemizin en önemli bölümünü teşkil ettiğine inandığımız Kontrgerilla'nın varlığını gösteren klasik  Deliller  sayfası ile Özel Harp Dairesi Kontrgerilla mıdır? sorusuna cevap arayan  Ö.H.Dairesi  sayfalarını ve tabi  forum  bölümümüzdeki ilgili tartışma başlıklarını okumanızı tavsiye ederiz.

Ergenekon soruşturması ile kuyruğundan yakalanan Kontrgerilla canavarı, kurtulmak için bütün gücüyle mücadele etmeye başlamıştır. Soruşturmanın yukarılara tırmanmaması için, tıpkı Kurtlar Vadisi'ndeki İskender'in yakalanışıyla adamlarının tüm ülkeyi bombalı ve silahlı saldırılarla cehenneme çevirmeye çalışmaları gibi gözdağı eylemlerine girişmekte ve "daha ileriye gitmeyin" demektedir. Soruşturmanın seyrine göre bu eylemler devam edecek veya şimdilik duracaktır. Son örneklerini teşkil eden Balıkesir Altınova ve benzeri yerlerde sivillere, Aktütün Karakolu'nda askerlere, Diyarbakır'da polislere yönelik peşpeşe düzenlenen saldırılar, 12 Eylül öncesinde başarılan sağ-sol kavgasının günümüzde Türk-Kürt kavgası şeklinde başarılmaya çalışıldığını, kışkırtmaların çok sırıtmasına rağmen bunun yapılmasının ise iç-dış, türk-kürt, sağ-sol, asker-sivil gibi birbirine karşıt unsurların birlikte çalıştıkları statükocu kontrgerillacıların çok zor durumda olduklarını göstermekte. Yıllarca Meclis'teki komisyonlara ifade vermeye tenezzül bile etmeyen General Veli Küçük gibi önemli elemanlarını feda etmeyi göze almaları da kontrgerillacıların köşeye sıkıştığını, şiddetle çırpınmakta olduklarını ve bu telaş yüzünden iyice planlayıp örtemedikleri sırıtan hata dolu operasyonlar yürütmekte olduklarını, en az hasarla kapandan kurtulmaya çalıştıklarını gösteriyor. Benzer durum İtalya'daki Gladio soruşturması sırasında yaşanmış, soruşturmayı engelleme girişimleri dolaylı ve doğrudan devreye sokulmuştur. Belki de yıllar önce, 1980 öncesi başbakanlığı döneminde Kontrgerilla ve Özel Harp Dairesi iddialarının üzerine somut şekilde giden, kendisine Çiğli Havaalanı'nda suikast girişiminde bulunulan Bülent Ecevit'in, "Özel Harp Dairesi'nin sivil uzantısının açığa çıkarıldıklarında girişebilecekleri tehlikeli tertiplerden duyduğu korku" , bugünkü çılgınca katliam tertiplerini en çarpıcı şekilde anlaşılır kılan, Ergenekon soruşturmasının aslında nerelere kadar tırmanması gerektiğine ışık tutan ilk ve en üst düzey net açıklamadır. Ecevit'in başbakanı olduğu hükümetin koalisyon ortağı Necmettin Erbakan'ın, Uğur Mumcu cinayeti üzerine, bilinen ama kolayca ve normal koşullarda söylenemeyen gerçeği, onbinlerce kişi "Kahrolsun Kontrgerilla!" diye haykırırken dile getirdiği: "Türkiye'de Özel Harp Dairesi var. Bunların CIA'nın emrinde olduğunu, birçok provokasyonda bulunduğunu biliyoruz. Uğur Mumcu'nun öldürülmesine benzer birçok cinayet profesyonelce işlendi. Bu cinayetlerin Özel Harp Dairesi'nin marifeti olduğunu biliyoruz." sözleri de diğer bir net açıklamadır.

Evet bir örgüt tasfiye ediliyor, adı Ergenekon, ama tıpkı Susurluk'taki gibi kısıtlı tasfiyeden başka bir şey değil bu. Evet bu da bir şeydir, güzeldir şüphesiz. Ama asıl örgüt, asıl beyin veya beyin takımı şu an dışarıda, işinde gücünde insanlar görünümündedir. Muhtemelen çok yakından tanınan kişiler olup ellerini kollarını sallayıp gezinmekte, halka karşı yürütecekleri yeni operasyonları planlamaktadırlar. Boş durmayı sevmezler. Yani kendimizi kandırmayalım, bu iş bitti demeyelim. Yukarıda işaret ettiğimiz ÖHD kaynaklı örgütü ve bunların yurt sathına yaydıkları, gerçek amacı yurt savunması ve yurdumuz işgale uğradığında öğrendikleri, "ortalığı karıştırma, dış düşmana terör uygulama ve böylece halkın direnişini örgütleme, moral verme, dış düşmana karşı direnişi başlatma" gibi görevler üstlenmiş ve bu amaçtan sapmayan, ÖHD'nin sivil uzantısı gizli gerillaları istisna edelim. Ama bu amacını unutup kendi halkını, müslüman insanımızı, kürt insanımızı dış düşman olarak görüp, 12 Eylül darbesini olgunlaştırmak için aynı silahla hem sağcı hem solcu vuran, kahvehane tarayan, bombalama eylemleri yapan, darbe şartlarını olgunlaştıran, Atabeyler Grubu gibi Başbakan'a suikast planları yapan, Şemdinli'de PKK kitapçısını bombalayıp PKK yaptı süsü veren, Güneydoğu'da PKK'ya karşı mücadele ederseniz hapisten firarınızı sağlarız, yakalanırsanız da sizi tanımıyoruz deriz diye MHP'lileri yönlendiren, ister tam ister yarı resmi isterse de gayrı resmi gizli devlet görevlilerinin oluşturduğu gizli gerillaları ne yapalım, onları unutalım mı, bu dosya kapansın mı? Biz istesek de bu dosya kapanmaz. 100 yıldır ittihat terakki komitacılarını konuşuyorsak bir 100 yıl sonraki nesillerimiz hala bu gizli kontrgerilla örgütünü konuşmalı mı? Susurluk'ta sınırlı tasfiye oldu da dosya kapandı mı, hayır. Tam demokrasi tam demokratik kontrol mekanizması kurmak zorundayız. Düşüncesini, yaşam tarzını beğenmediği kendi halkını iç düşman görüp örgütlü terör ve şiddet uygulayanları en şiddetli cezalarla cezalandırıp sindirmedikçe, var olan tüm örgütlenmeleri dağıtmadıkça bu dosya hep açık kalacaktır. İnşallah o meşum dosyanın kapandığı günleri gelecek nesillere kalmadan bizler de görürüz!..
(Abdullah Harun, 27 Temmuz 2008, 13 Ekim 2008)

KONTRGERİLLACILAR ÇIRPINIYOR, 'KÜRT-TÜRK' KAVGASINI BAŞLATMAK İSTİYOR, TIPKI 12 EYLÜL ÖNCE 'SAĞ-SOL' ARASINDA BAŞARDIĞI GİBİ!
Ülkücüler, provokatörlerin oyununu duvar yazılarını silerek bozdu. Provokasyona dikkat çeken Iğdır Ülkü Ocağı temsilcileri yazıları kireçle boyadı. Iğdır'da şehir merkezinin çeşitli yerlerine provokatif duvar yazıları yazıldı. Ülkü Ocakları Dergisi Temsilciliği üyeleri, kendilerinin böyle yazılar yazmadığını belirterek yazıları teker teker sildi. Iğdır şehir merkezinde önceki gece çeşitli cadde ve sokaklardaki duvarlara boya ile yazılan ve ülkücü sloganlar içeren yazılar, Iğdır Ülkü Ocakları Dergisi Temsilciliği mensupları tarafından üzeri kireç ile boyanarak silindi. Ülkü Ocakları Dergisi Iğdır Temsilcisi Mücahit Yalçın, şehrin Bağlar Mahallesi, Topçular Sokak ve Atatürk Caddesi'nde kimliği belirsiz kişiler tarafından yazılan ülkücü sloganları kendilerinin yazmadığını söyledi. Yalçın, yazıların amacının provokasyon olduğuna dikkat çekti. Kardeş kavgası istemediklerini belirten Yalçın, "Birileri bizlerin adını kullanmıştır. Hiç kimsenin oyununa gelmeyeceğiz. Kimse bizi sokağa çekemeyecektir." dedi. Bu arada şehrin çeşitli yerlerine provokatif amaçlı 'Türk'e kefen giydirmek hangi i... haddine, şehitler ölmez, Apo'nun .... yıldıramaz bizleri, dişe diş kana kan intikam, Ülkücü militanlar" sloganları yazılmıştı.
Boşuna çırpınmayın kontrgerillacılar! Marjinal beyinsizler dışında her iki taraftan da planlarınıza hizmet edecek kimseyi bulamayacaksınız. Kardeşi kardeşe kırdırma gayretiniz her geçen gün deşifre oluyor!.. Kürt-Türk kardeşliğini yıkmayı amaçlayanların planlarını boşa çıkaralım. Onlar fitne ateşini her yakmaya çalıştıklarında bu ateşi söndürelim.
(Abdullah Harun, 10 Ekim 2008)

KURTLAR VADİSİ'NİN YENİ BÖLÜMÜ BİR GÜN ÖNCE BAŞLADI.  KONTRGERİLLACILARIN ÇIRPINIŞLARI SIRITIYOR!..
Kontrgerillacılar, Diyarbakır'da bu akşam Polis Okulu servis aracına muhtemelen pkk koluyla saldırdı. Çok sayıda yaralı var. Olay 17.00 sıralarında Diyarbakır- Silvan yolunda meydana geldi. Karayolunun 12'inci kilometresinde bulunan Abdülgaffar Okkan Polis Meslek Yüksekokulu'nun servis aracı teröristlerin saldırısına uğradı. Çok sayıda kişinin yaralandığı belirtilirken bölgeye sağlık ekipleri sevkedildi. Saldırının iki kişi tarafından uzun namlulu silahlar yapıldığı tahmin ediliyor. Saldırganların kaçarken silahlarını bıraktıkları iddia ediliyor. Yakalanmaları için büyük çaplı operasyonlar sürüyor... DHA muhabirinden alınan son bilgiye göre 4 polis şehit olurken, 1 şoför öldü, 23 polis de yaralandı. Yaralıların Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi´nde tedavi altına alındığı bildirildi. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü ekiplerince gerçekleştirilen operasyonlarda saldırıyı düzenlediği tespit edilen 4 teröristten 3'ü yakalandı, planlayıcının yakalanması ise an meselesi (9 Ekim 2008, TSİ:16.00). Hainler bir saat içinde yakalandı. Polis, Diyarbakır'daki saldırganları birkaç saatte ele geçirirken, uzmanlar bunu "Suçluları yakalamak için OHAL'e ihtiyaç yok" diye yorumladı. Teröristler, hedeflerinin 30 polis olduğunu itiraf etti. Teröristlerin ilk hedef olarak Emniyet Müdürlüğü'nü seçtiği, ancak başarılı olamayacakları endişesiyle otobüse yöneldiği kaydedildi. Teröristlerin servis aracını 3 gün boyunca takip ettiği, rampaya tırmanırken Mehmet Şah Yıldeniz'in talimatıyla ateşe başladıkları öğrenildi. Saldırı anında bazı polislerin biri hamile olan bayan polislerin kurşunlara hedef olmaması amacıyla kendini siper ettiği öğrenildi. Saldırının organizatörü olduğu belirlenen 1988 doğumlu Kulp nüfusuna kayıtlı Yıldeniz'i arama çalışmaları sürüyor (10 Ekim 2008, TSİ:15.00). Önemli ayrıntılar buraya eklenecektir.
ERDOĞAN'DAN AÇIKLAMA: Başbakan Erdoğan, saldırının ardından bir açıklama yaptı. Erdoğan, "Kimse güvenlik güçlerinin operasyon gücünden taviz beklemesin. Kimse terörün kısa vadeli bir süreç olduğunu beklemesin. Dünyanın her yerinde uzun soluklu bir süreç. Olayın bir çok boyutu var. Bunlar, sosyolojik, politik ve ekonomik... Yarın bu konu ile ilgili olarak bir çalışmamız olacak ve yeni yol haritamızı gözden geçireceğiz. Atılacak bazı adımlara burada zemin hazırlayan bir çalışma yapacağız. Yarından sonraki süreçte bu çalışmalar hızlanacak."
(Abdullah Harun, 8 Ekim 2008)

ALTINOVA, AKTÜTÜN KARAKOLU, DİYARBAKIR'DA POLİS'E SALDIRI. HEPSİ KİRLİ AĞIN PARÇALARI... Begüm Burak, bgmbrk@hotmail.com, "apo nun avukatlarına beyanından sonra artık ergenekon foz diyenler hepten susacak... altınova, hain saldırı hepsi kirli ağın parçaları. sivil insiyatife yani bizlere çok büyük iş düşüyor bence.. siyasiler pek de hızlı diil bürokrasi dersen zaten gel git..." (Forumdan alıntılanmıştır)

KONTRGERİLLA-ERGENEKON-PKK:  İÇ SAVAŞ OLASILIĞI ZORLANIYOR, ORTAM GERİLİYOR.. DEMOKRATİK ATILIMLAR BALTALANMAYA, HALKLAR ARASINA UÇURUMLAR AÇILMAYA ÇALIŞILIYOR. 12 EYLÜL ÖNCESİ SAĞ-SOL ARASINDA UÇURUM AÇMAYI BAŞARAN İÇ VE DIŞ KONTRGERİLLACILAR, BU KEZ TÜRK-KÜRT HALKLARI ARASINDA BUNU ZORLUYOR. AMA ÖZELLİKLE ERGENEKON SORUŞTURMASININ APAÇIK ORTAYA ÇIKARDIĞI GİBİ, PERDE GERİSİNDE KUKLALARINI OYNATAN, HALKA "
CAMBAZA BAK" DEYİP İÇ SAVAŞI YÜRÜTMEYE ÇALIŞANLAR ASLINDA KOLKOLA!..   (Abdullah Harun, 6 Ekim 2008)

AKTÜTÜN SINIR KARAKOLU'NA PKK SALDIRISI VE BALIKESİR/ALTINOVA PROVOKASYONU İLGİLİ TERÖR UZMANLARININ GÖRÜŞLERİ:
Sedat Laçiner: Karakol saldırıları dışında başka provokasyonlar da yapacaklar. Ergenekonla PKK terör örgütü kol kola gidiyor. Ekstra önlemler alınması gerekiyor. Buna benzer çok baskın yedi güvenlik güçleri. Bu durum PKK'nın başarısından değil, terörle mücadele stratejisindeki eksiklikten kaynaklanıyor. Türkiye mevcut stratejileri ile devam ettiği müddetçe buna benzer karakol baskınları da rutin halde devam eder.
Bülent Orakoğlu: Altınova'da ki de Aktütün'deki de aynı merkezden yürütülüyor. Arkasında Ergenekon var. Ergenekon'un iç ve dış bağlantıları ortaya çıkmadan çözülemez. Arka plandaki gerçekler insanlarımıza anlatılması lazım. Baskında hem güvenlik, hem de istihbarat açısından büyük zafiyetin bulunduğunu dile getiren Orakoğlu, "Onca teknik imkânlara ve insansız uçaklarımıza rağmen terör örgütü bu işi nasıl yapıyor? Artık bazı şeylerin sorgulanması lazım." dedi. Orakoğlu, olayın dış bağlantılı olduğunu iddia etti. Baskının yapılış biçimiyle zamanlamasının dikkat çekici olduğunu belirten Orakoğlu, "Terör örgütü Türkiye'de ne zaman güzel işler yapılsa bu tür eylemler yapmaya başlıyor. Türkiye'de terör her zaman darbelere zemin hazırlamak için yapıldı. Geçmişte yapılan darbelerin altında böyle bir şey var. Mesela El Kaide'nin İstanbul'da Sinagog saldırılarının yaptığı yıllarda örgüt bu tür eylemler yapmıyordu. Eylemlerinin zamanlaması çok önemli." şeklinde konuştu. Aktütün baskınının hem şeklinin hem de zamanlamasının son derece profesyonel olduğunu vurgulayan Orakoğlu, bu eylemin PKK'nın tek başına yapacağı iş olmadığına dikkat çekti. Orakoğlu, "Bir kere terörü yaratan ülkeler var. Bu olayın dış bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar 30'un üzerinde operasyon yapıldı. 20 yıldır her seferinde 'terörün beli kırıldı' dendi. 'Yıkıldı, yıkılacak' dendi. Ama bakıyoruz eylemler çok profesyonel yollarla yapılıyor. İçeride bombalar patlıyor. Dışarıda ise karakollar basılıyor. Bu PKK'nın tek başına yapabileceği iş değil." şeklinde konuştu. Genelkurmay İkinci Başkanı Hasar Iğsız'ın karakol baskını ile ilgili açıklamalarını da değerlendiren Orakoğlu, söz konusu açıklamaların toplumu tatmin etmediğini söyledi. Açıklamaların beraberinde soru işaretlerine yol açtığını kaydeden Orakoğlu, özellikle 'imkansızlıktan dolayı karakolun yerini değiştiremedik' şeklindeki sözlerin kamuoyunu şoke ettiğini söyledi. Teröre karşı sürdürülen mücadelede özellikle karakol baskınları konusunda verilen kayıplarla ilgili özeleştiri yapılması gerektiğini ifade eden Orakoğlu, şöyle konuştu: "Yetkileler, 'Para olmadığı için yapamadık' gibi mazeretler üretirken bazı istifhamlara yol açıyor. Para yoksa Türk milleti onu cebinden vereceği para ile yapardı. Ordunun gizli örtülü ödeneği var. Hangi dönemde askerin istekleri yanıtsız kaldı ki? Türkiye Ergenekon ile birlikte bazı şeyleri artık tartışmaya başladı. Bir de hesap sorabilirse o zaman bazı şeyler gerçek yüzü ile ortaya çıkmaya başlar. Amacımız askeri eleştirmek de değil bu arada. Askerin morali bozulmasın diye bunu açıktan söylemiyoruz ama artık bazı şeylerin açığa kavuşması lazım."
İhsan Bal: Türkiye'nin terörle mücadeledeki inisiyatif üstünlüğünü elinden almayı hedefliyorlar. Karar vericilerin rasyonel karar vermelerini engellemek istiyorlar. Amaç toplumdaki gerilimi ve husumeti artırmaktır.
Mahir Kaynak: Türkler de Kürtler de bunun bir provokasyon olduğunu ve yabancı servislerin operasyonu olduğunu bilmelidir. Bu saldırı öyle çok basit bir saldırı değil. İstihbarat bilgisi ile planlanmış bir saldırıdır.
Edip Başer: PKK başlangıcından beri kardeş kavgası çıkarmak ve dünyaya, "Bakın bunlar bizi öldürüyor, burada birlikte yaşama imkanı yok' deyip ülkeyi bölünmeye sürüklemek istiyor. Onları destekleyenlerin de kafalarındaki asıl planın bu olduğunu görmemek mümkün değil.  (Abdullah Harun, 6 Ekim 2008)


DARBE HAZIRLARKEN TURP GİBİ SAĞLIKLI OLANLAR, MEYDAN OKUR GİBİ RESMİ TSK ZİYARETİ SONRASI BİRER BİRER FENALAŞIP HASTANEYE KALDIRILMAYA BAŞLADILAR?!?
ŞENER ERUYGUR'DAN SONRA HURŞİT TOLON DA HASTANEYE KALDIRILMIŞ. ONUN DA TAHLİYESİNİ İSTEYECEKLERMİŞ! VELİ KÜÇÜK İSE, HENÜZ BAŞARAMADI!
SAĞLIK SORUNUYLA TAHLİYE EDİLENLER VEYA ÜMİDİNİ KAYBETMEYENLER:
Ergenekon soruşturmasında halen tutuklu bulunan ve davanın seyrini önemli ölçüde etkileyeceği düşünülen isimler sağlık gerekçesiyle bir bir tahliye ediliyor. Sağlık gerekçesiyle bırakılan zanlılara neredeyse her gün bir yenisi ekleniyor.
1. İLHAN SELÇUK: İlk olarak İlhan Selçuk, sağlık koşullarının cezaevinde kalmaya müsait olmadığını belirterek, savcının tutuklanma talebine rağmen 45 saat sonra serbest bırakılmıştı.
2. KEMAL ALEMDAROĞLU: İkinci olarak aynı dönemde gözaltına alınan İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu, avukatının, gözaltı sürecinde müvekkilinin hiçbir sağlık problemi bulunmadığını açıklamış olmasına rağmen sağlık sorunları nedeniyle tahliyesini sağlamıştı.
3. VELİ KÜÇÜK: Üçüncü olarak ergenekon operasyonunun kilit ismi sayılan emekli Tuğgeneral Veli Küçük, 9 aylık tutukluluk süresince 'düşme' dahil pek çok farklı sebeple defalarca hastaneye kaldırıldı ve her seferinde tahliyesini istedi, ama henüz başaramadı. TSK'nın onu cezaevinde görmezden gelmesi yani gözden çıkarmasının tahliyesini sağlayamamasında etkisi olabilir mi?
4. AYŞE ASUMAN ÖZDEMİR: Dördüncü olarak yaklaşık bir yıldır tutuklu bulunan Ayşe Asuman Özdemir'in epilepsi ve siroz olduğu bilgisi medyada yer alınca tahliye kararı geldi.
5. ŞENER ERUYGUR: Beşinci olarak Ergenekon'un yöneticisi olduğu iddiasıyla Kocaeli F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi'nde tutuklu bulunan emekli Orgeneral Şener Eruygur ise sürecin şimdilik son halkasını teşkil etti.

TAHLİYE OLMA ÜMİDİYLE KUYRUĞA GİRENLER:
6. HURŞİT TOLON: Altıncı olarak Hurşit Tolon da hastaneye kaldırıldı. Tolon, muayene edilip tekrar cezaevine gönderilirken, avukatının ilk açıklaması, "Tahliye talebinde bulunacağız." oldu. Avukatı, müvekkili Tolon'da bulunan rahatsızlıkları şöyle sıraladı: "Yüksek tansiyon, prostat, kalp, aşırı kilo kaybı." İddialara göre hapishane şartlarından en çok şikâyet eden Hurşit Tolon'un sağlık gerekçesiyle serbest bırakılması için 'kalp damar raporu' bile hazırlandı.
7. ARİF DOĞAN: JİTEM'in kurucusu olduğu iddia edilen Ergenekon kapsamında tutuklu emekli Albay Arif Doğan da kalp damar rahatsızlığı sebebiyle hastaneye kaldırıldı.
8. ADİL SERDAR SAÇAN: Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan eski İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Adil Serdar Saçan'ın avukatı, müvekkilinin 2 yıl kadar önce kalp krizi geçirdiğini, kalp-damar ve tansiyon hastalığı bulunduğunu, bu gibi sağlık sorunları yüzünden bir an önce ifadesinin alınması amacıyla savcılığa dilekçe verdi.
9. TUNCAY ÖZKAN: Gözaltına alınmadan önce 'işkence tezgâhlarından geçmeye' bile hazır olduğunu söyleyen Tuncay Özkan'ın eski avukatı CHP'li Şahin Mengü, Özkan'ın bazı sağlık sorunları olduğunu, buna dikkat edilmesi gerektiğini vurguladı.
10. ?..

(Abdullah Harun, 26 Eylül 2008)

DARBE HAZIRLARKEN TURP GİBİ SAĞLIKLI OLANLAR, MEYDAN OKUR GİBİ RESMİ TSK ZİYARETİ SONRASI BİRER BİRER FENALAŞIP HASTANEYE KALDIRILMAYA BAŞLADILAR?!? ŞENER ERUYGUR'DAN SONRA HURŞİT TOLON DA HASTANEYE KALDIRILMIŞ. ONUN DA TAHLİYESİNİ İSTEYECEKLERMİŞ! AKP, ASKERLERLE ANLAŞMA MI YAPTI? DİYET Mİ ÖDÜYOR?!!
Eruygur'dan sonra Tolon da, tahliye talebinde bulunacak
"Ergenekon" soruşturması kapsamında tutuklanarak Kocaeli F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevine konulan emekli Orgeneral Hurşit Tolon'un avukatı İlkay Sezer, Tolon'un sağlık sorunları olduğunu, bu nedenle tutuksuz yargılanması için tahliye talebinde bulunacaklarını söyledi.

Hurşit Tolon da hastaneye kaldırıldı
İlkay Sezer, yaptığı açıklamada, Hurşit Tolon'un sağlık problemleri nedeniyle Kocaeli Devlet Hastanesine kaldırıldığını ifade etti. "Sayın Tolon'un sağlık sorunları var, tahliye talebinde bulunacağız" diyen Sezer, şunları kaydetti: "Tutuksuz yargılanmasını istiyoruz. Tolon'un, yüksek tansiyon sorunu, prostat rahatsızlığı bulunuyor. Daha önce anjiyo yapılmıştı, bu yüzden kalbinde de sorun var. Cezaevine konulduktan sonra yaklaşık 12-13 kilo kaybetti. Bu durumda olan birinin bağışıklık sistemi de normal olmaz." Bazı internet sitelerinde Tolon aleyhinde haberler yayınlandığını aktaran Sezer, şunları kaydetti: "Tolon'un sağlığı yüzünden tahliyesini engellemek için yayınlar yapılıyor. Hatta bir sitede de GATA'dan Tolon'un sağlam olduğuna dair rapor alındığı yazılıyor. Böyle bir rapor yok. Sahte. Ama bu haberlerle ilgili yasal işlem başlatacağız."

"Ergenekon" soruşturması kapsamında tutuklanarak Kocaeli F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevine konulan emekli orgeneraller Hurşit Tolon ile Şener Eruygur aynı koğuşta kalıyordu. Geçen hafta koğuşun merdivenlerinden düşüp kafasını çarparak beyin kanaması geçiren ve boyun kemiği kırılan Eruygur da Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesine kaldırılmıştı.

Recep Yavuz (Forum'dan alıntılanmıştır):
"Günlerdir yoğun bakımda olan Eruygur 7 gün sonra gözünü açmış. Tahliye olduğunu ve gata'da tedavisinin yapılacağını öğrendiyse tabi gözü açılır. Birşeyler dönüyor belli. Tolon da hastaneye kaldırıldığına göre ve üstelik birkaç gündür onun da fenalaşıp hastaneye kaldırılacağı oysa turp gibi sağlıklı olduğu söylentileri vardı, demekki bir tezgah kurulmuş,demekki askerlerle savcılar veya hükümet arasında bir anlaşma olmuş el altında. ben öyle anlıyorum. Öyleyse şunu da anlıyorum, büyük ihtimalle ergenekon davası fos çıkmayacak bir takım cezalarla neticelenecek. Ama cezalandırılanlar alt düzey sanıklarla sınırlı kalacak. YAZIK! Bunun ne anlamı olacak? Katillerle uzlaşanlar kaybetmeye mahkumdur. Uzlaşanlara hakkımı helal etmiyorum. Bizi,şimdiki nesli düşünmüyorsanız gelecek nesilleri düşünün onları gözönüne getirin. Onlara nasıl bir Türkiye bırakacağız katillerin cezalandırılmadığı bir Türkiye mi? Yapmayın etmeyin ey ergenekonculardan ürkenler, uzlaşma yoluna gidenler???"
  
(Abdullah Harun, 24 Eylül 2008)

Flaş! Tuncay Özkan, Serdar Saçan ve Gürbüz Çapan gözaltına alındı!
Gözaltı dalgaları devam ediyor. Ergenekon soruşturması giderek genişliyor. Sıradaki gözaltılar merak ediliyor?..

Gazeteci Tuncay Özkan, ''Ergenekon'' soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Tuncay Özkan'ın, Bebek Cevdetpaşa Caddesi'ndeki evinde Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne bağlı polislerce saat 06.30'de başlatılan arama sürüyor. Özkan'ın halen evde bulunduğu bildirildi. Bu arada, Tuncay Özkan'ın, avukatı CHP milletvekili Şahin Mengü'yü telefonla arayarak, ''Ergenekon soruşturması kapsamında evinde arama yapıldığını'' söylediği öğrenildi. Arama sırasında, ellerinde Türk bayrakları olan ve ''Bizkaçkişiyiz Sivil Toplum Platformu'' üyesi oldukları belirtilen yaklaşık 20 kişilik bir grup, ''Hepimiz Tuncay'ız'', ''Mustafa Kemal'in askerleriyiz'' sloganları attı. Ayrıca 10.30 sıralarında Özkan'ın sahibi olduğu Kanal Biz televizyonunun Levent'teki merkezine gelen polis ekipleri incelemelerini sürdürüyor. Polis yetkilileri, Özkan hakkında gözaltına alma kararı alındığını ve soruşturma çerçevesinde çeşitli adreslerdeki operasyon ve aramaların sürdüğünü ifade etti.

Ergenekon örgütüne 2001'de, AKP öncesi dönemde ulaşan ama örtbas etmekle suçlanan Adil Serdar Saçan gözaltında!
Eski İstanbul Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Şube Müdürü Adil Serdar Saçan altı kez polislikten çıkarıldı. Saçan, son kez İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu kararıyla organize suç örgütü lideri Sedat Peker ve adamlarıyla çıkar ilişkisi kurduğu için meslekten çıkartıldı. Saçan, daha önce Emniyet Genel Müdürlüğü Yüksek Disiplin Kurulu (YDK) kararıyla beş kez meslekten çıkartılmış; bu kararlara itiraz edince üç meslekten çıkarma kararı için yürütmeyi durdurma kararı almıştı. Yüksek Disiplin Kurulu'nun 11 Mart 2005 tarihli dokuz sayfalık son kararında Saçan'a yönelik 19 suçlama vardı. Ancak bunlardan 18'i zamanaşımına girdiği için bu suçlardan işlem yapılamadı. (Aktifhaber)
 

Bülent Korucu, 8 Ağustos 2008'de eski Organize Suçlar Şube Müdürü Adil Serdar Saçan'ın ilginç hikayesini şöyle yazmış: Saçan'ın çelişkileri, Oktay'ın bombaları
"Eski Organize Suçlar Şube Müdürü Adil Serdar Saçan'ın ilginç bir hikâyesi var. Önce mafyaya yönelik operasyonlarla adını duyurdu. Ankara Emniyeti'nde 'telekulak' suçlamasına muhatap olan polis şeflerinin hazırladığı irticacı polisler listesinde adı geçti.Listedeki ismi, belgenin uydurma ve iç hesaplaşma amaçlı olduğunun delillerinden biri sayıldı. Saçan, hakkında en fazla haber yapılan emniyet mensubu, dersek abartı olmaz. İşkence, yolsuzluk ve gizli belgeleri kurum dışına çıkarmak gibi birçok suçlamaya muhatap oldu. Hem meslekten ihraç edildi, hem de hakkında çok sayıda dava açıldı. Sicil amiri Emniyet Müdürü Hasan Özdemir'in bakanlığa gönderdiği görevden alınma talebi dikkat çekiciydi. Özdemir, onun için "Psikolojik sorunları olan sağlıksız bir yapıya sahiptir. Teşkilattaki herkesin husumetini kazandığından, diğer birimlerle ve personelle işbirliği ve organizasyon yapamamaktadır." şeklinde cümleler sarf etmiş. Polislikten ihracı sonrasında, yöneticilerinin bir kısmı Ergenekon kapsamında tutuklu bulunan internet sitelerinde ulusalcı yazılar kaleme alarak kendinden bahsettirmeye devam etti.

Saçan'ın tekrar gündeme gelmesi Ergenekon soruşturmasıyla birlikte oldu. Saçan, Ergenekon terör örgütünün karakutusu Tuncay Güney'i, 2001 yılında ilk kez gözaltına alan, sorgulayan ve aramalarda örgütle ilgili belgeleri ele geçiren kişiydi. Hikâyenin önemli bölümü buradan sonra başlıyor. Hakkındaki yeni suçlama, Ergenekon soruşturmasını örtbas etmek. Saçan bu iddialara Milliyet'teki yazı dizisinde cevap vermeye çalışıyor. Kendini aklamak için başsavcılığa, üstlerine ve diğer şube müdürlerine topu atıyor. Ama suçlamaları muğlak bırakıp, sözlerini somutlaştırmıyor. 'Ben görevimi yaptım. Başsavcılıktan yazılı emir çıkarttım.' cümlesi temel tezini oluşturuyor. Sonunu neden getirmediğini anlatırken dosyayı İstihbarat Şube'ye havale ettiğini söylemekle yetiniyor. Polis içindeki irtica(!) örgütlenmesiyle ilgili arşivlerde onlarca konuşma, yazı ve televizyon programı bulunan Saçan'ın, bu kadar önemli bir soruşturmanın kapatılması hakkında tek cümlesi hatıra gelmiyor. 'Tehlikeyi gördüm, üzerime düşeni yaptım, örtbas edildi' havası basmak güzel de, niye kamuoyuyla paylaşıp önlemedin diye sorarlar insana. Kolluk gücü, amiri olan başsavcılığın verdiği emri başka şubelere havale edebilir mi? 'Beni açmadı siz bakın' laubaliliğine imkân var mı? Saçan ancak, görevi başsavcılığa iade edip, yeni görevlendirme talep edebilirdi. Zaten iş somutlaşınca, bütün yazı dizisi boyunca yaptığı gibi yan çiziyor. O dönemdeki İstihbarat Şube Müdürü ve yardımcısının ismini vererek, 'bu işte onların sorumluluğu yok' diyor. Fatura, belgeyi götüren ofisboya çıkarsa şaşırmayacağım! Veli Küçük'le arası açılan bazı polis müdürlerinin ona cip hediye etmek istediklerini ileri sürüyor. Tepkiyi görünce bu kişinin emekli emniyet müdürü Ümit Baybek olduğunu ve yanında çalıştığı Korkmaz Yiğit adına bu girişimde bulunduğunu açıklıyor.

Saçan'ın bence en önemli cümleleri Ümraniye bombalarıyla ilgili olanı. Şöyle diyor Saçan: "Oktay Yıldırım'ın evinde bulunmuş patlayıcılarla falan da bu işler çözülmüyor. Ben şimdi iddia ediyorum: Gidin Güneydoğu ve Doğu'da görev yapmış özel harekâtçıların ve özel harpçilerin evlerine, hemen hepsinin evinde Oktay'dan çıkan malzemelerin on misli çıkar. Niye? Çünkü, bu adamların böyle bir takıntısı var. PKK'dan aldıklarını ganimet sayarlar. Ordu, onlara PKK ile mücadele için veriyor. Onlar da bunları saklıyor... Bunların hepsinin evi cephanelik! Psikolojik bir olay bu, bir gelenek haline gelmiş." (http://www.samanyoluhaber.com/haber-111980.html, 08 Ağustos 2008)

Sabah'tan Ergun Babahan 'da, baş döndüren ilişkileri sebebiyle bir döneme damgasını vuran Adil Serdar Saçan'ın açığını bakın nasıl yakalamış?
"Adil Serdar Saçan, Ergenekon soruşturmasını engellediğine yönelik iddiaları cevaplamış
Milliyet gazetesinden Belma Akçura'ya verdiği röportajda müthiş bir iddia ortaya atıyor: "2001 başlarında emekli tuğgeneral Veli Küçük'le bazı polis müdürlerinin arası açılıyor. Bunlar Küçük'e Tuncay Güney aracılığıyla bir cip hediye etmek istiyorlar. Veli Küçük kabul etmiyor." Son derece doğal bir olaydan bahsedermiş gibi anlatmış. İstanbul'da görev yapan birden fazla polis müdürünün emekli bir tuğgeneralle arası açılıyor. Niye açıldığını bilmiyoruz. Ama daha garibi, normalde ortalama bir otomobil almakta zorlanması beklenen polis memurlarının, arayı düzeltmek için emekli bir generale cip alacak parayı bulmaları. Kaç paradır bir cip o tarihte? 100 bin dolar civarında mı? İşi "organize suçları" ortaya çıkarmak olan bir polis müdürü bu gerçeği biliyor ve gayet doğal karşılıyor. İstanbul'da görev yapan polis memurlarının aralarının bozulduğu insanlara cip hediye etmesi vakai adliyeden kabul ediliyor.
Organize Suç Masası Müdürü Saçan, "Bazı polis müdürleri"nin binlerce dolarla ifade edilen bir cipi hediye edecek parayı nereden bulduğunu merak etmiyor. Ergenekon'un üstüne gittiğini iddia ediyor ama organize hediye işinin üstüne gitmemeyi tercih ediyor. Savcıya ihbar ettiği bile şüpheli. Gazeteciler için de gayet doğal bir olay olarak görülmeli ki, röportajda da üzerine gidilmiyor. Şerif Mardin'in "Cumhuriyet iyi, güzel ve doğruyu tanımlayamadı" derken kastettiği gerçek bu olmalı. Polis müdürlerinin hediye cip alabilmesi suç duyurusu konusu bile olmuyor.

Şimdi böyle bir gerçeği bilip üstüne gitmeyen Saçan'ın, Ergenekon olayının üstüne gittiği iddiasını doğru kabul etmekte zorlanmaz mı insan? Ya da bu açıklamalar "suç duyurusu" ve "itiraf" kabul edilip, hediye cip alacak kadar zenginleşmiş polis müdürleri ile bu olayı bildiği halde üstüne gitmeyen Saçan hakkında soruşturma açılmaz mı? Türkiye hukuk devleti olacaksa, bu bir tek Ergenekon davası üstünden olmaz. Savcıların bu olayları tespit edip üzerine gitmesi sayesinde, şeffaflığın hakim kılınması sayesinde olur. Saçan'ın açıklamaları bir dönemin kirli ilişkilerine ışık tutuyor, mutlaka soruşturulmalıdır." (http://arsiv.sabah.com.tr/2008/08/06/haber,1E4C96D0F2714A0DA3A31695C36BB7C3.html, 06 Ağustos 2008)

( Hakkındaki iddiaları 31 Temmuz 2008'de Tempo dergisiyle röpörtajında cevaplayan Serdar Saçan'ın açıklamalarına buradan ulaşabilirsiniz. >> )

Perinçek'in avukatı gözaltında
İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek'in eski avukatı ve Aydınlık dergisi yazarı Emcet Olcaytu “Ergenekon” soruşturması kapsamında Kadıköy'de gözaltına alındı. Olcaytu'nun avukatı Murat Bülent Hattatoğlu, soruşturma kapsamında, müvekkilinin Kadıköy Ziverbey'deki evinde İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince arama yapıldığını bildirdi. Aramalar sonrası Olcaytu'nun gözaltına alınarak emniyete götürüldüğünü belirten Hattatoğlu, Emcet Olcaytu'nun, bir dönem, halen aynı soruşturma kapsamında tutuklu Perinçek'in avukatlığını üstlendiğini ifade etti.

Adnan Bulut ve eski manken Duygu Dikmenoğlu da gözaltında

''Ergenekon'' soruşturması kapsamında Kanaltürk televizyonunun eski haber müdürü gazeteci Adnan Bulut, İzmir'de gözaltına alındı. Alınan bilgiye göre, İzmir Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi Organize Suçlar Büro Amirliği ekipleri, İzmir'de bir otelde kalan Bulut'u gözaltına aldı. Bulut'un işlemleri tamamlandıktan sonra İstanbul'a gönderileceği bildirildi. Tuncay Özkan dışında, bugün gözaltına alındığı iddia edilen bir diğer ünlü isim de Duygu Dikmenoğlu.

Gürbüz Çapan gözaltında
Esenyurt eski Belediye Başkanı Gürbüz Çapan, Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Gürbüz Çapan'ın Esenyurt Esenkent Özdeniz Villaları'ndaki evine sabah 06:00 sıralarında gelen polis ve jandarma ekipleri arama yaptı. Yapılan arama ve inceleme sonrası Çapan gözaltına alınarak Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Çapan'ın yakınları, "Evde bir saat kaldılar. Kitapları ve belgeleri incelediler. Ama yanlarında bir şey götürmediler." dedi. Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan Esenyurt eski Belediye Başkanı, Cumhuriyet gazetesi ortaklarından Gürbüz Çapan, sağlık kontrolünden geçirildi. Esenyurt Esenkent Özdeniz Villaları'ndaki evine sabah 06:00 sıralarında gelen polis ve jandarma ekipleri tarafından yapılan arama sonrası gözaltına alınan Gürbüz Çapan Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne götürüldü. Çapan burada sağlık kontrolünden geçirildi. Sorulara kısaca yanıt veren Çapan, "Ergenekon soruşturması nedeniyle" gözaltına alındığını söyledi. Çapan sağlık kontrolünün ardından Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü.

Emekli Askeri Hakim Tanju Güvendiren gözaltında
Ankara'da Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınanların sayısı 3'e yükseldi. Gözaltına alınan Tanju Güvendiren'in emekli askeri hakim olduğu öğrenildi. Güvendiren ile birlikte gözaltına alınan Mahir Akkar isimli şahıs, sağlık kontrolü sırasında basın mensuplarının sorusu üzerine ''Ergenekon'dan'' gözaltına alındıklarını söyledi. Güvendiren ve Akkar'ın yanısıra kalp cerrahi doktoru Mesut Özcan da gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan 3 kişi Ankara Emniyeti'nde sorguya alındılar.

Tuncay Özkan'ın doktoru, bir adli bilirkişi, bir emekli yargı mensubu ve bir polis gözaltında
''Ergenekon'' soruşturması kapsamında Ankara'da 4 kişi gözaltına alındı. Ankara Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince Ankara Adalet Sarayına getirilen Dr. M.Ö'ye, Adli Tıp Kurumunda sağlık kontrolünden geçirildi. Dr. M.Ö, adliye çıkışında, gazetecilerin sorusu üzerine, ''Neyle suçlandığımı bilmiyorum. Evimden alındım, arama yapıldı'' dedi. Kalp cerrahı olduğunu söyleyen M.Ö'nün, İstanbul'da evindeki arama devam eden gazeteci Tuncay Özkan'ın doktoru olduğu öğrenildi. Bu arada, Ankara'da gözaltına alınan ve sağlık kontrolünden geçirilen M.A'nın ''adli bilirkişilik'' yaptığı belirtildi. M.A, Adli Tıp'tan çıkışında gazetecilere ''Ergenekon örgütü üyesiymişiz, alakamız yok. Piyango bize de vurdu'' diye konuştu. Ankara'da gözaltına alınanlar diğer iki kişiden birinin emekli yargı mensubu T.G, ötekinin ise polis olduğu belirtildi.

CHP eve avukat gönderdi
Gözaltına alınan Tuncay Özkan'ın avukatı CHP milletvekili Şahin Mengü, "Şu anda arama devam ediyor. Eve bir avukatımızı gönderdik" dedi. Özkan'ın evinde yapılan arama ile ilgili bilgi veren CHP milletvekili Avukat Şahin Mengü, "Tuncay Özkan sabah 6.30 gibi beni aradı ve "abi beni Ergenekon'dan içeri alıyorlar' dedi. Hemen eve bir avukatımızı gönderdik. Şu anda Tuncay Özkan'ın evinde hala arama yapılıyor. Özkan da şu anda evde" dedi. Mengü, konuyla ilgili olarak kendisinin de bilgi beklediğini kaydetti.

Gözaltına alınan 3 kişi sağlık kontrolünden geçti
Ergenekon operasyonu kapsamında İstanbul'da gözaltına alınan Şafak A., Yıldıray B., ve Mustafa T.., sağlık kontrolünden geçirildi. İstanbul'da gözaltına alınan Şafak A., Yıldıray B. ve Mustafa T., Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne getirildi. Zanlılar, sağlık kontrolünün ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Bu arada, sabaha karşı başlatılan operasyonu sadece İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'nün yürüttüğü, şu ana kadar gözaltına alınanların sayısının 15'i geçtiği öğrenildi.

İşte bugün gözaltına alınanlar
Tuncay Özkan
Adil Serdar Saçan (Eski Organize Suçlar Şube Müdürü)
Adnan Bulut (Kanaltürk televizyonunun eski haber müdürü)
Mesut Özcan (Tuncay Özkan'ın doktoru)
Tanju Güvendiren (emekli askeri hakim)
Mahir Akkar
Gürbüz Çapan (Esenyurt eski belediye başkanı)
4 Adli Tıp Uzmanı
Tuncay Mollaveyisoğlu
Evrim Baykara
Şafak A.
Yıldıray B.
Mustafa T.
Emcet Olcaytu (Doğu Perinçek'in avukatı)

Operasyonların halen devam ettiği bildiriliyor...
(Haber/yazı/yorum eklenme tarihi: 23 Eylül 2008)


Ergenekon'da ilk kez muvazzaf subaylar tutuklanarak davaya dahil oldu!
Tutuklanan subaydan dinci Hizbuttahrir üyesine: Büyük işlere imza atacağız

Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan zanlılardan Nurseli İdiz ve Seyhan Soylu'nun da bulunduğu 5 kişi serbest kaldı. 4'ü teğmen, biri askerî öğrenci ve 6'sı Hizbuttahrir üyesi 11 kişi tutuklandı. 7 kişi tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Ergenekon'un, Hizbuttahrircilerle bağlantıyı genç subaylarla sağladığı belirlendi. Teğmenlerden M. Ali Çelebi'nin Hizbuttahrir üyelerine "İrtibatı koparmayalım. Büyük işlere imza atacağız." dediği öğrenildi. Daha geniş bilgi >>
(Haber/yazı/yorum eklenme tarihi: 22 Eylül 2008)


Ergenekon'da 7. dalga!
Ergenekon soruşturması kapsamında dün (18 Eylül 2008) 5 ilde yeni operasyonlar düzenlendi. Aralarında eski İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı Levent Temiz, 28 Şubat sürecinin önemli aktörlerinden Sisi lakaplı Seyhan Soylu ile tiyatro sanatçısı Nurseli İdiz'in de bulunduğu toplam 19 kişi gözaltına alındı. Ümraniye'de bir gecekonduda 27 el bombası ele geçirilmesiyle başlayan soruşturma kapsamında 7. dalga olarak adlandırılan dünkü gözaltılarda 5 teğmen de yer aldı. Genelkurmay, yaptığı açıklamada, 'İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın talimatıyla 5 teğmen ve 1 askerî öğrencinin askerî makamlarca gözaltına alındığını' bildirdi. Savcılığın talimatının 17 Eylül'de geldiği belirtilen açıklamada, "Anılan personel, ifadeleri alınmak üzere askerî personel nezaretinde İstanbul Merkez Komutanlığı'na sevk edilmişlerdir.'' denildi.

Polis, dün ilk olarak avukat Levent Temiz'i Bakırköy Florya'daki evinden aldı. Aynı saatlerde Seyhan Soylu ve Nurseli İdiz'in de evlerine baskın yapıldı. Soylu'nun bilgisayarlarına el konulurken, her iki isim İstanbul Terörle Mücadele Şubesi'ne getirildi. Operasyonun diğer ayağı Ankara'daydı ve burada 8 kişi gözaltına alındı.

Dünkü operasyon, 'Ergenekon 28 Şubat'a uzandı' yorumlarına yol açtı. Sisi lakaplı Seyhan Soylu, 2002'de Zaman'a verdiği röportajda, "Ben 28 Şubat'ın gizli kahramanıyım." demişti. Soylu'nun adı, bir gizli tanığın Ergenekon ve 28 Şubat ilişkisiyle ilgili verdiği ifadelerde de geçmişti.

Ergenekon soruşturması kapsamında Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün talimatıyla İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin ve Hakkari'de operasyon yapıldı, 19 kişi gözaltına alındı. Zanlılardan 5'i teğmen, biri ise askerî öğrenci. Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinde konuyla ilgili yapılan açıklamada, şöyle denildi: "İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 17 Eylül tarihli talimatı üzerine, 5 teğmen ve 1 askerî öğrenci askerî makamlar tarafından gözaltına alınmıştır. Anılan personel, talimat gereği ifadeleri alınmak üzere askerî personel nezaretinde İstanbul Merkez Komutanlığı'na sevk edilmişlerdir."

Büyük Hukukçular Birliği üyesiyken başkan Kemal Kerinçsiz'le tartışarak gruptan ayrılan avukat Levent Temiz'in Florya Basın Sitesi'nde bulunan evine dün sabah 08.00 sularında baskın yapıldı. Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılardan Mehmet Ali Pekgüzel'in kontrolünde Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince yapılan baskında, Temiz'in avukat olmasından dolayı barodan görevlendirilen bir avukat da eşlik etti. Polisin evdeki aramasının 4 saat sürdüğünü ifade eden Temiz'in avukatı Erkan Aydemir, müvekkiline ait bazı belge, doküman ve kitaplara el konulduğunu söyledi. Aydemir, müvekkilinin evinde silah ya da patlayıcı bulunmadığını belirtti. Temiz, daha sonra Bakırköy'deki bürosuna götürüldü. Polis, büroda arama yaptı.

Ankara'da düzenlenen operasyona İstanbul polisi de eşlik etti. İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şubesi'nden gelen iki ekip, Ankara polisi ile birlikte önceden adresleri belirlenen 8 ayrı adrese eşzamanlı baskın gerçekleştirildi. Askerî inzibatlar Ankara'daki bir birlikte görev yapan karacı Teğmen Mehmet Ali Ç.'yi kışlada gözaltına aldı. Teğmen Mehmet Ali Ç. sorgulanmak üzere İstanbul'a gönderildi. Teğmen Mehmet Ali Ç., adliyeye getirilirken 'Ergenekon'la bağlantınız olduğu için mi buraya geldiniz?' sorusuna, "Benim Mustafa Kemal ile bağlantım var." şeklinde cevap verdi. Polis, Ankara'da aralarında bir radyocunun da bulunduğu 7 kişiyi gözaltına aldı. Polis, ev ve işyerlerindeki 6 masa üstü ve bir dizüstü bilgisayar ile DVD, CD ve dökümanlara incelenmek üzere el koydu. Zanlılar sağlık kontrolüne götürülürken basın mensuplarının 'Ergenekon ile bağlantınız var mı? Niçin gözaltına alındınız?' şeklindeki sorularına "Devletin yanlışlığı" ve "Dağdaki çobanın Ergenekon ile ne bağlantısı var." şeklinde cevap verdi. Zanlılar karayoluyla İstanbul'a gönderildi. İzmir'de ise savcılığın talimatıyla teğmen Ş.İ. gözaltına alındı. Ş.İ.'nin İstanbul'da çalıştığı, görev için Urla Menteş'teki askerî birliğe geldiği öğrenildi. Ş.İ. de soruşturma çerçevesinde İstanbul'a gönderildi.

2 YILA SIĞAN OPERASYON

1. DALGA: Ümraniye'de 27 el bombası

12 Haziran 2007'de Ümraniye'de bir gecekonduda 27 el bombası, TNT kalıpları ve fünyeler ele geçirildi. Emekli Astsubay Oktay Yıldırım, Mehmet Demirtaş, Ali Yiğit, emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin, emekli Astsubay Mahmut Öztürk, Kuvayi Milliye Derneği Başkanı Bekir Öztürk, emekli Binbaşı Fikret Emek, emekli Yüzbaşı Gazi Güder, SESAR Başkanı İsmail Yıldız, Fuat E. tutuklandı.

2. DALGA: Eskişehir'de ele geçirilen patlayıcılar
Eski Binbaşı Fikret Emek'in annesine ait Eskişehir'deki evde 26 Haziran 2007'de yapılan aramada 11 kilo plastik patlayıcı ve suikast tüfeği 'Kanas' ele geçirildi. Emek tutuklandı. 15 Temmuz'da yazar Ergün Poyraz gözaltına alındı. Eski Yüzbaşı Gazi Güder, Fuat Ermiş, İsmail Yıldız, Asuman Özdemir ve son olarak da 26 Ağustos 2007 tarihinde Mete Yalazangil tutuklandı.

3. DALGA: Emekli Tuğgeneral Küçük tutuklandı
21 Ocak 2008'de emekli Tuğgeneral Veli Küçük, eski Yüzbaşı Mehmet Zekeriya Öztürk, Muhammed Yüce, Kemal Kerinçsiz, Sami Hoştan, Ali Yasak (Drej Ali), Fikri Karadağ, Sevgi Erenerol, Hüseyin Görüm, Alpaslan Abdulkadir, Kahraman Şahin, Erol Ölmez, Erkut Ersoy ve Ümit Oğuztan tutuklandı.

4. DALGA: Akademisyen ve gazeteciler
21 Şubat 2008'de İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü'nde görevli Doç. Dr. Ümit Sayın ile Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emin Gürses, emekli Astsubay Orhan Tunç, Özallar'ın kuyumcusu olarak ün yapan sosyete kuyumcusu Hayrettin Ertekin, gazeteci Vedat Yenerer, Noel Baba Barış Konseyi Derneği Başkanı Muammer Karabulut tutuklandı.

5. DALGA: İP Lideri Perinçek cezaevine gönderildi
Ankara'da İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve İstanbul'da eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu ile Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi İlhan Selçuk'un da aralarında bulunduğu 13 kişi gözaltına alındı. Perinçek tutuklanırken, Alemdaroğlu ve Selçuk savcılık sorgusunun ardından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

6. DALGA: Eruygur ve Tolon cezaevinde
1 Temmuz 2008'de eski Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Hurşit Tolon, ATO Başkanı Sinan Aygün, Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay gözaltına alındı. Eruygur ve Tolon tutuklandı, Aygün ve Balbay ise tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

7. DALGA: 'Sisi' ve Nurseli İdiz gözaltında
Kızılelma Koalisyonu içerisinde yer alan eski Ülkü Ocakları İstanbul İl Başkanı Levent Temiz, 28 Şubat'ın aktörlerinden 'Sisi' lakaplı Seyhan Soylu, sanatçı Nurseli İdiz'in de aralarında bulunduğu 11 kişi dün gözaltına alındı.
(http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=740064)

(Haber/yazı/yorum eklenme tarihi: 19 Eylül 2008)

Kuşkularımızın doğruluğu ortaya çıkıyor: Konsolosluk saldırısında Ergenekon izine somut bir kanıt bulundu
Abdullah Harun
Olayın hemen ardından sitemizde de belirttiğimiz gibi ABD Başkonsolosluğu'na 9 Temmuz 2008'de düzenlenen saldırının arkasındaki karanlık(!) kontrgerillacıların, Ergenekon terör örgütü üzerine yılmadan giderek peşpeşe darbeler vuran polise yönelik intikam alma ve gözdağı vermeyi amaçladıkları çok açıktı. Saldırı abd konsolosluğuna yapılmış gibi göründüğü halde, sadece pompalı tüfek ve tabanca gibi ateşli silahların kullanılması ve polis memurlarının hedef alınması hemen dikkat çeken ayrıntılardı. Saldırıda 3 emniyet mensubu şehit olmuştu. Teröristler Erhan Kargın, Bülent Çakır ve Raif Topgil ölü ele geçirilirken, Kargın'ın cep telefonu kayıtlarından Ergenekon çıktı. Türkiye'de siyasî kaos oluşturmak için suikastlar ve bombalama eylemleri yaptığı belirlenen Ergenekon terör örgütüyle ilgili önemli bir bağlantıya daha ulaşıldı.

Amerika'nın İstanbul Başkonsolosluğu'na 9 Temmuz'da saldırı düzenleyen teröristlerden Erkan Kargın'ın, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan sanıklarla sık sık telefon görüşmesi yaptığı belirlendi. Polisin ulaştığı bu bilgi, hain saldırının Ergenekon üyeleri tarafından azmettirildiği iddiasını güçlendirirken, konsolosluk saldırganı Kargın'la görüşen sanıkların kimliği de dikkat çekti. Edinilen bilgilere göre Kuvayı Milliye 1919 Derneği kanadı ile irtibatlı olduğu tespit edilen bu kişiler, Fatih Çarşamba'daki İsmailağa cemaatine sızmaya çalışan ekibin arasında yer alıyor. Söz konusu sızma girişimi Savcı Zekeriya Öz'ün hazırladığı iddianamede de ayrıntılarıyla anlatılmıştı.

9 Temmuz'da ABD Başkonsolosluğu vize giriş kapısındaki polis noktasına yapılan saldırıda biri koruma görevlisi, 2'si trafik polisi olmak üzere 3 emniyet mensubu şehit düşmüştü. Hain saldırıyı gerçekleştiren teröristler Erhan Kargın, Bülent Çakır ve Raif Topgil ise ölü olarak ele geçirilmişti. Olayın ardından İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri geniş çaplı soruşturma başlattı. Kargın, Çakır ve Topgil'in yaşadıkları Altınşehir'de araştırma yapan terör ve istihbarat ekipleri, teröristlerin cep telefonları ve internet yazışmalarını mercek altına aldı.

Erkan Kargın'ın ailesi ve yakınlarının ifadesini de alan polis, teröristlerin bazı kişilerle irtibatlı olduğu bilgisine ulaştı. Kargın'ın Afganistan'a gidip 2007 yılında dönmesinin ardından esrarengiz kişilerle görüştüğü ifadelere de yansımıştı. Teröristlerin üzerinden çıkan cep telefonlarıyla yapılan görüşmeleri tek tek inceleyen polis, ilginç bir bilgi elde etti. Kargın'ın olaydan önce kendisine ait telefonla Ergenekon terör örgütü ile bağlantılı çok sayıda kişi ile görüştüğü belirlendi. Kargın'ın Ergenekon'un Fatih Çarşamba'da bulunan İsmailağa cemaatine sızmaya çalışan Kuvayı Milliye 1919 Derneği kanadı ile irtibatlı olduğu tespit edildi. Bu bilgi, saldırı talimatının örgüt tarafından verildiği iddiasını güçlendirdi. Hatırlanacağı gibi söz konusu derneğe üye olan bazı isimlerin sakal bırakıp Çarşamba'ya sızmaya çalışmaları, telefon dinlemelerine takılmıştı.

'ABD konsolosluğu havaya uçurulacak'
Ergenekon tutuklusu Emin Gürses, iddianamede yer alan telefon görüşmesinde, gözaltına alınması durumunda Amerika ve İsrail büyükelçiliklerine saldırı düzenleneceğini söylemişti. 23 Ocak 2008'de Erman D. adına kayıtlı telefondan bir kişiyi arayan Gürses'in tehditler savurarak: "Beni alırlarsa içeriye, bilmiyorlar ki Amerikan ve İsrail büyükelçiliklerini havaya uçurmak için bizimkiler her şeyi yapacak..." dediği iddia edildi. Gürses'in soruşturmada konuşmasıyla ilgili kendisine yöneltilen 'Bizimkilerden kastınız kim?' sorusuna, "Görüşmede gündemdeki olayların arkasında Amerika ve İsrail'in olduğu geçmişse bu şekilde sinirle söylenmiş sözlerim olabilir. Bizimkiler olarak kastedilen herhangi bir kimse yoktur." diye cevap vermişti. Yazının hazırlanmasında faydalanılan haberin tamamı >>     (Abdullah Harun, 18 Eylül 2008)

Adalet Bakanlığı, ''Ergenekon'' soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcıları hakkında soruşturma izni vermedi!
Adalet Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliğinden yapılan yazılı açıklamada, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan bazı sanıklar ve avukatlarının, tarihli ve tarihsiz şikayet dilekçeleri üzerine söz konusu soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcıları ve ilgili hakim hakkında Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün inceleme başlattığı ve incelemeyi İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü anımsatıldı.

Bu süreçte, avukat Turgut Kazan ile bazı tutuklular ve avukatlarının da tarihli ve tarihsiz şikayet dilekçeleri ile söz konusu soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcıları ve ilgili hakim hakkında şikayet ve ihbarda bulunduğu ifade edilen açıklamada, bazı gazetelerde soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcılarının hatalı işlemler yaptıklarına ilişkin haberlerin ihbar kabul edilerek önceki şikayetlerle birlikte Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün inceleme dosyasına kaydedildiği bildirildi.

Açıklamada, şunlar kaydedildi: ''İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, kapsamlı bir inceleme yapılması ve ayrıntılı görüş bildirilmesi sebebiyle, Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün (105.34-1092-2008) sayılı dosyasının, (105.34-2936-2007) sayılı dosya ile birleştirildiği ve yapılan değerlendirme sonucu, bakanlık 'Olur'uyla İstanbul Cumhuriyet Savcıları Zekeriya Öz, Mehmet Ali Pekgüzel ve ilgili Cumhuriyet savcısı ile bu yer ilgili hakimi haklarında işlem yapılmasına yer olmadığına karar verilmiştir. Bu kararın taraflara tebliğ işlemleri devam etmektedir.

Söz konusu ihbar ve şikayetler üzerine 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu çerçevesinde gerekli inceleme yaptırılmış olup, ilgili Cumhuriyet Savcıları ve hakim hakkında ileri sürülen iddiaların, 'Cumhuriyet Savcısının delillerin toplanması, değerlendirilmesi ve suçun vasıflandırılması, hakimin ise yargı yetkisi ve takdir hakkı kapsamında kaldığı, adı geçen Cumhuriyet Savcıları ile hakimin bu hak ve yetkilerini herhangi bir şekilde kötüye kullandıklarına dair delil elde edilemediği' anlaşıldığından, ilgililer hakkında soruşturma izni verilmemiştir.''
(Abdullah Harun, 12 Eylül 2008)

12 Eylül'ün ilk saatlerinde, sabah tam 03.59'da darbecilerin ilk işgal ettiği yerdeyiz. Harbiye'de İstanbul Radyosu önünde buluşalım. El fenerini al, gel !
Genç Siviller, 12 Eylül darbesinin yıldönümünde darbenin ilan edildiği saat olan sabaha karşı 03.59’da darbenin ilan edildiği TRT Radyosu’nun İstanbul binası önünde 12 Eylül’ü protesto ediyor! Türkiye’nin toplumsal ve siyasal hayatı üzerinde büyük bir kara delik açan 12 Eylül darbesinin üzerinden tam 28 yıl geçti. Bundan 28 yıl önce darbeyi yapanların ilk işi tüm merkezi ve yerel radyo istasyonlarını işgal etmek oldu. Genç Siviller olarak, yüzbinlerce insanın hayatını derinden etkileyen 12 Eylül darbesinin 28. yıldönümünde, tam darbenin duyurulduğu saat olan 03.59’da, İstanbul Radyosu’nun önünde el fenerlerimizle darbelere karşı 1 numaralı bildirimizi okuyacağız. (Genç Siviller, 10 Eylül 2008, 22:40)

GENELKURMAY'IN ERGENEKON SANIKLARINA AÇIK DESTEĞİ SONRASI İLGİNÇ GELİŞME:  SAVCI ÖZ'E İNCELEME BAŞLATILDI..  AKP, KAPATILMAMA DİYETİ Mİ ÖDEYECEK?!!
Savcıya, Bakanlık üzerinden vurma taktiği
Felice Casson, İtalyan Gladyosu'nu çökerten savcı... Türkiye'de gazetecilerin yakından tanıdığı bir isim. Son olarak bir gazeteye verdiği demeçte aynen şöyle diyor:
"Soruşturmalar başladığı zaman bazılarının şiddetli eleştiriler yaptığını görürsünüz. Bir zaman sonra bu şiddetli eleştirileri yapan çevrelerden bazılarının da şüpheliler arasında olduğunu anlarsınız. İşte o zaman işler daha da karışır. Hedef aldığınız kesim öyle bir kulis yapar ki, savcı olarak bizim yaptığımız çalışmaların yasa dışı olduğu bile ima edilir. Ta ki soruşturma evresi tam olarak gelişinceye kadar bu böyle gider." İtalya'daki tecrübe böyle. Yaşadığımız sürece ne kadar benziyor değil mi?..

İstanbul'da savcılar, gece gündüz demeden çalışıp soruşturma yapıyor. Ama Ankara'da birileri sanki suç işleniyormuş gibi hava oluşturmaya çalışıyor. Yeni adli yılın açılış resepsiyonunda bazı gazeteciler, Adalet Bakanı'nı sıkıştırıyor. Bakan'ın ağzından çıkan üç beş kelime, 'Savcı Zekeriya Öz'e soruşturma' başlığı ile bütün Türkiye'ye duyuruluyor. Bakanlık bürokratları ortada soruşturma olmadığını, rutin bir sürecin yaşandığını anlatmak için gece boyunca ilgili yayın organlarına yalanlama geçiyor. Öyle bir ortam oluşturuluyor ki; Bakan Bey, dün üstüne basa basa soruşturma olmadığını tekrarlamak zorunda kalıyor.

Ergenekon terör örgütünde yönetici ve üye olmaktan yargılanan gazetecilerin tavrı belli. Onlar soruşturmayı sulandırmak için ellerinden geleni yapıyor. Önce savcının şahsını hedef aldılar. Akşam evinde izlediği televizyona kadar yazdılar. Soruşturmayı küçümseyip delilleri yok saydılar. İddianame ortaya çıkınca işi magazinleştirmek istediler. Sık sık Şemdinli'ye atıfta bulunarak savcıyı yıldırmaya çalıştılar. Bu süreçte haber kanalı olarak bildiğimiz bir yayın organı var ki, tanınmaz hale geldi. Darbe günlüklerinde patronlarının uyarıldığı söyleniyordu. Aynı kanal, Ergenekon sanıklarının avukatlığına soyunan Deniz Baykal'ın mikrofonu gibi çalışıyor. Baykal, iddianameden sonra Ergenekon terör örgütü için 'çete' deme aşamasına gelse de yine Şemdinli savcısı üzerinden korku salıyor. Baykal'ın söyleminin ne kadar etkili olduğunu anlamak için son anketlerde CHP'nin yerini görmekte fayda var. Parti her geçen gün eriyor.

İtalya'daki soruşturmada 7 bin 417 kişi sorgulanmış ve bunlar arasında 911 işadamı var. 2 bin 993 kamu görevlisi mahkemeye çıkarılmış. 12 eski bakan ve parlamenter tutuklanmış. Bu rakamları görünce yaşanan sürecin sancılarını anlamak mümkün. Türkiye henüz yolun başında. Savcı Zekeriya Öz ve yardımcıları, sağlam adımlarla eleştirilere bakmadan elindeki bulgularla hareket etmeli. Hazırladıkları iddianame Türkiye'nin ezberini bozdu. Ek delillerde nutku tutulanlar, gelecek iddianamenin etki alanını daraltmaya çalışıyor. Soruşturma derinleştikçe yeni bilgiler geliyor. Mesela, Şemdinli savcısını yalnız bırakan bazı isimlerin Veli Küçük'le dost olduğunu bilmeyen kalmadı. Bunu başta Başbakan olmak üzere Adalet Bakanı da gördü. Ergenekoncular soruşturmanın başından beri savcıyı engellemek için her yolu denedi. Bu kez de başarılı olamayacaklar.
(Ali Akkuş, Zaman, 10 Eylül 2008, http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=736443)

Savcı Öz'ün yazacağı ek iddianameyi etkilemeye çalışıyorlar
Hukukçular, Ergenekon terör örgütü soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün tutuklu paşalar hakkında yazacağı ek iddianameyi etkilemeye yönelik girişimlerin arttığına dikkat çekiyor.
Savcı hakkındaki şikayetlerin, 'kanuna aykırı birşey' yaptığı için değil Savcı Öz'ü zor durumda bırakmak için yapıldığını söyleyen Hukukçular, tutuklu paşalara cezaevinde Genelkurmay adına ziyaret yapılmasını da 'Savcıyı etkilemeye yönelik' olarak değerlendirdi. Hukukçular Derneği Genel Başkanı Kamil Uğur Yaralı, Ergenekon soruşturmasını yürüten Savcı Öz'e soruşturma başlatıldığına yönelik haberleri işaret ederek, şunları söylüyor: "Aslında bu bir inceleme. Bütün bu açıklama ve davranışlar bağımsız Türk yargısını baskı altına almaya yöneliktir. Açıkcası aba altından sopa gösteriliyor. Çünkü şu sıralar Savcı Öz, iki emekli Orgeneralin de içinde bulunduğu ek iddianameyi hazırlamaktadır. Baykal tarafından Şemdinli davası savcısının akibeti hatırlatılarak, soruşturma haberlerine medyada yer verilerek ve Genelkurmay destekli cezaevi ziyaret edilerek Savcı Öz'e mesaj verilmek istenmektedir. Baykal'ın bu açıklaması tamamen bir nokta atışıdır. Ergenekon davası süreci kuşatılmaya çalışılmaktadır"  (Abdullah Harun, 10 Eylül 2008)

Hukukçular Öz için ayağa kalktı
Hakkında inceleme başlatılan Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'e hukuk dünyasından destek geldi. Bir açıklama yapan hukukçular, Öz'e karşı yapılan hatadan dönülmesi gerektiği söyledi. Boğaziçi Avukatlar Derneği, Savcı Zekeriya Öz hakkında inceleme başlatılmasına tepki gösterdi. Dernek Başkanı Yılmaz Geniş yaptığı açıklamada, Ergenekon soruşturmasının ülkenin demokratikleşmesi adına büyük bir kilometre taşı olduğunu belirtti. Geniş, "Vatanperverliğin gerçekliği turnusol kağıdı gibi Ergenekon davasıyla ortaya çıkacaktır." dedi.
Türkiye ÖZ'ü kaybetmeye izin vermemeli
Türkiye'nin vesayet rejiminden kurtulamadığına işaret eden Geniş, "Türkiye, Şemdinli davasının Savcısı Ferhat Sarıkaya' yı kaybetmesi gibi Zekeriya Öz'ü kaybetmesine izin vermemelidir. Yapılan hatadan bir an evvel dönülmesi gerekmektedir. Savcının yetkilerini kullanmasında yasal olmayan hiç bir işlem bulunmadığı gibi aksine yasal engeller nedeniyle görevini yeterince yerine getirememektedir. Şikayet müessesesi, gerçek hukuk ihlallerini engellemek yerine, ciddiyet ve sorumluluk içinde görevini yerine getiren savcılarımızı yıldırıp cesaretini kıran 'Demoklasin Kılıcı' gibi kulanılmamalıdır. Anayasa'da tarif edilen Hukukun Üstünlüğü ve Eşitlik ilkelerine inanmış hukukçular olarak, Ergenekon soruşturması ve davasının hiçbir engele ve sindirmeye maruz bırakılmadan sonuna kadar götürülmesi gerektiğine inanıyoruz." şeklinde konuştu. (Abdullah Harun, 9 Eylül 2008)

GENELKURMAY, ERGENEKON DAVASINI ŞEMDİNLİ DAVASI GİBİ AKAMETE UĞRATMAK İSTİYOR! TERÖR ZANLISI EMEKLİ GENERALLERE TSK ADINA(!) ZİYARET!!!
Şemdinli Davası sanığı muvazzaflar, Van 3. Ağır Ceza mahkemesi tarafından 39'ar yıllık ağır hapis cezasıyla cezalandırılarak, askerlerin PKK yaptı süsü vererek bombalama eylemleri yaptıklarını, PKK'yı bitirmek yerine terörü daha da kışkırttıklarını, yani teröre bulaştıklarını en yetkili ağızdan ifade etmiş ve kararında da direnerek Kontrgerillacıları şok etmişti. Kontrgerillacılar da boş durmamışlar, davayı askeri mahkemeye aldırarak ve kararında direnen Van Mahkemesi üyelerini başka mahkemelere sürgün ederek, Savcı Sarıkaya'yı da mesleğinden atarak güya intikamlarını almışlardı! Ama farkında değiller ki yaptıkları tüm bu gaflar, eğitim seviyesinin ve iletişimin müthiş arttığı çağımızda artık şüphe bırakmayacak şekilde sırıtıyor, tepki görüyor. Onlar sanıyor ki millet bunu sineye çeker veya TSK ('nın bazı kademelerine yuvalanmışlar) ne yaparsa yapsın doğru görür. Yanılıyorlar. Ne millet ne de cesur yürekli yargı camiası bu yapılanları sineye çekiyor. Şemdinli'de ayak oyunlarına ve 27 Nisan Muhtırası'na rağmen millet seçimde onların istediği tabloyu verdi mi? 27 Nisan'da görüşlerini açık şekilde belirttikleri ve güya tüm TSK'yı temsil eden talihsiz bildiride, AKP'nin cumhurbaşkanı seçmesini engellemeye çalıştılar da ne oldu, engelleyebildiler mi? Savcı Ferhat Sarıkaya'nın başına gelenler diğer savcıları yıldırdı mı? Hayır, eğer korksalardı Ergenekon davasını açmazlar ve sürdüremezlerdi. Sarıkaya olayı diğer hukukçu, ama gerçekten hukukçu, yargıç savcı avukat ve diğer tüm cesur yürekli yargı camiasını derinden derine ayağa kaldırdı. Farkında değiller. Eğer bu cesur yürekler olmasaydı, Van Mahkemesi kararında direnir miydi, Van üst mahkemesi alt mahkemenin kararını savunur muydu, Savcı Zekeriya Öz ve arkadaşları Ergenekon Terör örgütü üzerine kararlılıkla gidebilir miydi,  yeni soruşturma delillerini ele geçirmek için yapılan kontrgerilla atağına direnebilir miydi?

Tekrar etmek gerekirse En üst makamdan alttakine kadar muvazzafıyla yargısıyla ve diğer tüm dallarıyla Kontrgerilla, Şemdinli ve Ergenekon soruşturmalarında kuyruğundan da olsa yakalanmış. Çırpınmalar bu yüzden. Özellikle Ergenekon soruşturması onları gittikçe köşeye sıkıştırıyor olmalı ki bu kadar deşifre olmaya başladılar. Arkadaş sen TSK adına terör zanlılarını ziyaret edemezsin, edenler de TSK'yı temsil etmiyor! Kocaeli garnizon komutanı, niye eski generalleri Veli Küçük'ü unutmuş? Küçük, o bölgenin komutanlarındandı. Vefa ise ona da vefa. TSK milletindir. Ona rağmen bunu yapmaya kalkıp millet bizim kölemizdir ne dersek onu yapar bizi çok sever arkamızdan gelir diyorsanız yanılıyorsunuz. TSK'yı siyasete hatta terör zanlılarına desteğe bulaştırmaya çalışanlar da yargıyı etkilemek suçunu işliyorlar. Yargıya saygılıyız gibi laflarla kimseyi çocuk yerine koymayın, bu ülkeye birazcık olsa saygınız sevginiz varsa gelin yasalardan yana olun, ama gerçekten olun. Bazı üniformalılar, karınlarını doyurmak için bile vergisine muhtaç oldukları milletine ihanet etmesinler, bu izlenimi bırakmasınlar. Bilesiniz ki bu izlenim gittikçe belirginleşiyor. Yasalara gerçekten saygınız varsa sanıkların yargılanıp beraat etmelerini bekleyin. Bir kurumu temsil ettiğinizi açıkça söyleyip terör zanlılarını ziyaret etmenizin insani bir anlamı yok, sadece mesaj veriyorsunuz. "Dayanın, özel harekatımız başladı ve sürüyor sizi buradan çıkaracağız, tıpkı Şemdinli'deki arkadaşlarımızı çıkardığımız gibi. Savcılar daha fazla soruşturmayı sürdürmesin, yargıçlar onları beraat ettirsin, arkadaşlarımızı en üst seviyede savunmaya kararlıyız!" Bu mesajınız çok açık. Tabi emriniz olur. Anayasaya ve milletine bağlı hangi yargıç ve savcı bu saatten sonra sizden ürker, onların kervanı yola çıktı bir kere, yürüyor.

Kontrgerillacı arkadaşlar, anladık kolay teslim olmayacaksınız, bu ülkeye belki biraz daha belki de uzun süre sancı vereceksiniz, ama karizmanızı çizecek şekilde gaflar yapmanızı da seviyenize yakıştıramıyoruz. Daha üsluplu, seviyeli bir vuruşma olmalı. Yani, örneğin açıkça çıkıp görüşlerinizi ifade etmeyi deneyebilirsiniz. Doğru ise millet de görüşlerinizi paylaşacak ve seçimlerde sizlere gerekli desteği verecektir. Buna güvenmiyor musunuz? "Göbeğini kaşıyanların bizi anlamasını beklersek bu iş olmaz" mı diyorsunuz yoksa? Konseptinizi değiştirmeniz ve yaldızlı cümlelerle süslemeniz kendinizden başkasını kandıramaz. Yasalara sözde değil özde bağlı olmalısınız. Bunu anlamanız gerekiyor.

Üniformasından ayrılmış emekli generallerden Osman Pamukoğlu gibi yaparak, eğer siyaset yapmak istiyorsanız üniformanızı çıkarmanızı ve siyasete atılmanızı tavsiye ederiz. Pamukoğlu, cezaevinde bulunan emekli orgeneraller Şener Eruygur ve Hurşit Tolon'un, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) adına ziyaret edilmesini nasıl değerlendirdiğinin sorulması üzerine, ülkenin zaten yeteri kadar sorunu olduğunu, her hareketin tam hesaplanmadan, neyi götürüp neyi getireceği dikkatle göz önüne alınmadan yapıldığında toplumun ikiye ayrıldığını ifade etti. Parti olarak, ''yargının üzerinde asla ve kata hiçbir gölge meydana getirilemeyeceği'' görüşünde olduklarını vurguladı. Sizlerin de bu düşünceye ulaşmanız dileğiyle...
(Abdullah Harun, 4 Eylül 2008)

KONTRGERİLLACILARIN ERGENEKON SORUŞTURMASINDAN RAHATSIZLIĞI GİDEREK AÇIĞA ÇIKIYOR!  İstanbul Emniyet Organize Şube'de bulunan çok gizli Ergenekon soruşturma bilgilerini kopyalayarak ele geçirme girişimi akamete uğrayan Kontrgerillacılar köşeye sıkışmış olmalı ki inanılmaz şekilde kendilerini deşifre ediyor, kuşatmayı yarmaya çalışıyor!
İstanbul Organize Şube'nin Kontrgerillacılar tarafından nöbetçi mahkemenin izniyle basıldığı ortaya çıkmıştı. Olay çok önemliydi! Olayın başkahramanları AYM başkanvekili Osman Paksüt ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı idi. Kontrgerillacıların birdenbire ve inanılmaz şekilde somutlaşan çırpınmaları, kendilerini kuşatan ve gittikçe daralan çemberi yarma girişimleri sürüyor ve İtalyan kontrgerillası Gladio'yu soruşturmasıyla ortaya çıkarıp çökerten Savcı Felice Casson'un da uyardığı gibi Savcı Zekeriya Öz ve arkadaşlarının işi kolay değil. Kontrgerillacılar kolay pes etmeyecek, bu tahmin ediliyordu zaten. Ama bir şey gittikçe netleşmeye başladı. Savcı Öz ve arkadaşları, Ergenekon soruşturmasıyla kontrgerillacıları kuyruğundan da olsa gerçekten yakalamayı başarmış ve soruşturmanın seyri kontrgerillacıları daha da zora sokacak.

Ankara Başsavcılığı'nın Ergenekon soruşturmasını baltalamaya çalıştığı açık olan bu iki girişiminden sonra diğer bazı şeylerin nedeni de aslında daha bir netleşiyor. Şemdinli soruşturmasına bakan Savcı Ferhat Sarıkaya'nın meslekten atılması, Şemdinli davasının Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ağır cezalarla neticelendirilmesi üzerine Kontrgerillacıların davayı askeri mahkemeye sevk ettirerek tekrar gördürme girişimleri. Yargı alanında dikkat çekici girişimler.. Kontrgerilla örgütlenmesi giderek netleşiyor!..

Ankara'da esrarengiz işler! İP'teki Ergenekon baskınına soruşturma
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=733008

Ankara Cumhuriyet Savcısı Abbas Özden, Ergenekon operasyonu kapsamında İşçi Partisi'nde (İP) gerçekleştirilen arama işleminin hukuka aykırı yapıldığı iddiasıyla soruşturma başlattı. Söz konusu baskında, Yargıtay'a suikast krokileri ele geçirilmişti.

Ergenekon terör örgütü dava süreci, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın başlattığı soruşturmalarla sarsılıyor. Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt'ün dinlendiği iddialarını araştıran Ankara Cumhuriyet Savcısı Vahdet Polatkan'ın İstanbul Organize Şube Müdürlüğü'ne yaptırdığı baskının ardından, yeni bir soruşturma daha geldi. Memur suçlarına bakmakla görevli Ankara Savcısı Abbas Özden, Yargıtay'a suikast krokilerinin de ele geçirildiği İşçi Partisi'nde yapılan arama işleminin hukuka aykırı yapıldığı iddiasıyla soruşturma başlattı.

İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün talimatı üzerine Emniyet güçleri, 21 Mart 2008 günü İP Genel Merkezi'nde, İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Nusret Senem'in evinde arama yapmıştı. Aramalarda bir CD içinde, Yargıtay binasına giriş ve güvenli kaçış yollarını belirten ayrıntılı bir suikast krokisi ele geçirilmişti. Ergenekon iddianamesinde de yer alan belgelere karşı İP'liler, delillerin Ceza Muhakemeleri Kanunu'nda belirtilen maddelere aykırı elde edildiği iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştu. İP'liler, bilgisayarlara şifreli oldukları gerekçesiyle yedekleme yapılmadan el konulduğunu, bilgisayarlardaki verilerin yedeklerinin çıkarılmadığı, kendilerine verilmediği ve bilgisayarlara kendilerine ait olmayan bilgilerin yüklenmesinin mümkün olduğu iddiasını dile getirdi. Suç duyurusu üzerine Abbas Özden soruşturma başlattı. Savcının, CMK'nın 134. maddesinin ihlal edildiği, yedekleme yapılmadan bilgisayarlara el konulduğu, verilerin yedeklerinin çıkarılmadığı ve parti yöneticilerine el konulan verilerin birer örneğinin verilmediği iddiasıyla İçişleri Bakanlığı'ndan soruşturma izni talep edeceği ifade edildi. Arama ve el koyma işlemi, Cumhuriyet savcısı gözetiminde gerçekleştirilmişti. Savcının bu girişimiyle Ergenekon delillerinin bir kısmının tartışmalı hale geleceği de öne sürüldü. CMK 134. madde, şifrelenen bilgisayarlara girilememesi halinde el konulacağını, şifrenin çözülmesi ve gerekli kopyanın alınması durumunda el konulan cihazların iade edileceğini belirtiyor.

Hukukçular, soruşturmalarda el konulan bilgisayarların yedeklemelerinin, şüpheli ve vekiline verilmesi gibi bir zorunluluğun bulunmadığını, ancak ilgili kişilerin talebi olursa bu yedeklemelerin verileceğini ifade ediyor. Polis Akademisi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bedri Eryılmaz, "Yedeklemenin verilmemesi delillerin kabul edilmeyeceği anlamına gelmez. Burada basit bir hukuka aykırılık söz konusu olabilir. Zanlının delillerin kendi bilgisayarında olmadığını ispatlaması gerekir." şeklinde konuştu.

Arazi yolsuzluğu dosyalarında adı çıktı
Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Hüseyin Boyrazoğlu'nun adı Büyükçekmece Adliyesi'nde kaybolan dava klasörlerinden çıktı. Ergenekon iddianamesinin ek klasörlerine giren Büyükçekmece'deki arazi yolsuzluğu belgelerinin, daha önce başka bir davaya konu olduğu Büyükçekmece Adliyesi'nde kaybolduğu belirlenmişti. Kaybolan klasörler, Büyükçekmece ve beldelerine yönelik arazi yağması operasyonu ile ilgiliydi. Operasyonu yapan dönemin Jandarma Binbaşısı Zeki Bingöl'ün mahkemeye sunduğu deliller kaybolmuştu. Bingöl, Boyrazoğlu'nun başında bulunduğu S.S. Defne Dalı Konut Yapı Kooperatifi'ne Kadıköy Belediyesi tarafından arsa tahsisi yapıldığını söylüyor. Boyrazoğlu, son olarak İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne yapılan baskınla gündeme gelmişti. Baskın, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın emriyle yapılmış ve Ergenekon dosyaları kopyalanmak istenmişti. Boyrazoğlu'nun Ergekenon sanıklarından Sedat Peker'le irtibatı da medyaya yansımıştı.
(Abdullah Harun, 2 Eylül 2008)


ERGENEKONCULAR'IN İSTANBUL ORGANİZE ŞUBE'YE BELGE KARARTMA BASKINI PÜSKÜRTÜLDÜ!!!  KONTRGERİLLACILAR, Emniyet Organize Şube'de bulunan Ergenekon ile ilgili çok gizli bilgileri telaşla kopyalamaya çalışırken, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların ve İstanbul 1. Ağır Ceza’nın iptal kararıyla zamanında müdahalesiyle bu saldırı püskürtüldü!
İstanbul Organize Şube'nin Kontrgerillacılar tarafından nöbetçi mahkemenin izniyle basıldığı ortaya çıktı. Olay çok önemli!
Fenerbahçe Orduevi’ne böyle girmediniz mi?
Şamil TAYYAR
http://www.stargazete.com/gazete/yazar/fenerbahce-orduevi-ne-boyle-girmediniz-mi-123093.htm
Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Organize Şube’ye yönelik baskınla ilgili iddiaları deştikçe altından sürekli ‘çapanoğlu’ çıkıyor. Bize ulaşan yeni bilgi ve belgeler var. Ama hiç yoruma girmeden olayı başından anlatacağım. Zincirin halkalarını birbirine siz ekleyin. Ankara Cumhuriyet Savcısı Vahdet Polatkan, 22 Temmuz 2008 günü İstanbul Başsavcılığı’na hitaben gönderdiği yazıda, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’le ilgili yürüttükleri soruşturmaya gönderme yaparak şöyle dedi: ‘Başsavcılığımıza postayla bir dilekçe gönderen ve ismi bizde saklı bir kamu görevlisi dinleme olayının gerçek olduğunu bildirmiştir.’
‘İhbarda bildirilen somut bilgiler öncesiyle birlikte değerlendirildiğinde ciddi ve araştırmaya değer bulunmuştur’ diyen Savcı Polatkan, ihbar mektubuna dayanarak emniyet içinde ‘organize bir suç örgütü’ olduğunu söylüyor. Talebi ise İstanbul Başsavcılığının delaletiyle mahkemeden gerekli iznin alınarak bilirkişi heyetiyle birlikte Organize Şube’ye baskın yapılmasıdır.
Fatih 2. Sulh Ceza Mahkemesi 8 Ağustos 2008 günü baskın kararını verdi. Mahkeme kararında baskının 11-15 Ağustos tarihleri arasında ve bir defaya mahsus olmak üzere gündüz yapılacağına hükmedildi.
Baskın, 11 Ağustos günü gerçekleştirildi. Fatih Cumhuriyet Savcısı Sadık Gülyaz başkanlığında Prof. Dr. Nizamettin Erduran, Prof. Dr. Aydın Akan, Yrd. Doç. Dr. Mehtap Yalçınkaya ve Zeynel Alp’den oluşan bilirkişi ekibi, aynı gün saat 21.10’da hazırladıkları Keşif Tutanağı’nda yasa dışı dinlemeye rastlanmadığını imza altına aldılar.
Ekibin ‘gizli’ yürütülen Ergenekon soruşturmasıyla ilgili bilgisayar kayıtlarına el koymak istemesi ortalığı karıştırdı. Durumdan haberdar olan Savcı Zekeriya Öz’ün itirazı üzerine İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi, aynı gün jet kararla Ergenekon soruşturmasına ilişkin gizli belgelere el konulmasına müsaade etmedi.
Baskın sırasında ise ilginç diyaloglar yaşandı. Savcı Gülyaz, bilirkişi ekibiyle birlikte, ihbar mektubunda tarif edilen 29 Mayıs Hastanesi giriş yönündeki C kapısından emniyet binasına girdiklerinde kendilerini İstihbarat Şubesi’nde buldular. Mahkeme kararı Organize Şube ile ilgili, ancak adres İstihbarat Şubesiydi.
Bunun üzerine Organize Şube’ye gidildi. Emniyet görevlileri, savcıyı uyarmaya çalıştılar: ‘Bu şubede gizli bir soruşturmayla ilgili (Ergenekon) takip yapılıyor, takip zarar görebilir. Durumdan emniyet müdürümüzü, valimizi haberdar edelim.’
Savcının cevabı: ‘Neden önceden haber vereceğiz? Siz Fenerbahçe Orduevi’ne böyle girmediniz mi?’
Bu arada İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah aranıyor ama izinde. Bir şekilde durumdan haberdar ediliyor. Cerrah, hemen İstanbul Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’i arıyor. Sonra arkadaşlarına ‘Başsavcıya ulaşamadım’ diyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Engin de olayın star’da yayınlanmasından sonra ‘Önceden haberim olmadı’ diye açıklama yaptı.

7 kritik soru
Organize baskının her aşamasında dikkatimizi çeken garip olaylar zincirinin deşifre edilmesi için şu sorulara cevap bulunması zorunludur.
1. Ankara Cumhuriyet Savcısı Vahdet Polatkan, talimat yazısında yer verdiği gibi emniyet içinde organize suç örgütü olduğuna inanıyorsa, bu suçlara bakan özel yetkili ağır cezaya (DGM yerine kurulan) konuyu neden havale etmedi? Hukuken kendine vazife olmayan işe neden sahiplendi?
2. Savcı Polatkan’ın talimat yazısı 22 Temmuz tarihli. Böylesine önemli ve gizlilik arz eden bir ihbar varsa, bu yazı İstanbul Başsavcılığı’nda 8 Ağustos’a kadar neden bekletildi? Harekete geçmek için 30 Temmuz’da sonuçlanan AK Parti hakkındaki kapatma davası ve 4 Ağustos’ta açıklanan YAŞ kararları mı beklendi?
3. ’Benim haberim yoktu’ diyen Başsavcı Engin’e rağmen bu ihbar mektubunun rafta bekletilmesi mümkün mü? Değilse sorumlu kim?
4. Baskının İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın izinde olduğu döneme rastlaması tesadüf mü?
5. İstanbul emniyet müdürünün, sürekli irtibat halinde olmaları gereken İstanbul başsavcısına ulaşamaması doğal mıdır?
6. İhbar mektubuna göre emniyet içinde olduğu düşünülen organize suç örgütüyle ilgili baskın kararı, özel yetkili ağır ceza mahkemesi değil de neden Hakim Şeref Görgülü’nün görevde olduğu nöbetçi sulh ceza mahkemesinden alındı?
7. Savcı Sadık Gülyaz, polise ‘Siz Fenerbahçe Orduevi’ne böyle girmediniz mi?’ diyerek, Ergenekon sanığı Şener Eruygur’un çalışma ofisine düzenlenen baskına neden gönderme ihtiyacında bulundu? Orduevine komuta kademesinin bilgisi dahilinde girildiğini savcı bilmiyor muydu?


Cerrah’ın açıklaması
İstanbul Emniyet Müdürlüğü, ‘Ergenekoncu köstebek polis’ başlıklı yazımın son kısmında yer alan ‘İstanbul emniyetinde kimi zaman ekip çatışmasının tavan yaptığı biliniyor’ şeklindeki ifademle ilgili açıklama yaptı. Açıklama aynen şöyle:
‘İstanbul Emniyet Müdürlüğü silahlı ve resmi bir kurumdur. Hiçbir şekilde ekip çatışması yaşanmaz. İstanbul emniyetinde asla böyle şeylere müsamaha edilmez. Başka kurumlarda sözkonusu olabilecek ekip çatışmaları İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde hiçbir zaman sözkonusu olamaz. Sözü edilen atamalar terfiler münasebetiyle ve mülki amirin onayı ile yapılmıştır.’
Sayın Cerrah’a ‘Ergenekon köstebeği daha önce görevden aldığınız rütbeli bir polis olabilir mi’ sorusunu yöneltip bu defteri burada kapatalım.  (Abdullah Harun, 25 Ağustos 2008)

Ergenekon'un boşalttığı yeri PKK kılıklı terör dolduruyor , MEHMET KAMIŞ, Zaman, 23 Ağustos 2008, http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=729044
Son bir ay içinde o kadar çok şey oldu ki Türkiye'de, insan takip etmekte zorlanıyor. Bir ay önceki bir olay sanki yıllar önce yaşanmış gibi. Ancak bu süreçte meydana gelen, Türkiye için çok önemli iki olayı tekrar hatırlamakta yarar var. Birincisi; halkın büyük bir oy oranı ile iktidara getirdiği AK Parti'nin kapatılması konusunda açılan davanın sonuçlanması. İkincisi ise devlet içindeki çeteleşmeyi deşifre eden Ergenekon iddianamesinin mahkemece kabul edilmesiydi.
Önümüzdeki yıllara da damgasını vuracak bu iki olayın Türkiye'yi de bir hayli rahatlatması bekleniyordu. Öyle ya Türkiye'yi milyarlarca dolar zarara uğratan, çıkış trendine girmiş ekonomiye tekrar büyük bir darbe vuran kapatma davası sonuçlanmış, AK Parti'yi kapatmak için yeterince gerekçe bulunamamıştı. Diğer taraftan, yıllardır devlet içine çöreklenmiş ve gücünü yasalardan almayan büyük bir çetenin varlığı deşifre edilmiş, en azından ülkeyi kaotik ortamlara sokacak eylemler yapması engellenmişti.
Türkiye tam bir rahatlama sürecine girecekti ki, bu kez de PKK kılığına girmiş garip bir terör başladı ülkede. Önce Güngören'de yüzlerce masum sivilin yüreğine patladı bombalar. Kürt'ün, Türk'ün, Çerkes'in, Alevi'nin, Sünni'nin olduğu bir yerde rastgele patlatılan bu bombayı patlatanların açıklayabilecekleri hiçbir ideolojik gerekçeleri yok. PKK'ya sormak lazım, burada Kürtler de öldü. Sonra Mersin, İzmir vs. Tabii patlamadan yakalanan bombaları saymıyorum.
Daha önce de söylemeye çalışmıştım. Türkiye'deki gerçek şu: Ergenekon'un çok az bir kısmı ifşa edildi. Bu ülkenin gerçek Ergenekon'u; medyayı sevk ve idare edebilen, gerektiğinde yargıya sözünü geçirebilen, üniversitelere tesirli, holdingler üzerinde hatırı olan özellikler taşıyor. Bu yapı aynı zamanda PKK'yı yönlendiriyor, DHKP-C'yi ya da ihtiyaca göre sağdan ya da soldan örgütleri yönetiyor. Türkiye'yi sıkıntıya sokacak her türlü işi organize edebiliyor. Son yaşadığımız olaylar da bunu teyit ediyor.
PKK'nın hep kritik dönemlerde eylemlerini artırması size de garip gelmiyor mu? Bu ülkenin seçilmiş bir partiyi kapatmamayı öğrenmeye başladığı, devlet içindeki çeteleşmeyi çözmeye çalıştığı, insan haklarını ve demokrasiyi daha çok önemsediği bir süreçte PKK eylemlerini bütün ülkeye niye yaymaya çalışır ki? Neden gayri nizami örgütlenmelerin, devlet içindeki çetelerin güçlenmesine zemin oluşturacak kaotik ortamların sürmesi hatta artması için böylesine bir çaba gösterir ki? Yoksa PKK bu düzenin hep böyle devam etmesini mi istiyor? Yoksa bu örgüte verilen görevin konsepti mi değişti? Artık bölgesel olarak Türkiye'yi yormak yeterli mi gelmiyor? Ergenekon'un boşalttığı yerleri PKK'nın mı doldurması isteniyor?
(…) Yıllardır Türkiye kendisini yoracak, enerjisini tüketecek, başını kaldıramaz hale getirecek bir şeylerle uğraşıyor. Ve sanki bunlar nöbet tutuyor. Birisinin hakkından gelince başka bir yerde başka bir şey patlak veriyor. Bu ülkenin normalleşmesine müsaade etmeyen birileri var. Bir yarayı kapattığınızda mutlaka başka bir yerden bir yara açılıyor. Yıllardır bu ülkedeki gencecik fidanların ölmesine sebep olan PKK, bu kez de şehirleri kaos ortamına çevirmek için emir almış gibi. Anlaşılan bölgesel terörün Türkiye'yi yeterince yormadığı düşünülüyor.

Kürt Gladyosu'na bir Zaza'nın tepkisi , ABDÜLHAMİT BİLİCİ, Zaman, 23 Ağustos 2008, http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=729016
'Kürt Gladyosu' başlıklı yazı (http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=725381) Kürtçülük adına hareket eden bazı yapıların derin bağlantılarına dikkat çekiyordu. Uğur Mumcu'nun keşfetmeye yaklaşmışken, bedelini hayatıyla ödediği bu derin bağlantı Ergenekon iddianamesiyle iyice su yüzüne çıkmıştı.
Ergenekon Çetesi'nin terör örgütleriyle bağlantısı, bizzat Öcalan tarafından ifade edilen Ergenekon-PKK temasları, PKK içindeki 'genç subaylar' olgusu, Özel Kuvvetler Komutanlığı'ndaki bir görevli ile Öcalan'ın avukatı arasındaki diyalog bu derin şüphenin sadece bazı örnekleriydi. 'Kürt Gladyosu' yazısında bu tuhaf ilişkilere dikkat çekerek, devlet içine sızan bu habis yapı sorgulanırken, Kürt sorunu üzerine kafa yoran aydın, siyasetçi ve aktörlerin de bu bağlantının Kürtçü yapılara bakan yönünü sorgulaması gerektiğini ifade etmiştik. Devlet gücünü ele geçiren bazı güçlerin anti-demokratik uygulamaların kıyasıya eleştirildiği bir ortamda, Kürt sorunu adına yapılan konuşma ve tahlillerin artık Diyarbakır Cezaevi'ndeki işkence ile başlayıp 12 Eylül'ün dil yasağıyla bitmemesi gerekir. Eğer bir çözüm bulunacaksa, farklı kökenlerden 30 binden fazla insanımızı kaybetmemize yol açan süreçte Kürtler adına hareket ettiğini iddia edenlerin derin bağlantıları da sorgulanmalı. En önemlisi de bunu bizzat Kürt kimliğiyle yazıp çizen, siyaset yapan isimlerin yapması. Ancak o zaman, bu hadisenin kardeş kavgası olmadığı anlaşılır ve kardeşi kardeşe kırdıran mekanizma deşifre olur. Ancak o zaman, demokrasi adına umutların tekrar yeşerdiği, kapatma kâbusundan kurtulup yeniden reformları, sivil anayasayı ve AB sürecini konuşmaya başladığımız bir dönemde, Güngören, Mersin ve İzmir'deki bombaların neden patladığını anlar; vahşi talimatları verenlerin gerçek kimliklerini öğreniriz. Bunun için zemin o kadar uygun ki, her gün yeni bir derin bağlantı çıkıyor karşımıza. Mesela, Zaman'ın dünkü manşeti, yeni bir ipucu veriyordu. Haber, PKK'lı bir teröristin cep telefonunda, Beykoz'daki işyerinde bir cephanelik ele geçirilen, JİTEM'in kurucusu emekli Albay Arif Doğan'ın özel numarasının çıktığını söylüyordu. Kim bilir önümüzdeki günlerde hangi bilgiler çıkacak önümüze.
Bu çarpıklığın sorgulanması çağrısına, ilginç tepkiler geldi. Bir kısmı meramımızı anlamamıştı. Kürtlerin acısını görmek istemediğimizi söyleyenler; meseleyi anlamadığımızı düşünenler, hatta tehdit savuranlar çıktı. Doğru anlayanlar da vardı. Zaza olduğunu söyleyen bir okurdan, mesajını yayınlama izni aldım. Bayan R.K.'nin e-postası, hem anlatmak istediğimizi hem de sade insanın konuya bakışını özetliyor:
"Yazınızı okudum ve haklı olduğunuzu düşünüyorum. Ama haklı olmadığınız bir konu var. O da Kürtleri temsil ettiği sanılan kişilerin gerçekten onları temsil edip etmediği. Ben kimilerince Kürt, kimilerince Türk uzantısı kabul edilen Zaza kökenli biriyim. Ülkemin her acısı içimi acıtır, her sevinci gurur kaynağımdır. Çanakkale için ağlar; İstiklal Marşı'yla coşarım. Ne kendimi Türklerden ayırır; ne de illa 'Kürt hakları' diye bağırabilirim... Çünkü Kırşehir'deki Mehmet de, Kars'taki Ahmet de Ergenekonların acısını çekmiştir. Hep 'benim acım' demek doğru mu? Ben "insan hakları" derim. Allah'ın her canlıya verdiği o kutsal haklardır önemli olan. Bir şehit anasının figanı, beni de yaralar. Çünkü önce insanım ben. Askere laf edemem, namusumun teminatıdır. Kimdir temsilcisi Kürtlerin? Türklerden farkı nedir bunların? Benim temsilcim olduğunu söyleyenler gerçekten benden haberdar mı? Ben derken bilin ki Türkiye'de, kendini Türk kardeşinden ayırmayan milyonlarca Kürt var, Zaza var, Laz var ve onların derdi ülkeyi alakadar eden tüm dertlerden gayrı değil. Kimilerince ben ve benim gibiler asimile edilmiş insanlarız. Neden insan doğası olan kaynaşmayı, asimilasyon gibi algılıyoruz ki?.. Doğulu olduğum için ben de ters bakışlara maruz kaldım. Ama onca gülün içinde bir dikeni dile dolamak doğru mu? Türkler de Kürtler elini uzatmış; aslında görünmeyen çok eller var ki çoktan el ele dolaşmakta. Birkaçı boş kalmışsa üzülmeyin; el ele tutuşan ellere bakın, çok şey anlatacaklar size."

(Abdullah Harun, 23 Ağustos 2008)


ERGENEKONCULAR'IN İSTANBUL ORGANİZE ŞUBE'YE BELGE KARARTMA BASKINI PÜSKÜRTÜLDÜ!!!  KONTRGERİLLACILAR, Emniyet Organize Şube'de bulunan Ergenekon ile ilgili çok gizli bilgileri telaşla kopyalamaya çalışırken, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların ve İstanbul 1. Ağır Ceza’nın iptal kararıyla zamanında müdahalesiyle bu saldırı püskürtüldü!
İstanbul Organize Şube'nin Kontrgerillacılar tarafından nöbetçi mahkemenin izniyle basıldığı ortaya çıktı. Olay çok önemli!

ORGANİZE'YE BASKININ SIRLARI: İSTANBUL ORGANİZE ŞUBE'YE ANKARA BAŞSAVCILIĞI'NIN YAPTIRDIĞI BASKINDA "ÖZEL OLARAK ARANAN" ŞEYLER OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI. İŞTE "DERİN BASKININ" PERDE ARKASI

Kayıtlarda aranan devlet büyüğü kim?
Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Organize Şube’ye yapılan ‘Organize Baskın’da ‘devlet büyükleri’nin kayıtları arandı. Dinlemeye takılıp takılmadığı araştırılan ‘o büyükler’ merak ediliyor


ERGENEKON terör örgütü soruşturmasını yürüten İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Şubesi’ne iki savcı ve üç kişilik akademisyen bilirkişi heyeti tarafından yapılan ‘Organize Baskın’ kamuoyunda şok etkisi yarattı. Baskına gerekçe olan yasadışı dinlendiği iddia edilen ‘devlet büyükleri’nin kimliği tartışma konusu oldu. Baskın talimatını veren Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na daha önce İşçi Partisi’nin aynı gerekçelerle suç duyurusunda bulunmuş olması da dikkat çekti.

TOPTAN EL KOYMA ÇABASI
YAPILAN ‘Organize Baskın’ mahkeme kararıyla durduruldu ancak İstanbul Emniyeti’ne Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla yapılan baskının perde arkası ve operasyondaki ‘hukuksuzluklar’ soru işareti oluşturdu. CMUK’un 250. maddesine göre, bir savcının soruşturmasına başka bir savcı müdahale edemezdi. Ancak yapılan baskında, Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün, mahkeme izniyle yapılan operasyonlarına ilişkin çok gizli kayıt ve belgelerin kopyalanmasına veya el konulmasına çalışıldı.

AKILLARA TAKILAN SORULAR
ANKARA Cumhuriyet Başsavcılığı’nın baskına neden olarak ‘Paksüt’ün yasadışı dinlenmesi’ iddiasını göstermesine rağmen, Organize Suçlar Şube Müdürlüğü’ndeki tüm belgeler ‘konu ayrımı’ yapmaksızın kopyalanmaya çalışılması soru işaretlerini artırdı. Paksüt’ün dinlendiği iddiası üzerine, Ankara Başsavcılığı basında çıkan haberlerden dolayı re’sen soruşturma açarken, soruşturmada Basın Savcılığı yerine Memur Suçları Soruşturma Bürosu’nun devreye girmesi de ilginç bulundu.

EN DİKKAT ÇEKİCİ İSTEK
ANKARA Memur Suçları Bürosu’nun 2008/89547 nolu soruşturma yazısında, ‘...İzinsiz ve yasadışı dinlemelerle ile devlet büyüklerinin ve devlet büyükleriyle diğer yurttaşların yasadışı kaydedilen faliyetleri var ise, bunlara el konulması...’ şeklindeki istek cümlesi de dikkat çekti. Paksüt için yapılan suç duyurusu için yapıldığı söylenen ‘Organize Baskın’da ‘kaydı var mı’ diye araştırılması istenen diğer devlet büyüklerinin kim ya da kimler olduğu merak konusu oldu. Devlet büyükleri olarak Yüksek Yargı organlarında görevli kimseler ilk akla gelenler oldu.

Taraflar suskunluğa büründü
ERGENEKON soruşturmasına yapılan yasadışı müdahaleye ilişkin bir suç olmasına rağmen hiçbir işlem yapılmadığı öğrenildi. Dün konunun mağduru tara olan Emniyet Genel Müdürlüğü ve İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah hiçbir açıklamada bulunmadı. Organize Baskın’ı isteyen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, baskın talebini mahkemeye götüren İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, baskın kararını veren Fatih 2.Sulh Ceza Mahkemesi ile baskın kararını durduran İstanbul 1.Ağır Ceza Mahkemesi’nin sessiz kalması dikkat çekti. Dinlendiğini iddia eden Anayasa Mahkemesi Başkanı Osman Paksüt’ün de konuya ilişkin konuşmadığı görüldü.

Ergenekon soruşturması sekteye uğratılabilirdi
Star’ın dün ‘ORGANİZE BASKIN’ sürmanşetiyle duyurduğu Ankara Cumhuriyet Savcılığı talimatıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Şube Müdürlüğü’ne yapılan baskın ve arama, kamuoyunda şok etkisi yarattı. Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt’ün ‘yasadışı yöntemle’ dinlendiği iddiasıyla, görevli mahkemelerden alınamayınca nö