|
b2s1
|
|
 |
|
| Adresimiz
www.kontrgerilla.com veya
kontrgerilla.brinkster.net
veya
ergenekon.ws şeklindedir.
Emektar adresimiz
www24.brinkster.com/aharun hizmetini sürdürmektedir. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 Şok
itirafa savcı el koydu
Garih cinayetinden hapis yatan Yener Yermez'in şok itiraflarda bulunduğu
mektubu Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'ü harekete geçirdi. Yeni Şafak'tan
mektubu alan Savcı Öz'ün Yermez'in ifadesini alacağı ve yeniden
soruşturma başlatacağı öğrenildi.
Dosyayı Yeni Şafak açtı
Yeni Şafak'ın Ergenekon terör örgütü bağlantısını ortaya çıkardığı
Üzeyir Garih suikastindeki sır perdesi 7 yıl sonra yeniden açılıyor.
Gazetemiz, Hasdal Kışlası'nda askerlik yaperken 25 Ağustos 2001'de
Garih'i öldüren Yener Yermez'in komutanının Ergenekon sanığı emekli
Albay Fikri Karadağ olduğunu ortaya çıkardı. Ergenekon iddianamesindeki
Genelkurmay belgeleri, Karadağ'ın cinayetten 16 gün öncesine kadar
Hasdal Kışlası'nda o görev yaptığını ortaya koydu.
Önce canı sonra parası
Üzeyir Garih'in yakın arkadaşı Alarko Holding eski çalışanı işadamı
Doğan Kasadolu da Yeni Şafak'a cinayetten hemen sonra Garih'in torunun
kaçırıldığını ve ailenin 'cinayetin üzerine gitmeyin, yoksa katil bu
çocuk olur' diye tehdit edildiğini açıkladı. Kasadolu, bu kişilerin
aileden yüklü miktarda fidye aldığını, cinayette bazı ipuçlarının
Ergenekon örgütünü işaret ettiğini söyledi. Yeni Şafak ünlü işadamının
örgütün Azerbaycan'daki darbe planına para yardımı yapmadığı için ipinin
çekildiğini ortaya çıkardı. İddialara göre Garih, Ergenekon'un darbe
planına ortağı İshak Alaton'la anlaşamadığı için finansal destek
vermeyince öldürüldü.
Plan değişti katil sensin
Yeni Şafak'ın ortaya çıkardığı bağlantılara yazarımız Fehmi Koru'ya
cezaevinden gönderdiği mektupla cevap veren Yener Yermez de '1.5 milyon
dolar teklif ettiler. Can güvenliğim için cinayeti üstlendim' dedi.
Yermez Ergenekon sanığı eski Adli Tıp Uzmanı Ümit Sayın'ın ifadesini
değiştirmemesi için kendisini yönlendirdiğini ileri sürdü. Yermez, “Ümit
Sayın, birlikte bir süre otelde kaldığımız Meral'i bulup mahkemeye
getirebileceğini söylemişti. Sayın, iki gün sonra telaşlı bir şekilde
gelip (Yener, gerekli kişilerle görüştüm. Ancak şu an itibarıyla ifadeni
değiştirmeni istemiyorlar) demişti. O cinayetle ilgili çok şeyi biliyor"
dedi.
Ve Savcı Öz devrede
Dava aşamasında birçok noktası karanlıkta kalan Garih cinayetiyle ilgili
bu iddialar Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya
Öz'ü harekete geçirdi. Organize Şube Müdürlüğü'ne talimat veren savcı
Öz, gazetemizden mektubu istedi. Yeni Şafak'a gelen iki polis, tutanakla
Yermez'in mektubunu aldı. Garih dosyasının yıllar sonra tekrar açılması
için inceleme başlatan savcılığın, Yeni Şafak'ın haberlerindeki
iddiaları araştıracağı, ardından Yermez'in ifadesine başvurabileceği
öğrenildi.
Cevapsız sorular
1) Garih'in vücudunda tespit edilen ve farklı açıladan isabet ettiği ortaya
çıkan 11 bıçak darbesi cinayette ikinci kişiyi işaret etmesine rağmen bu
neden araştırılmadı?
2) Bıçakla yapılması mümkün olmayan sağ kulak arkasındaki yaranın nasıl
olduğu neden incelenmedi?
3) Olay yerinde tespit edilen kadın kanının kime ait olduğu neden
araştırılmadı?
4) Garih'in olay yerinde saldırgan veya saldırganlarla
boğuşmuş olmasına rağmen tırnak DNA'sı yapılmadı. Neden?
5) Garih'in üzerindeki saç kılları ile Yermez'in saç kılları kriminal
laboratuarda yapılan incelemede aynı çıkmadı. Bu saç kıllarının kime ait
olduğu neden tespit edilemedi?
6) Davaya müdahil olmayan Garih ailesi iddialar karşısında neden suskun?
7) Yermez'in cinayetten sonra otelde kaldığı Meral adlı kadın neden araştırılmadı.
Sayın'ın ifadesi alınacak
Yener Yermez'in gazetemize gönderdiği itiraf mektubu üzerine harekete
geçen Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'ün Garih cinayeti dosyasını yeniden
açacağı öğrenildi. Savcı Öz'ün Yermez'in ifadesini alacağı öğrenilirken,
mektupta 'otelde beraber kaldık, mahkeme araştırmadı' dediği Meral'in
bulunması için polise talimet verdiği ileri sürüldü. Savcı Öz'ün,
Yermez'in 'cinayeti üstlen' şeklinde kendisini yönlendirdiği Ergenekon
sanığı Doç. Dr. Ümit Sayın'ın da konuyla ilgili ek ifadesini alacağı
belirtildi. Öz'ün soruşturma çerçevesinde cinayetin işlendiği saatlerde
Etiler'deki evinden kaçırılan Garih'in torunu Tal Herzikovitz'in de
bilgisine başvuracağı öğrenildi. Kardeşi Niv ile birlikte New York'ta
okuyan Tal'in tehdit nedeniyle Türkiye'ye gelemediği ileri sürülüyor. (Yeni
Şafak, 25 Aralık 2008)
(25 Aralık 2008) |
|
  Yener Yermez'den Yeni Şafak'a şok itiraf mektubu
Üzeyir Garih cinayeti yıllar sonra Ergenekon tartışmalarıyla birlikte
alevlendi. Ergenekon parmağı giderek netleşiyor.
Üzeyir Garih cinayetinden hapis yatan Yener Yermez,
Yeni Şafak'a gönderdiği mektupta şok
itiraflarda bulundu: Ümit Sayın, benimle otelde kalan Meral'i bulup
mahkemeye getirebileceğini söyledi. Ancak 2 gün sonra 'Gerekli kişilerle
görüştüm, ifadeni değiştirmeni istemiyorlar' dedi. O birçok sorunun
cevabını biliyor.
İşadamı Üzeyir Garih'i öldürdüğü gerekçesiyle müebbet hapse mahkum olan
Yener Yermez, cezaevinden Yeni Şafak'a gönderdiği mektupta cinayetle
ilgili çarpıcı itiraflarda bulundu. Cinayeti üstlenmesi karşılığında
kendisine 1.5 milyon dolar teklif edildiğini söyleyen Yener,
Ergenekon'da yargılanan eski Adli Tıp görevlisi Ümit Sayın'ın otelde
birlikte olduğu Meral'i bulup getireceğini söylediğini ileri sürdü.
Yener, “Ancak iki gün sonra telaşlı bir şekilde gelip 'Yener, gerekli
kişilerle görüştüm ancak şu an itibariyle ifadeni değiştirmeni
istemiyorlar' dedi. Ümit Sayın cinayetle ilgili birçok sorunun cevabını
biliyor' dedi.
MEKTUPLA İTİRAF
Halen Kırıkkale F tipi Cezaevi'nde cezasını çeken Yener Yermez, bir
süredir, Üzeyir Garih cinayetiyle Ergenekon terör örgütünün bağlantıları
üzerine haberler yapan Yeni Şafak'a, cezaevinden gönderdiği mektupla
cevap verdi.
Yener Yermez, Yayın Danışmanımız ve yazarımız Fehmi Koru'ya
hitaben yazdığı mektupta, cinayeti işlediğine yönelik senaryoyu kabul
etmesi için ölümle tehdit edildiğini öne sürdü. Yener, Yeni Şafak'ın sır
cinayetin üzerindeki perdeyi kaldıran haberlerini teyid ederken bugüne
kadar hiç bilinmeyen bilgilere yer verdi.
1.5 MİLYON $ VERECEKLERDİ
Mektubunu 7 ayrı başlık halinde yazan Yener Yermez, Yeni Şafak'ın
haberinde iddia edildiği gibi Üzeyir Garih cinayeti için kendisine 5
milyon dolar değil, 1.5 milyon dolar teklif edildiğini öne sürdü.
Yermez, “5 milyon dolar bana değil, rahmetli işadamı Üzeyir Garih'in
belli periyodlar halinde bazı kişilere toplam ödemiş olduğu miktardır.
Bana cinayeti üstlenmem karşılığı vaad edilen miktar 1 milyon 500 bin
dolar olup, kabul etmediğim taktirde ölümle tehdit edildim. Gerek ailemi
gerekse kendi güvenliğimi düşünerek, cinayeti üstlenmek zorunda
bırakıldım. Başka da çarem yoktu' dedi.
KOMUTANIM ERGENEKON'DA
Er olarak askerlik yaptığı Hasdal Kışlası'na girerken yapılan üst
aramasında kendisinden cep telefonu çıktığını, ancak cep telefonuyla
ilgili hiçbir işlem yapılmadığını belirten Yener Yermez, “Nöbetçi
astsubay telefonu bana bir gün sonra verip 'Kusura bakma diğer
askerlerin yanında böyle davranmak zorundayım' diyebiliyor. Tüm bunlar
olurken şu an başka suçtan tutuklu olan bazı komutanlar, o tarihte bu
kışlada görevliydi' dedi.
SUİKASTTE MERAL ŞÜPHESİ
Adli Tıp Kurumu'na sevkedildiği sırada o dönem kurumda görevli olan
Ergenekon davasının sanıklarından Doç. Dr. Ümit Sayın'ın odasına gelerek
kendisiyle konuştuğunu da anlatan Yener Yermez, "Dr. Ümit Sayın odaya
gelerek bana cinayeti başka bir yöne çekmemi isteyen Meral'i bulup
mahkemeye getirebileceğini söylemiş ancak iki gün sonra telaşlı bir
şekilde gelip 'Yener, gerekli kişilerle görüştüm ancak şu an itibariyle
ifadeni değiştirmeni istemiyorlar' demiştir. Ümit Sayın'ın Meral'i
tanıması, Adli Tıp'ta görevli olması, görüştüğü kişilerin taleplerini
bana bildirmesi, ifademi başka bir yöne çekmemi istemesi ve sonradan
vazgeçmeleri tüm bunları yapan kişinin Garih cinayetiyle ilgili bir çok
cevapsız sorunun cevabını bildiğini göstermektedir' dedi.
Cinayette Ergenekon parmağı
Üzeyir Garih'in yakın arkadaşı iş adamı Doğan Kasadolu Ergenekon
Savcısı'na verdiği dilekçede Üzeyir Garih'in öldürüldüğü gün torunun
polisler tarafından kaçırıldığını ve cinayetin üzerine gitmemeleri için
ailenin 'Katil bu çocuk olur' diye tehdit edildiğini ileri sürmüştü. Bu
iddiaların üzerine Yeni Şafak Garih cinayetindeki sır berdesini
aralamıştı. İddialara göre Garih Ergenekon örgütüne düzenli olarak bağış
yapıyordu. 1995'te Azerbeycan'da Elçibey'i iktidara getirmek için Haydar
Aliyev'i devirmeyi planlayan Ergenekon, Garih'ten finans desteği istedi.
Ancak Garih, para vermedi. Ergenekon da Garih'in öldürülmesine karar
verdi. Garih'i öldürmek için Hasdal Kışlası'nda askerlik yapan er Yener
Yermez seçildi. Yermez, kışlada Tuncay Güney'le dolandırıcılık işine
karışan Teğmen Murat Oğuz'un çaycısıydı. Ergenekon tutuklusu Emekli
Albay Fikri Karadağ da Mekanize Alay Komutanı'ydı. Ergenekon tutuklusu
Oktay Yıldırım da Hasdal Kışlası'nda astsubaydı.
Kadın kanı araştırılmadı
Yakalandıktan sonra yargılamanın yapıldığı Eyüp 2. Ağır Ceza
Mahkemesi'ne, 'Meral' isimli bir kadınla ilgili ifade verdiğini, bu
kadınla aynı otelde kaldıklarına, bulunabileceği yerleri mahkemeye
anlatmasına rağmen kadın hakkında hiçbir araştırma yapılmadığına dikkat
çeken Yener Yermez, mektubunda 'Aynı otelde kaldığım kadınla ilgili
niçin araştırma yapılmıyor? Tutanaklara dahi geçmiyor. Olay mahallinde
Adli Tıp ve Polis Kriminal Laboratuvarı'nın kayıtlarına ve tespitlerine
göre bir kadının kanı tespit edilmiştir. Ama mahkeme bunu bile dikkate
almamıştır. Tutanaklara bile geçmemiştir' ifadelerine yer verdi.
Garih'in yakın arkadaşı Doğan Kasadolu'nun 8 yıl sonra bildiklerini
anlatarak cinayeti Ergenekon ile ilişkilendirmesi karşısında ailenin
konuşmamasının düşündürücü olduğunu belirten Yermez 'Hatırlarsınız
olaydan hemen sonra 13-14 yaşlarında bir çocuk gözaltına alındı. Bu
çocuk bu adamı öldüremez diye sesler yükselmeye başlayınca aradan 24
saat geçmeden benim ismim telaffuz edilmiştir' dedi.
Orijinali cezaevinde
Kırıkkale Cezaevi'nden 19 Aralık 2008'de '139-139-1' kabul numaralı
olarak Avrupa Yakası Posta İşletme Müdürlüğü'ne gelen 2 sayfalık faks
mektubunun gönderici kısmında, 'F-Tipi Cezaevi A-T-11 Hacılar PTT. Yener
Yermez' yer alıyor. Cezaevinden bir yetkili mektubun orijinalinin
kendilerinde bulunduğunu teyit etti. (Yeni
Şafak, 24 Aralık 2008)
(24 Aralık 2008) |
|
 Ergenekon davasına gölge düşürmeyin!
Mahkeme heyeti müdahillerin sanıklara soru sormasını kısıtladı.
Ergenekoncular müdahil avukatları neden sevmiyor? Zira, çapraz sorguda
beklenmedik sorular müdahillerden geliyor.
Müdahillerin sorduğu konunun kendisi ile ilgili olup olmadığı tüm
delillerin toplanmasından sonra ortaya çıkabilir
Yeni ceza usulü kanununda özellikle çapraz sorgu ile maddi gerçeğin
ortaya çıkarılması amaçlanmaktadır. Kanunun amacı bu iken dava uzun
sürmesin diye müdahillerin soru sormasının kısıtlanması gerçeğin ortaya
çıkmasını engelleyebilecek ve çok yanlış anlaşılabilecek bir karardır.
Sanıkların tehditlerine yönlendirmelerine sessiz kalınırken müdahillerin
yasaya uygun görev yapmalarını kısıtlamak, 'bu soru müvekkilinle ilgili
değil' demek baştan önyargı olacaktır. Çünkü müdahillerin sorduğu
konunun kendisi ile ilgili olup olmadığı tüm delillerin toplanmasından
sonra ortaya çıkabilir. Ayrıca, ceza muhakemesinin amacına uygun olarak
suçun örgüt boyutunun ortaya çıkarılması için müdahiller sanıklara soru
sorabilir. Yargılamanın kanunlara göre yapılması, adalete gölge
düşebileceği izleniminin engellenmesi herhalde mahkeme heyetinin en başta
gelen görevi olmalıdır.
Sanıklar Türk Halkına örgütlü terör suçu uyguladıkları suçlamasıyla
yargılanıyorlar. Bu itibarla mağdur olduklarını ifade eden çok sayıda
kişinin davaya müdahil olma talebi normal karşılanmalıyken, sanıkların
eylemlerinden doğrudan mağdur olmadıkları gerekçesiyle daha önce
reddedilmişti. Buna ek olarak şimdi müdahillerin soru haklarının daha da kısıtlanması
halkın zihninde soru işaretleri uyandırmayacak mı? Savunmada gizlenen ilişkilerin çapraz sorguda açığa çıkabildiği
son duruşmalarda net şekilde belli olmuşken, üstelik de müdahillerin bu
hakları yasayla belirlenmişken ve gerçeğin ortaya çıkmasına, tıpkı
yasanın çıkarılış amacındaki gibi hizmet ediyorken bu hakkın
kısıtlanması çok yanlış anlaşılmayacak mı?
Soru sınırlamasına hukukçulardan itiraz
Ergenekon terör örgütü davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza
Mahkemesi'nin müdahil avukatların sorularına kısıtlama getirmesi
hukukçuların tepkisine neden oldu.
Ergenekon davasının 28. duruşmasında Köksal Şengün başkanlığındaki
mahkeme heyeti önemli bir karara imza attı ve müdahil avukatların
sorularına kısıtlama getirdi. Sanıklarına iddianame kapsamında örgüt
faaliyetlerine ilişkin soru soran avukatların sadece müvekkillerinin
zarar gördüğü eylemden dolayı ve zarar veren sanığa soru sormasına
hükmedildi. Karara göre, müdahil Cumhuriyet Gazetesi avukatları ile
örgütün eylemlerinden zarar gördüğü ileri sürülen Şebnem Korur
Fincancı'nın vekilleri sadece zarar gördükleri suçtan soru sorabilecek.
Söz konusu karara hukukçular tepki gösterdi. Kültür Üniversitesi öğretim
üyesi Prof. Dr. Bahri Öztürk, Ceza Muhakemesi Kanunu'na (CMK) göre
örgütlü suçlarda müdahil ve avukatlarının suçu işleyen örgüt üyeleriyle
birlikte örgüt liderlerine de soru sorabildiğini aktardı. Örgüt
liderlerinin örgüt kapsamında işlenen bütün eylemlerden sorumlu olduğunu
ifade etti. Müdahillerin TCK'nın 220. maddesi kapsamında yapılan
yargılamada zarar gördüğü suçtan dolayı örgüt liderlerine soru
sorabileceğini kaydetti. Maddi gerçeği ortaya çıkaracak her türlü
sorunun sanıklara sorulabileceğini, bu konuda sınırlama
getirilemeyeceğini anlattı.
Eski Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek ise yeni ceza usulü kanununda
özellikle çapraz sorgu ile maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasının
amaçlandığını ve müdahillerin olayların müphem kalmaması için soru
yöneltebileceğini söyledi. Müdahil sayısının çokluğu durumunda
yargılamanın hızlı olması için mahkemelerin bazen tedbir alabildiğini
aktardı: "Müdahillerin sorduğu konunun kendisi ile ilgili olup olmadığı
tüm delillerin toplanmasından sonra ortaya çıkabilir. 'Bu soru
müvekkilinle ilgili değil' demek baştan önyargı olacaktır. Ayrıca, ceza
muhakemesinin amacına uygun olarak suçun örgüt boyutunun ortaya
çıkarılması için müdahiller sanıklara soru sorabilir."
Şebnem Fincancı'nın avukatı Ali Koç, sanıkların terör suçundan
yargılandığını hatırlattı. Terörle Mücadele Kanunu'nun 1. maddesinde
düzenlenen terör tanımı kapsamında terör örgütü lideri ve üyelerine
iddianame kapsamında işlenen bütün suçlardan yargılama yapıldığını
söyledi. Koç, "Mahkeme başkanı dosyadaki delilleri sormuyor. Onları
delillerin değerlendirilmesi bölümünde kullanacağını söylüyor. Ancak
yargılamada böyle bir usul yok. Alınan kısıtlama kararı hukuka aykırı."
dedi.
Savunmada gizlenen ilişkiler çapraz sorguda açığa çıkıyor
20 Ekim'de başlayan Ergenekon terör örgütü davası ikinci ayını doldurdu.
29 duruşmada, örgütün yöneticisi olmakla suçlanan emekli Tuğgeneral Veli
Küçük'ün de aralarında bulunduğu 19 sanık savunmasını tamamladı.
Sorgulamalarda dikkat çeken en önemli noktalardan biri, sanıkların
birbirleriyle olan ilişkilerini gizlemeye çalışmaları oldu. Ortada bir
örgüt veya suç bulunmadığını iddia eden sanıkların birbirleriyle
irtibatlarını inkar etmesi soru işaretlerine yol açtı. Söz konusu
isimlerin başında Veli Küçük geldi. Çapraz sorguda emekli Orgeneral
Şener Eruygur'u tanımadığını söyleyen Küçük, ajandasındaki notların
hatırlatılması üzerine, orduevinde Eruygur'la değil başkasıyla
görüştüğünü ileri sürdü. Sanık Muammer Karabulut da, geçmişte basın
açıklaması yapıp savunduğu Muzaffer Tekin'i tanımadı. Karabulut ayrıca,
sanıklardan Sevgi Erenerol'la 2005 yılından beri tanıştığını söyleyince
üye hâkim Hasan Hüseyin Özese araya girdi: "2005'ten beri tanıdığın
Erenerol'la telefonda 632 kez ne konuştunuz?"
Silivri Cezaevi'nde devam eden Ergenekon davasının 1 numaralı sanığı
Veli Küçük, aynı soruşturma kapsamında tutuklanan ADD Genel Başkanı
emekli Orgeneral Şener Eruygur'u tanımadığını iddia etti. Savcının,
sanık Küçük'ün ajandasında 'görüşülecek, görüşüldü, Fenerbahçe
Orduevi'nde görüşme yapacağız' şeklinde notlar olduğunu belirtmesi
üzerine Küçük, Şener Eruygur'un eski jandarma genel komutanı olduğunu
söyleyerek, Fenerbahçe Orduevi'ndeki yemekte Eruygur değil bir
başkasıyla görüştüğünü ileri sürdü. Yazar Ergün Poyraz, 2007 Temmuz
ayında gözaltındayken yapılan sorgusunda neredeyse her gün görüştüğü
sanıklardan Muammer Karabulut'u tanımadığını söylemişti. Karabulut ise
bir yazısında 'yakın arkadaşı Poyraz'ı Kandıra F tipi Cezaevi'nde
ziyaret ettiğini' anlatıyordu. Karabulut da çapraz sorgusunda Danıştay
saldırısında azmettirici olmakla suçlanan sanık Muzaffer Tekin'i
tanımadığını iddia etti. Oysa, Karabulut 26 Mayıs 2006'da Danıştay
saldırısıyla ilgili gözaltına alınan Muzaffer Tekin için basın
açıklaması yapmıştı. Karabulut, sanıklardan Sevgi Erenerol'la da 2005
yılından beri tanıştığını savundu.
Sevgi Erenerol da, sorgusunda savcı Mehmet Ali Pekgüzel'in "Devam eden
Ergenekon soruşturması şüphelisi Neriman Aydın'la ne zaman, nasıl
tanıştınız?" sorusuna, "2-3 yıl önce tanıştım, Ankara'da." cevabını
vermişti. Ancak, savcının "2003 yılında Neriman Aydın ve tutuklu şüpheli
kardeşi Kemal Aydın'ı kiliseye toplantıya çağırmışsınız." açıklaması
üzerine, Erenerol, "Olabilir." karşılığını verdi. Erenerol, sanıklardan
Kuvvai Milliye Derneği üyesi Hüseyin Görüm'ü de tanımadığını savundu.
Savcılığın, "Kilisedeki toplantılarda çekilmiş fotoğraflar var." demesi
üzerine, "Kiliseye gelen herkesi tanıyamam." şeklinde cevap verdi.
Müdahillerin varlığı neden önemli?
Ali Akkuş, Zaman, 21 Aralık 2008
Silivri'de görülen duruşmalarda ilginç bir karara imza atıldı. Müdahil
avukatların soru sormasına sınırlama getirildi. Çok sayıda başvuruya
rağmen müdahillik taleplerinin sadece ikisini kabul eden mahkemenin, son
kararı anlaşılır gibi değil.
Sanıkların eylemlerinden mağdur olanların, görülen davaya müdahil olma
talebi evrensel hukukun gereği. Faili meçhuller başta olmak üzere terör
ve şiddet eylemleri ile Türkiye'nin yakın tarihine damgasını vurmuş bir
örgüt yargılanıyor. İddianameye göre, Ergenekon terör örgütü üyelerinin
PKK, DHKP-C, Hizbullah gibi örgütlerle ciddi bağlantılar var. Bu
örgütlerin kanlı eylemlerinden mağdur olanların gözü Silivri'deki
davada. Sanıkların savcılar ve hakimler üzerinde baskı oluşturmak için
her yolu denediğini görüyoruz. Örgütün yöneticisi olmakla suçlanan Doğu
Perinçek, mahkeme başkanına 'korkma' diyerek psikolojik baskı yaparken,
Veli Küçük savcılara yönelik küçümseyici ifadeler kullanıyor. Bazı
duruşmalarda öyle cümleler sarf edildi ki, soruşturma savcıları Silivri
Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunmak zorunda kaldı.
Sanıkların sözlü saldırılarından etkilenmemek mümkün değil.
Yargılananların çoğu mahkeme salonları konusunda uzman. Örneğin Veli
Küçük. Şişli'de görülen bir davanın duruşma salonuna silahla girmesiyle
meşhur. Kemal Kerinçsiz'in mahkeme önlerindeki eylemleri malum. 'Bir
emrin var mı abi?' diyen hakim arkadaşları var.
Ergenekoncular müdahil avukatları neden sevmiyor? Zira, çapraz
sorguda beklenmedik sorular müdahillerden geliyor.
Ergenekoncular müdahil avukatları neden sevmiyor? Zira, çapraz sorguda
beklenmedik sorular müdahillerden geliyor. Bunu iki örnekle anlatmak
mümkün. Muzaffer Tekin, Ümraniye'deki bombaları 'süs malzemesi' olarak
savunmaya çalışıyordu. 'Cumhuriyet'e atılan bombalarla tapa numaraları
aynı. Buna ne diyorsun?' şeklindeki soru, Tekin'in bütün savunmasını
çökertti. Tekin'in bu sorunun etkisini anlatmak için 'Aynı safta
olduğumuz Cumhuriyet'in avukatlarından taarruz yedik' demesi kayıtlara
geçti. Veli Küçük, müdahil avukata 'bozguncu' dedi. 3 bin lira ile
geçinmeye çalıştığını anlatan Küçük, 'Madem parasız bir adamdın, ne işin
var Cumhuriyet gazetesinin satışı için yapılan toplantıda?' sorusu
karşısında söyleyecek söz bulamadı. Müdahillerin sorusu, çaprazdan gelen
bir vuruş gibiydi. Derin bağlantıları olan örgütü, yüzeysel bir
yargılama ile çözmek mümkün değil. Mahkeme heyeti buna müsaade
etmeyecektir. (Zaman, 21 Aralık 2008)
(21 Aralık 2008)
|
|
Şemdinli davası Ergenekon'a dahil edilsin talebi
Şemdinli'de 9 Kasım 2005'te meydana gelen ve 2 kişinin öldüğü Umut
Kitapevi saldırısı davasına dün devam edildi.
Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askerî Mahkemesi'nde görülen
duruşmaya tutuksuz olarak yargılanan astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz
ve PKK itirafçısı Veysel Ateş katılmadı. Umut Kitapevi sahibi Seferi
Yılmaz, Şemdinli olayı sanıklarından Veysel Ateş'in Ergenekon
soruşturması firari zanlısı Levent Ersöz ile
bağlantısının
olduğunu iddia ederek, ikisinin
telefon görüşmelerinin olduğunu söyledi.
"Bu dava ile Ergenekon davası arasında hukuki ve fiili bağlantı
sebebiyle bu bağlantının incelenmesi için bu talebimi yeniliyorum."
dedi. Mahkeme heyeti, Yılmaz'ın birleştirme talebinin beklemeye
alınarak, daha sonra değerlendirilmesi yönünde karara vardı.
Kamuoyu merakla bekliyor
Şemdinli davası sanıklarının Van'da yapılan mahkemesi 39'ar yıllık ağır
hapis cezalarıyla sonuçlanmış, itirazlar üzerine üst mahkeme de
kararları onamış, Ergenekon davası için CHP'lilerin; 'merak etmeyin
Ankara'da hakimler var' diyerek kastettikleri Yargıtay devreye girerek
davayı Van mahkemesinin elinden adeta zorla alarak askeri mahkemeye
aktarmış, Van mahkemelerinin üyeleri Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
(HSYK) tarafından çeşitli illere dağıtılarak sürgün edilmiş, savcı
Ferhat Sarıkaya ise yine HSYK tarafından mesleğinden atılarak avukatlık
dahi yapamaz hale getirilmiş hatta tüm kamu kurum ve kuruluşlarında
çalışması yasaklanmıştı. Tüm bu açık baskılardan sonra Şemdinli
davasının Ergenekon davasıyla birleştirileceğine ihtimal vermeyen
kamuoyu sonucu yine de merakla bekliyor.
2005'teki Şemdinli olayı sanığının adı 1997'deki Susurluk raporunda
da geçiyor muydu?
Meclis Komisyonu, Susurluk Raporu'nu hazırlayan Kutlu Savaş'ı bu konuda
2 Şubat 2006'da dinlemiş ve net bir cevap alamamıştı. Dinlemenin
gerekçesi, tutuklu astsubay Şemdinli olaylarının bir numaralı ismi
tutuklu astsubay Ali Kaya'nın, Kutlu'nun raporunda "birçok eylemde etkin
bir kişi" diye geçmesiydi. (Kaynak1,
Kaynak2)
Askerî mahkeme Şemdinli sanıklarını serbest bırakmıştı
Şemdinli'de 9 Kasım 2005'te Umut Kitapevi'nde meydana gelen bombalı
saldırının ardından olayın faili oldukları iddiasıyla vatandaşlar
tarafından yakalanan jandarma astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz
ile PKK itirafçısı Veysel Ateş, 18 Kasım'da tutuklandı. Olay yeri
incelemesini polis bölgesi olmasına rağmen jandarma yaptı. Savcı ve
milletvekilinin bulunduğu kalabalığın üzerine ateş açarak 1 kişiyi
öldüren uzman çavuş Tanju Çavuş, 68 günlük tutukluluktan sonra
serbest bırakıldı. Saldırıyla ilgili iddianameyi hazırlayan Van
Savcısı Ferhat Sarıkaya meslekten ihraç edildi. Olayla ilgili TBMM
soruşturma komisyonuna verdiği ifadede 'Hırsız evin içinde' diyen
Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun
görevinden alındı. Ali Kaya, Özcan İldeniz ve Veysel Ateş, Van 3.
Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 'çete kurmak, adam öldürmek, adam
öldürmeye teşebbüs ve yaralama' suçundan 39 yıl 5 ay 10'ar gün hapse
mahkûm edildi. İtiraz üzerine dosya Yargıtay'a gönderildi.
Yargıtay'ın kararı bozması üzerine dava askerî mahkemeye gitti.
Askerî mahkeme, üç sanığı da 15 Aralık 2007'de tutuksuz yargılanmak
üzere tahliye etti.
(20 Aralık 2008) |
|
 Kontrgerilla örgütlenmesinin medya kolu giderek
netleşiyor
Doğan grubunun Ergenekon davasına tamamen tek taraflı yaklaşımı dikkat
çekmeyi sürdürüyor. Polis teşkilatına ve davanın savcılarına
suçlamaları, dolaylı tehditler savurmaları, Ergenekon operasyonları ve
davayla ilgili tüm gelişmeleri anında hemen tek taraflı yorumlamaları
düşündürücü... Son olarak Veli Küçük'ün savunmasına tarafsız haberci
gözüyle değil adeta sanığın mahkemedeki avukatı rolünde yaklaşımlarını,
Darbe Günlükleri'nin Nokta dergisinde deşifre edilmesine önayak olan
gazeteci
Alper
Görmüş çarpıcı şekilde yakalamış.
Konu: Ergenekon haberciliği... Soru: Hürriyet
bunu neden göze alıyor?
Ergenekon davasında hafta içinde çok önemli iki gelişme yaşandı: Veli
Küçük’ün savunması ve Yargıtay’ın Danıştay saldırısı ile Ergenekon
arasındaki bağa işaret eden yeni kararı... Hürriyet gazetesinin bu iki
gelişmeyi nasıl haberleştirdiğini gördükten sonra (ve tabii önceki
performansını da işin içine katarak), başlıkta ima ettiğim şeyin,
sorduğum sorunun tamamen meşru olduğu konusunda hiçbir kuşkum kalmadı.
Evet, ben artık açıkça, Hürriyet’in Ergenekon performansının “haber
tercihi”, “haber değerlendirme kıstasları” gibi gazetecilik terimleriyle
yürütülecek bir tartışmanın konusu olmaktan çıktığı kanaatindeyim. Bir
adım daha atayım: Bizzat bu performansın yürütücülerinin, “Biz kendi
gazetecilik ölçülerimizle meseleyi böyle değerlendiriyoruz, haberlerimiz
o nedenle farklı” savunmasının içinden çıkamayacaklarını bildiklerini,
fakat başka çarelerinin olmadığı için bu yoldan yürümeye devam
ettiklerini düşünüyorum.
Hürriyet Darbe Günlükleri olayında da 'özel imalat' habercilik
yaparak gazeteciliğin tersine gitmişti Mersin'e değil!
Nokta’da Darbe Günlükleri’ni yayımlamıştık, birkaç gün sonra
Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, bunların “özel imalat”
olduğunu yazdı
köşesinde. Ben de kendisine cevaben, bir
gazetecinin bu günlüklerin doğruluğunu sorgulamasının hakkı olduğunu,
fakat o aşamada “gerçek” olma ihtimalini hesaba katmayan ve kafadan
“sahte bunlar” diyen bir gazeteciliğin, ister istemez gazetecilik dışı
kuşkuları davet edeceğini hatırlatmış, şöyle yazmıştım:
“Mahcup olma ihtimalinizin en azından teorik olarak var olduğu
koşullarda ‘hüküm’ faslından konuşmak kadar tehlikeli bir şey yoktur!
Ödünüzün kopması gerekir böyle durumlarda; ya tersi çıkarsa diye tir tir
titremeniz gerekir. Bu, işin ‘erdem’ faslı... Bir de ‘akıl’ faslı var...
Aklını devre dışına çıkarmamış birinin şöyle düşünmesi elvermez mi: Ben,
nihayet bir ‘ihtimal’ olan bir şeyle ilgili olarak bu kadar kesin
konuşursam, başkaları benim bunu neden göze aldığımı sormaz mı?”
Başlıkta dediğim gibi, gazetenin Ergenekon haberciliği konusunda da aynı
soru geçerli bugün: Hürriyet bunu neden göze alıyor?
Sorguda neyi “gördü”, neyi “görmedi”
Hürriyet, biliyorsunuz, uzun aylar boyunca “Ergenekon’a soğuk”
gazeteler bloğunun Cumhuriyet’le birlikte “en soğuk gazeteler”
varyantını oluşturmuştu. Bu aylar boyunca sığınılan “Ortada iddianame
bile yok” savunması, Hürriyet’in “iddianame yazan gazete” şöhretiyle
birlikte düşünüldüğünde pek komik kaçmıştı ama, gazete için yapacak bir
şey yoktu; o nedenle bu mevzii hiçbir zaman terk etmedi. Sonra iddianame
geldi, ardından da dava... Hürriyet artık “görüyordu” ama nasıl
görüyordu? Yeri geldiğinde, birkaç kez değinmiştim bu “görme biçimi”ne,
fakat dediğim gibi, hafta içinde ortaya çıkan iki büyük gelişme bu
“görme biçimi”ni taçlandırdı ve her şeyi netleştirdi.
Veli Küçük’ün savunması ve çapraz sorgusuyla başlayalım...
Ergenekon konusunda Hürriyet çizgisinde haberleriyle öne çıkan
Cumhuriyet, Yeniçağ, Sözcü, Tercüman gibi gazeteleri dışarıda bırakarak
söylüyorum, Veli Küçük’ün çapraz sorgusu konusunda bütün gazeteler ortak
nokta olarak, sanığın “soruların çoğuna cevap vermediği”ni ve aslında
“hukuki bir savunma” yapmadığını öne çıkarmışlardı. Hepsini temsilen –ve
durumu en çarpıcı, en veciz bir biçimde dile getiren- Radikal’in
manşetini aktarayım: “Veli Küçük sorguda sırtını döndü... KARAKUTU HÂLÂ
CEVAP VERMİYOR... İsmi hep derin devletle anılan, Susurluk ve
Ergenekon’un ‘karakutusu’ Küçük’ün sorulara yanıtı: Cevap vermiyorum!” (Habertürk
muhabiri, Küçük’ün, kendisine sorulan 30 kadar sorudan sadece birkaçını
cevapladığını söyledi ekranda.) Hürriyet’teki neredeyse bir sayfaya
yayılan “savunma ve çapraz sorgu” haberini okuyan okurların ise sanki
Küçük’ün bütün soruları büyük bir açıklıkla cevapladığı zehabına
kapılmaları işten bile değildi. Hürriyet, gazetelerde yer alan ve
Küçük’le ilgili kanaat oluşturmaya yarayacak pek çok soruya ve cevabına
(ya da cevapsızlığına) da hiç yer vermemişti. Mesela: “Şener Eruygur’u
tanır mısınız” sorusuna önce “tanımam” demiş, bunu yalanlayan notlarının
hatırlatılması üzerine de ifadesini değiştirmişti. Mesela: Cumhuriyet
gazetesi avukatlarının, “Madem param yok diyorsunuz, Cumhuriyet
gazetesini satın almak üzere nasıl teklifte bulundunuz” sorusuna hiç
cevap vermemeyi tercih etmişti. Buna karşılık gazete, Veli Küçük’ün
avukat kızı Zeynep Küçük’ün yaptığı savunmadaki, başka hiçbir gazetenin
önemli bulup haberleştirmediği bir noktayı, “bulandırma amacıyla çorbaya
atılmış küçük sinek” misali birinci sayfadan, ayrı başlığı olan bir
haberle takdim etmişti okurlarına: “KAYITLARDAKİ KONUŞMA İDDİANAMEDE
DEĞİŞTİ Mİ?.. Veli Küçük’ün avukatlığını üstlenen kızı Zeynep Küçük,
yaptığı yazılı savunmada; müvekkilinin, Sami Hoştan’la telefon
konuşmasında ‘Bakarız’ dediğinin, ancak savcı tarafından iddianameye
kasten ‘Hallederiz’ diye yazıldığının belgelerini mahkemeye sundu.”
Hangi savcı, sanık avukatlarının mutlaka farkına varacağı bir
“çelişki”yi göz göre göre tutar orada?
Haber bu, mesele de şu: Küçük, kendisine telefonda “bir işten 1,5 milyon
dolar para kaybettiğini” anlatan Sami Hoştan’a “bakarız” demiş
(iddianamenin ekindeki 436. klasör). Fakat bu ibare, iddianamede
“hallederiz” şeklinde yer almış. Hürriyet’e göre bu, birinci sayfalık
bir habermiş ve nedense başka hiçbir gazete bunun önemini anlayamamış.
Telefon konuşmasının metni bilerek saptırılmış olsa ve klasörde de
“hallederiz” şeklinde yer alsaydı, anlardık. Fakat belli ki, klasörden
iddianameye aktarılırken bir hata olmuş. Hangi savcı, sanık
avukatlarının mutlaka farkına varacağı bir “çelişki”yi göz göre göre
tutar orada? Hürriyet buradan, “Ergenekon fasa fiso” sadâsı üretmeye
çalışıyor; koca gazetenin geldiği noktaya bakın!
Yargıtay'ın davaları birleştirmesi Hürriyet'i üzdü mü?
Gelelim, Yargıtay’ın oybirliğiyle aldığı Danıştay saldırısının Ergenekon
davasıyla birleştirilmesi kararına... Bu gelişmenin önemini uzun uzun
anlatmaya gerek yok sanırım. Bu kararın önemine Hürriyet’çileri de ikna
edebilmek için, Deniz Baykal’ın, “Ergenekon’un avukatlığı” günlerinde
(bile) Danıştay saldırısının kendisi için bir “turnusol kâğıdı” işlevi
göreceğini anlattığı sözlerini yardıma çağıralım: “Sağlam bir hukuki
inceleme sonucunda bu, hukuki bir gerçek olarak ortaya çıkarsa herkesin
buna saygı göstermesi lazımdır. Muazzam bir olaydır. Olabilir... Tarih
içinde toplumda böyle olaylar görülmüştür. Provokasyon yapmak için hiç
olmadık çevreler olmadık cinayetlerin sorumlusu olarak ortaya çıkarlar.
Böyle bir durum varsa bu ciddidir.” İşte şimdi Yargıtay’ın oybirliğiyle
verdiği bir kararla, durumun ciddiyeti iyice ortaya çıkmış durumda.
Peki, bu önemli gelişmeyi en küçük hacimle gören gazetemiz hangisi?
Hürriyet. Anlamakta hakikaten çok zorlanıyorum: Türkiye’nin en etkili
gazetesi bunu neden göze alıyor? Amerikan dizisi tercümesiyle söylersem,
bunun için “iyi bir nedeni”nin olması lâzım. Lâzım da, nedir bu neden? (Alper
Görmüş, Taraf)
(19 Aralık 2008) |
|
Ergenekon Bombayı Bana Verdi
'Ergenekon, Cumhuriyet’e bomba atma işini bana verdi. Danıştay
suikastı işini Alparslan Arslan’a verdi. Başbakan’a suikast işini de
Atabeyler’e verdi...'
Danıştay hükümlüsü Osman Yıldırım, Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesi
Hakimi Ahmet Zeki Durmuş’a gönderdiği mektupta, ‘Ergenekon, Cumhuriyet’e
bomba atma işini bana verdi. Danıştay suikastı işini Alparslan Arslan’a
verdi. Başbakan’a suikast işini de Atabeyler’e verdi. Muzaffer Tekin
deşifre edilince, Atabeyler ihbar edilerek Hükümete gözdağı verildi’
demişti.
 Ergenekon'un en önemli eylemi Danıştay Saldırısı
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, tetikçi Alparslan Arslan'ı, 2 kez,
ağırlaştırılmış Osman Yıldırım, Erhan Timuroğlu ve İsmail Sağır ise
müebbet hapis cezasına çarptırmıştı. Mahkeme Süleyman Esen'i de 7 yıl 6
ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Ergenekon iddianamesinde Danıştay
saldırısı, örgütün halkı isyana teşvik etmek amacıyla gerçekleştirdiği
en önemli eylem olarak geçiyor.
Talimat Küçük'ten bombalar Tekin'den
Danıştay hükümlüsü Osman Yıldırım, kendisi ve tetikçi Alparslan Arslan'a
Ergenekon sanıklarından emekli Tuğgeneral Veli Küçük ve Muzaffer
Tekin'in Cumhuriyet'i bombalattığını itiraf etti. Savcı Zekeriya Öz'le
cezaevinde ifade veren Yıldırım, savcının gösterdiği fotoğraftan
Tekin'in talimatı ile bombaları getiren Rasim Görüm'ü teşhis etti.
Fotoğrafta 3 kişiyle birlikte görülen Rasim Görüm'le ilgili olarak 'Ataşehir'de
bombayı getiren... Yan odadan' ibaresi bulunuyor. Teşhiste kullanılan
ikinci fotoğrafta ise Tekin'in arkasında görülen Görüm ile ilgili olarak
'Bombayı getiren koruma' ibaresi yer
alıyor. Yıldırım'ın savcı Öz'e verdiği bu ifade Ergenekon iddianamesine
"Bana gösterilen fotoğrafların tamamını incelediğimde Cumhuriyet
Gazetesi'ne atılan bombaların bana İstanbul Ataşehirde bir evde Muzaffer
Tekin'in 'Oğlum diğer odadan git bombaları getir' demesi üzerine 3 adet
bomba bu kişi tarafından getirildi. İkisini benim aldığım birisini ise
Alparslan Arslan'ın aldığı bombaları getiren fotoğrafların tamamında
görülmektedir" şeklinde girdi. Yıldırım, Cumhuriyet'i bombalama
talimatını ise Veli Küçük'ün verdiğini söyledi.
İşte o bağlantılar
Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, 500 sayfalık, 2007-1536 sayılı özel
dosyayı, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ne teslim etmiş, ancak mahkeme,
delilleri yok sayarak davayı karara bağlamıştı. İşte o deliller:
BOMBA KARDEŞLİĞİ
Cumhuriyet'e atılan el bombaları ile Ergenekon
soruşturmasını başlatan Ümraniye'de ele geçirilen el bombalar aynı
seriden çıktı.
OSMAN KONUŞACAK ÖNLEM ALIN
Danıştay tetikçisi Arslan'ın, Ergenekon'da
tutuklanan Doç. Emin Gürses'e babası aracılığı ile "Osman Yıldırım,
mahkemede 'saldırı talimatını Veli Küçük'ten aldık' diyecek, önlem alın"
mesajı dinlemeye takıldı.
ARSLAN VE TEKİN İLİŞKİSİ
Tetikçi Arslan, Danıştay'dan sonra intihara
kalkışan Ergenekon sanığı, Muzaffer Tekin'in şirketinde avukatlık yaptı.
VELİ KÜÇÜK AZMETTİRDİ
Ergenekon örgütü, Arslan'ın çalışmasına gerek
olmadan ömür süreceği bir hayata kavuşacağı vadedildi. Saldırı Muzaffer
Tekin ve Veli Küçük'ün azmettirmesiyle gerçekleşti. Ergenekon, Yargıtay
Başkanlığı'nda üst düzey yöneticilere de suikast hazırlığı yapıyordu.
BANKA HESAPLARINDA ARTIŞ
Danıştay tetikçisi Arslan'ın babası İdris
Arslan ve annesi Hatice Arslan'ın banka hesabında 21.11.2006'dan
itibaren önemli artış olduğu ortaya çıktı.
Saldırıda başörtüsü tezi çöktü
Danıştay davasına bakan 11. Ağır Ceza Mahkemesi, sanık ve müdahil
avukatların ısrarlarına rağmen saldırıda Ergenekon bağlantısı olmadığına
karar vermişti. Başkanlığını sonradan emekli olan Orhan Karadeniz'in
yaptığı mahkeme heyeti, gerekçeli kararda saldırının başörtüsü için
yapıldığına hükmetmişti. Yargıtay'ın kararı bozması, 'başörtüsü tezini'
çürütürken, örgüt bağlantısını ortaya koydu.
(19 Aralık 2008) |
|
Atabeyler
iddianamesi de Ergenekon savcısında!
Ergenekon davası İtalya'daki Gladio davası gibi genişledikçe genişleme
eğilimini sürdürüyor. Atabeyler çetesi davasına bakan mahkeme, Ergenekon
soruşturmasını yürüten savcıların talebi üzerine dosyayı iddianame ve ekleriyle
birlikte İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği'ne faksladı. Davalar
muhtemelen birleşecek.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen Ergenekon davasıyla ilgili
önemli gelişmeler yaşanıyor. Yargıtay, Danıştay saldırısı davasıyla
Ergenekon'un birleştirilmesi kararını alırken, dün de Ankara 11. Ağır
Ceza Mahkemesi'nden ilginç bir haber geldi. 'Atabeyler çetesi' davasına
bakan mahkeme, dosyayı iddianame ve ekleriyle birlikte İstanbul
Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği'ne faksladı. Ergenekon soruşturmasını
yürüten savcıların talebi üzerine gerçekleşen adım, Ankara'daki
Atabeyler çetesiyle Ergenekon arasında bağlantı olup olmadığını ortaya
çıkaracak. Söz konusu gelişme, aralarında 2 emniyet müdürü, 2 subay ve 2
astsubayın da bulunduğu 10 sanığın yargılandığı Atabeyler davasının
dünkü duruşmasında yaşandı. 'Hükümetin görevlerini engellemeye
teşebbüs', 'çete kurmak' ve 'patlayıcı madde bulundurmak' suçlarından
tutuksuz yargılanan Murat Esen, Yasin Yaman ve İsmail Binici'nin
katıldığı davada, Mahkeme Başkanı Hasan Şatır, Ergenekon savcılarının
talebini hatırlattı. Baktıkları davayla ilgili bir kısım belgelerin
İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği tarafından faks yoluyla
istendiğini vurgulayan Şatır, dosyanın gönderildiğini kaydetti.
Mahkeme Başkanı, 'Ergenekon soruşturması' kapsamında İstanbul Cumhuriyet
Başsavcı Vekilliği'ne yazılan müzekkereye ise cevap gelmediğini
bildirdi. Savcı Kubilay Taştan, söz konusu müzekkerenin cevabının
beklenmesini istedi. Şatır, İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği'ne
yazılan müzekkerenin cevabının beklenmesine ve Başsavcı Vekilliği'ne
faks yoluyla iletilen bilgi ve belgelerin asıllarının, posta yoluyla da
gönderilmesine karar vererek, duruşmayı erteledi. İstanbul Cumhuriyet
Başsavcı Vekilliği'nin, Ergenekon soruşturması kapsamında Atabeyler
Grubu dava dosyasını istemesi üzerine, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi de
Ergenekon kapsamında Atabeyler Grubu davası ile irtibatlı olay ve
eylemlerle ilgili belgelerin İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği'nden
istenmesine karar vermişti. Atabeyler soruşturmasında 10 kişi hakkında
'hükümetin görevlerini engellemeye teşebbüs', 'çete kurmak' ve
'patlayıcı madde bulundurmak' suçlarından 27 yıla kadar hapis talebiyle
dava açılmıştı. Eren, Erkut Taş ve Yaman, geçen yıl YAŞ kararıyla
TSK'dan ihraç edilmişti. Ayrıca Genelkurmay Askerî Mahkemesi, eski
askerler Eren, Taş ve Yaman hakkında hapis cezaları vermişti.
(19 Aralık 2008) |
|
Büyük
bir kontrgerilla provokasyonunda görev alan provokatörlerin analizi: Baş
rol Alparslan Arslan. Yardımcı roller ...
Algı problemleri mi var yoksa görevli miydiler? Bu ülkede
yaşayan aklı başında ve ‘görevli’ olmayan herkes, Danıştay türü
cinayetler karşısında daha ilk günden mesafeli olmayı bilmeli. Yoksa
ciddi oranda komik olabilirsiniz.
Eser Karakaş, Star, 19 Aralık 2008
17 Mayıs 2006 günü Ankara'da, Danıştay 2. Dairesi hakimi Mustafa Yücel
Özbilgin, ismi Alparslan Arslan olan bir avukat tarafından görevi
başında haince öldürüldü. Alparslan Arslan, cinayeti Danıştay'ın türban
kararı nedeniyle işlediğini söyledi, yargılandı, mahkum oldu. Ama daha
17 Mayıs 2006 gününden beri cinayetin hangi gerçek neden ya da
nedenlerden işlendiği konusunda toplumda, daha doğrusu aklı başında
insanlarda bir kuşku vardı. Aklı başında insan derken bu tür olaylara
daha eleştirel, daha kuşkucu bakabilen, bir konuda "görevli" ya da
kendine bir "görev vehmetmeyen" kişileri kastediyorum. Ortada verilmiş
bir yargı kararı var, temyiz edilmiş ama son olarak Yargıtay, Danıştay
saldırısı dosyasının Ergenekon dosyası ile birleştirilmesi kararını
veriyor. Bu karar da Danıştay saldırısının bir Ergenekon tezgahı
olduğunun kanıtı değil doğal olarak ama çok açık olan meselenin
göründüğünden ya da ilk karar çerçevesinden daha karışık olma
ihtimalinin güçlü olduğu. Bu tür konularda ve bu ülkede yaşayan aklı
başında herkes, "görevli" olmayan herkes, bu tür cinayetler karşısında
daha ilk günden mesafeli olmayı bilmeli.
Koca koca insanlar neler demişler?..
Bilmezseniz ne olur söyleyeyim: Ciddi oranda ve kısa vadede komik olma
riski alırsınız. Üstelik bu risk internet denen şu baş belasının
kullanıldığı ortamlarda daha da artar zira tüm gazetelerin 17-20 Mayıs
2006 tarihli nüshalarına girmek sadece iki dakika alıyor ve tüm yazılan,
çizilenler, demeçler ve bildiriler önünüze dökülüyor. İsterseniz menfur
cinayeti izleyen günlerde, ortada katilin muhtemel yönlendirici
açıklaması dışında bir kanıt yokken koca koca insanların neler
dediklerine bir bakalım.
REKTÖRLER: MEYDAN OKUMA
DÖNEMİN YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç başkanlığında toplanan
Rektörler Komitesi, bir saatlik görüşmenin ardından yaptığı açıklamada
şunları dile getirdi: (...) Katliam niteliğindeki bu saldırının uzun
zamandır yargı kararlarına ve özellikle de mahkemelerimizin Türkiye
Cumhuriyeti'nin laik niteliğini korumaya yönelik kararlarına karşı
iktidar odaklarından gelen kayıtsızlık ve yargı üzerinde baskı oluşturma
amaçlı açıklamaların arkasından yapılmış olması çok anlamlıdır. Bu
süreçte bazı basın kuruluşlarının da bu doğrultuda hedef göstererek
yayın yapmaları ve sorumluların buna kayıtsız kalmaları ibret ve kaygı
vericidir. (...) Laik cumhuriyetimize karşı tehlikenin vahim boyutlara
ulaştığı bu süreçte Türk milleti adına bu değerleri korumakla yetkili
kurumlardan Danıştayımıza karşı yapılan canice saldırı, aslında Türkiye
Cumhuriyeti'ne karşı açık bir meydan okumadır...
YARGI GÖREVE ÇAĞIRDI
YARGININ zirvesindeki isimler Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu, Anayasa
Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu, Yargıtay Başkanı Osman Arslan, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok, Danıştay Savcısı Zafer Kantarcıoğlu ile
yüksek yargı mensupları topluca Anıtkabir ziyaretinin ardından
yaptıkları ortak açıklamada şu görüşleri dile getirdi: ‘Saldırıyı
devletimizin varlık nedeni olan demokratik laik, Cumhuriyet'e yönelmiş
bir saldırı olarak kabul ediyor ve bu girişimi şiddetle ve lanetle
kınıyoruz. (...) Ortak hedef ve görevi kutsal adaletin dağıtımının yanı
sıra Cumhuriyetin temel niteliklerini korumak ve hukuk devleti ilkesini
gerçekleştirmek olan yargıya karşı yapılan bu ve benzeri saldırı ve
eylemler bizleri sindiremeyecek. (...) Cumhuriyet tarihimizde kara bir
sayfa olarak anılacak olan bu saldırı dolayısıyla, yargı dışında da laik
demokratik devlet düzenini koruma görevi ile yükümlü olanlara bu
görevlerini tekrar hatırlatırız..."
SEZER'İN 19 MAYIS MESAJI
DÖNEMİN Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 19 Mayıs Atatürk'ü Anma ve
Gençlik ve Spor Bayramı nedeniyle yayımladığı mesajda şu vurgulamaları
yapıyordu: "(...) Laikliği çeşitli biçimlerde yorumlayarak, için
boşaltıp demokrasiyi, dolayısıyla devlet rejimini yıkmaya kimsenin gücü
yetmeyecektir. (...) Bu çirkin eylemi bir kez daha kınıyor,
gerçekleştireni ve temsil ettiği düşünceyi lanetliyorum... Cumhuriyet
tarihine bir kara leke olarak yazılacaktır. Bu saldırıya neden olanlar
tutum ve davranışlarını yeniden gözden geçirmelidirler."
BAROLAR AĞIZ BİRLİĞİ ETTİ
Türkiye Barolar Birliği: Demokratik, laik Cumhuriyet ve
kurumlarına olan bu saldırılar, asla hedefine ulaşamayacaktır.
Ankara Barosu: Hukuku hiçe sayarak yargı kararlarını siyasi
amaçlarına araç yapan, Danıştay 2. Dairesi'nin kararını uluorta
eleştiren günün iktidarını sorumlu davranmaya davet ederiz.
İstanbul Barosu: Aynı düşünceyi taşıyanlar bir yandan basına
yönelik bombalı saldırılarda bulunurken, bir yandan da Meclis'in içinde
gösteri yaparak Cumhuriyet'e ve laikliğe meydan okumaktadır. Bu olay,
Türkiye'deki olayların nasıl gelişeceğini açık olarak ortaya koymuştur.
İzmir Barosu: Savcıları göreve davet ediyoruz. Kışkırtmaya neden
olan Başbakan ve TBMM Başkanı'nı istifaya davet ediyoruz.
GAZETE VE YAZARLAR NE DEDİ?
Melih Aşık (Milliyet- 19 Mayıs 2006): "Cumhuriyet gazetesine
bomba atanlar da... Danıştay'ı kana bulayan Alparslan Arslan adlı katil
de... Eylemden önce ve sonra "Allahuekber" diye bağırıyor... Bu eylemler
belli ki "Allah" adına yapılıyor... Dinci siyasetin etkilediği birçok
kesim bu saldırıyı Allah yolunda savaş olarak algılıyor... Acaba... Akıl
ve izan sahibi bir yüksek din adamı olan Diyanet İşleri Başkanı Prof.
Dr. Ali Bardakoğlu, din adına cinayet işlenemeyeceğini, gerçek inanç
sahiplerinin böylesi vahşeti hoş görmeyeceğini haykırmak için ne
bekliyor?.."
Bekir Coşkun (Hürriyet - 18 Mayıs 2006): "Dün Danıştay'ı basıp
yargıçları vuran, eli tabancalı olanlarındandı. Öbürlerinin ellerinde
sadece tabancaları yok. Yüzlerinde aynı kin, gözlerinde aynı nefret,
dillerinde aynı hakaret ve tehdit vardır, bir tek tabancaları eksiktir.
Biz onları biliriz. (...) Kin, aynı kin... Nefret, aynı nefret...
Düşmanlık, aynı dozdadır... Eksik olan sadece tabanca... Biz onları
biliriz. Devletin koltuklarında oturanları ile dün Danıştay'ı basıp
yargıçları kurşunlayan arasında zerre kadar zihniyet farkı bulamazsınız.
Birisinin dili ile yapmak istediğini aslında bu arkadaş tabanca ile
yapıverdi. HEPİMİZİ derin bir endişeye sürükleyen bu katliam, AKP
anlayışının bir ürünüdür. Hedefi, demokratik laik cumhuriyeti
yıkmaktır."
Tufan Türenç (Hürriyet - 19 Mayıs 2006): "Danıştay yargıçlarına
kurşun sıkan cani ve onun arkasındaki karanlık güçler, iktidarın
tutumundan cesaret almışlardır. AKP'nin uyguladığı siyaset bu olayda
azmettirici olmuştur. Bir Meclis başkanı, bir başbakan, bir dışişleri
bakanı, demokratik laik cumhuriyet karşıtı güçleri bu kadar
yüreklendirici konuşmalar yaparsa bu tip kanlı eylemlerin olması
doğaldır. Danıştay her kararından sonra gerici kesimlere hedef
gösterildi. Onların öfkelerinin bu kuruma odaklanması için her türlü
tahrik yapıldı..."
DÜZEY İÇİN SÖZ BULAMIYORUM
BİR Cumhurbaşkanı'nın, üniversite kurumunun, rektörlerin, yüksek
yargının, baroların, merkez medyanın bir olaya yönelik saptama ve
değerlendirmeleri iki sene içinde bu kadar gülünç hale gelebiliyorsa
işimiz gerçekten zor demektir. Ya ortada çok boyutlu bir düzey ve
algılama problemi var ya da bir görev. Ama görev de iki sene içinde
bu kadar sırıtmamalı. Düzey için bir şey söyleyemiyorum. (Eser
Karakaş, Star, 19 Aralık 2008)
Danıştay saldırısını bahane ederek giriştikleri
hükümet düşürme operasyonu suya düşenler
Hiç utanmıyorlar
Gülay Göktürk, Bugün, 19 Aralık 2008
2006 yılı Mayıs'ında Danıştay Saldırısı'ndan birkaç saat sonra kaleme
aldığım yazı şöyle başlıyordu: Aslında her şey ortada! Aylar öncesinden
beri işaret ettiğimiz bir süreç adım adım ilerliyor. Rejim tehlikede...
Ama Sezer'in, Baykal'ın ya da Teziç'in kastettikleri anlamda bir tehlike
değil bu. Rejimi tehdit eden şey, ne irtica, ne türban, ne AKP...
Türkiye Cumhuriyeti, demokratik rejime yönelik ciddi bir komployla karşı
karşıya." Gözü kör, kulağı sağır, aklı ipotek altında olmayan herkesin
hemen görmesi gereken bir tabloydu bu. Kurulan komployu görmek için ne
özel bir istihbarata, ne de özel bir analiz yeteneğine ihtiyaç vardı.
Ama kamuoyu oluşturma gücüne sahip kişi ve kurumlar arasında o kadar
azdı ki aklı ve vicdanı hür olanlar...
Korkmuyorlar çünkü herkesin her şeyi unutacağını hesap ediyorlar
Olaydan üç gün sonra. 21 Mayıs tarihinde "Yine mi özeleştiri
yapacaksınız?" başlıklı yazımda bu tabloya şöyle isyan ediyordum: "19
Mayıs sabahı gazeteleri önüme açtığımda 97-98 yıllarına geri dönmüş gibi
oldum birden. Aradan onca yıl geçmemişti sanki, 28 Şubat'ın karanlık
günlerindeydik, "mahşerin beş atlısı" toparlanıp yola koyulmak üzereydi.
Üniversitelerden, yüksek yargı organlarından, sivil toplum
kuruluşlarından gelen kimi açıklamalar herkesin kendi repliğini çok iyi
bildiğini, öyle ki bu defa brifinglere bile ihtiyaç olmadığını
gösteriyordu. 28 Şubat medyası da karşımdaydı. Birkaç gazeteyi bir yana
ayırırsak, büyük medya yine tıpkı o günlerdeki gibi "görevdeydi"!
Danıştay baskını karşısında yaşanan şokun hükümete yönelik bir öfkeye
dönüşmesi için elden gelen her şey yapılıyordu yine... Kendi kendime
düşündüm: Önümüzdeki bir yıl atlatılırsa, AK Parti kurmayları bu
fırtınalı denizde gemiyi oraya buraya çarpmadan kıyıya yanaştırmayı
başarırlarsa, yeniden 3 Kasım sonrasına benzer bir istikrar havası
doğarsa, bugün bu yayınları yapanlar ne yapacaklar? Bir terör olayı
bahane bilinerek giriştikleri hükümet düşürme operasyonunun hesabını
nasıl verecekler?
Bu defaki andıçlar ne zaman deşifre olacak? Bu defaki çark edişler
nasıl bir üslupla yapılacak?
Bu defaki andıçlar ne zaman deşifre olacak? Bu defaki çark edişler nasıl
bir üslupla yapılacak? Yine bugün okuduğumuz gibi özeleştiri metinleri
mi okuyacağız? Nasıl oluyor da o gazetelerin yönetimleri böyle dar
zamanlarda böylesine rahatlıkla manipülasyona gönüllü yazılabiliyor diye
sordum bütün gün. Böyle dönemlerin geçiçi olduğunu artık öğrenemediler
mi? Bugünlerin kaydının tutulmasından, sonra okurlarına hesap
verememekten korkmuyorlar mı? Galiba kilit kelime korkmak. Evet,
korkmuyorlar. Çünkü yaptıklarının bir cezası olmadığını gördüler.
Korkmuyorlar çünkü herkesin her şeyi unutacağını hesap ediyorlar. Bu
ülkede hiçbir şeyin hesabının tutulmadığını, herkesin yaptığının yanına
kar kaldığını biliyorlar.
Danıştay Saldırısı bu ülkenin şahit olduğu en büyük provokasyon
Yarın öbürgün işler düze çıktığında birkaç hoş yazıyla, birkaç gönül
alıcı manşetle her şeyi unutturabileceklerini biliyorlar." Önceki gün,
Yargıtay'ın Danıştay Davası'nı Ergenekon Davası'na bağlayan kararını
okurken o günleri hatırladım yeniden... Bu karar Danıştay Saldırısı'nın
bu ülkenin şahit olduğu en büyük provokasyon olduğunu; Ergenekoncuların
kaos ve darbe senaryoları doğrultusunda kendi yandaşları gördükleri bir
yüksek mahkemenin üyelerini yok etmeyi bile göze alacak kadar gözü kara
bir saldırganlık içinde olduklarını bir anlamda tescil ediyor. Ama, o
günlerde saldırıyı bahane ederek şeriat paranoyası yaratmaya
çalışanlarda hala en küçük bir özeleştiri denemesi, en ufak bir utanma
işareti yok... Mustafa Yücel Özbilgin'in cenaze töreninde bakanların
kafasına şişe atanlar, "Katil başbakan" "Hükümetin hesabını ordu
görecek" diye slogan atanlar, cenazeye katılan türbanlıların başlarını
zorla açanlar, kim bilir nerelerde hâlâ saygın "ulusalcı" mücadelelerine
devam ediyor. Gazetelerinde Danıştay Saldırısı için "Türkiye'nin 11
Eylül'ü" diye yazanlar arazi olmuş, Yargıtay'ın son kararını sayfanın en
dibinde tek sütunluk bir haber olarak koymuş, suçunu hâlâ gizlemeye
çalışıyor. "Danıştay Saldırısı'yla Ergenekon arasında bir ilişki
kurulursa olay ciddileşir, yoksa bu dava- Ergenekon- fasa fisodur"
diyenler dut yemiş bülbül gibi susuyor.
Yani her şey tam da o yazıda söylediğim gibi oluyor. Çünkü ilkesizliğin
bir cezası yok bu ülkede. Kimse hatasının bedelini ödemiyor. Herkes
zamanın pususuna yatmış; söylediklerinin, yazdıklarının, yaptıklarının
unutulmasını bekliyor. Hâlâ gururla ve vakarla ortada dolaşarak...
(Gülay Göktürk, Bugün, 19 Aralık 2008)
(19 Aralık 2008) |
|
Küçük
Paşa susarak ne dedi?
Ergenekon Davası'nın Perinçek ile birlikte en önemli
sanıklarından Veli Küçük'e sorulacak çok soru vardı.
Adem Yavuz Arslan, Bugün, 17 Aralık 2008
Savunmasında ve çapraz sorgularda önemli bilgilerin ortaya dökülmesi
bekleniyordu. Ama 'vatan millet Sakarya' edebiyatıyla savunmasına
başlayan Küçük 'hiçbir zaman yasaların dışına çıkmadım' dedi. Turşu
tarifinden Avcılar Atıcılar Kulübü'ne kadar 'gayri ciddi' bir savunma
bile yaptı denebilir. Bir ara Perinçek ağzıyla konuşup CIAF tipi
komplosuna getirdi işi. Küçük savunmayı sulandırınca sorular da önemini
kaybetmiş oldu. Hakkında çok ciddi iddialar olan Küçük, derli toplu
iddialara cevap vermek yerine 'küçümser' ifadelerle iddianame ve
savcıyla dalga geçmeyi tercih etti. Ama savunmasını baştan savma yaptığı
anlamına da gelmiyor. Küçük'ün cevaplarına bütüncül olarak bakıldığında
birtakım mesajlar ve pazarlıkların hâlâ masada olduğunu görmek mümkün.
Son cümlesi 'ya aklanmalıyım ya da yok olmalıyım' da 'öylesine'
söylenmiş bir söz gibi durmuyor. Küçük'ün suya sabuna dokunmayan
savunmasını, Yargıtay'dan gelen haber daha da önemli hale getirdi.
Yargıtay, Danıştay ve Cumhuriyet Baskını davalarının Ergenekon'la
birleştirilmesi gerektiğine karar verdi. Yıllarca sürecek hukuki bir
tartışma başlayabilir. Davayı Ankara'ya taşımak da mümkün. İddianame
aşamasından başlayarak sürekli sulandırılmış, savunma aşamasında hafife
alınmış, rotasından sapmış bir davanın yeri de değiştirilerek özünden
koparmak mümkün. Bütün sanıkların benzer mantıkta savunma yapmaları
tesadüf olarak algılanabilir mi?
Arşivler öyle demiyor!
Veli Küçük 'benim bölgemde faili meçhul olmaz' dedi ama arşivler hiç
öyle demiyor. Savunmasının her paragrafı ayrı yazı konusu ama faili
meçhul olaylar serisinin bir kesimine bakalım. Kutlu Savaş'ın Susurluk
Raporu'na göre Veli Küçük'ün Jandarma Alay Komutanı olduğu dönemde
Adapazarı-Bolu-İzmit bölgesinde 'anormal işler' oluyordu. Faili meçhul
cinayetlerin azdığı 1990'ların başında terörle mücadelede 'konsept'
değişimine gidildi. MGK'ya sunulan 5 Temmuz 1993 tarihli raporda
uyuşturucu ticareti ve mafya yapılanmaları ile PKK arasındaki ilişkiler
anlatılıyordu. Raporda Behçet Cantürk'le birlikte çok sayıda Kürt
ailenin ismine yer verildi. Toplantının hemen akabinde de Başbakan
Çiller'e 'PKK'ya yardım eden işadamları' listesi ulaştırıldı. Çiller'in
'hesap soracağız' açıklamalarına müteakip Mehmet Eymür, MİT'te Kontr
Terör biriminin başına dönerken Korkut Eken de Emniyet'e 'danışman'
olmuştu.
Cantürk, 14 Ocak 1994 akşamı eşini arayıp '10' dakika sonra evde
olacağını söyledi ama evine ulaşamadı. Cesedi bir gün sonra Sapanca-
Kırkpınar yakınlarında şoförü Recep Kuzucu ile bulundu. Bir ay sonra 25
Şubat'ta Cantürk'le ilişkili Av. Yusuf Ekinci ölü bulundu. 28 Mart'ta
Hendek'te Liceli Fevzi Aslan ve yeğeni Salih Aslan ölü bulundu.
Cantürk'ü öldüren silahla Fevzi ve Salih Aslan'ı öldüren silah aynıydı.
Listedeki isimler tek tek kayboluyordu. 3 Haziran'da ise Cantürk'e
yakınlığı ile bilinen Savaş Buldan, Adnan Yıldırım ve Hacı Karay
Düzce'de ölü bulundu. 1990'lı yıllarda Şırnak'ta meydana gelen faili
meçhuller ise ayrı bir tartışma konusu.
Yine aynı Susurluk raporunda Yeşil Kod adlı Mahmut Yıldırım'a ait olduğu
belirlenen cep telefonunun, o günlerde Giresun Jandarma Bölge Komutanı
olan Veli Küçük adına kayıtlı olduğu yazıyor. Bu telefon ilişkisi Küçük
ile Çatlı ve diğer Susurlukçuların ve özellikle de Yeşil'in
bağlantılarını ortaya koyuyordu. Bu telefonun da Kocaeli bölgesinde
kullanıldığı tespit edildi. Küçük 'benim bölgemde faili meçhul olmaz'
dedi ve bütün bu cinayetleri yok saydı. Belki de Küçük haklıdır,
cinayetler onun için faili meçhul olmayabilir.
(17 Aralık 2008)
|
|
Veli
Küçük'ün ajandası niçin gizli?
Jandarma Komutanlığı'nın okunmasından korktuğu ve yasakladığı
ajanda...
Ergenekon davasının son iki duruşmasında Veli Küçük'ün savunması ve
çapraz sorgusu yapıldı. Çapraz sorgu sırasında ilginç bir durum ortaya
çıktı. Jandarma Genel Komutanlığı'nın, Ergenekon Terör Örgütü tutuklusu
Veli Küçük'ün bir ajandasına ambargo koyduğu ortaya çıktı.
Savcı ajandayı sorunca..
Ajandasında 'Behiç Aşçı'nın 45 kiloya düştüğü araya girilirse
vazgeçirilebileceği' şeklindeki yazıyla ilgili açıklama yapması istenen
Veli Küçük, bir anda sinirlendi. Küçük; "Bu sorunun geri alınmasını
istiyorum. Çünkü o ajandalarımın okunmamasına ilişkin Jandarma Genel
Komutanlığı'nın yazısı var. Bu konuda savcı suç işliyor." diye konuştu.
Bu diyalogtan sonra akla, bir terör örgütü tutuklusunun ajandasına
Jandarma Genel Komutanlığı'nın neden müdahale ettiği ve okunmamasını
resmi yazıyla istediği sorusu geliyor. Hatırlanacağı üzere Veli Küçük ve
JİTEM birbirinden ayrılmaz iki isim olarak anılıyordu. Ajanda da
Jandarma Genel Komutanlığı'nın bu yönüyle ilgili çok derin detayların
bulunduğu iddia ediliyor... (Aktifhaber, 17 Aralık 2008)
(17 Aralık 2008) |
|
 İşte
irtica! diye bağıranlar son kararı sevmeyecek
Yargıtay, Danıştay Saldırısı'nın Ergenekon
örgütünün işi olabileceğini belirtti
Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Danıştay üyelerine ve Cumhuriyet gazetesine
yapılan saldırılarla ilgili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nce verilen
kararı oybirliğiyle bozdu.
Yerel mahkemenin görmediği Ergenekon bağlantıları, üst mahkeme
tarafından kayda geçirildi. Bu karar, Ergenekon iddianamesindeki
iddiaların ne kadar sağlam bir zemine oturduğunu teyid ediyor. Danıştay
saldırısının başörtüsü sebebiyle işlendiğini savunan Ergenekoncular, bu
kararı da kullanmak isteyecek, Danıştay saldırısının Ankara'da
gerçekleştiğinden hareketle, dosyanın oraya gönderilmesini savunacaklar.
Ama bu mümkün değil. Çünkü ana dava Ergenekon. Danıştay davasını
Ankara'da görmek; davayı birleştirmek değil, bölmektir.
Alparslan Arslan, 'rejimi ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek' suçundan
hüküm giyince, 'işte irtica' diye bağıranlar son kararı sevmeyecek.
Onlar, Yargıtay'ın mevcut hükmü onamasını bekliyorlardı. Çünkü, Danıştay
saldırısı ile Ergenekon arasında bağlantı olmadığını iddia edeceklerdi.
Danıştay saldırısının 'başörtüsü' gerekçesiyle işlendiği ezberini
tekrarlayacaklardı. Artık ezber bozuldu. Bu karardan sonra, saldırıda
hayatını kaybeden Mustafa Yücel Özbilgin'in çocukları da Ergenekon
davasına müdahil olabilir.
Ergenekon terör örgütünün amaçlarından biri 'kaos ortamı oluşturacak
eylemler yapmak'. Bu cümleyi en iyi anlatan eylem de Danıştay
saldırısıdır. Cinayet gününü ve ardından cenaze töreninde yaşananları
hatırlamakta fayda var. Özellikle Kocatepe'de kılınan cenaze namazında
yaşananları... Cami avlusunda toplanan kalabalık, 'Türkiye laiktir laik
kalacak, kahrolsun şeriat' sloganları atıyordu. Hükümet üyeleri, sanki
cinayetin failleriymiş gibi saldırıya maruz kalıyordu. Bazı bakanların
korumalar eşliğinde koşmaları hâlâ hafızalardaki yerini koruyor.
Başbakan'a küfreden savcı Ergenekon bağlantısını ısrarla görmezlikten
geldi
Katil Alpaslan Arslan, ısrarlı bir şekilde cinayeti cami avlusuna atmak
istiyordu. Sağlık sorunları bulunan ihtiyar bir adamı 'şeyh' yaptılar.
Ama kısa sürede Alpaslan Arslan'ın gerçek yüzü ortaya çıktı. Cinayeti
birlikte planladığı arkadaşları öyle dindar görüntülü kimseler değildi.
Kimi şarapçı, kimi silah kaçakçısıydı. Üstelik, saldırı planını
birahanede yapmışlardı. Üstünde çıkan kimlikler, kayıtlara geçen telefon
trafiği, iş ilişkileri, takip ettiği davalar, hepsi ulusalcı kesime
işaret ediyordu. Muzaffer Tekin başta olmak üzere Ergenekoncularla yakın
ilişkileri vardı. Ne yazık ki medyaya yansıyan, aylarca tartışılan bu
konular mahkeme sürecine, davaya, duruşma salonuna yansımadı. Çünkü bir
davada bu tür iddiaları gündeme getirecek isim savcılardır. Bu davanın
savcısı ilginç bir isimdi. Başbakan Erdoğan'a ve bürokratına küfre varan
sözleri sarf eden biriydi. Savcı Salim Demirci'nin Youtube'a düşen
konuşmalarını duymayan kalmadı. Demirci'nin saldırıdaki Ergenekon
bağlantısını görmesi mümkün olmadı tabii. Kararı veren mahkemenin
başkanı değişti, savcı da farklı bir görevde.
Şimdi yeni bir süreç başladı. Yargıtay bozma kararından sonra, yerel
mahkeme ya eski kararında direnecek ya da bozmaya uyacak. Bozma
gerekçesine ve teamüllere bakıldığında, mahkemenin bozma kararına
uymadan başka bir seçeneği bulunmuyor. Bozma kararına uyulduğunda ise,
Danıştay davası, Silivri'de görülmekte olan ana dava ile birleşecek. (Ali
Akkuş, Zaman)
(17 Aralık 2008) |
|
 Garih
cinayetinde yeni bilgiler gelmeye devam ediyor:
Garih'i öldür 5 milyon Dolar hesabında!
İşadamı Üzeyir Garih'i öldürmek suçundan müebbete mahkum olan Yener
Yermez'in avukatı Mustafa Yalçınkaya, cinayetle ilgili olarak, Yeni
Şafak'a konuştu. Yalçınkaya'ya göre, Yermez'i cinayet öncesi ve
sonrasında gözlerini bağlayarak kaçıran kişiler, günlerce rolünü
ezberlettiler. 'Konuşursan seni ve aileni öldürürüz. Cezan bitince, 5
milyon dolar hesabında' dediler.
Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih'i öldürmek suçundan
hüküm giyen Yener Yermez'in avukatı Mustafa Yalçınkaya,
Yeni Şafak'a çok önemli açıklamalar
yaptı. Yermez'in cinayetten hemen sonra gözleri bağlanarak bir yere
götürüldüğünü iddia eden Yalçınkaya, 'Konuşursan öldürürüz. Cezanı yat
çık 5 milyon dolar cebinde demişler. Sadece seslerini duymuş. Kim
olduklarını bilmiyor' dedi.
Rolü ezberletildi
Yalçınkaya, müvekili Yener Yermez'in anlattıklarını şöyle aktardı:
'Yermez, cinayetten on gün önce tanıştığı Meral adlı kadınla beraber
gözleri bağlanmış bir şekilde kaçırılmış. Ve ona bu cinayetten
bahsedilmiş. Cinayeti nasıl senaryo gereği işlediğini anlatacağının
detayları verilmiş. Ve bu sorgu 3 gün sürmüş. 3 gün sonra Hasdal
Kışlası'na döndüğünde, komutanları, hakkında 'firarda' diye rapor bile
tutmamış. Meral sır oldu. Olay günü Piyer Loti'de Yermez'le çay
içmişler. Meral ona cep telefonu almış. Hatta bin 500 dolar vermiş.
Yakalandığında üzerinden çıkan paralar bunlardı.'
Dava yeniden açılsın talebi
Yener Yermez'in avukatı Mustafa Yalçınkaya, müvekkiliyle ilgili davada
iadei mahkeme talebinde bulunup, yeniden yargılanma talep etmeye
hazırlanıyor. 2001 yılında Eyüp Mezarlığı'nda öldürülen işadamı Üzeyir
Garih ve ailesinin yakın dostu, Alarko Holding eski İthalat Koordinatörü
Doğan Kasadolu'nun, "Cinayetin işlendiği gün, Garih'in torununu
kelepçeleyip kaçırarak yüklü miktarda fidye alan polis kıyafetli kişiler
aileyi suikastın üzerine gitmemeleri için tehdit etti" iddiasıyla
birlikte son gelişmeler, Yener Yermez'in avukatı Mustafa Yalçınkaya'yı
da harekete geçirdi. 7 yıl önce rafa kaldırdığı Yener Yermez dosyasını
yeniden açan Mustafa Yalçınkaya, 30 yıllık avukatlık mesleğinde kendini
sadece bu davada aciz hissettiğini kaydetti.
Yeniden yargılama isteyecek
Üzeyir Garih'in 50 bin dolarlık saati ve içinde para bulunan cüzdanına
dokunulmadan nasıl bir gasp cinayeti işlenebileceğine akıl sır
erdiremediğini söyleyen Mustafa Yalçınkaya, Ergenekon davası kapsamında
ortaya çıkan yeni deliller kapsamında iadei-mahkeme talebinde
bulunacaklarını söyledi. Yalçınkaya, 'Müvekkilim de bunu istiyor.
Suçsuzum diyor. Ama hâlâ korkuyor. Ailesi de korkuyor. Zaten sessiz
telefonlar aldıkları için sürekli telefonlarını değiştiriyorlar' dedi.
'Ümit Sayın'la görüş' notu
Ergenekon davası kapsamında Adli Tıpçı Ümit Sayın'ın bilgisayarından
öldürülen Üzeyir Garih'le igili bilgilerin çıkmasının davayı yeniden
gündeme getirdiğini söyleyen Yalçınkaya, Yener Yermez'in kendisinden
Ümit Sayın'la görüşmesini istediğini söyledi. Yalçınkaya, 'Müvekkilimi
mahkum ettiren kan örneğinin raporu da kurumdan gelmişti. Son görüşmemde
müvekkilim Yener Yermez, görüşme defterime kendi el yazısıyla Ümit Sayın
bana 'bu olayın dini bir amaç için işlendiğini ve ifademin bu yönde
verdiğim zaman bana burada yardımcı olacağını söylemiştir. Hatta o gün
Galatasaray-Barcelona maçı oynanıyordu. Bana davana yardımcı olur
Meral'i bulurum' dediğini yazdı' dedi. Yalçınkaya, Yermez'in kendisine
görüş sırasında yazdığı notu
Yeni Şafak'a verdi.
Garih'i öldürmekten hüküm giyen Yener Yermez'in son duruşmada
söyledikleri nihayet aydınlanacak. Savcılık Garih cinayeti için harekete
geçti
Son iddialar üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçerek,
7 yıl önce gerçekleşen Garih Cinayeti ile ilgili inceleme başlattı.
(17 Aralık 2008) |
|
Ceset
eritilen asit kuyularıyla ünlenmeye başlayan BOTAŞ'ta meğer JİTEM kadroları da toplanmış!
Türkiye'nin en büyük kuruluşlarından BOTAŞ bir süredir faili
meçhullerle gündemde. JİTEM'in, yoğun şekilde kadrolaştığı
BOTAŞ/Silopi'de, öldürdüğü onlarca kişiyi asit çukurlarına attığı
iddiasının mahkeme kararıyla araştırılmasına karar verildi.
Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Botaş'taki kuyuların açılmasına 16
Aralık 2008'de (dün) karar
vermişti. Şırnak Barosu'nun, Tuncay Güney'in JİTEM tarafından 1990'lı yıllarda öldürülen pek çok kişinin asitle
yakıldıktan sonra Silopi'de bulunan BOTAŞ Tesisleri'ne ve Cizre-Silopi
güzergâhındaki bazı noktalara açılan kuyulara gömüldüğü yönündeki
bilgilere ilişkin suç duyurusunu dikkate alan Silopi Cumhuriyet
Başsavcılığı, kuyuların açılması yönünde karar verdi.
Asit kuyuları nerede JİTEMciler orada!
Kayıp yakınları, tesislerin bulunduğu Silopi'de savcılığa suç
duyurusunda bulunurken, iddialar daha önce kurumda çalışan Korkut Eken,
Adil Timurtaş gibi isimleri gündeme getirdi. Kurumun ünlü
çalışanlarından biri emekli Yarbay Korkut Eken'di.
 1987 yılında TSK'dan
emekliye ayrılan Eken, MİT Güvenlik Dairesi başkan yardımcısı olarak
göreve başladı. Basına sızan MİT raporunu hazırlayan dairede görevli
olduğu için 1988 yılında MİT'ten ayrıldı. 1990 yılında müfettiş olarak
BOTAŞ'a girdi, 1993'e kadar çalıştı. Susurluk kazasının ardından 'cürüm
işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak ve bu teşekkülü yönetmek' suçundan
6 yıl hapse mahkum edildi. 2002'de girdiği cezaevinden 2004'te çıktı.
BOTAŞ'ın diğer bir ünlü çalışanı 'Sarı Adil' kod adlı PKK itirafçısı
Adil Timurtaş'tı. JİTEM davasında yargılanan 11 sanıktan biriydi.
Küçükçekmece'de Ali Uğur'un öldürülmesi talimatını verdiği gerekçesiyle
Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 25 yıl hapis cezasına
çarptırıldı. Musa Anter'in öldürülmesi başta olmak üzere 28 cinayette
adı geçti. PKK içindeyken 1986'da teslim olan Timurtaş, itirafçı
kadrosuna alınarak Silopi'de BOTAŞ tesislerinde işe yerleştiriliyor.
Burada JİTEM komutanı Arif Doğan, Binbaşı Cem Ersever ve Mete kod adlı
İbrahim Babat'la birlikte çalışıyor. Adil Timurtaş'ın gözaltına alındığı
bir başka olay Ergenekon ile terör örgütleri arasındaki bağın ilginç örneklerinden biri. Timurtaş, DEHAP Bağcılar İlçe Başkanı Lezgin
Bingöl'den tehditle para almak isterken polisin 3 Mayıs 2005'teki
operasyonunda İstanbul Aksaray'da 7 kişi ile birlikte yakalandı. Timurtaş'la birlikte yakalanan Hacı İnan Hizbullah davasında mahkûm
edilmişti. Bu operasyonda Timurtaş'ın üzerinden çıkan 2 adet kimlikten
birinin üzerinde Özel Kuvvetler Komutanlığı diğerinde ise Jandarma Genel
Komutanlığı, yazıyordu.
  PKK itirafçısı Abdulkadir Aygan'ın iddialarına göre JİTEM kadrosunda
bulunup BOTAŞ'ta çalışanlardan biri de asıl adı Hacı Hasan olan PKK
itirafçısı İbrahim Babat. 1997 yılında cezaevinden gönderdiği 13
sayfalık dilekçenin ardından Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı
Osman Nuri Oduncu ve Ömer Faruk Çayan, Tekirdağ Cezaevi'nde Babat ile
görüşerek anlattıklarını tutanak haline getirdi. Kendi anlatımına göre
Babat, 1988 yılında PKK'dan ayrılıyor. Suriye'ye kaçmaya hazırlanırken
bir korucu tarafından yakalanıp Şırnak Jandarma Alay Komutanlığı'na
teslim ediliyor. Burada Cem Ersever devreye giriyor ve itirafçı oluyor.
1989 yılı sonunda kendisine yeni bir kimlik çıkarılıyor. İsmi İbrahim
Babat, Uludere Hilal Köyü nüfusuna kayıtlı, 1972 doğumlu, baba adı
Abdurrahman, anne adı Cemile olarak kayıtlara geçiriliyor. PKK
itirafçısına bir de iş ayarlanıyor. Aynı yıl BOTAŞ'ta memur sıfatıyla
göreve başlıyor. O dönemde Jandarma Grup Komutanlığı'nın başında, bugün
Ergenekon davasının sanıkları arasında bulunan Binbaşı Arif Doğan
bulunuyor.
Ergenekon davasının 1 Aralık'ta görülen duruşmasında yaşanan diyalog
dikkat çekmişti. Mahkeme üye hakimlerinden Hüseyin Özese, tutuklu
sanıklardan Muzaffer Şenocak'a, emekli Binbaşı Fikret Emek'le nerede
tanıştığını sormuştu. Şenocak, Fikret Emek ile 2004 yılında BOTAŞ'ta
başmüfettiş olan M.K. aracılığıyla tanıştığını ifade etmişti.
PKK dürbünleri JİTEM elemanında
2000 yılında İstanbul polisinin Mercan'da sahra ve gece görüş dürbünü
satan bir şebekeye düzenlediği baskında Rusya'dan getirilerek gizlice
Türkiye'ye sokulan 106 adet sahra ve gece görüş dürbünü ele geçirildi.
Dürbünlerin PKK'ya gönderileceği öğrenildi. Operasyonda JİTEM'e çalışan
Timurtaş da gözaltına alındı. JİTEM elemanının PKK ile ilişkisi herkesi
şaşırtmıştı. (Zaman,
17 Aralık 2008)
(17 Aralık 2008) |
|
 Garih
cinayetinde Ergenekon parmağı giderek netleşiyor!
Garih’i öldürmekten hüküm giyen Yener Yermez avukatına verdiği notta
‘Ergenekon sanığı Ümit Sayın cinayeti dini amaçlarla işlediğimi söylemem
yönünde telkinde bulundu’ yazdı.
İşadamı Üzeyir Garih’in 2001 yılında mezarlıkta bıçaklanarak
öldürülmesiyle ilgili davanın hükümlüsü Yener Yermez, 45 gün önce
avukatına kendi el yazısıyla bir not verdi. Yermez notta, cinayetten
sonra götürüldüğü Adli Tıp Kurumu’nda Ergenekon tutuklusu Ümit Sayın’la
görüştüğünü ve Sayın’ın kendisine ‘cinayeti dini amaçlarla işlediğini
söylemesi’ yönünde telkinde bulunduğunu öne sürdü. Böylece Garih’in
Ergenekon tarafından öldürüldüğü yönündeki iddialara bir yenisi daha
eklenmiş oldu.
Garih’in 2001’de Eyüp Sultan Mezarlığı’nda öldürülmesiyle ilgili dava
birçok karanlık noktayla birlikte Yener Yermez’in müebbet hapis cezasına
çarptırılmasıyla bitmişti. Garih cinayeti yıllar sonra geçen yıl
başlatılan Ergenekon soruşturmasıyla tekrar gündeme geldi. Adli Tıp
uzmanı İstanbul Üniversitesi öğretim görevlisi Ümit Sayın’ın
bilgisayarlarında Garih cinayeti dosyasıyla ilgili geniş bir arşiv ele
geçirildi. Geçen hafta da Garih’in aile dostu işadamı Doğan Kasadolu,
Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Ağır Ceza Savcılığı’na verdiği
dilekçede Garih cinayetiyle ilgili yeni bir iddia ortaya atmıştı:
“Üzeyir Garih ile aynı sitede ancak başka dairede oturan damadı Doron,
Üzeyir Garih’in öldürüldüğü gün çok kısa bir süre sonra bir polis
otosunun evlerine gelerek iki oğlundan bir tanesine kelepçe takarak
götürdüğünü, daha sonra yaptıkları görüşmelerde bu işin üzerine
giderlerse cinayeti bu çocuğun işlediğini açıklayacakları şeklinde
tehdit aldıklarını şahsıma doğrudan açıkça söylemiştir.... Cinayetin
Ergenekon davasında ortaya çıkan detayları beni harekete geçirdi.”
Yenişafak Gazetesi’yse dünkü sayısında Yermez’in Ergenekon sanığı emekli
Albay Fikri Karadağ’ın Hasdal Kışlası’nda görev yaptığı sırada
askerliğini yaptığını yazdı. Haberde ayrıca Yermez’in askerlik yaparken
Tuncay Güney’le birlikte 2001 yılında gözaltına alınan teğmen Murat
Oğuz’un çaycısı olduğu iddia edildi.
Yermez yeniden yargılansın
Garih cinayeti Ergenekon bağlantısıyla ilgili yeni bir gelişmeyi de
Yermez’in avukatı Mustafa Yalçınkaya
Radikal’e açıkladı. Yermez’le 31 Ekim 2008’de tutuklu kaldığı
Kırklareli Cezaevi’nde görüştüğünü belirten Yalçınkaya, müvekkilinin
yargılanırken Adli Tıp Kurumu’na sevk edildiği sırada Ergenekon
davasının tutuklu sanığı Ümit Sayın’la (Sayın o dönem Adli Tıp
Enstitüsü’nde görevliydi) görüştüğünü belirtti. Yermez avukatına,
Sayın’ın Garih cinayetini dini amaçlarla işlediğini kabul etmesi yönünde
telkinde bulunduğunu aktardı ve bunu bir not kâğıdına yazdı. Yalçınkaya,
müvekkilinin Garih’i öldürdüğünü polis ifadesinde kabul ettiğini ancak
hem savcılıkta hem de mahkemede böyle bir itirafta bulunmadığını
hatırlatarak, cinayeti Yermez’in işlemediğini savundu. Yener Yermez’in
yakalandıktan sonra askeriyedeki dolabında kot pantolonunun ele
geçirildiğini ve Adli Tıp’tan pantolon üzerindeki kanın Garih’e ait
olduğuna dair rapor geldiğini anımsatan Yalçınkaya, “Bu rapor da
yönlendirilmiş olabilir. Garih’in torununun kaçırıldığı iddiaları
yeniden incelenmeli. Yermez’in pantolununu dolabından kim teslim aldı?.
Yargılanmanın yenilenmesini isteyeceğiz” diye konuştu. (Radikal,
16 Aralık 2008)
(16 Aralık 2008) |
|
  Aliyev'e
darbe girişimine finans desteğini kesen Garih'i Ergenekoncular infaz
etti
Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih cinayetinin
üzerindeki sis perdesi aralanıyor.
Yeni Şafak, Garih cinayetine ışık
tutacak çok önemli bilgilere ulaştı. Üzeyir Garih'e yakın bir ismin
iddiasına göre, Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih,
Ergenekon örgütüne düzenli olarak 'bağış' yapıyordu. Aynı kaynak,
Ergenekon örgütünün 1995 yılında Azerbaycan'da Elçibey'i iktidara
getirmek için Haydar Aliyev'e karşı MİT ve Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel'in Azeri yetkilileri uyarmasıyla başarısız kalan bir darbe
girişiminde
bulunduğunu, örgütün bu darbe girişimine
finans desteğini kesen Garih'in ipini çektiğini söyledi.
Alarko Holding'in Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih, 25 Ağustos 2001
tarihinde, Eyüp Mezarlığı'nda, şeyhi Küçük Hüseyin Efendi'nin mezarını
ziyaret ettikten sonra, arabasına binerken Yener Yermez tarafından
bıçaklanarak öldürüldü. Garih'i öldüren Yermez, polisin on günlük sıkı
takibi sonucu yakalandı. Yener Yermez, kışlasından çarşı iznine çıkmış,
mezarlıkta karşılaştığı Üzeyir Garih'ten para istemiş, alamayınca da
bıçaklayarak öldürmüştü. Tutuklanarak hapse gönderilen Yener Yermez,
uyuşturucu bağımlısı, psikopat kişilikli bir katildi. Bu, bilinen
senaryoydu. Alarko Holding İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu'nun açıklamalarının
ardından Üzeyir Garih'e yakın bir başka isim daha Yeni Şafak'a cinayetle
ilgili bilgi verdi. İddiaya göre, işadamı Üzeyir Garih'i, Ergenekon
örgütü öldürdü. Gerekçe ise Üzeyir Garih'in, Ergenekon örgütü tarafından
planlanan ve son anda başarısızlıkla sonuçlanan Azerbaycan'daki darbe
planı için finans desteği sağlamayı reddetmesiydi.
 Yurtiçi
ve dışında bilumum darbeler örgütlenir!
Azerbeycan Eski Devlet Başkanı Ebulfeyz Elçibey'in akrabası olan Veli Küçük Paşa, Rusya ve başta
Azerbaycan olmak üzere, Türk cumhuriyetlerinde yaptığı yatırımlarla
ilgili pürüzlerin çözülmesinde, Alarko Holding'e yardım ediyordu. Alarko
Holding'in Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih, bu yardım karşılığında,
Ergenekon örgütüne düzenli olarak 'bağış' yapıyordu.
Ortakların arasını açan 'bağış'
Bu bağışlar, zamanla çok ciddi meblağlara ulaşınca, Üzeyir Garih'le,
ortağı İshak Alaton arasında sorun çıktı. Alaton, bu bağışlara, artık
karşı çıkıyordu. Bu anlaşmazlık derinleşmeye başlayınca, Üzeyir Garih,
Ergenekon'a yıllardır yaptığı para yardımını tamamen kesmişti.
Veli Paşa Bakü'ye yerleşecekti
O günlerde, Ergenekon örgütünün, Azerbaycan'da büyük bir operasyon
hazırlığı vardı. Örgüt, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'i
devirip, Ebulfeyz Elçibey'i yerine geçirmeye çalışıyordu. 1993 yılında
yine bir darbeyle görevden el çektirilen eski Cumhurbaşkanı Elçibey,
Veli Küçük'ün akrabasıydı. Bu işi en çok, Veli Paşa istiyordu. Çünkü,
örgütün Azerbaycan'dan çok ciddi geliri vardı ve bunun devamını sağlamak
için bir şey yapması gerekiyordu. Hatta Veli Paşa, Azerbaycan'da
Elçibey'i kullanarak yönetimi ele geçirmek, ardından da emekli olunca
Bakü'ye yerleşmek istiyordu. Aynı günlerde, Ergenekon, irtibatlı olduğu
işadamları ile cemaat ve gruplara, “Elinizi cebinize atın” haberi
gönderiyordu. Veli Paşa, bu talebi iletmek için Alarko Holding'e bir
kuryesini göndermişti. Üzeyir Garih, artık örgüte para veremeyeceğini
net bir şekilde bildirince, üzeri çizildi.
İki kez kuryeyle uyardılar
Veli Paşa, Üzeyir Garih'e, kuryeler aracılığıyla iki kez 'uyarı'
yapmıştı ancak onu 'ikna' etmeyi başaramamıştı. Garih'in içinde
bulunduğu grup, Ergenekon'a açıkça tavır almıştı, artık hiç para
ödenmiyordu. Veli Paşa, bu tutumu yüzünden, Üzeyir Garih'i hiç
affetmeyecekti.
Albay Ergenekon
Azerbaycan'daki darbe planının yapıldığı 1995 yılında, Ergenekon
örgütüne adını veren Albay Necabettin Ergenekon, Adıyaman Jandarma Alay
Komutanıydı. Azerbaycan'daki darbe girişimini, İstanbul'dan, Necabettin
Ergenekon yönetti. Ancak dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in
Haydar Aliyev'e haber vermesi sonucu, Azerbaycan'daki darbe planları da
Veli Paşa'nın Bakü'ye yerleşme hayali de bir başka bahara kaldı.
Demirel'in ihbarı planı bozdu
1995 yılının Mart ayında, Abdullah Çatlı ile Susurluk kazasından sonra
adı ön plana çıkan özel timcilerden kurulan ekip, Türkiye'den
Azerbaycan'a gitti. Özel timciler, Azerbaycan 'da darbe yapacak kişilere
silahlı ve bombalı eğitim veriyordu. Haydar Aliyev'i devirip yerine
Ebulfeyz Elçibey'i getirmek için her türlü hazırlık yapılmıştı. Ancak
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Haydar Aliyev'i uyarması üzerine,
darbe planları son anda suya düşüyordu.
 Eken ve Çatlı'dan patlayıcı eğitimi
Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev'e darbe girişiminde bulunan OMON
birliklerini, özel timci Korkut Eken, İbrahim Şahin ile Abdullah
Çatlı'nın eğittiği biliniyor. Eken, Çatlı ve Ayhan Çarkın'ın da
aralarında bulunduğu bir grup özel timci, 15 Mart 1995'teki darbe
girişiminden üç ay önce Azerbaycan'a gitti. Özel timciler orada Türkiye'
deki Özel Harekâtçıların Azerbaycan'daki karşılığı olan OMON birliğine
sıkı bir eğitim verdiler. Dönemin Özel Harekât Başkanı İbrahim Şahin'in
ise darbeci Cevadov'un daveti üzerine daha sonra Bakü'ye gittiği ve
orada özel timcilerin OMON'a verdiği eğitim çalışmalarına katıldığı
öğrenildi. Özel Harekâtçıların Azerbaycan'a giderken yanlarında yüklü
miktarda patlayıcı götürdükleri de öne sürüldü.
Fikri Karadağ'ın askeri Yermez
Üzeyir Garih'in katili Yener Yermez'in, Ergenekon davasının tutuklu
sanıklarından emekli albay Fikri Karadağ'ın askeri olduğu ortaya
çıkmıştı. Karadağ o dönemde Hasdal'da alay komutanıydı. Üzeyir Garih'i
öldürmek suçundan hüküm giyen Yener Yermez'in, Ergenekon davasının
tutuklu sanığı emekli albay Fikri Karadağ ve Tuncay Güney'le 'change
oto' işinde tutuklanan Teğmen Murat Oğuz'un askeri olduğu ortaya
çıkmıştı. Teğmen Murat Oğuz ile Ergenekon davasının tutuklu sanığı
emekli albay Fikri Karadağ, Üzeyir Garih'in öldürüldüğü 2001 yılında
Hasdal Kışlası'nda görev yapıyorlardı. Fikri Karadağ Mekanize Alay
Komutanı, Murat Oğuz da Maliye Bütçe subayıydı.
Oğuz asker olarak kaldı
Öte yandan Murat Oğuz, iddialara göre Tuncay Güney gibi Veli Küçük'e
kuryelik yapmış olmasına rağmen halen orduda görevli kalmayı başardı ve
hakkında hiçbir tahkikat yapılmadı. Üzeyir Garih ve ailesinin yakın
dostu, Alarko Holding eski İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu'nun
iddiasına göre, Garih'in öldürüldüğü 25 Ağustos 2001 günü Ortaköy'deki
Alarko Sitesi'ne gelen bir polis otosundan inen kişiler, Üzeyir Garih'in
kızı Dalia'nın 14 yaşındaki oğlu Tal'i kelepçeleyerek kaçırmıştı. Tal'i
kaçıranlar, “Eğer sesinizi çıkartırsanız ve istediğimiz parayı
vermezseniz, Garih'i bu çocuğun öldürdüğünü açıklarız” demişlerdi.
Garih'in ailesi, sessiz sedasız, istenilen fidyeyi ödeyerek, Tal'i
kurtarmıştı.
Cinayeti tehditle işledim
Üzeyir Garih cinayetinde kullanılan delillerden 118. No'lu belge,
soruşturma sırasında kaybolmuş, bu belge, Ergenekon Operasyonu
kapsamında tutuklanan, Adli Tıp Farmakoloji uzmanı Doç. Dr. Ümit
Sayın'ın bürosundan çıkmıştı. Zanlı Yener Yermez de cinayeti, bazı
'güçler' tarafından tehdit edildiği için işlemek zorunda kaldığını iddia
etmişti. Ancak Yermez, bu iddiasını detaylandırmaya cesaret edemedi.
Yermez'in avukatı Mustafa Yalçınkaya, müvekkilinin olayı kimlerin
kendisinin üstüne yüklediğini açıklayamadığını, cinayetin birden fazla
faille işlendiğini ve olayda ikinci bir kesici alet bulunduğunun Adli
Tıp Kurumu tarafından açıklandığını iddia etti. 20 Eylül 2002 tarihli
duruşmada ifade veren Yermez ise “Bu cinayet böyle muamma olarak
gidecek. Son sözüm bu....” dedi. Mahkeme, Yener Yermez'i ömür boyu hapse
mahkum etti. Mahkemeye göre cinayet, gasp ve adam öldürmeye yönelik bir
saldırıydı ve örgütsel bir yönü yoktu. Garih'in vücudundaki yaraların
iki ayrı kesici alete ait olduğu, cinayetin bir kişi tarafından değil en
az iki kişi tarafından işlenildiği, Garih'in tırnak DNA'sının alınmaması
ve Yermez'in kavgadan 20 dakika sonra bıçak alıp gelerek cinayeti
işlemesi hiç mantıklı değildi. Garih'in 50 bin dolarlık Rolex saatine
dokunulmaması ve cüzdanına el sürülmemesi, “Para istedim vermedi” diyen
bir katilin anlattıklarıyla çelişiyordu. (Yeni
Şafak, 16 Aralık 2008)
(16 Aralık 2008)
|
|
 Birbirlerini
seçenlerin, kafalarına uymayan hakim-savcıları aforoz edenlerin, hesap
vermeyenlerin kurulu: HSYK
Hakim ve Savcılar Yüksek kurulu'nun verdiği karar ilk etapta 10 bin
hakim ve savcıyı, sonrasında da tüm Türkiye'yi etkiliyor. Kararlara
itiraz yolu kapalı. Hal böyle olunca mutlak güç HSYK'nın. Savcıların
cesaretini kıran önemli bir faktör bu durum. Ergenekon savcıları da
sürekli 'Sarıkaya gibi olacaksınız' tehdidine muhatap oluyorlar.
Ergenekon savcılarının HSYK'nın gündemine getirilmesi için yoğun
kulislerin olduğu Ankara'da sıklıkla konuşuluyor.
Biz ekonomik kriz, yerel seçim ve Baykal'ın çarşaf açılımını konuşurken
AİHM çok önemli bir karara imza attı. Malum, eski savcı Sacit Kayasu,
Kenan Evren hakkında iddianame hazırladığı için HSYK tarafından 'görevi
kötüye kullandığı' gerekçesiyle ihraç edilmişti. Tıpkı Ferhat Sarıkaya
gibi. Kayasu, 2001'den bu yana sürdürdüğü mücadelesini kazandı. Konu, 12
Eylül darbesi üzerinde tartışıldı ama Avrupa'nın en yüksek yargı organı
Türkiye'deki yargı kriziyle ilgili çarpıcı tespitler ortaya koydu.
AİHM'in 48 yargıcından birisi olan Andras Sajo'nun yazdığı 'Kayasu
Kararı'nın 121. paragrafı HSYK'yı ciddi şekilde eleştiriyor. Kararın özü
şu:
HSYK
mevcut yapısıyla anti demokratik bir kurumdur. Bir başka ifadeyle AİHM
'kral çıplak' dedi. Kurulun yapısı ve işleyişine ciddi eleştiriler var.
Malum HSYK, adalet bakanı, müsteşarı ve 5'i asil 10 üyeden oluşuyor.
Üyeler Yargıtay ve Danıştay'dan seçiliyor. Cumhurbaşkanının sadece atama
yetkisi var. Danıştay ve Yargıtay üyelerini ise HSYK seçiyor. Yani bir
birini seçen bir yapı var. En çok eleştirilen bakan ve müsteşarın kurul
üyeliği ise sembolik denebilir. Çünkü birbirini seçen yapıda hakim görüş
neyse kararlarda o yönde çıkıyor. Toplam 7 kişiden 4'ünün verdiği karar
ilk etapta 10 bin hakim ve savcıyı, sonrasında da tüm Türkiye'yi
etkiliyor. Kararlara itiraz yolu kapalı. Hal böyle olunca mutlak güç
HSYK'nın. Savcıların cesaretini kıran önemli bir faktör bu durum.
Ergenekon savcıları da sürekli 'Sarıkaya gibi olacaksınız' tehdidine
muhatap oluyorlar. Ergenekon savcılarının HSYK'nın gündemine getirilmesi
için yoğun kulislerin olduğu Ankara'da sıklıkla konuşuluyor. HSYK'nın
süren davalara müdahalesi sadece savcıyı ihraçla olmuyor. Hakimleri
değiştirerek de müdahale edebiliyor.
Örnekleri mevcut. Susurluk Davası'nın hakimi Sedat Karagül 3.5 yıl
boyunca baktığı davadan karar aşamasına gelindiğinde alındı. Yerine
Metin Çetinbaş atandı. Çetinbaş da yüzlerce klasörlük davayı 3 ayda
sonuçlandırdı. Ayhan Çarkın müebbet beklerken 4 yılla kurtuldu. Çetinbaş
da emekli olduktan sonra Kemal Alemdaroğlu'nun avukatı oldu. Batık banka
davalarının uzmanı Mustafa Akın'ın mahkeme başkanlığından alınması ise
hâlâ tartışmalı. Görünürde rutin bir atamaydı ama bu karar dönemin
Bakanı Cemil Çiçek'i bile isyan ettirmişti. Konunun uzmanları mevcut
yapının bizzat kendisinin antidemokratik olduğunda hemfikir. Yeni ve
kapsamlı bir sivil anayasa ile HSYK'nın yeniden düzenlenmesi şart. (Adem
Yavuzarslan, Bugün Gazetesi, 15 Aralık 2008)
HSYK tarafından savcılıktan atılan ve avukatlık yapmasına dahi izin
verilmeyen Sacit Kayasu; "1982 Anayasası Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu'na (HSYK) öyle bir zırh tanıdı ki, bazıları adeta dokunulmaz hâle
geldi. Onların verdiği kararlara itiraz edilemedi. Bugün bile ancak
kendi içlerinden itiraz edilebiliyor. Eğer bir hâkimin ya da savcının
tayinine, terfisine HSYK karar verecekse o hâkim üstlerinin hoşuna
gitmeyecek bir karar alamaz. Hâkimlerin özlük haklarının mutlaka
HSYK'dan hatta Adalet Bakanlığı'ndan ayrılması gerekli. Öylesine
kapatılmış ki yollar, Yargıtay üyeleri hakkında şikâyetçi olamıyorsunuz.
Makamımı kaybedeceğim, terfi edemeyeceğim, ilden ilçeye tayin edileceğim
endişesi olmazsa o hâkim tarafsız olur. Şimdi hukuk bilgisi ne olursa
olsun çeşitli endişeleri var. Terfi tayin vs. özellikle hâkimlerin
mutlak surette ekonomik bağımsızlığını sağlamak lâzım. Terfilerin
bugünkü sistemden çıkartılmasıyla mı olur bilmiyorum ama dünyanın hiçbir
yerinde hâkimler bu kadar kıskaç altında değil."
(15 Aralık 2008)
|
|
   Üzeyir
Garih'in katili Ergenekoncunun askeriymiş!
Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih'i öldüren Yener
Yermez'in, Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından emekli albay Fikri
Karadağ'ın emrinde askerlik yaptığı ortaya çıktı.
Eyüp Mezarlığı'nda 2001 yılında öldürülen işadamı Üzeyir Garih'in yakın
dostu ve Alarko Holding eski İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu'nun
"Cinayetin işlendiği gün, Garih'in torununu kelepçeleyip kaçırarak yüklü
miktarda fidye alan polis kıyafetli kişiler, aileyi suikastın üzerine
gitmemeleri için tehdit etti" iddiası büyük ses getirdi. İddiaların
üzerine giden
Yeni Şafak, Üzeyir Garih'i öldürmek suçundan hüküm giyen
Yener Yermez'in, Ergenekon davasının tutuklu sanığı emekli albay Fikri
Karadağ ve Tuncay Güney'le 'change oto' işinden tutuklanan teğmen Murat
Oğuz'un emrinde askerlik yaptığı bilgisine ulaştı.
Murat Teğmen'in çaycısı
Ergenekon'un kara kutusu Tuncay Güney'in Veli Küçük'ten aldığı cipi
sahte evrak düzenleyerek satmak istemesi üzerine başlatılan soruşturmada
adı geçen teğmen Murat Oğuz ile emekli albay Fikri Karadağ, Garih'in
öldürüldüğü 2001 yılında Hasdal Kışlası'nda görev yapıyorlardı. O dönem
Fikri Karadağ Mekanize Alay Komutanı, Murat Oğuz da, Karadağ'ın emrinde
Maliye Bütçe subayı olarak görev yapıyordu. Garih'i öldüren Yener Yermez
ise Hasdal Kışlası Maliye Bütçe Subayı Teğmen Murat Oğuz'un görev
yaptığı birimde çay ocağında çalışıyordu. Yermez, Mekanize Alay
Komutanlığı'nda 1981'e 1 tertip er olarak Fikri Karadağ'ın emrinde
askerdi.
Hasdal'da askerlik görevini yerine getiren Yermez, 25 Ağustos 2001
tarihinde, Eyüp'te mezar ziyaretine giden Alarko Holding Yönetim Kurulu
Başkanı Üzeyir Garih'i öldürmüştü. Olaydan sonra bir süre kaçan Yener
Yermez, polis tarafından yakalanmış ve hakkında idam cezası istemiyle
dava açılmıştı. Yermez, Eyüp 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, müebbet
ağır hapis cezasına çarptırılmıştı.
Torununu kaçırdılar
Garih ailesinin yakın dostu ve Alarko Holding eski İthalat Koordinatörü
Doğan Kasadolu, cinayetten yıllar sonra, ailenin bir sır gibi gizlediği
bir gerçeği açıklamıştı. Avukat Kasadolu'nun iddiasına göre, Garih'in
öldürüldüğü gün Ortaköy'deki Alarko Sitesi'ne gelen polis kıyafetli
kişiler, Üzeyir Garih'in 14 yaşındaki torunu Tal Herzikowitz'i
kelepçeleyerek bir polis otosuna bindirip kaçırmıştı. Tal Herzikowitz'i
kaçıranlar, "Eğer sesinizi çıkartırsanız ve parayı vermezseniz, Garih'i
bu çocuğun öldürdüğünü açıklarız" demişlerdi. Garih'in ailesi ise
tehditler karşısında sessiz sedasız, istenilen fidyeyi ödeyerek, Tal
Herzikowitz'i kurtarmıştı.
7 yıldır Türkiye'ye dönemiyor
Kaçırıldığında 14 yaşında olan Üzeyir Garih'in torunu Tal Herzikowitz
fidye karşılığı serbest bırakıldıktan sonra ailesi tarafından ABD'nin
New York kentine gönderildi. Yaklaşık 7 yıldır New York'ta kardeşi
Niv'le birlikte yaşayan ve yüksek lisans yapan Tal Herzikowitz
Türkiye'ye o günden bu yana adımını atmadı.
Suikastte cevap bekleyen sorular
Avukat Doğan Kasadolu, Garih cinayetiyle ilgili aydınlatılmayan bazı
noktalar olduğunu, Ergenekon davasının bu karanlık noktaları ortaya
çıkarmasını umduğunu söyledi. Kasadolu, Garih cinayetiyle ilgili
karanlıkta kalan noktaları şöyle sıraladı:
1)
Adli Tıp Kurumu'na 5 tane bıçak gitti, karışıklık yaratıldı, "kaç bıçak"
değil "hangi bıçak' sorusu soruldu. Olayda 1'den fazla kişi olduğu
biliniyordu ama araştırılmadı.
2)
Garih kendisinden yardım isteyeni terslemezdi. Gasp olması mümkün değil.
Ayrıca, Garih'in 50 bin dolarlık saati ve cüzdanına dokunulmamıştı.
3)
Garih'in ailesine hiç bir şey sorulmadı, aile de korktuğu için mahkemeye
gitmedi. Garih'in ortağı Alaton'un bile ifadesine başvurulmadı.
4)
Garih'in telefon dökümü, olay günü kimlerle görüştüğü, mahkeme
dosyasında neden yok.
5)
Bıçak, geç bulundu. Sonradan "Burada gömülü bulundu" denilen yer polisin
bıçağı daha önce aradığı yerdi.
6)
Garih'in tırnak dibi ve saç kılı DNA'sına bakılmadı.
7)
Olay sonrası tespit edilen kadın kanı araştırılmadı.
8)
Olayın görgü tanığı otoparkçı Ayhan Yıldız daha sonra öldürüldü. Bu konu
yeterince araştırılmadı.
9)
Yener Yermez, cinayetten sonra, kanlı pantolonla kışlaya nasıl girdi.
Olay sırasında bulunan kanlı bir eldiven de daha sonra yok oldu. (Yeni
Şafak, 15 Aralık 2008)
(15 Aralık 2008) |
|
 Üzeyir Garih cinayeti
de Ergenekon işi
Ergenekon terör örgütü sanığı Ümit Sayın'a ait bazı
adreslerde 4 Mart 2008'de yapılan aramalarda iş adamı Üzeyir Garih
cinayetine ilişkin belgelerin yanı sıra kan örnekleri, DNA testleri ve
otopsi raporu gibi dokümanların ele
geçirilmesinin ardından,
soruşturmayı yürüten savcıya Garih cinayeti ile ilgili çok önemli bir
başvuru daha yapıldığı ortaya çıktı.
Üzeyir Garih ve ailesi ile yakın dostluğu bulunduğunu belirten Alarko
Holding eski İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu, cinayetin işlendiği
gün, Garih'in damadı Doron'un oğlunun kaçırıldığını, olayın üzerine
gidilmemesi konusunda aileye baskı ve tehditte bulunulduğunu söyledi.
Ergenekon terör örgütü sanığı Doç. Dr. Ümit Sayın'ın üniversitedeki
odasında Garih cinayetine ilişkin önemli belgeler ele geçirilmesinin
ardından, soruşturmayı yürüten savcıya Garih cinayeti ile ilgili çok
önemli bir başvuru daha yapıldığı ortaya çıktı. Alarko Holding eski
İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu'nun Ergenekon soruşturmasını yürüten
İstanbul Ağır Ceza Savcılığı'na dilekçe ile başvurarak, Garih ailesinde
cinayetin işlendiği günün hemen ertesinde yaşanan ilginç olaylar
hakkında bilgi verdiği belirlendi. Doğan Kasadolu'nun savcılığa verdiği
dilekçede, Garih'in damadı Doron'un, kendisine, olayın yaşandığı gün
oğlunun kaçırıldığını, ardından kendisine ulaşan bazı kişilerin bu işin
üzerine gidilirse cinayeti bu çocuğun gerçekleştirdiğinin açıklanacağına
dair gözdağı verildiğini söylediğini belirtti.
İşte Dilekçe
Savcılığa ulaşan Doğan Kasadolu imzalı dilekçede şu satırlara yer
veriliyor:
1977 yılında Alarko Holding Anonim Şirketi'nde Yönetim Kurulu eş Başkanı
Üzeyir Garih yönetiminde İthalat Koordinatörü olarak görev yaptım. Aynı
dönemde Üzeyir Garih görüşüm doğrultusunda “Hezekiel”olan adını “Üzeyir”
olarak değiştirmiştir. Ticari hayatın akışında Alarko ile çalışmalarımız
son bulmuş olmasına rağmen öldürülmüş olduğu tarihe kadar Üzeyir Garih
ile yakın dostluğumuz devam etmiştir. Üzeyir Garih ile olan dostluğumuz
doğal olarak oğlu, kızı ve ailesi tarafından da son derece sevgi ve
saygı ile taktir görmüş ve vefatından sonra da bu dostluğumuz oğlu
İzzet, kızı Dalia ve de boşandığı eşi Doron ile de devam etmiştir.
Üzeyir Garih'e değer veren dostları arasında yer almam nedeniyle
öldürülmesi karşısında derin bir üzüntü duymamın yanı sıra, cinayetten
sonraki olayların gelişmesinde sokaktaki insanı dahi tatmin etmeyen bir
yargılama neticesinde Yener Yermez isimli şahsın mahkum edilerek bir
cinayet dosyasının kapatılmış olması, üzüntümü bir kat daha artırmıştır.
Bu dosyanın bu şekilde kapatılması ve ailenin de pasif bırakılması
karşısında yapılabilecek herhangi bir işlemin olmadığı düşüncesini
taşımakta iken, Ergenekon soruşturması çerçevesinde Doç Dr. Ümit
Sayın'ın üniversitedeki odasında cinayete ilişkin yeni belgelere
ulaşılması üzerine, cinayetin Ergenekon terör örgütü tarafından
işlendiği sabit olmuş durumdadır. Şöyle ki; Üzeyir Garih cinayetinden
sonra zaman zaman Ortaköy'deki Alarko Holding binasına gidip, gerek oğlu
İzzet Garih, gerekse de kızı Dalia ve de damadı Doron ile bir dost
olarak taziye görüşmelerimiz olmuştur. İşte bu görüşmelerimizden bir tanesinde Üzeyir Garih ile aynı sitede
ancak başka dairede oturan damat Doron, “Cumartesi günü Üzeyir Garih
öldürüldüğünden çok kısa bir süre sonra bir polis otosunun evine gelerek
2 oğlundan bir tanesine kelepçe takarak götürdüklerini, daha sonradan
yaptıkları görüşmelerde bu işin üzerine gidilirse cinayeti bu çocuğun
işlediğini açıklayacaklarını” şahsıma doğrudan açıkça söylemiştir. Söz
konusu cinayetin Ergenekon terör örgütü soruşturması kapsamında ele
alınması üzerine risk alıp bildiğim bu önemli ayrıntıyı sunmayı görev
biliyorum.”
Tanıklık yapabilirim
Doğan Kasadolu, dilekçenin sonuç ve talep bölümünde ise Üzeyir Garih
cinayeti ile ilgili yürütülen soruşturmanın söz konusu olay üzerinde de
derinleştirilerek, cinayetin arkasındaki karanlık güçlerin
aydınlatılması için gerektiğinde tanıklık yapabileceğini beyan etti.
(Vakit Gazetesi, 13 Aralık 2008)
(13 Aralık 2008) |
|
ŞOK
İDDİA!!! Org. Eşref Bitlis ve 10 silah arkadaşının yer aldığı fotoğraftaki
subaylardan 7’si şüpheli şekilde öldü!
Orgeneral Eşref Bitlis ve 10 silah arkadaşının yer aldığı fotoğraftaki
subaylardan 7’si bugün hayatta yok. Tunceli Jandarma Komutanı Albay
Kazım Çillioğlu’nun oğlu “Babam intihar etti dediler ama asla inanmadım”
dedi.
Ecel mi Ergenekon mu? 10 Subaydan 7’si öldü.
Tunceli Jandarma Komutanı Albay Çillioğlu’nun oğlu Tayfun Çillioğlu
“Babamın ajandasında Eşref Paşa ve bazı generallerin birlikte yer aldığı
fotoğraf bulduk. O fotoğraftaki 10 kişiden 7’si bugün hayatta yok” dedi.
“Babam Org. Bitlis’e çok yakındı” diyen Çillioğlu, “İntihar ettiğini
söylediler. Ben hiç inanmadım. Bazı şeyler sonuçlanınca babamın
günlüklerini ilgili yerlere vereceğim” diye konuştu. Çillioğlu’nun
yeğeni Kahraman Çillioğlu da “İntihar haberini alır almaz Tunceli’ye
gittik. Bizi olay yerine bile yaklaştırmadılar. Cenazesini kimseye
yaklaştırmadılar. Apar topar bir otopsi yaparak dosyayı kapattılar.”
dedi.
Fotoğraftaki
isimler bunlar mı?
Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis
Diyarbakır Bölge K. Tuğg. Bahtiyar Aydın
Adana Bölge Komutanı Tuğg. Temel Cingöz
Mardin Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden
Tunceli Alay Komutanı Albay Kazım Çillioğlu
Emekli Korgeneral Hulusi Sayın
Binbaşı Cem Ersever (JİTEM Kurucusu)
Makamında mı lojmanda mı?
Kazım Çillioğlu, 3 Şubat 1994’te Tunceli Jandarma Alay Komutanlığı
yaparken, lojmanında ölü bulundu. Ölüm sebebi raporlara göre, intihar
olarak geçti. Ancak ailesi buna hiç inanmadı. Albay Çillioğlu’ndan
geriye, ailesi ve devre arkadaşlarının yıllardır cevap aradığı sorular
kaldı. Aile 14 yıldır cevap aradığı soruları şöyle sıraladı: Ailesine,
Çillioğlu’nun, makam odasında intihar ettiği bilgisi verildi sonradan
intiharın lojmanda gerçekleştiği açıklandı. İntihar saati olarak
17.00-18.00 arası açıklandı, ancak yakınları geç saatlere kadar
karargahta çalışma alışkanlığı bulunan Kazım Albay’ın o saatte lojmanda
bulunmasına ihtimal vermiyor.
Silahındaki şarjör dolu çıktı
İntihar silahının ve mermi çekirdeğinin de balistik incelemesi
yapılmadı. Çevredeki hiç kimse silah sesi duymazken, sonradan ailesine
teslim edilen beylik silahına ait şarjördeki mermiler tam çıktı.
Çillioğlu, öldüğü gün yanında el yazısıyla, ‘Bu Türklüğün var olma
mücadelesidir. Biran önce geniş kapsamlı düşünmeliyiz’ yazan bir not
bulundu. Notu yazanın Çillioğlu mu, yoksa başkası mı olduğu ise
araştırılmadı. Çillioğlu’nun bugün emekli olan silah arkadaşları, aileye
sağ üst şakağında kurşunun girdiği yerde yanık ve barut izi
bulunmadığını, başına silah dayayıp intihar eden birisinin yüzünde barut
yanığı olması gerektiğini söylediler.
Bitlis olayından ölünce aklandı
Tunceli Jandarma Alay Komutanı Albay Çillioğlu’nun en dikkat çekici
özelliği uçak kazasında şehit olan eski Jandarma Genel Komutanı
Orgeneral Eşref Bitlis’e olan yakınlığıydı. Eşref Bitlis’in uçağı 17
Şubat 1993’te Diyarbakır’a giderken düştü. Plana göre Eşref Paşa, Albay
Kazım Çillioğlu ile beraber aynı uçakta Diyarbakır’a gidecekti. Uçak
kazasının ardından şehitler arasında Albay Çillioğlu’nun da ismi
açıklandı.
Ölümden kıl payı kurtulmuştu
Fakat Çillioğlu Diyarbakır’a 2 gün önce gitmiş ve Bitlis Paşayla
birlikte ölmekten kıl payı kurtulmuştu. 8. Kolordu Komutanlığı Askerî
Savcısı, bu yüzden Çillioğlu hakkında soruşturma başlattı. Bitlis
Paşa’nın vefatının ardından tayini Tunceli’ye çıkan Çillioğlu, Bitlis
Paşa’nın ölümünden bir yıl sonra 3 Şubat’ta vefat etti. Soruşturmada ise
suçsuz bulunarak ölümünden 18 gün sonra aklandı.
İntihar etmediği çok açık
Albay Çillioğlu’nun oğlu Tayfun Çillioğlu ‘Bizim komutanımız Eşref
Paşaydı. Babamın ajandasında bir fotoğraf bulduk. Eşref Paşanın yanı
sıra aralarında generallerin de yer aldığı 10 kişiden 7’si bugün hayatta
yok. Hepsi bir şekilde ölmüş. Bu fotoğraf bizi çok etkiledi’ dedi.
‘Babamın intihar etmediği çok açık’ diyen Tayfun Çillioğlu,
‘Sonuçlanmasını beklediğim bazı konular var. Daha sonra babamın
günlüklerini, ajandalarını, fotoğraflarını gerekli yerlere vereceğim’
dedi. Tayfun Çillioğlu, babasının ajandasından çıktığını söylediği
fotoğraftakilerin kimliklerini açıklamadı. Albay Çillioğlu’nun yeğeni
Bülent Kahraman Çillioğlu da ‘Vefat haberini alınca Tunceli’ye gittik.
Bizi olay yerine yaklaştırmadılar. Cenazesini göstermediler. Apar topar
bir otopsi ile dosyayı kapattılar’ iddiasında bulundu. Aileye yakın
kaynaklar söz konusu fotoğrafta yer alan, ancak bugün hayatta olmayan
kişilerin Orgeneral Eşref Bitlis, Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı
iken uzun namlulu suikast silahı ile vurulan Tuğgeneral Bahtiyar Aydın,
23 Mayıs 1991 günü silahlı 4 kişi tarafından çapraz ateşe alınan Adana
Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz, 1995’te yine Kanas’la
vurulan Mardin Jandarma Alay Komutanı Rıdvan Özen, 1994’te Tunceli
Jandarma Alay Komutanı iken intihar ettiği açıklanan Albay Kazım
Çillioğlu, JİTEM’ci binbaşı Cem Ersever ve Şubat 1992 günü Ankara’da
evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülen emekli
korgeneral Hulusi Sayın olduğu bilgisini verdiler. (Star gazetesi)
(11 Aralık 2008)
|
|
Ergenekon’u
da Susurluk gibi karartmak, bulandırmak isteyenlere!
Hasan Cemal, 6 Aralık 2008, Milliyet
Susurluk davası kapatıldı
Bazı şeyler hiç değişmiyor bizim memlekette. Bir nokta geliyor, karartma
yapılıyor, su bulandırılıyor. Hukuka, insanlığa, demokrasiye ne kadar
aykırılık, çirkinlik varsa hepsi örtbas ediliyor.
Suçlular
himaye görüyor. Hesap sorulamıyor. Hukuk devleti işletilmiyor. Dün
Susurluk’ta bu yaşandı. 1990’ların siyasi cinayetleri, faili meçhulleri,
yargısız infazları Güneydoğu’daki tüm acılarıyla adaletin elinden
kaçırıldı, tüm pislikleriyle tarihin karanlık arşivlerine gömüldü. Yani
Susurluk Davası kapatıldı. Şimdi sıra Ergenekon’da mı? Öyle gözüküyor.
Ergenekon’da da sular bulandırılıyor
Karartma ve şaşırtmacanın daniskası, dezenformasyonun alası yapılıyor.
Hedef, zihinleri karıştırmak. Sonra, Ergenekon’u da gömmek! Oysa, konu
karışık değil. Şöyle özetlenebilir: Darbe yapmak istediler.
Bunun için
de darbe ortamı oluşturmak istediler. Darbe yollarını suikastlarla,
cinayetlerle, bombalı komplolarla açmaya çalıştılar. Neden? Avrupa
Birliği’ni, AB’deki gibi birinci sınıf demokrasi ve hukuk devletini
Türkiye’de istemedikleri için... AB’deki kadar demokrasi ve hukukun
Türkiye’yi böleceğine, Türkiye’yi ‘irtica’ya götüreceğine inandıkları
için... 1990’lardan itibaren dediler ki: Türkiye sırtını AB’ye dönsün,
‘Kızılelma’ koalisyonu kursun, ‘Yeni Turan’ hedefiyle Ortaasya’lara
açılsın ve Amerika’lar, Avrupa’lar yerine Avrasya’larda örneğin
Rusya’yla, İran’la, Çin’le iş tutsun. Bunun için örgütlendiler.
Üniversitede örgütlendiler. Yargıda örgütlendiler. ‘Asker’e de sızdılar.
1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve “Komünizm’in çöküşü”yle birlikte,
yani Soğuk Savaş sonrası askerin içinde de anti-Amerikan, anti-AB duygu
ve düşünceler güçlenmişti. Açığa da vuruluyordu. AKP’nin yükselişi
askerin içindeki bu anti havayı daha da koyulaştırdı. AKP’nin AB uğruna
Kıbrıs’ı satacağını, AB yolunda vereceği ‘tavizler’le askerin rejim
içindeki konumunu zayıflatacağını, Türkiye’yi böylece ‘irtica’ yoluna
çekeceğini düşünen bazı komutanlar ‘askeri müdahale‘yi, ‘muhtıra‘yı,
‘darbe‘yi düşünmeye başladılar. 2003’e Türkiye böyle girdi. 2004’ü böyle
yaşadı. Tertipler böyle yol aldı. Nokta dergisinde yayınlanmış olan Eski
Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek Paşa’nın günlükleri, özellikle
halen Ergenekon sanığı olan Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur
Paşa’nın darbe tertipleri konusundaki rolüyle bazı kuvvet komutanlarının
desteğini apaçık anlatır. Ve bunlar gerçektir! Sarıkız... Ayışığı...
Cumhuriyet gazetesine atılan bombalar, Danıştay cinayeti ve Ergenekon
arasındaki karanlık ilintiler ile, darbe ortamı oluşturmaya yönelik
tertipler... Bunların hepsi malum.
Mahkemede ne kadarı sergilenir? Bu sorunun yanıtı açık değil. Susurluk
da apaydınlıktı. Ama karartıldı. Şimdi sıra Ergenekon’da mı? Öyle
gözüküyor. Eğer Ergenekon’da, ucu askere giden 2003-2004 darbe
tertipleri yumağına el atılmazsa, ipin ucu çekilip yumak bir anda çorap
söküğü gibi çözülmezse, Ergenekon da Susurluk gibi kapanır gider.
Kapanır da ne olur?.. Susurluk’ların, Ergenekon’ların hesabı sorulmadan
bu ülkede demokrasi ve hukuk lafta kalmaya devam eder.
(06 Aralık 2008)
|
|
Canlı yayında bir kontrgerilla operasyonunu, Özel Harp Dairesi'nin örtülü bir operasyonunu naklen görmek
isteyenler baksın. Operasyon hala devam ediyor...
Bombalamak
değil de bombalanmak mı suç? Bu nasıl adalet? Bombalayan iyi çocuklar
aklanıyor ama bombalananlar cezayı hemen alıyor! Kitapçı PKK'yı destekliyormuş
öyleyse kitabevini bombala! Hukuk nerede peki? PKK ile böyle mi mücadele edilecek?
Böyle mücadele edilmeye çalışıldığı için, jitemcilerin ve benzer
zihniyetlilerin yıllarca hukuk dışı infazlarıyla yürüttükleri
mücadeleyle insanlar devletten nefret eder hale gelmedi mi? Doğu ve Güneydoğu'dakiler insan değil mi, hukuk orada geçerli değil mi? Kendiniz
gibi onları da insan görüp, insanca
yaklaşıp sorunlarını çözmek yerine vur öldür bombala. Üstelik de PKK
yapıyor gibi göstererek...
Böyle hukuk dışı bir mücadeleyle, yani
kontrgerilla mücadelesiyle başarılı olunabilir mi?.. Hukuk dışı hiçbir
uygulama kabul edilemez. Şemdinli'de askerlerin karıştığı olaylar
kontrgerillanın sırıtmasına başka bir örnektir. PKK ile böyle mücadele
edilmemeli. Aksi halde Güneydoğulu insanlarımızı - evet onlar da bizim
insanımız, asırlardır birlikte yaşamışız - diğer bölgelere düşman
ederiz. Şemdinli zihniyetindeki insanlar, devletin bekası için her şeyi
reva görenler Kürtlere dışkı yedirip de PKK'yı aslında palazlandırmış
olmadılar mı? Şimdi bu şekilde çirkin bir mücadele işe yarıyor mu yoksa
halklar arasına uçurumlar mı açıyor. Bu, PKK ve kontrgerilladan ve Türkiye
düşmanlarından başka kime yarar? Adalet mülkün
temelidir ise, adaletsizlik neyin temeli?..
Meşhur talimname bir kez daha kameraların karşısında!
Şu an Kontrgerilla talimnameleri uygulanıyor.
Özel Harp Dairesi özel ve örtülü operasyonlar yürütüyor. 'Devlet
adına kurşun atan da infaz yapan da hukuken soruşturulmazlar
cezalandırılmazlar. Bir gayrınizami kuvvetin yeraltı unsurları kaide
olarak kanuni statüye sahip değillerdir' bir resmi
talimname
olan 'ST-31.15 nolu Kara Kuvvetleri Sahra
Talimnamesi'ne göre. Hukuken soruşturmaya cezalandırmaya çalışan
Şemdinli savcısı Ferhat Sarıkaya ve Van Mahkeme üyeleri gibileri çıkarsa
onlar da gerekli cezaları alırlar. Öyle ki mesleklerini yapmalarına,
hatta bir devlet kurumunda çalışmalarına dahi izin verilmez!.. Eğer bu talimname şu an uygulanıyorsa, ki
uygulandığı görülüyor, öyleyse niçin Ergenekon davasının açılmasına izin
veriliyor, niçin Susurlukçulara dava açılmasına izin veriliyor, niçin Jitemcilere
dava açılmasına izin veriliyor? Sanıklar
cezalandırılmayacaksa davaların açılmasının ne anlamı var? Adalet
duygusunun kaybolması mülkün yani devletin temelinin de kaybolmasına,
devletin çökmesine yol açmaz mı? 'Açmaz açmaz, sen
merak etme, biz zorbalıkla entrikalarla devleti ayakta tutmayı biliriz'
mi deniyor?..
Şemdinli Bazen Yavaş Bazen Hızlı. Şemdinli'de kitabevine
bomba atan "iyi çocuklar"ın davasında yavaş, kitabevi sahibinin cezalandırılmasında hızlı.
Hakkari'nin Şemdinli ilçesindeki Umut Kitabevi'nin sahibi Seferi Yılmaz,
tutuksuz yargılandığı davada, 1 yıl hapis cezasına
çarptırıldı. Van 4.
Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada, mahkeme heyeti sanık Seferi
Yılmaz'ın, "terör örgütü üyesi olmak" ve "halkı kin ve düşmanlığa tahrik
etmek" suçlarından beraatine, "suç ve suçluyu övme" suçundan ise 1 yıl
hapis cezasına çarptırılmasına, temyiz yolu açık olmak üzere oybirliği
ile karar verdi. Seferi Yılmaz, söz konusu suçlardan 20 Haziran 2006
tarihinde Van Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesince tutuklanmış, 7 Mayıs
2007'de, Van 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tahliye edilmişti.
İyi çocukların davası bitmedi
Şemdinli'de kitapçıya bomba attıkları suçlamasıyla sivil mahkeme tarafından
49 yıl hapis cezasına çarptırılan ve Org. Büyükanıt'ın "iyi çocuk"
dediği astsubaylarla ilgili davayı ise Yargıtay bozmuştu. Van
Mahkemelerince verilen 39'ar yıllık ağır hapis cezaları yargıtayca
bozulan "iyi sanıklar"ın davası askeri mahkemeye gönderilmişti. Unutma
sürecine sokularak bir zaman sonra da sanıklarının aklanacağına toplumun
kuşku duymadığı dava hala sürüyor.
Emekli Kurmay yarbay Talat Turhan'ın ortaya çıkardığı ST-31.15 nolu Kara
Kuvvetleri Sahra Talimnamesi ve Şemdinli
"Şemdinli'den
sonra Atabeyler davası da beraate götürülüyor" başlıklı 31 Mayıs 2007
tarihli
yazımızı tekrar aktaralım:
Atabeyler davası beraate götürülüyor demiştik, haklı çıkıyoruz. Savcının
komedi mütaalasına bakın. Sanıkların yanında Başbakanın evinin olduğu
sokağın ve ayrıca Cüneyt Zapsu'nun evinin krokileri bulunuyor ama savcı
beye bakın ki sanıkların patlayıcıları PKK'nın kır kadrosuna yönelik
kullanmayı planladıklarını söylediklerini belirterek buna itibar
edilmesi gerektiğini savunuyor. Bir savcı sanıkları suçlar,
avukat ise savunur. Bu nasıl savcı ki tersini yapıyor, PKK'yı
araya sokarak sanıkları kahramanlaştırmaya çalışıyor. Türkiye'de
kontrgerilla tartışmalarını, 1975 yılında sanık olarak yargılandığı
Bomba Davası duruşmalarında yaptığı destansı savunmasıyla ilk defa, en
kapsamlı ve en etkili şekilde başlatan kişi olan Kurmay Yarbay Talat
Turhan ile Milliyet gazetesinin 16 Kasım 1990 yılında yapmış olduğu röpörtajı ki, bu sitenin sayfalarında da var, burada tekrar aktarıyoruz.
Böylece Şemdinli ve Atabeyler davalarının beraatle sonuçlandırılacağını,
onları dava etmek isteyen Van Savcısı ve mahkemesi üyelerinin niçin
cezalandırıldığını, Van mahkemesi kararının niye geçersiz
kılındığını ve bundan sonra da meydana gelebilecek benzer olası
gelişmeleri anlayabiliriz. Milliyet, 16 Kasım 1990, Talat Turhan'la röpörtajdan:... devamı
için tıklayın
(Abdullah Harun, 31 Mayıs 2007)
"Malesef şemdinli soruşturması beklendiği gibi örtbas ediliyor.
Sanıklara Van 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 39'ar yıllık ağır hapis
cezaları, şemdinli olayının iddia edildiği gibi bir kontrgerilla
operasyonu olduğunun mahkemece kabulünü gösteriyordu. Yoksa o cezalar
niye verilsin. Ama kontrgerilla boş durmuyor. Sivillere karşı işlenmiş
bir suç için sivil mahkemenin verdiği kararı kabul etmiyorlar. Hayret
bişey. HSYK gibi yargıtaya da elemanlarını yerleştirmişler. Askeri
mahkeme bakarsa hafif cezalarla kurtulacakları çok açık. Bu arkadaşlar
sivilleri bombalayıp terörü azdırıyor, pkk yaptı süsü veriyorlardı. Peki
acaba pkk yaptı denilen kaç terör eylemi gerçekten pkkya ait. Böyle bir
şüphe doğmuyor mu şemdinli olayı sonrası? Bu olayın örtbas edilmesi
nasıl engellenebilir? 39 yıllık cezaları veren Van mahkemesi karar
bozmaya direnemez mi, direnirse çok iyi olur. Savcısıyla mahkemesiyle
Van ilimiz bu konuda tüm Türkiyenin yüzünü ağarttı, bravo onlara. Bu
olayın üzerine kararlılıkla gittiler. Ayrıca Şemdinli halkı da tekrar
toplanıp isyan etmeli bu duruma. Göz göre göre bombalıyor terör
çıkarıyor ve kimliklerini gizliyorlar namertçe. Bir taraftan pkk, diğer
taraftan bu çeteler hem Güneydoğuda ve hem de Türkiye'nin diğer
bölgelerinde gerilim stratejisi uyguluyor." (Taner, 17 Mayıs 2007,
Forumdaki görüşlerden)
(05 Aralık 2008)
|
|
   Doğan
Grubu'ndan peşpeşe Ergenekon panik atakları.. Yazı yetiştirmekten
yorulduk!
Doğan Grubu'nu Ergenekon panik atakları sardı. Neler oluyor böyle
peşpeşe?!! Bir haberi yazmayı bitirmeden diğeri geliyor. Yeraltında bir
şeyler oluyor ama ne?.. Acaba Doğan grubu kendileriyle ilgili gelişmeler
bekliyorlar operasyonlar sürecinde de ön almaya mı çalışıyorlar?.. Ya da
Ergenekon dava ve operasyonlar sürecini pasifize etmek, mecraından
saptırmak için karşı atağa mı geçtiler? Asker ile polisi karşı karşı
karşıya getirmek için bugünlerde başka denemeler yapacaklar mı?..
Bekliyoruz..
Özkök: Kendimizi rejimi koruma görevlisi ilan ediyoruz. Hükümet Bizi
Bitirecek!
Bazen bu işleri yapması gerekenler yapmadıkları
için, bu görevi biz üstleniyoruz. Hükümet bizi bitirmeye uğraşıyor.
Hürriyet Gazetesi'nin Hürriyet Okur Meclisi’nin ilk toplantısında
Ertuğrul Özkök'ün
sözleri gündeme damgasını vurdu. Üyelerin yönelttikleri görüşler ve
sorulara Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Özkök’ün verdiği
yanıtlardan biri çok önemliydi. Özkök okurun sorusuna cevap verirken,
"Kendimizi rejimi koruma görevlisi ilan ediyoruz. Bazen bu işleri
yapması gerekenler yapmadıkları için, bu görevi biz üstleniyoruz."
şeklinde açıklama yaptı. Özkök, hükümetin kendilerini bitirmek için
elinden gelen herşeyi yaptığını da söyledi.
İktidara karşı 6 yıl dik durdunuz mu
Serdar Aykut (Hakkari): "Mevcut iktidar sayesinde son 6 yıldır, 30 yıl
geriye gittik. Peki siz hükümetin karşısında 6 yıldır sağlam durdunuz
mu?"
Ertuğrul Özkök: "Atatürk ilkelerine damardan bağlıyız. Kendimizi rejimi
koruma görevlisi ilan ediyoruz. Bazen bu işleri yapması gerekenler
yapmadıkları için, bu görevi biz üstleniyoruz. Şu anda hükümet bizi
ortadan kaldırmak için elinden gelen herşeyi yapıyor. Okurların
bağlılığı ve ilan gelirlerimiz olmasa bugün ayakta duramazdık. Keşke
yelpaze daha çok genişlese de insanlar ne düşündüklerini açıkça
söyleyebilse."
Oktay Ekşi'den polise ağır hakaret
Bizim polisin asıl marifetinin yasaları hiçe
saymak olmadığını bilmeyen mi var?
28 Şubat sürecinde
askerlerin polisi pasifize etmesinde tetikçilik yapan, Ergenekon davası
savcılarına ve polis teşkilatına birkaç günden beri dolaylı tehditler
savurmaya başlayan Enis Berberoğlu'ndan sonra Doğan Grubu'nun Amiral
Gemisi Hürriyet'in diğer bir yazarı, Başyazar Oktay Ekşi de, "Kanunsuz
Polis" başlıklı yazısında bir olaydan hareketle tüm Emniyet teşkilatına
öyle bir hakaret etti ki.... İstanbul'da polis yeleği giyen kişilerin
bir eğlence mekanından 25 yaşındaki bir kadını saçından sürükleyerek
kaçırmasının görüntüleri ortaya çıkınca bütün Türkiye'den tepki
görmüştü. Söz konusu saldırganlar Emniyet Güçleri tarafından
yakalanmıştı. Daha sonra İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah
olayla ilgili açıklama yapmış ve "Polis olduğunu söyleyen sivil giyimli
veya polis yelekli kişilere önce polis kimliğini sorun" diye açıklama
yapmıştı. Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi bugün medya dünyasında
"başyazar olgunluğu" olarak bilinen kuralın dışına çıkarak Emniyet
Teşkilatı'nı topyekün hedef alan bir yazı kaleme aldı. Yazısına
"Kanunsuz Polis" başlığını koyan Oktay Ekşi, Cerrah üzerinden Emniyet
teşkilatını yerden yere vurdu ve çok ağır ve suçlayıcı bir ithamda
bulundu. Oktay Ekşi'nin sert yazısındaki en ağır o cümle şöyle: "Bizim
polisin asıl marifetinin yasaları hiçe saymak olmadığını bilmeyen mi
var?"
(04 Aralık 2008) |
|
 Ergenekon
soruşturmasında kontrgerillacılar kuyruğundan yakalanmış. Kurtulmak için
çırpındıkça deşifre oluyorlar!
Doğan Grubu'nun Ergenekon paniği dikkat çekmeye devam ediyor. Mahkemesi süren Ergenekon
davasında hakimlerin beraat kararları vereceğinden emin olamayan
çevrelerin endişeleri artıyor. Neredeyse her gün mağdur müdahillerin katılımıyla giderek genişleyen ve
bu yönüyle başlangıçta 3-5 kişiyle başlayıp zamanla 3500 kişilik bir davaya
dönüşen İtalya'daki gladio davasına benzemeye başlayan Ergenekon dava
sürecinin özellikle bu yönü bazı çevrelerin tedirginliğini artırıyor. Bu çevrelerin mahkeme
sürecindeki bir davaya tamamen tek taraflı yaklaşımları dikkat çekiyor.
Operasyon ve davayla ilgili tüm gelişmeler anında hemen tek taraflı
yorumlanıyor. Polis teşkilatına ve davanın savcılarına suçlamalar, dolaylı
tehditler savruluyor. Ergenekon dava kapsamı yukarıda da belirtildiği
gibi neredeyse her gün genişliyor. Acaba kendileriyle ilgili gelişmeler
mi bekliyorlar operasyonlar sürecinde. Sebep bu olabilir mi? Eğer
değilse neden Ergenekon olayına böyle şiddetle ve tek taraflı tepki
gösteriyorlar? Olay dava sürecinde. Suç ve suçlular varsa herhalde
mahkeme sürecinde ortaya çıkacaktır. Ayrıca halkın nabzı tutulduğunda yaygın
kanaat, davanın Şemdinli davası gibi çözümsüz kalacağı, bir şekilde
akamete uğrayacağı yönünde. Öyleyse niçin tedirgin bu çevreler? Şemdinli
davasında olduğu gibi suçlular tespit edilirse ve mahkeme üyeleri Van
mahkeme heyeti gibi
korkmadan bunu ilan eder, cezalar verirse artık geri dönüşümüz olmaz, yargıtay veya başka güçler müdahale etse de işimize yaramaz, çünkü
kritik eşik aşılmış olur diye mi düşünüyorlar?..
28 Şubat sürecinde polis-asker karşıtlığını işleyip polisi darbeci
askerlere pasifize ettirtmeyi başaran Enis Berberoğlu, Ergenekon
davasının pasifize edilmesi için tekrar kameralar karşısına
geçti.
Enis
Berberoğlu ve MİT'teki kankası
Türk medyasındaki 23 kişilik istihbaratçı gazeteci listesi, son
günlerde yeniden tartışılıyor.
Cevheri Güven, 04 Aralık 2008, AktifHaber
Gizli istihbaratçı gazeteciler olduğu gibi açık
istihbaratçılar da var. Köşelerini bir Kontr Terör Merkezi gibi
kullanır, onlarca görevliyle yapılamayacak operasyonları tek yazıyla
yapabilirler. Susurluk / 28 Şubat sürecinde yazdığı tek yazıyla suyun
akışını değiştiren Enis Berberoğlu, Ergenekon Davası aleyhine pek çok
şey söyleyip yazmıştı. Ancak “altın vuruş” değildi hiçbiri. Hürriyet’in
Ankara Temsilcisi olan Enis Berberoğlu, geçtiğimiz Cumartesi günü
nihayet “altın vuruş”unu yaptı ve kılıcını kınından çıkardı. Bu;
Ergenekon Davası’nda çok ciddi bir noktaya gelindiğinin kritik
göstergesi.
Berberoğlu’nun “altın vuruş”una geçmeden, sizi Berberoğlu tarihinde bir
yolculuğa çıkarmak istiyorum. Yıl 1997… Ülke Susurluk Kazasının
depremiyle çalkalanıyor, Refah Yol iktidarda, Asker-Hükümet ilişkileri
berbat, Emniyet Özel Harekat timleri PKK’ya yönelik operasyonlarıyla
halkın gözdesi… Ve Emniyet İstihbarat Dairesi’nin başına demokratlığıyla
bilinen, aynı zamanda da Mehmet Ağar’la yıldızı hiçbir dönem barışmamış
olan Bülent Orakoğlu atanıyor. Orakoğlu atandıktan yaklaşık bir hafta
sonra, yani 17 Mart 1997 tarihinde bahsettiğimiz yazı geliyor. Enis
Berberoğlu köşesinde, 28 Şubat tarihli kritik Milli Güvenlik Kurulu
toplantısı günü, isminin saklı kalması koşuluyla üst düzey bir emniyet
yetkilisinin gazetecilere artık Askeri darbe olmayacağını söylediğini ve
şöyle konuştuğunu yazıyor:
“Üstelik darbe için 167 bin kişilik polis gücünün desteğinin de alınması
gerekli. Çok özel eğitim gören, gerilla taktiğiyle savaşan 7 bine yakın
özel tim görevlisi var. Polisin desteği alınmazsa
iç savaşa bile neden
olabilirler…. Ankara'da herkes bu meçhul polisin kimliğini merak ediyor.
Ve bu polis şefinin Bülent Orakoğlu olduğu konuşuluyor. Ama biz ihtimal
vermiyoruz. Askerle polisin savaşacağına inanan bir dangalağı 4 bin
istihbaratçının başına hiç getirirler mi? O vatan haini polisin Orakoğlu
olması mümkün değil. Zaten Genelkurmay bu polisin kimliğini tespit
ederse, savcılığa suç duyurusunda bulunacak. Refahyol'u ülkesinden çok
seven o malum polisin işi çok zor, çok''
Susurluk gündemi ve 28 Şubat’ın göbeğinde yazılan bu yazı, Türkiye’de
asker ve polis arasındaki ipi kopardı.28 Şubat’ın Paşaları Emniyet’i
topa tutmaya başladı, Bülent Orakoğlu hedef tahtası haline geldi.
Orakoğlu defalarca bu sözleri yalanladı ama yazı yazılmış, operasyon
yapılmıştı. Çünkü Orakoğlu o sırada bir şey yapmaktaydı: Darbeyi
Deşifre… Sözkonusu süreçte Orakoğlu önce Batı Çalışma Grubu’nu deşifre
etmiş, sonra da hazırlanmakta olan darbeyi ifşa ederek çökertmişti.
Orakoğlu, işin sonunda mavi tulum giydirilip, kelepçelenip, askeri
cezaevine atılsa da önemli bir iş yapmıştı. Berberoğlu’nun yazısının
kopardığı asker-polis arasındaki ilişkiler ise daha da gerginleşmiş ve
Emniyet Özel Harekat Birlikleri’nin dağıtılmasına ve polislerin bütün
ağır silahlarının alınmasına varan süreç işlemişti. Bülent Orakoğlu,
Hanefi Avcı’yla bir ekip kurmuştu ve bu ekipten nefret eden biri vardı:
MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür...
Nitekim Hanefi Avcı TBMM Susurluk Komisyonu’nda , Eymür’ün bulaştığı
kirli ilişkiler hakkında bildiklerinin tamamını anlatmış, telefon
dökümleriyle YEŞİL’le olan bağlantılarını ortaya çıkarmıştı. Eymür’ün, Orakoğlu’nu sevmemesi elbette ki Enis Berberoğlu’nun da
sevmemesi demekti. Berberoğlu&Eymür aşkının derinliğine birazdan
geçeceğiz ama önce filmi ileri sarıp geçen haftaya dönelim….
28 Şubat’ın en kritik yazısına imza attığını yukarıda okuduğunuz Enis
Berberoğlu geçtiğimiz Cumartesi günü Ergenekon Davası’yla ilgili altın
vuruşunu yaptı. Okuyalım: “Ergenekon davasının ekseni artık kaydı.
Savcılığın önünde iki yol kaldı: 1) Ya Ergenekon'u darbe soruşturmasına
dönüştürürler, 2) Ya da generallerin dosyasını ayırıp Genelkurmay'a
yollarlar. Bakalım hangi yolu seçecekler?” Berberoğlu iki seçenek
sunuyor ama aslında ikisi tek seçenek. Hangisinden gidilirse gidilsin
Ergenekon Davası’nın kapatılması demek. Berberoğlu’nun, yol haritası 28
Şubat’taki gibi…
-97’deki darbecilerin karşısındaki Orakoğlu…
-2000’li yıllardaki darbecilerin karşısındaki Ergenekon savcıları…
-Orakoğlu’nu biçen o yazı ve Ergenekon savcılarına yönelik bu yazı…
Ergenekon Davası’nın zamanlaması için “midemi bulandırıyor” diyen
Berberoğlu’nun yazısının zamanlaması bu… İki yıla yaklaşan süredir alt
perdeden ilerleyen Berberoğlu’na ne oldu da bir anda bu seviyede devreye
girdi? Berberoğlu, altın vuruşundan sonra Salı günü de NTV’de Can
Dündar’ın programındaydı. Ergenekon Davası hakkında ağır ifadeler, dalga
geçme, küçümseme, hafife alma, bulandırma dahil her şeyi yaptı. Ama
konuşmasında önemli bir an vardı; Mehmet Eymür’le ilgili konuştuğu an…
Berberoğlu, MİT’in son açıklamasındaki Eymür’le ilgili vurguları
eleştirdikten sonra bir an durmak zorunda kaldı ve “savunuyor değilim
yanlış anlamayın” dedi… Devamında ise Eymür’ün Susurluk’taki rolünü
övmeye devam etti. Aslında Berberoğlu’nun Eymür’ü savunması ya da övmesi
yeni bir şey değil. Mehmet Eymür’ü Yeşil’le olan bağlantıları konusunda
temize çıkarmak için yazdığı 8 Temmuz 1997 tarihli
yazısına, göz atmanız
bile yeterli.
Berberoğlu, Salı akşamı NTV’de Mehmet Eymür’ü temize çıkartırken; ertesi
gün yani Çarşamba günü Mehmet Eymür, sahibi olduğu atin.org sitesine
yeni bir yazı koydu. Pekçok kişiye ve kuruma karşı eleştiriler sıralayan
Eymür, tesadüfe bakın ki yazısında Enis Berberoğlu’nu övüyordu… Hem de
ne övme: “…Mesela Enis Berberoğlu’nun 30 Kasım 2008’de yazdığı,“Önce
tarihe bakın” başlıklı yazısı. Ajan gazetecilere, fabrikatörlere,
sulandırma, yönlendirme görevi yapanlara, ön yargılılara, tahlil
yeteneği olmayan, palavracı naylon gazetecilere okumalarını tavsiye
ederim... Bir bilgi nasıl tahlil edilir öğrensinler.” Tahmin edeceğiniz
üzere Mehmet Eymür’ün ballandıra ballandıra övdüğü Enis Berberoğlu’nun
30 Kasım 2008 tarihli yazısı kendisi hakkında. İşte, Enis Berberoğlu’nun
aniden Ergenekon Davası’na Hürriyet’ten “altın vuruş” yapması ve NTV’den
“yakında hamamcılara, kebapçılara da operasyon yapılacak” biçiminde
aşağılaması bu bağlantılardan. Yani, MİT’in geçtiğimiz hafta yaptığı
açıklamadan…
Eymür’ün uyandığı anla Berberoğlu’nun uyandığı anın zamanlaması aynı
Ergenekon’un kilit ismi Tuncay Güney’le ilgili açıklamada MİT, direkt
olarak Mehmet Eymür’ü ve onun kurduğu Kontrterör Merkezi’ni hedef
almıştı. Eymür'ün ismi Ergenekon'a bulaşıyordu... Aslında bunun olacağı
belliydi… 3 yıldır Atin.org sitesini yenilemeyen Eymür, geçtiğimiz
haftalarda bir anda uykudan uyanmış ve sitesini güncellemeye başlamıştı.
Eymür’ün uyandığı anla Berberoğlu’nun uyandığı anın zamanlaması,
midenizi mi bulandırıyor; zihninizi mi?
(Enis Berberoğlu'nun 08 Temmuz 1997'den itibaren tüm yazılarının
başlıkları ve linkleri:
http://www.hurriyet.com.tr/index/enis_berberoğlu/ )
28 Şubat sürecinde Berberoğlu'nun tetikçiliğiyle darbeci askerlerin
polisi pasifize etme operasyonunu diğer bir gazeteci yazar Şamil
Tayyar'ın kaleminden hatırlayalım:
"28
Şubat sürecindeki kritik tartışma konularından biri, kuşku yok ki
köstebek vakasıydı. Kavganın çıkış noktası ise Hürriyet Yazarı Enis Berberoğlu’nun 17 Mart 1997 tarihinde yayınlanan yazısı oldu.
Berberoğlu, kimliği meçhul bir polis şefinin, 167 bin kişilik polis
teşkilatı ve 7 bin kişilik özel timin askeri darbe karşısındaki en
önemli güç olduğu yolundaki açıklamasına yer verirken, bu polis şefinin
Bülent Orakoğlu olduğu iddiasını yazısına ekledi.
Orakoğlu,
Berberoğlu’nun yazısındaki bu iddiayı yalanladı ancak macun
tüpten çıkmıştı. Askeri kesim, Orakoğlu’na öfke püskürüyordu.
Öfkenin sıcaklığı henüz soğumadan Mayıs içinde başka bir tartışma
alevlendi. Askerliğini Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda yapan emniyet
istihbarat mensubu onbaşı Kadir Sarmusak’ın Batı Çalışma Grubu’nun
faaliyetleriyle ilgili ‘gizli’ belgeleri sızdırdığı iddiası gündeme
düştü. Bu iddia, Milli Güvenlik Kurulu’nun 31 Mayıs tarihli
toplantısının da önemli gündem maddesiydi.
Gazeteci Hakan Akpınar, ‘28 Şubat Post Modern Darbenin Öyküsü’ kitabında
Genelkurmay Başkanı Karadayı’nın hükümete şu uyarısını yazdı: ‘Bir
süredir Genelkurmay ve bazı askeri birliklerimizin polis tarafından
gözetlendiği yolunda duyumlarımız var. Bu bizi fazlasıyla rahatsız
etmektedir.’
Askere göre Sarmusak, emniyet adına casusluk yapıyor ve Genelkurmay ile
kuvvet
komutanlıklarının faaliyetleri hakkında rapor hazırlıyordu. Orakoğlu, toplam ‘174 bin kişilik emniyet ordusu’ ifadesinin kendine ait
olmadığını ısrarla söylese de o günlerin heyecanlı konularındandı.
O iddia, Refahyol sonrası dönemde emniyetin zayıflatılmasına yönelik
operasyonun ‘gerekçesi’ oldu.
Polise ağır darbe
Refahyol döneminde Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu’na
atfen piyasaya yayılan ‘Darbe ihtimaline karşı TSK karşısında emniyetin
güçlendirildiği’ iddiası, Mesut Yılmaz hükümeti döneminde yeniden
depreşti. Askeri ve sivil fişlemeye paralel olarak emniyetin
etkisizleştirilmesi projesi, Genelkurmay tarafından devreye sokuldu.
Yılmaz ise kayıtsız kaldı.
Genelkurmay Başkanlığı, 4 Şubat 1998 tarihinde Emniyet Genel
Müdürlüğü’ne bir yazı göndererek, ‘TSK sefer planlarının gözden
geçirilmesi ve güncelleştirilmesi hazırlıkları kapsamında bölgemizdeki
gelişmeler ve genel siyasi ortam dikkate alınarak’ planlama yapıldığını
bildirdi.
Bu nedenle Emniyet Genel Müdürlüğü envanterinde bulunan ağır silah,
mühimmat ile araç ve malzemenin muhtemel bir seferberlik-savaş halinde
askeri maksatlarla kullanılabilecek olanların envanterinin çıkarılmasını
istedi. Bu silahların TSK sefer planlarına dahil edileceği duyuruldu.
Duyuruda yer alan ‘...genel siyasi ortam dikkate alınarak...’ ifadesi
özellikle dikkat çekiciydi. Yazı üslubuna genel olarak bakıldığında,
emniyetin kontrolsüz büyüdüğü ve TSK açısından tehdit oluşturduğu
sinyalini almak mümkündü.
Terörle mücadele artık fiilen askerin işi, artık
sana ihtiyaç yok, o nedenle elindeki ağır silah ve araçları teslim et...
Bu yazıdan sonra Genelkurmay ve Emniyet yetkilileri, 11 Şubat 1998 günü
bir araya gelerek, ağır silahlarla ilgili envanter çalışması
başlattılar.
Toplantıdan 6 gün sonra, DTP kontenjanından hükümette Başbakan
Yardımcısı ve Milli Savunma Bakanı olarak görev alan İsmet Sezgin,
İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği (17 Şubat 1998) yazıda, emniyet
envanterindeki ağır silahların bir bölümünün terörle mücadele ve OHAL
Yasası kapsamında 1993 yılında alındığını ancak bu işlemlerin yasada
açık hüküm bulunmasına rağmen Milli SavunmaBakanlığı’nın izni alınmadan
gerçekleştirildiğini öne sürdü.
Sezgin’in yazıda bir iddiası daha vardı: ‘1997 yılından itibaren OHAL
bölgesindeki iç güvenlik sorumluluğunun fiilen Kara Kuvvetleri
Komutanlığı’na geçmesi ve 1993 yılındaki koşulların ortadan kalkması
nedeniyle Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ağır silah ve araçlara ihtiyacının
olmayacağı değerlendirilmektedir.’
O halde?
Sezgin, yazının son bölümünde ağzındaki baklayı çıkardı: ‘Askeri amaçlı
savaş silahı olarak mütalaa edilen EK-A’daki silahların 3212 sayılı
yasanın ihtiyaç fazlası mal ve hizmetlerin satış, hibe, devir ve elden
çıkarılması kapsamında Genelkurmay Başkanlığı’na devredilmesini rica
ederim.’Polise deniyordu ki: Terörle mücadele artık fiilen askerin işi, artık
sana ihtiyaç yok, o nedenle elindeki ağır silah ve araçları teslim et...
İşte o silahlar
Sezgin, bu mektubu ayrıca, ilgi için Genelkurmay ve İçişleri
Bakanlığı’na, bilgi için de Başbakanlık ve MGK Genel Sekreterliği’ne
gönderdi. Mektuba eklenen ve Topçu Kurmay Albay Güneş Önal tarafından
hazırlanan listede teslimi istenen ağır silah ve mühimmatın dökümüne yer
verildi.
Ağır silahlar:
1- 60 havan (28 ilde, 326 adet)
2- RPG-7 roket (35 ilde 377 adet)
3- 40 Launçher (43 ilde, 1.634 adet)
4- MG 3 Makineli tüfek (38 ilde, 438 adet)
5- 12.7 Makineli tüfek (39 ilde, 239 adet)
6- M-60 Makineli Tüfek (19 ilde, 50 adet)
7- FN-240 Makineli Tüfek (25 ilde, 75 adet)
8- 40 MM Laun MK/19 (38 ilde, 114 adet) |
Mühimmat:
1- RPG-7 mühimmatı (5.700 adet)
2- Uçaksavar mühimmatı (12.7 mm, 140 bin adet)
3- MG-3 mühimmatı (MG-3 mm, 440 bin adet)
4- Laun MK/19 Bombaatar (40 mm, 2 bin 300 adet)
5- Havan mühimmatı (60 mm, yok)
6- M-203 bombaatar (40 mm, 7 bin 300 adet) |
Bu yazıdan hemen sonra emniyet envanterindeki bu ağır silah ve mühimmat,
periyodik olarak Genelkurmay’a devredildi. Askerle birlikte terörle
mücadelede önemli pozisyonu olan emniyete, ‘artık senin bu silahlara
ihtiyacın kalmadı’ denilerek elindeki ağır silah ve mühimmatın alınması,
hele bu girişimin Genelkurmay adına bir bakan tarafından yapılması o
döneme ait unutulmaması gereken bir dersti..." (Şamil
Tayyar, Star, 13 Ekim 2008)
(04 Aralık 2008) |
|
 Doğan
Grubu'nun Ergenekon davasına sıradışı topyekün karşı duruşu
Doğan Grubu'nda sanki Ergenekon paniği var. Mahkemesi süren Ergenekon
davasında hakimlerin beraat kararları vereceğinden emin olamayan
çevrelerin endişeleri artıyor. Neredeyse hergün mağdur müdahillerin katılımıyla giderek genişleyen ve
bu yönüyle başlangıçta 3-5 kişiyle başlayıp zamanla 3500 kişilik bir davaya
dönüşen İtalya'daki gladio davasına benzemeye başlayan Ergenekon dava
süreci, bazı çevrelerin tedirginliğini artırıyor. Bu çevrelerin mahkeme
sürecindeki bir davaya tamamen tek taraflı yaklaşımları dikkat çekiyor.
Operasyon ve davayla ilgili tüm gelişmeler anında hemen tek taraflı
yorumlanıyor. Polis teşkilatına ve davanın savcılarına suçlamalar, dolaylı
tehditler savruluyor. Ergenekon dava kapsamı yukarıda da belirtildiği
gibi neredeyse hergün genişliyor. Acaba kendileriyle ilgili gelişmeler
mi bekliyorlar operasyonlar sürecinde. Sebep bu olabilir mi? Eğer
değilse neden Ergenekon olayına böyle şiddetle ve tek taraflı tepki
gösteriyorlar? Olay dava sürecinde. Suç ve suçlular varsa herhalde
mahkeme sürecinde ortaya çıkacaktır. Halkın nabzı tutulduğunda yaygın
kanaat, davanın Şemdinli davası gibi çözümsüz kalacağı, bir şekilde
akamete uğrayacağı yönünde. Öyleyse niçin tedirgin bu çevreler? Şemdinli
davasında olduğu gibi suçlular tespit edilirse ve mahkeme üyeleri
korkmadan bunu ilan eder ve cezalar verirse artık geri dönüşümüz olmaz, yargıtay veya başka güçler müdahale etse de işimize yaramaz, çünkü
kritik eşik aşılmış olur diye mi düşünüyorlar?..
29
Kasım'da aşağıda da alıntıladığımız Hürriyet Ankara temsilcisinin
Ergenekon savcısına dolaylı tehdidinden sonra yine Hürriyet yazarları
NTV'de öyle bir Ergenekon savunması yaptılar ki, avukatları bile
geçtiler.
Dün akşam Can Dündar’ın sunuculuğunda NTV’de yayınlanan ‘Neden?’
programına, Hürriyet Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu ve aynı gazetenin
yazarı Saygı Öztürk’ün Ergenekon operasyonu karşıtlığı damgasını vurdu.
İkili Ergenekon’u “AKP muhaliflerini, Atatürkçüleri sindirme operasyonu”
olarak gördü. Berberoğlu ve Öztürk’ün soruşturmayı çıkarı için suça
bulaşmış devlet memurları, organize suç örgütleri, çetelerle sınırlı
görmesi dikkat çekti. Can Dündar’ın konukları Hürriyet Gazetesi Ankara
Temsilcisi Enis Berberoğlu, Hürriyet Gazetesi Yazarı Saygı Öztürk,
Susurluk Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış, Taraf Gazetesi Yazarı Önder
Aytaç’tı.
Dalga geçmeye devam ettiler
Enis Berberoğlu: Midemi bulandırıyor
Enis Berberoğlu, “Ergenekon soruşturması karaya oturdu”, “Yakında
hamamcılara, kebapçılara da operasyon yapılacak”, “Ergenekon davasına
inanmıyorum”, “Ergenekon muhalefeti sindirme operasyonu olarak
kullanılıyor”, “Hukuki kurallar çiğnenerek deliller toplandı”, Danıştay
saldırısı ve AKP’ye açılan kapatma davasına dikkat çekerek “Operasyonun
zamanlaması benim midemi bulandırıyor” gibi ifadelerle Ergenekon
operasyonunu yerden yere vurdu. Oysa Ergenekon operasyonları AKP kapatma
davasından aylar önce başlamıştı.
Saygı Öztürk: Mahkeme işin içinden çıkamayacak, her şey Ergenenekon’a
katılıyor
Saygı Öztürk de Danıştay’ın Ergenekon’a katılmasının ‘saçmalığından’ dem
vurarak, polisiye işlere merak salan herkesin böyle bir soruşturma
hazırlayabileceğini iddia etti. Öztürk, “Mahkeme işin içinden
çıkmayacak, her şey Ergenenekon’a katılıyor”, “Ergenekon’la birlikte bir
korku imparatorluğu oluşturuldu, insanlar Türk Bayrağı asmaya korkuyor”
gibi ifadeler kullandı.
Yeter artık ya, bunu da başkaları keşfedip soruştursun
Her şey değil ilgili olaylar Ergenekon davasına katılıyor. 5 yıldır kayıp
işadamının kimlik fotokopisi sanıkların cebinden çıkıyorsa katılmasın
mı. Ayrıca bunu o kişinin yakınlarına nasıl anlatırsınız. Yeter artık ya
bunu da başkaları keşfedip soruştursun mu demeli Savcılar. Böyle garip
yaklaşımlar gazetecilik ciddiyetiyle bağdaşıyor mu, dalga mı geçiyorlar
acaba?..
Sedat Peker Bey!
28 Şubat sürecinde yayınladığı yazıyla Emniyet bünyesindeki Özel
Harekat’ı bitiren ve polisin elindeki ağır silahların toplanılmasına
neden olan ‘Derin Gazeteci’ Berberoğlu, Sedat Peker’e “bey” diye hitap
ederken, Önder Aytaç’ın operasyonun devamının dalga dalga geleceğini
söylemesine gülerek “Dalga geçmeye devam edecekler öyle mi” diye sordu.
(03 Aralık 2008) |
Ergenekon davasını akamete uğratma & sulandırma
gayretleri
Ergenekon,
Tuncay Güney değil Veli Küçük’tür!
Alper
Görmüş, 02 Aralık 2008, Taraf
Zaten uzun başlıklar kullanıyorum, fakat bu defa daha da uzununu
kullanmak ve şöyle yazmak isterdim: “Ergenekon, Tuncay Güney değil Veli
Küçük’tür, tıpkı 9 Mart 1971’in Mahir Kaynak değil Cemal Madanoğlu
olması gibi!” 9 Mart 1971’deki “ulusalcı-devrimci” (siz “Baasçı” diye
okuyun) darbe girişiminin akim kalmasının ardından gerçekleştirilen 12
Mart 1971 darbesiyle ilgili gerçekler açığa çıkmaya başladığında ben
politik olarak “tıfıl” bir üniversite öğrencisiydim. 9 Mart 1971’in ben
ve benim gibi “sol sempatizanı” tıfılların gözündeki imajı MİT ajanı
Mahir Kaynak üzerinden kuruluyordu ve bu nedenle bu imaj son derece
olumluydu. 9 Mart’çıların ne yapmak istediğini tartışmıyorduk bile;
mademki olay “alçak bir MİT ajanı” tarafından ortaya çıkarılmıştı,
mademki muhbirlik dünyanın en alçak faaliyetiydi, o halde 9 Mart “iyi
bir şey” olmalıydı. Buna ilaveten 12 Mart’çıların 9 Mart’çıların ordu
içindeki kolunu tasfiye etmekle yetinmeyip hem sivil hem asker kanadını
işkencelerden geçirmesi, 9 Mart’ın gerçek anlamı üzerinde
düşünebilmemizi neredeyse on yıllar boyunca engelledi. Türkiye solu, bu
uzun yıllar boyunca 9 Mart’ın sembolik resmi olarak hep Mahir Kaynak’ı
hatırladı; Cemal Madanoğlu’nu, Faruk Gürler’i, Muhsin Batur’u değil...
Şimdilerde benzer bir imaj operasyonunun Tuncay Güney üzerinden
Ergenekon davasıyla ilgili olarak yürütülmeye çalışıldığına şahit
oluyoruz. Zaman gazetesinden Mustafa Ünal, 30 kasım tarihli yazısının
son paragrafında bu durumu gayet veciz bir biçimde ortaya koyuyordu (ki,
göreceğiniz gibi, o paragraftan küçük bir değişiklikle ben de bir başlık
türetmiş durumdayım): “Bugünlerde Ergenekon’u sulandırmak ve farklı
yönlere çekmek isteyenler Güney’e sarılıyor. Oysa niyetleri ve ne yapmak
istedikleri çok sırıtıyor. Ergenekon, Tuncay Güney değil Şener
Eruygur’dur...”
Güney’in “MİT’ik adam”lığının anlamı?
Sabah gazetesi, Tuncay Güney’in MİT’le bağlantısını ortaya koyan belgeyi
yayımladığında, aklıma hemen “Ergenekon’u sulandırmak ve farklı yönlere
çekmek isteyenler”in basındaki temsilcileri geldi. İsterseniz bana “sen
de amma safmışsın be kardeşim” deyin, itiraf ediyorum ki, bu
meslektaşların kendilerini “açık pozisyon”a düşmüş gibi hissettiklerine
vehmettim. Öyle ya, o âna kadar, kendilerinin deyişiyle “ne idüğü
belirsiz bir adamın laflarıyla yürütülen operasyon ve dava” birden bire
devletin en önemli istihbarat kurumunun “dava”sı haline gelivermişti
işte. Oysa bakın mesela Milliyet yazarı Melih Aşık buradan nasıl bir
sonuç çıkarıyordu: “MİT’e Ergenekon’la ilgili belgeler ‘2002’de postayla
6 adet CD ve 2 sayfalık isimsiz mektup” olarak ulaşıyor. Demek ki o
yıllarda da hizmetini sürdürüyor! Hiçbir ciddiyeti olmayan şemalarla,
raporla devletin en hassas kurumunu yönlendiriyor. Devletin böyle
adamlarla iş tutması insanı hüzünlendiriyor...” Operasyonun ve davanın
“isimsiz bir ihbar mektubu”na değil de MİT’in görevlendirdiği bir
muhbire dayandığının ortaya çıkması bu davayı zayıflatır mı, güçlendirir
mi? Hiç kuşkusuz güçlendirir. Fakat benim “açık pozisyon” tahminimin
tersine, “sulandırma” heveslileri bu gerçeğin ortaya çıkmasından sonra,
faaliyetlerini daha da hızlandırdılar. Bu zevattan ikisi, “Hahamın
lüleleri” üzerinden gitmeyi tercih etmişti: Hürriyet’ten Bekir Coşkun,
Milliyet’ten Ece Temelkuran... Bekir Coşkun (29 kasım): “Ve bizim haham
yüzünden Türkiye’nin yarısı hapiste, iyi mi?.. Generaller, profesörler,
yazarlar, hukukçular...” Ece Temelkuran: (28 kasım): “Her gördüğün
lüleliyi haham zannetme. Zira bazı lüleliler MİT ajanı çıkabilir!” Ece
Temelkuran yazısında asıl olarak, gazetesinin muhabirlerinden İpek
Yezdani’nin Tuncay Güney’in hahamlığının gerçek olmadığına dair haberini
hatırlatarak Türk basınının “ağaca çıkmışlığı”yla dalga geçiyor.
Güney’in hahamlık iddiasının neden şimdiye kadar sorgulanmadığı
hakikaten bir zül sayılmalı basın için. Fakat Güney’le (dolayısıyla
Ergenekon’la) ilgili çok önemli bir gelişmenin olduğu bir gün, bu
gelişmeyi hiçbir şekilde yorumlamayıp espri denemelerine girişmek de
hayli anlamlı bir tavır olarak göründü bana. Şimdi, üç yazıdaki ortak
duyguya (ortak rahatsızlığa) bakınca, ilk tespitimin (kendilerini “açık
pozisyonda” hissetme) aslında doğru olduğunu yeniden düşünmeye
başlıyorum. İlk şaşkınlıkla durumu kurtarmaya, kuyruğu dik tutmaya
çalışıyorlar galiba...
Muhbiri beğenmemek!
Üç temsilcisini buraya aldığım bu zevatın bizim de inanmamızı
istedikleri ortak propagandalarına göre, Tuncay Güney gibi bir adamın
muhbirliğine asla güvenilemez! Milliyet, Güney’in güvenilmezliğini
yalnız yazarlarıyla değil haber sayfalarıyla da kanıtlamaya çalışan
gazetelerin başında geliyor. En son, 2001’de onu bizzat sorgulayan polis
müdürlerinden Ahmet İhtiyaroğlu’nun izlenimlerini iki gün boyunca uzun
uzun verdiler. İhtiyaroğlu’nun, Güney’e neden güvenmediğine ilişkin
sözleri de kayda değer aslında: “Güney’in hem gay olması, hem genç hem
de çok kolay anlatan olması sebebiyle kendisine inandırıcı
gelmediğini...” Fakat Milliyet’çiler, İhtiyaroğlu’nun “Tuncay Güney,
Fethullah Gülen’le ilgili sorular karşısında terledi” tanıklığını epeyce
inandırıcı bulmuş olacaklar ki, bunu seve seve başlığa çekmişler. (Bu
arada Milliyet’e gene bir şeyler oluyor galiba... Ahmet İhtiyaroğlu
haberinin hemen altındaki haberin başlığı ve spotu aynen şöyle:
“Mahkemeden Savcı Öz’e sert yanıt / Savcı Öz, Tolon’un Adli Tıp’a
sevkine itiraz etti. Mahkeme ‘hiçbir yasal dayanağı olmayan itirazın
reddine’ dedi. Ben, bu haberi veren gazetelerden hiçbirinde böyle öforik
bir ruh hali görmedim. Haberin iki ara başlığından biri de şöyleydi:
“Mahkeme hukuk dersi verdi...” Hadi hayırlısı...)
Belgeleri boşverin sızdırana ve nasıl sızdırdığına
bakın!
Dikkat ediyor musunuz, bu iş biraz Darbe Günlükleri’ne benzemeye
başladı... Nasıl ki orada “malzeme”nin içeriğine bakmayıp “kim sızdırdı,
nasıl sızdırdı” makamından şarkılar söyleyen meslektaşlarımız vardı,
bugün de Tuncay Güney’in bir yerlere sızıp toparladığı bilgilerin
içeriğine bakmayıp “o zaten meczup” türküsünü söylemeyi tercih edenler
var. Sanki adam oturup kendisi düzenlemiş bu belgeleri, sanki ortada
fabrikasyon bir vaziyet var! Diyelim adam karakter zaafları olan
güvenilmez biri; peki öyle biri bir yerden bilgi ve belge sızdırdığında
o bilgi ve belgelere dudak bükmemiz mi gerekiyor?
Bu garip bakış açısına en nükteli cevabı Murat Belge vermişti:
“Böyle işlere bulaşan insanlar pek öyle ciddi ve güvenilir
kişilikleriyle tanınmazlar. Ayrıca, bir de istihbaratı toplayacağı
zevatın kişilik özelliklerini şöyle bir düşünelim. Her birinin birer
Tuncay Güney davranış kalıbı sergilediği şimdiye kadarki durumlarından
belli. Hemen ‘bu da bizden’ demişlerdir.”
(02 Aralık 2008) |
Kayıp İşadamının izi Ergenekon'da çıktı! Ergenekon davasının kapsamı hemen her gün
genişliyor, dava büyük yüzleşmelere hazırlanıyor
Faili belli ancak arkasındaki güç bilinmeyen eylemler Ergenekon’la
çakışmaya başladı. Ergenekon davası, birçok faili meçhul cinayetin ve
mağdurunun da gün yüzüne çıkmasında etkili oldu.
Ergenekon duruşma salonu ek inşaatla büyütüldü daha da büyütülecek
mi?
Ergenekon terör örgütü davası Silivri’de görülmeye devam edilirken,
Ergenekon soruşturması da diğer yandan hızla devam ettiriliyor. Öte
yandan bugüne kadar faili meçhul kalan ya da sadece tetikçileri
yakalanabilen birçok karanlık olay da Ergenekon davasıyla
birleştirilmeyi bekliyor. Faili meçhul cinayetlere kurban giden
kişilerin yakınları ise Ergenekon davasına müdahil olabilmek için
harekete geçti. Danıştay saldırısında hayatını kaybeden Mustafa Yücel Özbilgin’in oğulları davayı Silivri’de yakından izleyerek müdahil olmaya
hazırlanıyor. 1996 yılındaki Susurluk kazasından bir ay önce Perinçek'in
Aydınlık dergisinde yayınlanan
MİT raporunda uyuşturucu
kaçakçısı Askar Simitko olarak adı geçen ve Susurluk çetesince
öldürüldüğü belirtilen İranlı Asghar Sematgou'nun oğlunun bu davaya
müdahil olma
talebi, yıllardır Jitem adına Güneydoğu'da cinayet işleyip başka
örgütler üzerine attıkları iddiaları medyada yeralan PKK
itirafçılarından Abdulkadir Aygan'ın İsveç'ten haber gönderip Ergenekon
davasında sanık-tanık-mağdur olarak ifade vermek
istemesi
ve 1995 yılında Mardin Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden'in PKK
ile girdiği çatışmada alnından vurulup öldürüldüğü'nün açıklanmasına karşın kocasının PKK
tarafından değil Güneydoğu'da uyuşturucu ile şiddetle mücadele
etmesinden rahatsız olan Veli Küçük'le ilişkili devlet içindeki
çetelerce ensesinden vurulup öldürüldüğünü o tarihten beri iddia eden ve
18 Temmuz 2008'de Ergenekon
savcılarına
başvurup beraberindeki tüm belgeleri teslim eden eşi Tomris
Özden'in davaya müdahillik
talebi, Özdemir
Sabancı ve Necip Hablemitoğlu
cinayetleri
ile son olarak Üzeyir Garih cinayetinin de Ergenekon Savcıları
tarafından Ergenekon Davası kapsamına
alınmış
olması bunun son örneklerini oluşturuyor.
Gladio davası gibi genişliyor
Ergenekon davasının kapsamı genişledikçe genişliyor... İtalyadaki gladio
davası da ilk başlarda üç-beş kişiyle başlayıp 3500 kişinin yargılandığı
bir davaya dönüşmüştü. Silivri'de görülmekte olan Ergenekon davasının
duruşma salonu bir kez ek inşaatla
büyütüldü ama birçok kez daha
büyütülecek gibi görünüyor.
Kayıp İşadamı Ergenekon'dan çıktı
Fail-i meçhuller birer birer Ergenekon'a çıkıyor. 19 Aralık 2003’ten bu
yana kayıp olan işadamı Cemil Sarıyar’ın kimlik fotokopisi Ergenekon
sanığında çıktı. Sarıyar’ın oğlu Selçuk Sarıyar, Savcı Öz’den yardım
istedi. Öz de sanık Muzaffer Şenocak’ı çağırıp sorguladı. Beş yıldır
kayıp olan ve polisin tüm aramalarına rağmen izine rastlanılamayan iş
adamı Cemil Sarıyar’ın (64) akibeti Ergenekon soruşturması kapsamına
alındı. Bursa’da ele geçen el bombalarının sahibi olduğu iddiasıyla
tutuklanan Muzaffer Şenocak’a, mahkemede savcılar üzerinde yakalanan
Sarıyar’ın kimlik fotokopisinin sırrını sordu.
5 yıl önce kaybolmuştu
19 Aralık 2003’te Gebze’deki işyerinden Suadiye’deki evine gitmek üzere
ayrılan Klora Gres Madeni Yağları’nın sahibi Cemil Sarıyar’dan 5 yıldır
haber alınamıyordu. Sarıyar’ın oğlu Selçuk Sarıyar (42), olay günü
Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na babasının kaybolduğunu bildirdi.
Ancak polis, yıllarca tek bir ipucu bulamadı.
Peker’le
husumet
İşadamı Cemil Sarıyar, o dönem iş ortağı Sadık Öztürk’ün ölümü
üzerine tüm hisselerin sahibi oldu. Ancak, Sadık Öztürk’ün avukatları
aynı zamanda Ergenekon sanığı Sedat Peker’in de avukatlarıydı.
Avukatların hisselere ortak olma girişimleri sonucu olay yargıya
taşınmıştı. Daha sonra Cemil Sarıyar tekrar hisselerini geri almıştı.
Sonrasında esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan iş adamının izine
yıllar sonra Ergenekon soruşturmasında rastlandı. Sarıyar’ın kimlik
fotokopisi, Muzaffer Şenocak’ın iş yerinde ele geçirildi. Şenocak
savcılık ifadesinde ‘Cemil Sarıyar, medikal işi yapıyor. Nüfus
cüzdanının fotokopisini Türkiye’den Afrika’ya girebilmeleri için uçak
bileti, vize ve davetiyeleri için aldım’ demişti.
Savcı Öz sorgulamış
Dün çapraz sorgusunda Savcı Nihat Taşkın’ın ‘Cemil Sarıyar’ın kimliği
sizde ne arıyor’ sorusuna Şenocak ‘İki hafta önce savcı Zekeriya Öz
çağırdı. Bu konuyu sordu. Emniyette benim belgelerimin ve başka
belgelerin bulunduğu masanın üzerinden çantama girmiş olabilir’ diye
yanıt verdi. Taşkın, ‘Bu kişinin Peker’den şikayetçi olduğunu biliyor
muydunuz’ deyince Şenocak ‘Hayır’ dedi.
Bağ varsa hakkımızı ararız
Kayıp işadamının oğlu Selçuk Sarıyar,
Star gazetesi'ne babasının akibetine ilişkin Ergenekon
soruşturmasının savcılarından Zekeriya Öz ile bir ay önce görüştüklerini
söyledi. ‘Muzaffer Şenocak’ta babama ait bilgilerin çıkması üzerine
hemen harekete geçtik’’ diyen Selçuk Sarıyar, ‘’Yaklaşık bir ay önce
savcı Öz’e gittik. Babamla ilgili bir dilekçe sundum, 5 yıldır haber
alamadığımızı anlattım. Savcı Zekeriya Öz, olayın üzerine gideceklerini
söyledi. Zekeriya Öz, babamın kaybolmasıyla ilgili Ergenekon’a ilişkin
bir iz bulursa gerekli tüm hukuki yollara başvuracağız’’ diye konuştu.
(Abdullah Harun, 02 Aralık 2008) |
Çömez ve Ersöz
Kırmızı Bülten'le
aranmıyormuş!
Ergenekon Terör Örgütü üyesi ve yöneticisi olmakla suçlanan Turhan
Çömez ve Levent Ersöz hakkında "yurtdışında arama" emri hala çıkartılmamış.
Ergenekon davasında aranan emekli Tuğgeneral Ersöz ile eski AKP
Milletvekili Çömez hakkında kırmızı bülten veya difüzyon için Türk
İnterpol Dairesi’ne hiçbir başvuru yapılmadığı öğrenildi. Yurtdışında
oldukları için Ergenekon soruşturması kapsamında düzenlenen
operasyonlarda gözaltına alınamayan emekli Tuğgeneral Levent Ersöz ile
eski AKP Milletvekili Turhan Çömez’le ilgili olarak herhangi bir
uluslararası arama işleminin olmadığı anlaşıldı. Ersöz ve Çömez için
Emniyet Genel Müdürlüğü İnterpol Dairesi’ne hiçbir talimat gelmediği
öğrenildi. İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’ün idaresinde
yürütülen Ergenekon soruşturmasıyla ilgili yeni bir gerçek ortaya çıktı.
Hakkında gözaltına alma kararı bulunan Ersöz’ün ticari işleri nedeniyle
Rusya’da bulunduğu bildirilmişti. Hakkında yine gözaltına alma kararı
olan Çömez’in ise yabancı dil kursu nedeniyle İngiltere’de olduğu
anlaşılmıştı.
Kırmızı bülten yok!
Basın yayın organlarında, “iki zanlının yakalanması için İnterpol’ün
devreye girdiği ve kırmızı bültenle arama başlatıldığı” bilgisi aylar
önce yer
almıştı. Ancak, Emniyet Genel Müdürlüğü İnterpol Dairesi’nin kayıtları,
bu bilginin doğru olmadığını gösterdi. Çömez ve Ersöz’le ilgili olarak
Adalet Bakanlığı veya soruşturmayı yapan İstanbul Cumhuriyet
Başsavcılığı’ndan kırmızı bülten veya difüzyon için Türk Interpol
Dairesi’ne hiçbir başvuru yapılmadığı öğrenildi.
Çömez ve Ersöz itirafçı mı?
Bir iddiaya göre, "Bunlar itirafçı arkadaşlar. Aranmıyor falan değiller.
Bunlar çetenin kilit elemanları ve koruma altındalar. Eğer böyle
yapılmasaydı Eruygur'un başına gelen bunlara da gelecekti. Hükümet ve
emniyet gayet güçlü. Herşey yolunda. Gereksiz kaygılara kapılınmamalı.
Bu çetenin dibinden tepesine herşey açıkta artık. Ergenekoncuların
saklanacak yerleri kalmadı.."
(Abdullah Harun, 01 Aralık 2008)
|
 Tuğgeneral
Bahtiyar Aydın ve Albay Rıdvan Özden'i JİTEM öldürttü
Dönemin Jandarma İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz, JİTEM'e karşı
olan Tuğgeneral Bahtiyar
Aydın’ın, JİTEM içindeki PKK itirafçıları tarafından öldürüldüğünü ileri
sürdü. 'Fatih' kod adlı PKK itirafçısı da, Mardin İl Jandarma Alay
Komutanı Albay Rıdvan Özden'in kendisinin de içinde yeraldığı JİTEM
ekibi tarafından öldürüldüğünü söyledi.
Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, 22 Ekim
1993 tarihinde operasyon için gittiği Lice'de tek kurşunla öldürüldü.
Terörün silahla bitirilemeyeceğini savunan paşa, karakol binasının
kapısında alnından vurulmuştu. Olay, ilk gün gazetelere 'kör kurşun'
başlığıyla yansıdı. Ardından 'çatışmada şehit düştü' haberleri sürüldü
piyasaya. Ve resmî kayıtlara 'PKK ile çatışmada şehit düşen en yüksek
rütbeli asker' olarak geçti. Olayın ardından ele geçirilen Kanas suikast
silahı ortadan kayboldu. Aradan 15 yıl geçti. Ergenekon soruşturmasıyla
birçok faili meçhulün ardındaki sis perdesi de aralanmaya başladı.
1996'da devlet içindeki "derin" yapılardan birini, Yüksekova Çetesi'ni
ortaya çıkaran emekli astsubay Hüseyin Oğuz, TBMM Susurluk Komisyonu'na
verdiği ifadeyle de birçok karanlık olayı aydınlatmıştı. Dönemin Emniyet
İstihbarat Daire Başkanvekili Hanefi Avcı'dan sonra Veli Küçük'ün adını
ifadesinde açık açık söyleyen ikinci kamu görevlisi olan Oğuz, 15 yıl
sonra Zaman'a Bahtiyar Aydın suikastıyla ilgili çarpıcı açıklamalar
yaptı.
Zaman'a konuşan Oğuz, Aydın'ın, JİTEM içindeki PKK itirafçıları
tarafından öldürüldüğünü söyledi.
Bahtiyar Aydın Paşa niçin şehit edildi?
Terörün şiddetle bitirilemeyeceğini anlatan, sürekli bölge halkının
kazanılması gerektiğini söyleyen paşa, JİTEM ve benzeri illegal
yapılanmalara karşıydı. PKK terörünün tamamen çözülebilmesi için örgüte
katılımı engelleyecek önlemlerin alınması gerektiğini savunuyordu.
Halkla devleti kaynaştırdığı için hem PKK'nın hem de şiddet ortamından
beslenen 'derin yapının' hedefindeydi. Tıpkı aynı dönemde öldürülen
Eşref Bitlis ve Rıdvan Özden gibi Bahtiyar Aydın dosyası da 'devlete
zarar vermemek için' kapandı.
Bahtiyar Aydın'ın JİTEM'de çalışan PKK itirafçıları tarafından
öldürüldüğünü ölüm tarihinden beri bildiklerini, ancak nasıl öldüğü
konusunda bilgileri olmadığını anlattı. 'Nasıl?' sorusunun cevabını ise
başka bir soruşturmada öğrendi. 1996'da Hakkari'de görev yaparken
Yüksekova'da adam kaçırma, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgili
yürüttükleri bir soruşturma kapsamında gözaltına alınan K.B. isimli bir
PKK itirafçısının Bahtiyar Aydın suikastı ile ilgili bilgiler verdiğini
aktardı: "Ben sorguladım. Bu itirafçı PKK'nın içinde bir dönem tabur
komutanlığına kadar yükselmiş. Teslim olduktan sonra da JİTEM'in
eylemlerine katılmış. Bahtiyar Aydın'ı öldürdüklerini itiraf etti.
Generali vurmak için Yüksekova'dan Lice'ye kendilerini Albay Hamdi P.'nin
helikopterle götürdüğünü söyledi."
Hüseyin Oğuz, Bahtiyar Aydın suikastı ile ilgili bilgilerin de yar
aldığı dosyayı hazırlayıp bir üst komutanı Albay Hamdi Çakır'a iletiyor.
İddialar üzerine hemen bir toplantı düzenleniyor.
Devlet zarar görmemeli!
Hüseyin Oğuz bu süreçte yaşananları şöyle anlatıyor: "Yapılması gereken
yapılmadı. Toplantıda çok olumsuz ortam oluştu. 'Devlet zarar görür'
dendi. İşin içinde devletin bir albayı var. O toplantıda işler koptu. Ve
bu olayın kapatılarak, ifadelerin sil baştan yeniden alınmasına karar
verildi. Sadece Mecit Baskın'ın kaçırma olayına dönüştü soruşturma. Beni
de hemen anında soruşturmadan el çektirdiler, görevden aldılar."
Suikastı düzenleyenlerin çete olduğunu söyleyen Hüseyin Oğuz, "Devletin
içine girmiş, şahsi menfaatleri için çalışan tipler. Bunlar vatansever
de değil, milliyetçi de değil." diye konuştu. Olayda kullanılan silahın
daha sonra Diyarbakır DGM'ye kadar gittiğini ifade etti: "Sonra o silaha
ne oldu bilmiyorum. İzini kaybettik. TSK'nın envanterinde olan bir silah
değildi. Bu kaçakçılar kanalıyla alınmış bir Kanas'tı."
JİTEM içindeki itirafçıların devletin imkanlarını kullanarak PKK lehine
işler yaptığını söyleyen Hüseyin Oğuz, bunların çoğunun örgütle
ilişkilerini sürdürdüğünü söylüyor. Terörün bitmesini istemeyen JİTEM ve
PKK'nın ortak eylemler yaptığını anlatıyor. Uyuşturucu ve silah
sevkiyatının arama noktalarından rahatça geçen JİTEM arabalarıyla
yapıldığını belirtiyor: "Bahtiyar Aydın'ı da bu yüzden öldürdüler. PKK
itirafçısı ifadesinde, paşayı, olayların çözülmesini istediği,
insanların dağa çıkmaması için uğraştığı ve vatandaşa doğruları anlatıp
ikna etmeye çalıştığı için öldürüldüğünü söyledi."
Gizli tanık, cinayetin ayrıntılarını anlatıyor
Tuğgeneral Bahtiyar Aydın suikastı, Ergenekon iddianamesinde de kısaca
yer alıyor. 4 Haziran 2008'de ifadesine başvurulan, uzun yıllar PKK
terör örgütü içinde yer almış gizli tanık Deniz, dönemin Jandarma
İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz'un söylediklerini doğruluyor. Paşanın
uydurma bir ihbarla Lice'ye çekildiğini anlatan tanık, şunları söylüyor:
"1993'te operasyonlar sürerken askerlerin telsiz konuşmalarında 'geri
çekiliyoruz, paşa vuruldu' şeklinde haberler duyduk. Lice'de PKK
militanlarının büyük bir baskın yaptığı söylenerek paşanın Lice'ye
gelmesi sağlanmış. Helikopterden iner inmez bir asker tarafından
öldürüldüğünü, o askerin de başka bir asker tarafından vurulduğunu
öğrendim. Kesinlikle bu olayı PKK örgütü yapmadı. Paşanın ne amaçla ve
kim tarafından öldürüldüğünü bilmiyorum. Bu konunun Ergenekon
soruşturması kapsamında ele alınmasının uygun olacağını düşünüyorum."
PKK itirafçısı: Albay Özden'i Atilla Uğur'un timi öldürdü
Mardin İl Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden cinayetinde her
geçen gün yeni bilgi ve tanıklar ortaya çıkıyor. Cinayetin Ergenekon
soruşturması kapsamına alınması ve eşi Tomris Özden'in bilgisine
başvurulması sonrası yaşanan gelişmeler, albayın bir suikasta kurban
gittiği tezini güçlendiriyor.
Son olarak 'Fatih' kod adlı PKK itirafçısı, albayın, dönemin Kızıltepe
İlçe Jandarma Komutanı emekli Albay Hasan Atilla Uğur'un kurduğu ve
kendisinin de içinde bulunduğu JİTEM ekibi tarafından öldürüldüğünü
söyledi. İnfaz kararını ise o dönemde Mardin JİTEM'in başında 'Hoca'
ve 'Ebu Süfyan' isimlerini kullanan kişi verdi. 1992 ve 1996 yılları
arasında Mardin ve çevre illerde JİTEM bünyesinde faaliyet gösterdiğini
ve Atilla Uğur'un ekibinde yer aldığını anlatan itirafçı, Özden'in JİTEM
gibi illegal yapılardan çok rahatsız olduğunu ve bunu da sık sık dile
getirdiğini aktardı: "Hasan Atilla Uğur'un emriyle 9 kişiden oluşan bir
tim kuruldu. Bıçak Unsuru ve Bıçak Timi olarak adlandırılan bu ekip
Mardin ve çevre illerinde faaliyet gösteriyordu. Yetkileri sınırsızdı.
Ben de bu ekibin içindeydim. Rıdvan Özden bu tür illegal örgütlenmelere
karşıydı. Bunları toplantıya çağırdı. Ben da oradaydım. 'Ben bu tür
şeylere karşıyım' dedi. Hurşit İ., Mardin'de tabur komutanıydı. Atilla
Uğur da Kızıltepe İlçe Jandarma komutanıydı. Üsteğmen Sinan Y. dedi ki;
'Biz bunun icabına bakarız zaten.' Bir hocamız vardı adını soyadını
bilmeyiz. Jitem'in Mardin biriminin başında o vardı. O 'biz hallederiz'
dedi. İnfaz kararı verildi. 20 gün sonra bir telefon geldi. Bize bir
minibüs tahsis edildi. Tugaya bağlı Savur'a geldik, yol kestik. Orada 8
köylü kaçırıldı. Burada çatışma varmış gibi bir olay tertipleyip,
çatışma anonsu yapıldı. Bu 12 Ağustos 1995'te oluyor. Genelde alay
komutanı da gelip bakıyor ya çatışmalardan sonra. Albay Özden de çatışma
var diye oraya geldiğinde sıktılar kafasına. Rıdvan Özden'i vuran
itirafçıydı. Bir uzman çavuş ve bir askerle birlikte öldürüldü."
Tomris Özden'in bilgileri ile itirafçının iddiaları birbirini tutuyor.
Tomris Özden, dün Yeni Şafak Gazetesi'ne verdiği demeçte, "Olaydan sonra
evimize gelen Ebu Süfyan kod adlı kişi bulunursa, çok şey çözülür."
diyordu.
(Abdullah Harun, 30 Kasım 2008) |
Korkmayalım,
umutlanalım
Susurluk sırasında titizlik göstermiş nice demokrat meslektaş,
'Ergenekon' yargılaması sarpa sarsın, boşa çıksın diye sanki dua ediyor.
Fehmi Koru, 30 Kasım 2008, Yeni Şafak
'Ergenekon' örgütünün yargı süreci devam ediyor. Uygun gördükleri her
ortamda ülkenin içini karıştırmak, gerektiğinde siyasi suikast, ihtiyaç
duyulduğunda kitle hareketi düzenlemek ve darbe şartlarını hazırlamakla
itham edilen bir örgüt bu. Kafamız eskisinden biraz daha dinç ise bugün,
bunu, Ergenekon'un yargılanmasına borçluyuz; epey süreden beri Hrant
Dink cinayeti, gazetelere bomba ve Danıştay baskını gibi ülkenin içini
karıştırıcı eylemlerle karşılaşmıyoruz. Her şey beklentiler
istikametinde gelişirse, sadece 1999 sonrası siyasi hayatın karanlıkları
aydınlanmakla kalmayacak, mahkeme sürecinden elde edilecek bilgilerle
ülkenin son elli yılına damgasını vuran pek çok 'sahibi meçhul' kirli
proje ile 'faili meçhul' kanlı eyleme de ışık tutulacak. Savcıların
titiz çalışmaları davayı bu noktaya getirdi. Yargıçlar da davanın
evrensel standartlarda görülmesi için özel bir çaba sarf ediyorlar.
Bugünden ileriye baktığımızda yargılamanın ne zaman ve nasıl sona
ereceğini henüz göremiyoruz, ama sonuçta vicdanları tatmin edecek bir
karar çıkacağından kuşku duymak için bir sebep de yok.
'Biz' diye yazarken tereddüt geçirdiğimi bilmenizi isterim. Türkiye'nin
son elli yılında izini bırakmış hemen bütün siyasi cinayetlerle kitlesel
altüst oluşların hesabını görmesi beklenen bir dava hakkında herkes
benim kadar heyecanlı değil. Başka vesilelere bakıp 'demokrat' olduğunu
varsaymamız gereken, Susurluk sırasında titizlik göstermiş nice
meslektaş, 'Ergenekon' yargılaması sarpa sarsın, boşa çıksın diye sanki
dua ediyor. Sabah gazetesinin yayımladığı, olayı daha düzgün bir
perspektife yerleştirme fırsatı veren bir belge bile, “Tamam, işte
gördünüz, bu dava şimdiden çuvalladı” tarzında saçma sapan
değerlendirmelere yol açtı. Oysa o belge davanın ne kadar sağlam bir
zemin üzerine oturduğunu gösteriyor. Konunun böyle ele alınması için
görünürde bir sebep yok. Bu durumda, “Acaba şimdiye kadar su yüzüne
çıkmamış, altta bir yerlerde kalmış karmaşık ilişkilerin ortalığa
serilmesinden mi korkuluyor?” sorusu meşrulaşıyor. Demokrat bilinen ve
Susurluk karşıtı olan arkadaşları, yakınlarını, irtibatlı oldukları kişi
ya da çevreleri, mesai arkadaşlarını, âmirleri veya patronlarını
rahatsız edecek ne olabilir?
İkisi de devletin istihbarat örgütüyle ilgili iki gelişme yaşandı son
hafta: İlki, olayların merkezindeki ismin MİT ile ilişkisini gösteren
Sabah'ta çıkan belge... Diğeri de, istek üzerine MİT'in mahkemeye
gönderdiği isimlendirilmiş 'Ergenekon örgütü şeması'... Acaba o şemada
yer alan onca kişi arasında şapkamızı başımızdan uçuracak isimler var
da, bir tedbir olsun diye şemayı hazırlayan MİT'in itibarı mı şimdiden
zedelenmek isteniyor? '1 numara' beklendiği gibi bir asker değil de
söylendiği gibi bir işadamı çıkarsa, 'Ergenekon' sanıldığı gibi bir
'yarı-militer' örgüt değil de bazı dengesiz eski askerleri de kullanan
daha farklı bir yapılanma ise bu sizleri şaşırtır mı? Şaşırtmamalı.
Türkiye'nin kirli siyasi suikastlar ve karanlık eylemler tarihinin en
kirli ve en karanlık sayfaları henüz açılmadı. Savcılar ve mahkeme
heyeti büyük bir cesaretle o sayfaları da açabilirse, gözümüze çekilmiş
perde kalkmış olacak. Korkmayalım, hatta umutlanabiliriz de...
(Abdullah Harun, 30 Kasım 2008)
|
 Kontrgerilla
yapılanması giderek netleşiyor. Medyadaki uzantılarından Ergenekon
Savcısına tehdit!
Doğan Grubu'nu Ergenekon paniği sardı. Mahkemesi süren Ergenekon
davasında hakimlerin beraat kararları vereceğinden emin olamayan
çevrelerin endişeleri artıyor. Neredeyse hergün mağdur müdahillerin katılımıyla giderek genişleyen ve
bu yönüyle başlangıçta 3-5 kişiyle başlayıp zamanla 3500 kişilik bir davaya
dönüşen İtalya'daki gladio davasına benzemeye başlayan Ergenekon dava
süreci,
bazı çevrelerin tedirginliğini artırıyor. Bu çevrelerin savcılara ve
polislere yönelik tehditleri somutlaşmaya başladı. Doğan Grubu'nun derin
gazetecisi, Ergenekon Savcısı'nın önüne iki seçenek koydu ve birini seç
dedi.
28 Şubat'ta Emniyetin elindeki silahların alınmasını, özel harekatın
dağılmasını tetikleyen, Hürriyet Gazetesi'nin Ankara Temsilcisi Enis
Berberoğlu, Ergenekon Savcısına tehdit ve meydan okuma karışımı bir
yazı yöneltti. İşte yazısının sonundaki o bölüm:
"Muhalefeti sindirme amaçlı operasyonlar başlayana kadar kimse
Ergenekon’a ihtiyaç duymamış. Ergenekon davasının ekseni artık kaydı.
Savcılığın önünde iki yol kaldı: 1) Ya Ergenekon’u darbe soruşturmasına
dönüştürürler, 2) Ya da generallerin dosyasını ayırıp Genelkurmay’a
yollarlar. Bakalım hangi yolu seçecekler?"
(Abdullah Harun, 29 Kasım 2008) |
2001'deki
kendi döneminde Ergenekon örgütünün örtbas edilmesine sessiz kalan eski
Başbakandan şaşırtan şok sözler!
Eski başbakanlardan Rize Bağımsız Milletvekili Mesut Yılmaz,
Ergenekon soruşturmasının kilit isimlerinden yurtdışında yaşayan Tuncay
Güney'in MİT üyesi olduğu yönünde iddialar üzerine
Cumhuriyet gazetesine çarpıcı
açıklamalarda bulundu.
Rize Bağımsız Milletvekili Mesut Yılmaz, eski Başbakan Tansu Çiller’in
talimatıyla eski MİT yöneticisi Mehmet Eymür’ün yasadışı kontr-terör
merkezini kurduğunu ifade ederek, “O dönem MİT içerisindeki yasadışı
yapılanma bugün Emniyet’te bulunmaktadır. Emniyet’te yalnızca hükümete
değil, Fethullah’a da çalışan bir yapılanma var” dedi. Cumhuriyet
Gazetesi'nden Meltem Yılmaz'a konuşan Yılmaz, dönemin Başbakanı Tansu
Çiller’in talimatıyla, başında eski MİT yöneticisi Mehmet Eymür’ün
yasadışı bir yapı kurduğunu ifade ederek, “O dönem MİT içerisindeki
yasadışı yapılanma bugün emniyette bulunmaktadır. Emniyette Fethullahçı
yasadışı bir yapılanma vardır” dedi. Ergenekon davasının “AKP iktidarına
hizmet ettiğini” anlatan Yılmaz “Devletin kendi içerisinde yapılması
gereken operasyon hükümet tarafından dejenere edildi, tamamen
sulandırıldı” diye konuştu.
2001'deki kendi döneminde Ergenekon örgütünün polisçe örtbas
edilmesine sessiz kaldı
Yukarıdaki şok sözleriyle şaşırtan Mesut Yılmaz, kendisinin başbakan
yardımcısı olduğu 2001 yılında Tuncay Güney'in sorgulanıp Ergenekon
örgütünün resmi belgelerle ilk defa deşifre edilmesine rağmen kendisine
bağlı polis şefinin neden soruşturmayı örtbas ettiğine, bu polis şefinin
fethullahçı olup olmadığına, niçin Tuncay Güney'in yurtdışına çıkarılıp
olayın unutulmaya bırakıldığına ve niçin darbe teşkilatlamakla suçlanan
Ergenekon terör örgütü üzerine kendi iktidarları döneminde değil de AKP
iktidara gelince 2003 yılından itibaren siyasi kararlılıkla
gidildiği gibi iddia ve suçlamalara ise sessiz kaldı.
(Abdullah Harun, 28 Kasım 2008)
|
JİTEM'in
varlığı 10 yıl sonra 2006 yılında tescil edildi
Mahkeme ve MİT belgelerinde JİTEM'in devlet adına yargısız infaz cinayetleri
Ali Bayramoğlu, 28 Kasım 2008, Yeni Şafak
Susurluk kazası 1996 yılında oldu. Askeri kanadın, JİTEM'in varlığı ise
10 yıl sonra 2006 yılında tescil edildi. Diyarbakır 3. Ağır Ceza
Mahkemesi Şubat 2006'da Diyarbakır, Mardin ve Batman'da öldürme,
kundaklama, bombalama eylemlerinden sanık 11 kişi hakkında görevsizlik
kararı verip, dosyayı askeri mahkemeye yollarken şunları söylüyordu:
"Sanıkların suç tarihinde JİTEM görevlisi olduklarının anlaşıldığı,
JİTEM'in jandarma istihbaratına bağlı olarak faaliyette bulunduğu, asker
şahısların işlemiş oldukları suçlardan dolayı askeri mahkemede
yargılanmasının gerektiği kanaatine varıldığı için…"
Ama oraya kadar… Daha ileri adım atmak mümkün olmadı… Susurluk'un askeri
derinliği görüldü, ama o derinliğe inmek söz konusu olamadı… Bugün
Ergenekon davası önemli ölçüde bu derinliği yargılıyor, "derin devletin
iç hesaplaşmalarının, derin devletin kurumsal ayakları ve korunan
kurumlarının izini sürüyor, sivil hizmetkarlarını ifşa ediyor"… Bu
parçaları birleştiren tutkal ise "askeri"…
Dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş'ın hazırladığı
Susurluk raporunun bir bölümünde şunlar yazar:
"Sn. Başbakan'a hiçbir açıklama yapmadan, MİT'in Yeşil hakkındaki
tesbitlerini, olduğu gibi takdim etmekte fayda görülmüştür.
- (...) Şahıs, Tunceli J.Blg.Komutanlığı'nın emirleriyle ve anılan
komutanlık adına, Nazimiye ve Ovacık bölgelerinde istihbari bilgiler
toplayarak, güvenlik kuvvetleriyle birlikte uygulamalara katılmıştır. Bu
çalışmalar sonucunda bölgedeki vatandaşlar nezdinde deşifre olması
nedeniyle, Jandarma Asayiş Komutanı tarafından Diyarbakır'a çekilmiştir
(...)
- (...) 27.05.1992 tarihinde Muş ilinde güvenlik kuvvetlerince yakalanan
5 PKK mensubu, sorgu amacıyla Özel Harekât Şb. Md.'ne götürülmeleri
sırasında adıgeçen tarafından öldürülmüşlerdir. Bingöl birimimizde
görevli 2 personelin de adının geçtiği olayla ilgili olarak, 28.05.1995
tarihli Ahmet Yeşil adı, imzası ve "Asayiş Kolordu Komutanlığı
Görevlisi" ibareli bir yazı bulunmaktadır (...)
Olay sonrası şahısla ilgili olarak intikal eden bilgilere göre, adıgeçen
Bingöl birimimiz tarafından, Asayiş Kolordu K.Yrdc'nın da bulunduğu bir
ortamda,
Bingöl İl Jandarma Komutanı'nın makam odasında tanınmış ve
anılanın (M.Yıldırım) para talebi üzerine Asayiş Kolordu K.Yrdc.
tarafından para verilmesinin emredildiği hususu müşahede edilmiştir (...)
Adı geçen, 05.05.1992 tarihinde Muş Valisi, Emn.Md., İl Jan. K. ve
Bingöl Blg. Md.'nün hazır bulunduğu İl Emniyet komisyonu toplantısına
katılmıştır.
Toplantıda Bingöl birimimizden yardım görmediğini ifade
etmiştir. (...)
- 1994 yılı itibariyle Diyarbakır Cezaevi'nde tutuklu bulunan Muhsin Gül
(Kod adı: Kekeç-Pepe-Metin,) 22.07.1994 - 16.08.1994 tarihleri arasında
Diyarbakır Cinayet Büro Amirliği'nde verdiği ifadelerde Yeşil'le ilgili
olarak;
Ankara Elmadağ İlçesi yakınlarında öldürülen Emekli Binbaşı Ahmet Cem
Ersever'i Ahmet Demir (Yeşil), itirafçı (General Zinnar kod) Alaattin
Kanat, (Mete kod) İbrahim Babat ile Hoca kod (ismi bilinmeyen) Antep
şivesi ile konuşan gözlüklü 35 yaşlarında, kısa boylu şahısların
öldürdüğünü, daha sonra Ersever'in arkadaşı Mustafa Deniz ve sevgilisi
Neval Boz'un da aynı şekilde öldürülmelerini müteakip, adıgeçenlerin
silahlarını Ankara Aydınlıkevler semtindeki jandarma istihbaratına
bıraktıklarını ve otobüsle gidecekleri yerlere gönderildiklerini..."
beyan etmiştir...
Rapor MİT'in, zikreden ise Başbakanlık Teftiş Kurulu… Tuncay Güney, MİT,
Eymür, JİTEM tartışmalarına benzerliği şaşırtıcı… Buzdağı budur, altında
ise malum derinliği ve tutkalıyla Ergenekon var…
(Abdullah Harun, 28 Kasım 2008)
|
  YÖK
davasında Ergenekon izi
Eski YÖK Başkanı Erdoğan Teziç'e silahlı saldırı girişimiyle ilgili
davanın gerekçeli kararında, olayın Ergenekon bağlantısı olduğu
şüphesini güçlendirecek tespitlere yer verildi.
Eylemi gerçekleştiren Nurullah İlgün'ün Ergenekon sanıklarından Kuvvayi
Milliye Derneği yöneticisi Hüseyin Görüm ile tanıştığı ve derneğin
hedeflerini ondan dinlediği belirtildi. Ergenekon davasının
iddianamesinde de Kuvvayi Milliye Derneği etrafında toplanan grubun,
"Türkiye'de şok suikastlar ve cinayetler planladığı" ileri sürülüyor.
Ayrıca, 25 Nisan 2007'de eski Erdoğan Teziç'e saldırıdan sonra İlgün'ün
üzerinden derneğe ait bir kart çıktığına dikkat
çekiliyor.
(Abdullah Harun, 28 Kasım 2008) |
Ergenekon davasının kapsamı hemen her
gün genişliyor, dava büyük yüzleşmelere hazırlanıyor. Duruşma salonu bir
kez ek inşaatla büyütüldü ama anlaşılan birçok kez daha büyütülecek.
Faili belli ancak arkasındaki güç bilinmeyen eylemler Ergenekon’la çakışmaya başladı. Ergenekon davası, birçok faili meçhul
cinayetin ve mağdurunun da gün yüzüne çıkmasında etkili oldu.
Ergenekon terör örgütü davası Silivri’de görülmeye devam edilirken,
Ergenekon soruşturması da diğer yandan hızla devam ettiriliyor. Öte
yandan bugüne kadar faili meçhul kalan ya da sadece tetikçileri
yakalanabilen birçok karanlık olay da Ergenekon davasıyla
birleştirilmeyi bekliyor. Faili meçhul cinayetlere kurban giden
kişilerin yakınları ise Ergenekon davasına müdahil olabilmek için
harekete geçti. Danıştay saldırısında hayatını kaybeden Mustafa Yücel Özbilgin’in oğulları davayı Silivri’de yakından izleyerek müdahil olmaya
hazırlanıyor. 1996 yılındaki Susurluk kazasından bir ay önce Perinçek'in
Aydınlık dergisinde yayınlanan
MİT raporunda uyuşturucu
kaçakçısı Askar Simitko olarak adı geçen ve Susurluk çetesince
öldürüldüğü belirtilen İranlı Asghar Sematgou'nun oğlunun bu davaya
müdahil olma
talebi, yıllardır Jitem adına Güneydoğu'da cinayet işleyip başka
örgütler üzerine attıkları iddiaları medyada yeralan PKK
itirafçılarından Abdulkadir Aygan'ın İsveç'ten haber gönderip Ergenekon
davasında sanık-tanık-mağdur olarak ifade vermek
istemesi, 1995 yılında Mardin Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden'in PKK
ile girdiği çatışmada alnından vurulup öldürüldüğü'nün açıklanmasına karşın kocasının PKK
tarafından değil Güneydoğu'da uyuşturucu ile şiddetle mücadele
etmesinden rahatsız olan Veli Küçük'le ilişkili devlet içindeki
çetelerce ensesinden vurulup öldürüldüğünü o tarihten beri iddia eden ve
18 Temmuz 2008'de Ergenekon
savcılarına
başvurup
beraberindeki tüm belgeleri teslim eden eşi Tomris Özden'in davaya
müdahillik
talebi, Özdemir
Sabancı ve Necip Hablemitoğlu
cinayetleri
ile son olarak Üzeyir Garih cinayetinin de Ergenekon Savcıları
tarafından Ergenekon Davası kapsamına
alınmış
olması bunun son örneklerini oluşturuyor. Ergenekon davasının
kapsamı genişledikçe genişliyor... İtalyadaki gladio davası da ilk başlarda
üç-beş kişiyle başlayıp 3500 kişinin yargılandığı bir davaya dönüşmüştü.
 Sabancı
ve Hablemitoğlu cinayetleri de Ergenekon davası kapsamına alındı
Türkiye'nin en derin cinayetlerinden ikisi daha Ergenekon Savcıları
tarafından, Ergenekon Davası kapsamına
alındı.
Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’e yardımcı olması için iki savcı daha
atandı. İkinci iddianameyi hazırlayan Zekeriya Öz’ün Sabancı ve
Hablemitoğlu cinayetlerini de Ergenekon eylemleri arasına koyduğu
öğrenildi. Terör örgütü Ergenekon davasıyla birlikte devam eden
soruşturmada flaş bir gelişme yaşandı. Soruşturmaya yürüten savcı
Zekeriya Öz’e yardımcı olması amacıyla, Ergenekon davasını yürüten
mevcut iki cumhuriyet savcısının yanı sıra, iki yeni savcının daha
soruşturmaya dahil edildiği de öğrenildi. Bugüne kadar pek çok olayda
bağlantısı gündeme gelen ancak Danıştay ve Cumhuriyet saldırılarıyla
sınırlı kalan Ergenekon soruşturmasına, Sabancı suikasti ve Necip Hablemitoğlu cinayeti de dahil edildi.
Tomris
Özden: Beni uyaran herkes susturuldu ve eşim alnından değil ensesinden
vuruldu
Güneydoğu'da Orgeneral Eşref Bitlis ve Tuğgeneral Bahtiyar Aydın'ın
esrarengiz ölümleri ile aynı döneme denk gelmesiyle dikkatleri çeken Albay Rıdvan Özden'in
Mardin'de öldürülmesi olayıyla ilgili eşi Tomris Özden, 18 Temmuz
2008'de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç
duyurusu
yaparak Ergenekon
savcılarından eşine otopsi yaptırmalarını istedi. Tomris Özden, eşinin
zamanında yetkililerin açıkladığı gibi PKK'lılarca uzun menzilli tüfekle
alnından değil ensesinden, yakın mesafeden Veli Küçük'ün dahil olduğu
devlet içi çetelerce öldürüldüğünü belirtti. Oğuztan ve Güney tarafından saatlerce
sorgulandığını söyleyen Özden, kocasını öldüren tetikçiyi nasıl
tanıdığını da anlattı.
Taraf
gazetesinde yer alan habere göre, Mardin Jandarma
Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden'in 1995 yılında "PKK ile girdiği
çatışmada öldürüldüğü'nün açıklanmasından bu yana, konu kapanmadı.
Kışlanın dışında, Kanas silahla alnının ortasından vurulduğu söylenen
Albay Özden'in eşi Tomris Özden, kocasının cenazesini almaya gittiği
andan itibaren yapılan tüm açıklamalara karşı çıkarak yetkilileri
"gerçeği açığa çıkarmaya" çağırdı.
13 yıldır bekliyordu
Tam 13 yıldır, yetkililere başvurma, medyadan çağrı, kitaplar, bu
kitaplar aracılığı ile savcılıklardan soruşturma açılmasını talep etme
gibi her yolu deneyen Tomris Özden hiçbirinden sonuç alamadı. İnsan
haklan ve barış aktivisti oldu. Polisten dayak yedi. Tehditlerle
uğraştı. En yakınlarından, ailesinden bile baskı gördü. Hatta ona "Sen
PKK'ya mı çalışıyorsun" bile dediler. Ama yılmadı. Kendisinin deyişiyle
"inatçı bir kadın." Oysa kocasının ardından annesini, onun ardından iki
kardeşini kaybeden Özden, yaşadığı stres ve üzüntü sonucu dört yıl da
hastalıklarla uğraştı. Bir dönem hep yanında olanların, o sıkıntılı
günlerde bir kez bile kapısını çalmamalarına kırgın olsa da,
yaptıklarından pişmanlık duymadığının altını özenle çizdi.
Ve Ergenekon Savcıları dinledi
Bugünlerde yeni kitabı için çalışan Tomris Özden heyecanlı. Bu heyecana,
yıllar süren uğraşlarının sonucu olarak gördüğü, Rıdvan Özden dosyasının
Ergenekon soruşturması kapsamına alınmasının yarattığı umut da eşlik ediyor. İlk
ve öncelikli talebi, Rıdvan Özden'e otopsi yapılması. Bugüne kadar onu
dinlemeyen, duymayan savcıların aksine Mehmet Ali Pekgüzel ve Zekeriya
Öz'ün ona neredeyse bir günü ayırmaları umutlarını tazelemiş.
Kendim gittim
Tomris Özden, Rıdvan Özden dosyasının Ergenekon kapsamına alınmasını ise
o hep koruduğu inatçılığı ile sağladığım söyledi. Çıkan haberlerin
aksine savcıların çağırmadıklarını, kendisinin gittiğini vurgulayan
Özden, şunları anlattı:
"Soruşturmasının daha birinci dalgasıydı. Tuncay Güney, Ümit Oğuztan ve
Veli Küçük'ün adları ilk kez gündeme gelmişti. Ben bu isimleri 13 yıl
önce yazmışım, bu isimleri telaffuz etmişim. Nisan sonu, mayıs başı
falandı. Savcıların adını bile bilmiyorum. Girdim savcılığa, devlet
hakkında suç duyurusunda bulunmak istiyorum, dedim. Adının daha sonra
Mehmet AU Pekgüzel olduğunu Öğrendiğim savcı dilekçemi aldı. Önce pek
ilgilenmediler. Hatta beni Eşref Bitlis'in karısıyla karıştırdılar. Ama
sonra sürekli soru sormaya başladılar. Kitaplarımdan bahsedince onları
da istediler. O gün eve Terörle Mücadele polisleri bir kaç kez gelip
gitti. Evdeki bütün yazılı dokümanları verdim. Neredeyse akşam saat
19.00'a kadar onlarla birlikteydim."
Günlükleri bir gazi getirdi
Özden, "Savcılığa verdiğim günlükleri bana bir gazi getirdi" dedi ve bir
dönem kendisini suçlayanların daha sonra bilgi ve belge getirmeye
başladıklarına dikkat çekti. Savcılığa verdiği bölümün 15-20 sayfa
olduğunu söyleyen Özden, eşinin ölüm haberi üzerine gittiği
misafirhanede eşinin odasının talan edildiğini, bütün dolaplarının
boşaltıldığını, ortalığa saçıldığını anlatarak, bu ortamda günlüklerin
de darmadağan edildiğini söyledi. "Anlaşılan bir bölümünü de bu gazi
almış" diyen Özden, önce kendisine yardım etmeye çalıştığını zannettiği,
ama sonra kendisini tehdit eden üsteğmen hakkında da suç duyurusunda
bulunmaya hazırlanıyor.
Üsteğmen L.G. uyardı
Üsteğmen L.G'nin kendisine "Rıdvan Albay çok sevdiğim bir insandı. Size
sövebileceğim tek şey, elbiselerini isteyin. Özellikle de kepini. Çünkü
dendiği gibi kepinin ön tarafında kurşun izi yoktu. Elbiselerini mutlaka
isteyin" dediğini ama bunun duyulması üzerine bu kez de kendisini tehdit
ettiğini anlatan Özden, söz konusu üsteğmenin ağır baskı yaşadığını da
ekledi.
Konuşunca öldürüldü
Tomris Özden, Albay Rıdvan Özden'in postası olan Erhan'ın ise konuştuğu
için öldürüldüğünü idda etti. Özden, bir polis memurunun bir gösteri
sırasında yanma geldiğini ve Erhan'ın dayısı olduğunu ve Erhan'ın
öldüğünü söylediğini aktardı: "Erhan bize, 'Rıdvan Albay'a PKK ölüsü
gibi davrandılar, soydular, son kuruşuna kadar aldılar. Anıları,
defterleri" her şeyi' dedi. Bu konuşmadan sonraydı. O polis memuru Erhan
ile iki arkadaşını bir otomobilin biçtiğini ve sonra da kaçtığını
söyledi. Olayın kaza olduğuna inanmadığını da ekledi."
Kocamın katiline emanet ettiler
Eşinin cenazesini almak üzere Mardin'e gittiğinde, kendisini hastaneye,
havaalanına götürüp getirmesi için yanına verilen kişinin kimliğini
yıllar sonra öğrenen Tomris Özden, bu kişinin 'Zeki' kod adlı İ.Y.
olduğunu, itirafçılar Murat İpek ve Murat Demir'den öğrendiğini
belirterek, yaşadıklarına ilişkin çarpıcı bilgiler aktarıyor. "Yanımda
dolaşan, sözüm ona beni sağa sola götürsün diye verdikleri bir adam
vardı. Ben de eşimin vurulduğunda üstünde olan eşyalarını araştırıyorum.
Bu adam bana 'Onların hepsi yakıldı, boş ver bacım. Onlar kötü anılar.
Al işte yenilerden. Hadi bacım hadi...' deyip duruyordu. Bu adamın
tarifini, yıllar sonra itirafçılar Murat İpek ve Murat Demir sordu,
çizdirdiler bana adamı, zaten çok ilginç bir tipti. Seyrek sakallı, köse
gibi bir adamdı. Benzi sarı, Tatar suratlı bir çocuk. Elmacık kemikleri
çıkıktı. Eşinizi işte o vurdu dedi itirafçılar. Bana tipini çizdirdiler.
Kısa boylu, elmacık kemikleri çıkık, sapsarı. Adamı tanımlayınca, 'tamam
işte o Zeki kod adlı İ.Y' dediler."
Eşinin yardımcısını suçladılar
Tomris Özden, İ.Y'yi eşinin yardımcısı Binbaşı C.K'nın tetikçi olarak
kullandığını öne sürerek gerekçelerine ilişkin de şunları anlattı:
"Benim eşim dürüst ve savaşa karşı bir insandı, ancak eşimin yardımcısı
olan C.K. haraç ve uyuşturucu gibi kirli işlere karışıyordu. Eşim bu
kirli işleri öğrenince C.K., sürekli yanında bulunan İ.Y. isimli
tetikçiye eşimi öldürttü. İ.Y'nin Mardin'de askerlik yaparken dört
kişiyi daha öldürdüğünü de öğrendim. Bendeki bu bilgileri, kısa bir süre
önce basına açıklamalar yapan PKK itirafçısı Murat İpek de yüzyüze
görüşmemiz sırasında doğruladı."
Ergenekon kapsamında
Davası görülen Ergenekon soruşturması kapsamına savcılığa teslim edilen
Rıdvan Özden'in dosyasında Murat Demir ve Murat İpek'in itiraflarının
yer aldığı kaset de bulunuyor.
Güney'le Oğuztan beni sorguladı
Ergenekon'un ünlü isimleriyle ilginç anlar yaşayan Tomris Özden, bu
isimler tarafından saatlerce sorgulanışını ve Tuncay Güney'in düğününe
davet edilişini şöyle anlattı: "Tuncay Güney o sıralar beni çok sık
arıyordu. 1996 falandı. Sıradan bir gazeteciydi benim için. Önce Akşam
Gazetesi adına bir röportaj yaptık. Sonra bir gün de, Barış Otobüsü
eyleminden sonra aradı. Flash TV'de çalıştığım söyledi, programa davet
etti. Ben de elbette sesimi duyurabildiğim kadar duyurmaya çalışıyordum.
Gittim, Ümit Oğuztan'la ikisi beni bir odaya kapadı. Ve 4-5 saat
sorguladılar. O süre içinde bir kaç kez Veli Küçük Paşa'yla da telefonla
konuştular. Sonra bir kez Oğuztan arayıp, 'yanlış anlamayın falan' dedi.
Tuncay Güney'le ise bir daha hiç görüşmedim."
Düğünde altın taktım
"Düşünün, o kadar ilgiliydi ki Tuncay Güney, Rıdvan'ın öldürülmesiyle,
beni hemen her gün arıyordu. Bir gün geleceğini söyledi ve düğününe
davet etti. Hatta bana, 'Ama benim eşim türbanlı, siz türbanlılarla bir
araya gelmezsiniz ki' dedi. Ben de, benim için önemli olanın insan
olduğunu belirterek, tabii ki gelirim dedim. Gerçekten de bütün
davetliler, gelin bile türbanlıydı. Geline de altın taktım. Ben hâlâ
inanamıyorum. O kadar efendi, o kadar duygusal bir çocuktu ki."
(Abdullah Harun, 27 Kasım 2008) |
MİT'ten
Doğrulayan Yalanlama!
MİT, Güney'in "kayıtlı kaynak" olmadığını belirterek, kayıtsız
kaynak olduğunu dolaylı olarak kabul etti
ANKARA 27.11.2008
MİT'ten İlginç Yalanlama
SABAH'ın dünkü tarihle manşetten duyurduğu ve aşağıda da yer verdiğimiz
"Kod adı İpek" başlıklı Tuncay Güney'in eski bir MİT elemanı olduğuna
ilişkin belgeyle ilgili MİT Müsteşarlığı ilginç bir
açıklama yaptı. Güney'in MİT'te Türkiye-İran masasında çalıştığı
yönündeki haberden sonra MİT dün yaptığı açıklamada şöyle denildi:
"Haberde yer alan belge teşkilatımıza aittir. Söz konusu belgenin
dışarıya yansıtılması ile ilgili idari soruşturma açılmıştır. Tuncay
Güney o dönem itibariyle şüpheli faaliyetlerinden dolayı dikkatimizi
çeken ve üzerinde çalışma yapılan bir şahıstır. Bu bağlamda, Tuncay
Güney kayıtlı bir haber kaynağımız değildir. Kuruluş ve işleyişi
tartışmalı olan Kontr Terör Merkezi, sorumluları ile birlikte 1997'de
kuruluş şemasından çıkarılmıştır. Teşkilata yönelik asılsız iddiaları
belirlenmiş senaryolara göre çeşitli dönemlerde ortaya atanların amacı
kamuoyu tarafından bilinmektedir. Milli İstihbarat Teşkilatı ile
doğrudan veya dolaylı şekilde bağlantı kurulmasına çalışılan söz konusu
yayınla ilgili yasal yollara başvurulacaktır. Kamuoyuna saygı ile
duyurulur." MİT açıklamasıyla bir yandan Tuncay Güney'in "kayıtlı bir
haber kaynağı" olmadığını duyurdu, bir yandan da belgenin üst kısmında
yer alan "K/TERÖR MERKEZİ" ibaresine açıklık getirirken Mehmet Eymür'ü
işaret etti. Açıklamada adı geçen Kontr- Terör dairesini Mehmet Eymür
kurmuş ve başında bulunmuştu.
Güney: MİT'e saygım var
Tuncay Güney, MİT'e çalıştığı haberiyle ilgili olarak
SABAH Gazetesinden Abdurrahman
Şimşek'in sorularını yanıtladı. Güney, "MİT elemanı mısınız?" sorusuna
"Konuşmak için biraz erken. Şu anda konuşup MİT ile karşı karşıya gelmek
istemem" yanıtını verdi. Güney, çalışmalarını MİT yasası gereği
anlatmayı doğru bulmadığını söyledi. "MİT çok saygı duyduğum bir
kurumdur" diyen Güney şunları söyledi: "Çalışmalarımla Türk
demokrasisine katkı sağladığıma inanıyorum. Bu konuda herhangi bir
teşekkür görmedim. Saygın bir karşılık görmedim. Bana alçakça
saldırıyorlar. Türk halkı adına yaptığım çalışmalarımla Ergenekon'un
mafyavari örgütlenmesi ortaya çıktı, ama taşlanan ben oluyorum."
Mahir Kaynak: MİT'e çalıştığı açık
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) bünyesinde bir dönem görev yapan Mahir
Kaynak, MİT'in Ergenekon davasının kilit ismi Tuncay Güney'in, "kayıtlı
eleman değildir" açıklamasını değerlendirdi. Atv Haber'e konuşan Kaynak,
MİT'in bu açıklamayla Tuncay Güney'i kullandığını kabul ettiğini
söyledi.
Ve Mehmet Eymür de konuştu
MİT eski Kontr Terör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür, teşkilatın Tuncay
Güney belgesiyle ilgili açıklamasında isim vermeden kendisini adres
göstermesine, "Neden beni işaret ediyorlar anlamadım" yanıtını verdi.
Eymür, MİT’in açıklamasındaki "Kuruluş ve işleyişi tartışmalı olan Kontr
Terör Merkezi, sorumluları ile birlikte 1997 yılında kuruluş şemasından
çıkarılmıştır" cümlesi ve Güney’in bu bölümün elemanı olduğunu gösteren
belgenin gerçek olduğu açıklanması ile ilgili Hürriyet’in yönelttiği
soruya şu yanıtı verdi: "Bakın; Tuncay Güney bir sürü laf ediyor, ’Belge
topladım MİT’e verdim’ diyor. MİT bu sözlerle ilgili bir açıklama
yapmazken, yaptığı açıklamada da beni neden işaret ediyor anlamadım.
Zaten önüne gelen beni işaret ediyor. Bu belgeleri inceleyen birisi
Mehmet Eymür’ün bu konularla bir alakasının olmadığını bilir. Tuncay
Güney’i tanımıyorum, hiçbir tanışıklığım, görüşmüşlüğüm yok. Tuncay
Güney, MİT’e bilgi verdiğini daha önce açıkladı. Kendi açıklamasına göre
MİT’e çalıştığı belli. MİT’e çalışıp çalışmadığını da bilmiyorum. Yıllar
önce Tuncay Güney’i isim vermeden ’çift meslekliler’ diye ben yazdım. Bu
kişinin gerçekten MİT’in elemanı olduğunu bilsem yazmam da, söylemem de.
Tuncay Güney’in bulunduğu yerler, sıradan bir kişinin bulunacağı yerler
değil. Tuncay Güney, ’Bilgileri Mehmet Eymür’ün adamlarına veriyordum’
diyor. Ben 1975 yılından bu yana Ankara’dayım. Benim adımı niçin
kullandığını bilmiyorum. MİT denilince aklına benim adım gelmiş
olabilir."
MİT, yalanlarken açıklarını örtemiyor. Resmi yazısında kod adı İpek'i
kullanmıştı
Teşkilat Güney'le 1997'de ilişkisinin kesildiğini ima etti Ancak
Ergenekon davası savcısına gönderdiği resmi yazısında Güney kod adıyla
"Tuncay Güney İpek" olarak yer aldı. Sabah Gazetesi'nde yer alan
Ergenekon'u deşifre eden Tuncay Güney'in MİT elemanı olduğu yönündeki
belgeli haberiyle ilgili açıklama yapan Milli İstihbarat Teşkilatı,
kendi resmi yazılarıyla da çelişkiye düştü. Haber üzerine yapılan
açıklamada Güney'in haber elemanı olmadığını, sadece 'hedef' olduğunu
kaydeden MİT, ilişkisinin de 1997'de kesildiğini ima etti. Ancak MİT'ten
9 Mayıs 2008'de Ergenekon savcılığına gönderilen resmi yazıda Tuncay
Güney'den kod adıyla birlikte "Tuncay Güney İpek" olarak bahsedildiği
ortaya çıktı. Ergenekon davasının başlamasına kısa bir süre kala savcı
Zekeriya Öz, soruşturma sırasında elde edilen MİT antetli belgeler ve
belgelerde yer alan bilgilerle ilgili olarak MİT'ten resmi bir talepte
bulundu. Savcılığın 3 Nisan 2008 tarihli 2007/1536 sayılı "Çok Acele"
yazısında elde edilen belgeler tek tek sayılarak MİT'ten doğrulama
istendi. Savcılık yazısında MİT'te Ergenekon ile ilgili mevcut, geçmiş
tarihlerde yapılmış çalışmalar ve Ergenekon'un deşifre edilmesine
yarayacak bilgi ve belgelerin de gönderilmesini talep etti. Savcılığın
bu talebi MİT tarafından gerçekten de hızlı bir şekilde yanıtlandı. MİT,
9 Mayıs 2008 tarihli, 11.010.05.051/14-16015736 sayılı cevap yazısında
ilginç bir isim kullandı. Savcılık talep yazısında "Tuncay Güney" adını
kullanırken MİT'in belgesinde Güney'den kod adıyla birlikte "Tuncay
Güney İpek" olarak bahsedildi. MİT'in yazısında "Anılan dönemde mezkur
mektup ve ekindeki CD'lerle ilgili olarak yapılan ön inceleme sonucunda
Tuncay Güney İpek'in bilgisayar yedekleri olduğu iddia edilen CD'lerin
bir bölümünün bazı şahıslarca kaleme alınan dergi/kitap/kitap başlığı ve
makaleler (Strateji Dergisi, Aydınlık, Doğu Perinçek vb.) ile açık
kaynak bilgilerinden, bir bölümünün ise kişi/kurum ve kuruluşlara ait
olduğu iddia edilen dokümanlardan oluştuğu ve bilgisayar ortamında arşiv
niteliğinde toplandığı izlenimi edinilmiştir" ibaresi
yeraldı.
(Abdullah Harun, 27-28 Kasım 2008)
Adı: Tuncay Güney, Kod Adı: İPEK, Görevi: MİT
adına Ergenekon ve JİTEM'e sızmak
Ergenekon örgütünün ortaya çıkmasına neden olan Tuncay Güney'in 'İPEK'
kod adlı MİT elemanı olduğu ortaya çıktı
SABAH 26.11.2008
Polis
şefi Adil Saçan Ergenekon'u örtbas etmişti
2001 yılında polise, bugün Ergenekon sanıklarından birisi olarak olayı
örtbas etmek suçlamasıyla yargılanan polis şefi Adil Saçan'a verdiği
ifadelerle ilk kez Ergenekon terör örgütünün ortaya çıkmasına neden olan
Tuncay Güney'in MİT elemanı olduğu, üstelik MİT'teki kod adının da
"İPEK" olduğu ortaya çıktı.
SABAH gazetesinin elde ettiği çok gizli
bilgiye göre Tuncay Güney, İPEK kod adıyla MİT'in Türkiye-İran Masası'na
bağlı olarak görev yapıyordu. Ancak sonradan MİT, Tuncay Güney'i JİTEM
ve Ergenekon'un içine sızdırdı. Güney polisteki sorgusunda deşifre
olunca, dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun tarafından ABD'ye
gönderildi.
Belgede kod ismi geçiyor
MİT'in 07.02.1997 tarih ve 10.251.01.011(IST00736) sayılı belgesinde
Tuncay Güney'in kimliği ortaya çıkıyor. Belgede "AOM (Ait Olduğu Masa) :
Türkiye İran" "Konu: Tuncay Güney (İPEK)" "HAT (Haberin Alınış tarihi):
07.02.1997" "VOT (Vakanın Oluş Tarihi): Metnin içinde" "KYN (Kaynak):
610/264 (MİT'in illegal dinleme kodu)" ve "T/K (Tali Kaynak): (Tali
kaynak yok)" ibareleri görülüyor. Son geçilen mesajın içeriğinde ise
Tuncay Güney'in başka bir gazeteciyle konuşmasından bahsediliyor.
Konuşmada Güney, kendisinin de komutanı olan tuğgeneral Veli Küçük
hakkında, Abdullah Çatlı ile bağlantılı olduğu yolunda birçok haberin
kamuoyunda yer aldığını, Hanefi Avcı'nın ifadesi ile de Veli Küçük'ün
zor durumda kaldığını, adı geçen generalin yaptıklarının ortaya çıkması
halinde kendisinin de bu durumdan etkileneceğini, zira Cem Ersever'in
öldürülmesi olayının da 'vuzuha kavuşacağını' anlatıyor.
MİT'çi Mehmet Eymür'den Ergenekonculara; 'Tuncay Güney içinize
başarıyla sızmış, zokayı yemişsiniz'
Tuncay Güney'in MİT elemanı olduğunu eski MİT Kontrterör Daire Başkan
Yardımcısı Mehmet Eymür de üstü örtülü biçimde yazmıştı. Eymür,
Atin.org
adlı sitede Aydınlık dergisi ve avukat Ceyhan Mumcu'ya yazdığı yanıtta "Tuncay
Güney'den bahsetmişsin. Bir istihbarat elemanı. Yetenekli birisi. Sizin
ekibe başarılı bir şekilde sızmış. İpliğinizi pazara çıkarmış. Zokayı
fena yemişsiniz" demişti.
Galip Tuğcu MİT'e soktu
Güney MİT'e çok genç yaşlarda, MİT İstanbul Bölge Başkanı Galip Tuğcu
tarafından kazandırıldı. 1990'lı yıllarda önce "Gerici Faaliyetler
Şubesi" sonra da İran Masası'na bağlı çalışan Güney, bu amaçla genç bir
gazeteci kimliğiyle, Ortadoğu'daki liderlerle yüzyüze görüşmeler yaptı.
Ancak 1992 yılında MİT Güney'in görevini değiştirdi. JİTEM ve
Ergenekon'a sızma görevi verilen Güney, ilk kez bu tarihte albay
rütbesiyle Ağrı'da görev yapan Veli Küçük ile tanıştı. 1996-97
yıllarında Susurluk skandalı sırasında MİT için önemli bir bilgi kaynağı
olan Güney, hem Susurluk hem de 28 Şubat sürecinde elde ettiği
bilgileri, MİT'in çalışma merkezi olarak kullandığı İstanbul Dolmabahçe
Sarayı Harem Dairesi'ne götürüyordu. Ancak Güney'in kimliği 2001 yılında
dönemin İstanbul Organize Suçlar Şubesi Müdürü Adil Serdar Saçan
tarafından yapılan sorguda deşifre edildi. İddiaya göre Güney'in JİTEM
kimliğinin deşifre olmasını istemeyen Veli Küçük, Güney'in serbest
kalmasını sağladı. Tam bu noktada MİT de devreye girdi.
MİT 2003'te Ergenekon örgütünü Başbakanlık'a bildirdi
Bizzat MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, CİA ile temas kurarak Güney'e 10
yıllık ABD vizesi aldı. Güney kendi adına pasaport ile MİT İstanbul
Bölge Başkanı Kubilay Günay'ın ekibi eşliğinde THY'nin New York tarifeli
uçağıyla ABD'ye gönderildi. New York'ta Güney'i karşılayanlar, Güney'i
Manhattan 301 East 94 Street adresindeki The Marmara Oteli'ne
yerleştirdi. Bir hafta sonra Manhattan Postanesi'nin yanındaki
gökdelende, Türk istihbaratının kullandığı bir daireye geçti ve 1 yıl
boyunca burada yaşadı. Elemanı Güney vasıtasıyla Ergenekon'u bildiği
halde yetkili mercileri haberdar etmeme suçlamasıyla karşı karşıya
kalmamak için MİT tam da bu tarihten bir yıl sonra ilk kez resmi bir
rapor hazırladı. MİT'in 2003'te Başbakanlık'a gönderdiği yazıda,
"2002'de postayla ulaşan 6 adet CD ve 2 sayfalık isimsiz mektupta
Ergenekon ile ilgili istihbarat alındığı" belirtildi. MİT'in Güney'le
ilgili ilk kez Tuncay Güney İPEK olarak bahsetmesi savcı Zekeriya Öz'ün
de dikkatinden kaçmadı. Savcı Öz, Tuncay Güney'den elde edilen, "MİT
Müsteşarlığı" başlıklı gizli ibareli 1996/114 sayı numaralı Yusuf Balbay
ve Dinçer Bozak imzalı belge nedeniyle, MİT'ten Güney'le ilgili bilgiyi
resmi olarak istemişti.
Ergenekon örgütü ondan çıkan belgelerle deşifre oldu
Bürosuna yapılan polis baskınında, şimdi "Terör Örgütü" olarak ilan
edilen "Ergenekon"la ilgili ilk somut belgelerin bulunduğu kişi olarak
bilinen Tuncay Güney,
SABAH'a önemli açıklamalarda
bulunmuştu. Bilgisayarında, "Ergenekon" denilen yapıya dair somut
bilgiler bulunduğu için, halen Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı
Zekeriya Öz'ün de çok önemsediği Tuncay Güney, Emekli Tuğgeneral Veli
Küçük'ten Sami Hoştan'a pek çok önemli ismin, Ergenekon'la ilişkisini de
ortaya çıkaran ilk kişi olarak biliniyor. Halen Kanada'da, haham olarak
görev yapan Tuncay Güney, son operasyonların çok derine inmediğini öne
sürdü. Operasyonun "Ergenekon'un sokaktaki adamlarına" yapıldığını
kaydeden Güney, "Küçük, Ergenekon'da Genel
Sekreterlik yapıyordu. 2001'e kadar Küçük'ün üstünde 7 kişi olduğunu
biliyorum. Örgütteki son görevi kaç numara bilmiyorum. İlk yedinin
içinde hala görevde olanlar olduğunu biliyorum ama, can güvenliğimden
dolayı açıklayamam" dedi. İşte Güney'in çarpıcı açıklamaları:

Bana
"Kaç" dendi
"Ergenekon örgütü benden çıkan belgelerle deşifre oldu. Ama maalesef
Türkiye'de iki savcı, beş emniyet müdürüyle bu iş bitmez. Yapılan
operasyon Ergenekon'un sokaktaki adamlarına yapılmıştır. Ben 2001
yılında, Ergenekon yapılanması ile ilgili 11 saat ifade verdim. Ancak
benim anlattıklarımdan dolayı bir operasyon yapılmadı. Dönemin Emniyet
Müdürü Adil Serdar Saçan, 9 günlük işkenceden sonra, emniyetteki
odasında eliyle pasaportumu bana vererek, 'Hiçbir işlem yapmadan dolaylı
olarak kaç' dedi. Ben de elimi kolumu sallaya sallaya Amerika'ya, oradan
Kanada'ya geçtim." "Küçük akıllı adamdır. Evinin altında silahları
saklayacak kadar aptal biri değildir. Dünya globalleşiyor. Artık dünyada
öyle silah tüccarları var ki, parayı havale ediyorsunuz, güvenli bir
şekilde silahlar istediğiniz adrese teslim ediliyor. Ama Ergenekoncular
akıllıdır. Polisin bazı adresleri tespit ettiğini anladıklarından,
eldeki silahlardan kurtuluyorlar. Ama aranılan silahlar belki de,
üzerine Türk bayrağı dikili bir elektrik binasının altında olabilir.
Kimbilir?"
(Abdullah Harun, 26 Kasım 2008)
|
Eski
PKK’lı ve JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan Ergenekon davasında ifade
vermek istiyor Eski PKK’lı ve JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan, her iki örgüt
tarafından yıllarca kullanıldığını ve bunların devamı olarak gördüğü
Ergenekon’da tanık olarak ifade vermek istediğini
söyledi
(30 Eylül 2008).
Halen İsveç'te yaşayan
ve JİTEM’deki görevi süresince birçok faili meçhul olay ve yasadışı
faaliyete bulaştığını anlatan Aygan, “Soruşturmada adı geçen pek çok
kişiyle bir zamanlar irtibatlıydım, görüşmelerim oldu. PKK, Ergenekon’un
ikiz örgütlenmesidir.” dedi.
PKK’dan kaçtım JİTEM'e tutuldum
PKK’ya muhalifliğiyle bilinen www.nasname.com adlı internet sitesine
konuşan Aygan, özellikle 1990-99 yılları arasında işlenen birçok faili
meçhul cinayetlerde yer aldığını anlattı. “1985 yılında, Ergenekon’un
ikiz örgütlenmesi olan PKK’dan kaçarken, kendimi, 1990-1999 yılları
arası tüm kirli işlerin ana omurgasını oluşturan JİTEM’in kucağında
buldum.” diyen Aygan, söz konusu çetenin emrinde asker veya sivil memur
olarak görev yaptığı bilgisini verdi.
Devletin cinayetlerden haberi vardı
JİTEM’deki görevi süresince birçok faili meçhul olay ve yasadışı
faaliyete karıştığını aktaran itirafçı, “Bu kirli işlerde birçok eski
PKK’lı gibi ben de işlenen cinayetlere ortak oldum. Sözünü ettiğim tüm
faaliyetlerin devlet-Ergenekon örgütlenmesinden bağımsız olarak
yürütülmediğini iddia ediyorum. Bu nedenle Ergenekon davasında hem
sanık, hem mağdur hem de tanık olarak ifade vermek istiyorum.”
açıklamasında bulundu.
JİTEM
elemanı Abdulkadir Aygan'ın itiraflarıyla Güneydoğu'da kontrgerilla
infazları (video)
(Röpörtajı Yapan: Hakan Akçura, 25 Mayıs 2008, süre:3.5 saat, FLV
formatında)
Seyretmek için
buraya tıklayınız
İndirmek için buraya tıklayınız (743 MB)
Abdulkadir Aygan hakkında daha geniş bilgi
(Abdullah Harun, 25 Kasım 2008) |
  Ergenekon'u öven hâkimden Kerinçsiz'e: Abi, bir emriniz
var mı?
'Ergenekon'un Çöküşü' isimli kitabı sebebiyle gazeteci-yazar Zihni
Çakır'a 1 yıl 6 ay hapis cezası veren Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi
Hakimi Hakkı Yalçınkaya'nın Ergenekon sanıklarıyla şok bağlantıları
ortaya çıktı.
Çakır'a verilen cezanın gerekçeli kararında Ergenekon'u aklayıcı
ifadeler kullanan Yalçınkaya'nın, örgüt üyeliğinden yargılanan Kemal
Kerinçsiz'le telefon görüşmeleri yaptığı belirlendi. Yalçınkaya,
Kerinçsiz'e 'abi' diye hitap ederken, Kerinçsiz de hakime, 'Hakkıcığım'
diyor. Görüşmenin sonunda Yalçınkaya, "Bir emriniz var mı?" diye de
soruyor. Alınan bilgilere göre söz konusu görüşme Kerinçsiz'in
Emniyet'teki sorgusunda da gündeme geldi. "6 Aralık 2007'de saat 17.19
sularında Hakkı Yalçınkaya ile telefon görüşmesi yaptığınız tespit
edilmiştir. Bu şahıs kimdir? Bağlantınız nedir?" sorusu karşısında
Kerinçsiz, susma hakkını kullanıyor.
Kemal Kerinçsiz, Hrant Dink hakkında 301. madde kapsamında suç
duyurusunda bulunmuş, her duruşma öncesi Şişli Adliyesi'nin önünde
gösteri yapmıştı. Hakim Yalçınkaya da, Hrant Dink'in yargılandığı 301
davasına bakan hakimler arasında yer alıyordu. Dink'in öldürülmesinin
ardından Yalçınkaya, Agos Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Arat Dink ve
İmtiyaz Sahibi Serkis Seropyan'ın 301. maddeden yargılandıkları davaya
da baktı. Yalçınkaya, sanıkları birer yıl hapis cezasına çarptırmış, bu
davanın gerekçeli kararı da çok ses getirmişti.
Yalçınkaya, gerekçeli kararda, Ermeni soykırımı iddialarının kabulünün
Türkiye'yi sonu gelmez kavgalar ile terörün içine çekeceğini
belirtmişti. Ergenekon terör örgütü yöneticisi olmaktan yargılanan Veli
Küçük de davanın müdahillerindendi. Kerinçsiz'le Hakim Yalçınkaya'nın
samimi konuşmaları kafaları karıştırırken Veli Küçük'ün de Şişli
Adliyesi'ndeki bağlantıları sayesinde rahatladığı biliniyor. Küçük'le
Kerinçsiz'in iddianameye yansıyan telefon görüşmelerinde bu durum açıkça
görülüyordu. Dink'in ölümünden Küçük'ü sorumlu tutan birçok kişi peş
peşe suç duyurularında bulunmuştu. Bu dönemde sık sık ifadesine
başvurulan Küçük, Şişli Adliyesi'ndeki bağlantılarından söz ediyor.
Küçük, bir telefon görüşmesinde Kerinçsiz'e, "Ben gittim o Şişli
savcısına. Ya ordaki o çocuklar, savcılar tanıdıklarımmış benim. Hepsi
geldiler meldiler şey yaptılar, gerekli ifadeyi verdik. Bi netice çıktı
mı? Bıktık şu Hrant Dink denen heriften ya hu." diyordu. Bir başka
görüşmede de, "Görüştüm Mecit de oradaydı, Mecit C. var, savcı. O gördü
beni. Mecit aldı beni şey yaptı, öbür arkadaşımız o Naci Bey şeymiş
duruşmadan çıkardılar falan. Söyledim verdim yani biraz da oturduk,
sohbet ettik geldim ya." diyordu. Kerinçsiz de, "Tamam zaten verecekleri
yine bunlar da takipsizlik kararı verecekler. Başka ne olacak yani."
karşılığını veriyordu. Yine bir görüşmede Kerinçsiz, "E o takipsizlik
kararı çıkar yani sorun yok onda ama yine de baktıracam yani." diyerek
Küçük'ü teskin ediyordu.
Yalçınkaya, son olarak yazar Zihni Çakır'la ilgili gerekçeli kararıyla
gündeme gelmişti. Kararın gerekçesinde öyle
ifadelere yer verilmişti ki hem Silivri Cezaevi'nde yargılanmakta olan
sanıklar aklanmış hem de Ergenekon manifestosuna imza atılmıştı. 12
Eylül 2008 tarihli gerekçeli kararda, terörle mücadele eden üst düzey
görevlilerin benzer ithamlarla pek çok kez pasifize edilmeye çalışıldığı
vurgulanarak, Çakır'ın kitapları da bu çerçevede değerlendirilmişti.
Ergenekon'un yargıya intikal ettiği hatırlatılarak, Çakır'ın insanların
TSK'ya olan güven ve inancını zaafa uğratmaya çabaladığı ileri
sürülmüştü. En çok dikkat çeken hususlardan biri de Ergenekon
iddianamesinde de yer alan birçok suçlamanın hayal mahsulü olarak
değerlendirilmesiydi. Bunlar arasında PKK ve Hizbullah gibi terör
örgütlerinin Ergenekon'la bağlantısı olduğu yönündeki iddialar da var.
Gerekçeli kararda Ergenekon'un bir terör örgütü olduğu iddiasından çok
'milli bir destan' olmasına vurgu yapılmıştı. (Zaman,
20 Kasım 2008)
(Abdullah Harun, 20 Kasım 2008) |
Ergenekon
Davası'nda Tahliye: Emekli Astsubay Mahmut Öztürk tutuksuz yargılanacak
Medyada sık sık, kendisi gibi Ergenekon davasında yargılanan sanık
emekli Binbaşı Zekeriya Öztürk'le adı karıştırılan emekli Astsubay
Mahmut Öztürk, Mahkeme heyeti tarafından tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi. Duruşmada sakin olduğu gözlenen
Mahmut Öztürk, uzun süren çarpraz sorgulara tutarlı yanıtlar verdi.
Öztürk savunmasında ''Benim ismim niye bu iddianameye konuldu
anlayamıyorum. Bir zamanlar şeref ve onurumla yaptığım... Asker olmamdan
dolayı buraya adım konuldu diye düşünüyorum'' şeklinde konuştu. Öztürk
Ergenekon sanıklarından Muzaffer Tekin'in askerde komutanı olduğunu
belirtti.
Muzaffer Tekin'in intihar girişimi
Tekin'in, Danıştay olayından sonra arandığını söylemesi üzerine, orman
içinde bulunan kendi evinde kaldığını ifade eden Öztürk, ''Eşim
arayarak, Tekin'in beni aradığını söyledi. Ben de yiyecek malzemesi alıp
eve gittim. Kanlar içinde yerde yatıyordu. Bana, 'Masada not var. Sana
bir şey olmayacak' dedi. 'Niye yaptınız?' dedim. Hastaneye gitmek
istemedi. İntihara teşebbüs ettiği bıçağı da Zekeriya Öztürk'e verdim.
Hastaneye gittiler. Ben hastanenin önüne gidince polisler gözaltına
aldı. Jandarmaya gittik. Ankara'da sorgulandım. 3 gün sonra bırakıldım.
Neye uğradığımı şaşırmıştım.'' Tekin'in intihar girişiminden sonra bıçak
dahil olmak üzere tüm malzemeyi bir torba içinde tutuklu sanıklardan
Zekeriya Öztürk'e teslim ettiğini, Öztürk'ün de bu torbayı İsmail
Eksik'e verdiğini anlatan Öztürk, suçun üzerine kalmaması için, Tekin'in
beyanda bulunması amacıyla basından bir kameramanı aradığını öne sürdü.
Ergenekon'da ilk dalga operasyonunda gözaltına alınan ve 17 ay tutuklu
bulunan Öztürk'ün tahliyesi duruşma salonunda alkışlarla karşılandı.
Zekeriya
Öztürk cezaevinde Mahmut Öztürk'e saldırmak istemiş
Emekli binbaşı Zekeriya Öztürk'ün, kendisine Muzaffer Tekin'in yaralanması olayında kullanılan
bıçağın akıbetini soran emekli astsubay Mahmut Öztürk'e saldırmak
istediği öğrenildi. Öztürk, savcıya verdiği ifadede, "Muzaffer Tekin'in
bıçağını ve notunu Zekeriya Öztürk'e teslim ettim. Tutuklanıp cezaevine
konulduğumuzda bıçağın polise teslim edilmemesini sordum. Cevap
vermediği gibi saldırmaya kalktı." dedi. İddianamenin ek klasörlerinde
yer alan ve davanın tutuklu sanıklarından Mahmut Öztürk, Cumhuriyet
Savcısı Nihat Taşkın'a tutuklandıktan yaklaşık 11 ay sonra verdiği ek
ifadede, Muzaffer Tekin'in Beykoz'daki villada yaralanmasına değiniyor.
İfadeye göre; Danıştay saldırısının ardından aranan Emekli Yüzbaşı
Muzaffer Tekin'in, Emekli Binbası Zekeriya Öztürk, İsmail Paker ve kapı
komşusu Zeki Yurdakul Çağman ile birlikte Beykoz Çavuşbaşı'ndaki
villasına geldiğini söyleyen Mahmut Öztürk, Zekeriya Öztürk ve İsmail
Paker'i daha önceden tanımadığını ifade etti. Mahmut Öztürk,
yaşadıklarını şöyle anlattı; "Zeki Yurdakul Çağman piknik yapmaya
geldiklerini söyledi. Birlikte vakit geçirdik. Muzaffer Tekin'in
moralinin bozuk olduğunu gördüm. Çağman, Tekin'in burada misafir olarak
kalmasını istedi, ben de ailesiyle sorunu olabileceğini düşünerek kabul
ettim. Ertesi gün kahvaltılık almaya gittim. Döndüğümde Muzaffer Tekin'i
üst katta balkonda yerde yaralı olarak yatarken gördüm. Ne olduğunu
sordum. Bana, Danıştay olayında kendisinin de adının geçtiğini, bu
durumu gururuna yediremediği için kendi bıçağı ile intihar etmek
istediğini söyledi. Bıçak yanında duruyordu, kendisine ait çakı
bıçağıydı. Çağman'ı arayarak ambülans ile gelmesini söyledim. Daha sonra
Zekeriya Öztürk ve İsmail Paker de geldi. Tekin'in intihar ettiğine dair
notu ile bıçağını poşet içerisine koyarak kolluk kuvvetlerine teslim
etmesi için Zekeriya Öztürk'e verdim. Onlar hemen Muzaffer Tekin'i kendi
araçlarına koyarak götürdüler." Zekeriya Öztürk'ün, Tekin'e ait intihar
notunu polise teslim ettiği halde bıçağı teslim etmediğini öğrendiğini
belirten Mahmut Öztürk, "Tutuklanıp cezaevine konulduğumuzda bu konuyu
kendisine sordum. Bana cevap vermediği gibi üstüme saldırmaya kalktı. Bu
olaya, aynı suçtan tutuklu bulunan Erol Ölmez de şahittir." diye
konuştu.
(Abdullah Harun, 19 Kasım 2008)
|
Eski Ödemiş Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu:
"Yeşil'i soruşturduğum için ceza aldım"
"1998 yılında bulduğum kimliği belirsiz cesedin Yeşil olduğundan
şüphelendim. Devlet soruşturma yapmamı engelledi"
Adana Cumhuriyet Savcısı olduğu dönemde; 12 Eylül darbesi, Kenan Evren
ve arkadaşları hakkında iddianame hazırladı. Bu yüzden, ‘görevi kötüye
kullandığı’ gerekçesiyle meslekten ihraç edildi. Eski Savcı Sacit Kayasu,
1980 öncesi dönemde kontrgerilla örgütlenmesini kuyruğundan yakalayan
ancak soruşturma sürecinde bedelini hayatıyla ödeyen Savcı Doğan Öz ve
Şemdinli olayının soruşturmasında Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın yargılanmasını isteyen Van
Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya gibi büyük kayaya çarpmış, kral
çıplak diyebilecek cesareti yüzünden parmakla sayılabilecek kadar az
sayıdaki hukukçularımızdan.12 Eylül darbecileri hakkında dava açtığı için
savcılıktan ihraç edilen ve bu yüzden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
kararıyla Türkiye'den tazminat kazanan Sacit Kayasu, Yeşil
olarak bilinen Mahmut Yıldırım'la ilgili inanılmaz iddialarda bulundu.
1998 yılında Ödemiş'te Cumhuriyet Savcılığı yaptığı döneme ilişkin bilgi
veren Kayasu, Yeşil'i araştırırken engellendiğini söyledi. Ödemiş'te
savcılık yaptığı dönemde 11 Eylül Pazar günü bir ceset bulunduğunu ancak
nöbetçi savcının olaya bakmayıp, olayı Pazartesi gününe kaydırdığını,
olay yerindeki ilk incelemenin ardından cesedin Ödemiş Devlet Hastanesi
morguna kaldırıldığını belirtti. Cesedin başlangıçta normal bir ceset
olarak baktıklarını söyleyen Kayasu, ölen kişiye işkence yapıldığının
belli olduğunu, cesedin gözlerinin oyulmuş, ellerinin içinin ve
ayaklarının derisinin soyulmuş olduğunu ve vücudunda 9 kurşun deliği
olduğunu gördüklerini belirtti.
Profesyonel bir cinayet
Cesedi gördüğünde cesedin 5-6 günlük olduğunu kaydeden Kayasu, otopsi
esnasında gördükleri cesedin gözlerinin oyulmuş olmasının, el ve
ayaklarının derisinin yüzülmesinin nedenini kişinin kimliğinin tespit
edilmemesi olduğunu kaydetti. "Cesedin eli ve ayağı yüzülüyor; gözleri
oyuluyor. Profesyonel bir cinayet. O kadar ateş edilmesine rağmen bir
tek mermi çekirdeği yoktu" diyen Kayasu, cesette dokuz kurşun deliği
olmasına rağmen mermi çekirdeği olmamasıyla daha önce hiç
karşılaşmadığını belirtti. İncelediği cesette çeşitli darp izleri
olduğunu da söyleyen Kayasu kişinin dövülmüş ve bağlanmış olduğunu
anladığını kaydetti.
 'Yeşil' olabilir şüphesiyle emniyetten bilgi istedim
Kayasu, " Şahsen ben Yeşil olarak kanaate vardım. Bu şahsi kanaatim
yeterli mi değil? Ne yapmak lazım? DNA ile otopsi lazım. Bunun için
İzmir 'e gönderdik.DNA 'ya esas olacak şeyleri alın akrabalarından da
tespit edin" dediğini söyleyen Kayasu, İzmir Adli Tıp Kurumundan " Biz
DNA testi yapamıyoruz" şeklinde bir cevap aldıklarını söyledi. Bunun
üzerine cesedin İstanbul'a getirilmesini istediklerini belirten Kayasu,
İzmir Adli Tıp Kurumunun cesedi göndermemek için maddi harcamaları neden
olarak gösterdiğini ve böyle bir cevap aldıktan sonra, cesedin
gömülmesini söylediklerini belirtti. Bu olaydan sonra cesedin İstanbul'a
getirildiğini belirten Kayasu, soruşturma dosyasının elinden genelgeyle
alınmasından sonra, olayı takip edemediğini belirten Kayasu, " Böyle bir
şeyin peşine düştüğüm andan itibaren kelleyi de koltuğa almam gerekir.
Niye kelleyi koltuğa alayım? Ben gereken şeyi söylemişim. İçişleri
Bakanlığı da dahil hiç kimse Savcı bey sen niçin bu cesedin Yeşil'e ait
olduğunu söylüyorsun diyen olmadı" şeklinde konuştu.
Olaydan sonuç alınamayacağını anladım
Konunun basına sızmasından sonra, iki cesetten bahsedildiğini cesedin
birinin Hendek'te diğerinin ise, Ödemiş'te ortaya çıktığına dair
haberler çıktığını söyleyen Kayasu, olayın sulandırıldığını belirtti.
Olayın basına sızmasından sonra, soruşturmanın sonuca ulaşamayacağını
düşündüğünü belirten Kayasu, cesedin bulunduğu sırada da Ödemiş'teki
basın mensuplarına haber yapılmaması konusunda telkinde bulunulduğunu
kaydetti.
Bizzat tehdit aldım
Olayın basına sızmasından sonra çeşitli tehditler aldığını, bu
tehditlerin kimisinin bizzat olduğunu kimisinin de telefonla tehdit
aldığını kaydetti. Birebir bir kişiden tehdit aldığını söyleyen Kayasu,
tehditlerin telefonla devam ettiğini belirtti. Kayasu, kendisini tehdit
edenlerden birinin profesyonel katil olduğunu düşündüğünü de söyledi.
"Tehditlerden sonra tahkikat nasıl devam etti ?" sorusuna Kayasu
tehditlerden yılmadığını ve olayı incelemeye devam ettiğini cevabını
verdi. Soruşturma devam ederken bakanlığın bu tür olaylara faili meçhul
cinayetlere Cumhuriyet Savcılarının bakacağına dair bir genelge
çıkardığını hatta o dönemde 'Yeşil Genelgesi' olarak anılan bu
genelgeyle dosyanın elinden alındığını belirtti. Dosya elinden
alındıktan sonra, genelgenin iptal edildiğini faili meçhul cinayetlere
Başsavcıların değil de, normal savcıların bakmasıyla ilgili değişikliğin
yapıldığını söyledi." Türkiye'de ilk defa oldu bu" diyen Kayasu şöyle
devam etti: "Başsavcının konuyla ilgili yetkisi vardı. Başsavcının
isteseydi bir başka savcıya soruşturma dosyasını teslim edebilirdi. İşin
içinde Yeşil olduğu için birtakım kesimler bundan korktu."
Mehmet adlı kişi Yeşil'in İzmir'in başka bir ilçesinde öldürüldüğünü söyledi
19999'un Ocak ayında ve Şubat ayında Güneydoğulu kod adı Mehmet olan bir
kişiyle bir telefon görüşmesi yaptığını ve bu görüşmelerin Nisan ayına
kadar devam ettiğini belirten Kayasu, "Mehmet adlı kişi Yeşil'in
öldürüldüğüne ve sorgulandığına dair elinde birtakım kasetler olduğunu
söyledi. Bana getirmek üzere iken son kez telefonda konuştuk. 'Geliyorum
Savcı bey. Yoldayım' dedikten sonra telefonun kesildi ve Mehmet birden
ortadan kayboldu" dedi. Mehmet adlı kişinin çeşitli telefon
numaralarından defalarca arandığını söyleyen Kayasu, Mehmet adlı kişinin
daha önce kendisini bulmak ve elindeki kasetleri vermek için Ödemiş'e
geldiğini ancak çevredeki istihbarat elemanlarından çekindiği için
otobüsten inmeden geri döndüğünü kendisine anlattığını söyledi. Kayasu
şöyle konuştu: "Telefon konuşmalarında Mehmet adlı kişinin Yeşil'in
İzmir'in başka bir ilçesinde öldürüldüğünü, öldürülmeden önce
sorgulandığını, sorgulanmasının kasete çekildiğini ve o kasetin
kendisinde olduğunu belirtti. Anlattığı şeylerin doğru olduğuna inandım.
Ayrıca, psikiyatristlere ses kasetlerini dinlettim. Onlar da bu kişinin
doğru söylediğini belirtti." Sacit Kayasu, "Kendisinin doğru söylediğine
inanmam için bana çeşitli telefon numaraları verdi. Telefon numarası şu
şunun şu şunun diye. Yeşil'in verdi. Birkaç kişinin daha verdi" diyerek,
Mehmet adlı kişinin kendisine güven vermek istediğini belirtti. Olayın
üzerinden 10 sene geçmesine rağmen Mehmet'in kendisini aramadığını
söyleyen Kayasu, telefonda konuştuğu kişinin öldürülmesinden
şüphelendiğini kaydetti.
Pek çok şey cesedin Yeşil olduğunu doğruluyor
"Pek çok şey o cesedin Yeşil olduğunu doğruluyor. Bunu ispatlamam için
elimde DNA olması lazım" diyen Kayasu, cesette parmak izi olmamasının
işleri zorlaştırdığını vurguladı."O an için kameraya çekmeyi düşündüm.
Kamera kayıtları bende olmadığı için, dosyaya koymadığım için bu sefer
ben suçlu duruma düşeceğim. Yani onlar hep düşündürdü beni o zaman. Daha
bu iş basına bile yansımadan" diye konuştu.
Yer değiştirme cezası aldım
Yaşanan olaylardan sonra yer değişikliği cezası aldığını belirten Kayasu,
"Türkiye Cumhuriyetinde hangi cesedin kimliği açıklanmadı? En basitinden
Ömer Lütfü Topal. Ömer Lütfü Topal öldürüldü demek suç mu? Ben de Yeşil
öldürüldü dedim. Suç mu? Dosyanın gizliliğini ihlal ediyorsun dediler.
Adana'ya. Yer değiştirilmeyle değil. Tayinle gönderildim. 7 gün sonra
yer değiştirme cezası verdiler. Bu tamamen bana uygulanan bir baskıdır"
dedi. Adana'ya tayin olduktan sonra gelen yer değiştirme cezası sonrası,
bir af kanunu çıktığını ve bu cezanın uygulanmadığını söyleyen Kayasu,
Adana'da kaldığını belirtti.
Derin devlet ile normal devlet içiçe geçmiş
Kayasu şöyle konuştu: "Derin Devlet ile normal devlet o kadar içiçe
geçmiş ki neresi derin neresi sığ anlayamıyorsunuz. Ama ben şunu
söylüyorum. Doğru bildiğin yoldan şaşmayacaksın. Benim çok şükür alnım
açık. Hakim savcı konuşmazsa kim konuşacak? Ben konuşmazsam vatandaş
nasıl konuşacak? Türkiye herşeyden önce bir kere demokrasiyi içine
sindirmeli. Eğer demokrasi yoksa, hak arama hürriyeti nasıl olacak? Yer
değiştirme cezası aldığımda bunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine
götürmek istedim ama cesaret edemedim. Çünkü niye? Öyle bir zihniyetle
karşı karşıyasın ki. Savcılık da devam ediyor o zaman. AİHM'e götürürsem
mutlaka iptal edecek bir şeyler bulurlar."
(Abdullah Harun, 18 Kasım 2008)
|
 Susurluk komisyonu üyelerinin ve bilgi sahibi
bazı kişilerin başına gelen esrarengiz(!)
kazalar
26/11/1996 tarihinde kurulan Meclis Susurluk Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış’ın dün star’da manşete
taşınan önemli açıklamaları vardı: ‘Komisyon üyesi Bedri İncetahtacı it
kapanı yöntemiyle kazaya zorlanarak öldürüldü. Raportör Akman Akyürek
bilgi sızdırıyordu, onu da kullandılar ve infaz ettiler.’ 11 yıl sonra
gelen bu açıklamaları önemli kılan, şüphe yok ki, Ergenekon sürecidir.
Susurluk hesabı tüm yönleriyle iyi görülebilseydi, belki bugün Ergenekon
olmayacaktı. Olsa bile ‘güdük’ kalacaktı. Her şeye rağmen bugünü daha
iyi kavramak için Susurluk fotoğrafı ve o süreçte yaşananlar iyi
okunmalıdır.
Akman Akyürek (TBMM Susurluk komisyonu raportörü)
Elkatmış’ın ‘infaz’ edildiğini düşündüğü Akman Akyürek, 9 Aralık 1997
günü sabaha doğru 04.15 sularında İstanbul Maslak’ta içinde bulunduğu 06
YJY 80 plakalı aracın bir kamyonla çarpışması sonucu 36 yaşında hayatını
kaybetti. Akyürek’i ölüme götüren 41 H 1659 plakalı kamyon, Gölcük
trafiğinde Şerafettin Akdeniz adına kayıtlıydı. Olay sırasında kamyonu
kullanan sürücü Hasan Bakcan ise İzmit’ten Rami’deki Kuru Gıda
Toptancılar Sitesi’ne soğan taşıyordu. Görgü tanıklarına göre; Kaza
esnasında ‘şık’ giyimli biri ‘ben sağlıkçıyım’ diyerek kanlar içindeki
Akyürek’e yaklaşıp nabzını yokladı. Sonra hiçbir şey söylemeden
etraftakilere ‘Hemen hastaneye götürün’ dedi. Ama olay yerinde hayatını
kaybetmişti. Resmi kayıtlarda ise ‘aşırı hız ve dikkatsizlik nedeniyle
meydana gelmiş kaza’ kaydına yer verildi. Hata ise 8/8 Akyürek’teydi! En
az ölüm kadar şaşırtıcı olan Akyürek’in aracından çıkan gizli dosyalar,
belgeler, yüksek meblağdaki paralar, banka dekontları, Burberys ve Zegna
gibi pahalı markalara ait kıyafetlerdi. Akyürek’in evinden çıkanlar ise
daha da şaşırtıcıydı. Tereke Hakimi Yılmaz Uğurlu’nun hazırladığı rapora
göre; Akyürek’in fotoğraflarının yapıştırıldığı, birinde ‘Seydo Cansıya’
diğerinde ‘Murat Uslu’ isimlerinin yazılı olduğu iki sahte pasaport
bulundu. Pasaport bilgilerine göre; Seydo Cansıya, Şanlıurfa doğumlu ve
duvar ustasıydı. Murat Uslu ise Ankara doğumlu ve mühendisti. Eski hakim
ve Susurluk Komisyonu’nda Başbakanlık Müşaviri olarak görev yapan
Akyürek’in sahte pasaportlara neden ihtiyaç duyduğu, bir devlet
görevlisinin pahalı kıyafetleri nasıl satın aldığı ve zenginleştiği
sorusu, şu ana kadar cevap bulmuş değildir. Cevapsız kalan önemli soru
ise şu: 9 Aralık günü saat 01.15’de Bolu turnikelerinden geçen Akyürek,
02.00 sularında bir telefon görüşmesi yaptı, kazadan yaklaşık iki saat
önce gerçekleşen bu görüşmede Akyürek, kiminle konuştu? Mesela bu kişi,
henüz yargı önüne çıkmayan Ergenekon şüphelilerinden biri olabilir mi?
Ayrıca, dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın
hazırladığı Susurluk Raporu’ndaki telefon görüşmelerinden hareketle
yapılan şu değerlendirme dikkat çekici olmalıdır: ‘Akman Akyürek ile
Sami Hoştan irtibatlıdır.’ Komisyon üyesi Fikri Sağlar'ın sözleri de bu
ayrıntıya dikkati çekiyor; “Akman Akyürek, birçok bilgi ve belgeye biz
komisyon üyelerinden daha erken ulaşıyordu. Komisyonun bir kapalı
oturumunda bununla ilgili bazı kuşkularım olduğunu dile getirmiştim.
Çünkü hem bizden önce bilgilere ulaşıyordu, hem de bizim ortaya
koyduğumuz bilgiler ışığında başka şeyler ortaya koyuyordu. Bu, bizi
farklı ve yanlış yönlendirme çabası da olabilirdi. Benim için büyük bir
kuşkuydu. Farklı yerlere bakmamızı isteyen ya da bakmamızı engelleyen
bir davranış olabilirdi. Bu kuşkularımı dile getirdim. Akyürek’in kaza
geçirip ölmesinden sonra, bu kuşkularımızdan hareketle bir çalışma
yaptık. Kazanın ardında yatan nedenler konusunda bir sonuca ulaşamadık.
Yalnız Akyürek’in istihbarat örgütleri ile ilişki içinde olduğunu
anladık. En azından böyle bir kanaatimiz oluştu.”
Bedri İncetahtacı (TBMM Susurluk komisyonu üyesi)
Elkatmış’ın dediği gibi İncetahtacı’nın ölümündeki sır perdesi henüz
aralanmış değildir. Bu perde aralanmadıkça, Elkatmış’ın iddiasındaki
gibi ‘İt Kapanı’ şüphesi zihinleri paralayacaktır. Biliyorsunuz
İncetahtacı, 21 Kasım 1999 günü Köln’de düzenlenen bir konferansa
katılmak üzere Esenboğa havalimanına doğru giderken yolda geçirdiği
trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. O gün Finlandiya Cumhurbaşkanı
geliyordu. Protokol yolunun bir an önce temizlenmesi için
İncetahtacı’nın aracı Akyurt Jandarma Karakolu’na çekildi. O tarihte bu
olayı ‘suikast’ olarak değerlendiren kimi Saadet Partisi yöneticileri
sorumlu olarak MOSSAD’ı gördüler. SP Fatih İlçe Başkanlığı’nın web
sayfasında İncetahtacı için ‘MOSSAD tarafından planlanan bir suikast
sonrası şehit oldu’ ifadesine yer verildi. Komisyon üyesi Fikri Sağlar:
“Bedri İncetahtacı olayı da, Ertuğrul Berkman ve Akman Akyürek olayı
gibi çok önemli, çok ciddi bir olay. Onu da araştırmıştım. Bedri
İncetahtacı çok çalışkan bir arkadaşımızdı ve Susurluk Komisyonu’nda
aktif rol oynadı. Meclis Susurluk Komisyonu’nda bazı arkadaşlarımız çok
pasifti. Ama Bedri İncetahtacı en aktif üyelerden biriydi. Konunun
çözülmesi doğrultusunda araştıran, bilgi bulan, bilgiyi ortaya koyan, o
bilgi ışığında yeni şeylere ulaşmaya çaba gösteren bir arkadaşımızdı.
Onda da hayli bilgi olduğu düşüncesindeyim.”
Fikri Sağlar (TBMM Susurluk komisyonu üyesi)
Susurluk olaylar zinciri hakkında bilgi sahibi olan kişilerin altı yıl
içinde trafik kazalarına kurban gitmesi sadece tesadüf müydü? Fikri
Sağlar, “Hayır” diyor.
Fikri Sağlar iki kez ölüm tehlikesi atlattı. İlki, 1998 sonu yaşandı.
Ford marka aracını bakım için koruma ve şoförü aracılığıyla bir
tamirciye gönderen Sağlar, aracını tamirciden aldıktan sonra Ankara dışı
yolculuk için Esenboğa’ya doğru yola çıktı. Tamirden sonra ilk kez
kullanıyordu. Havalimanının girişindeki kontrol noktasında aracın ön sol
lastik bijonlarının bağlı olduğu metal disk koptu. Süratli olmaması,
kendini büyük bir faciadan kurtardı. Bilirkişi raporunda ‘disk kopması’
metal yorgunluğuna bağlandı. Bundan tatmin olmayan Sağlar, Ford
temsilciliğine giderek bilgi istedi. Şu cevabı aldı: ‘Metal yorgunluğuna
bağlı olarak bu tür hasarlar olabilir. Ancak bu durum, beş binde bir
ihtimaldir. Sizin aracınız bakımlı, bu ihtimal çok zayıf...’ ‘Ben
Ankara’da yokken korumalarım arabayı tamire bırakmış. Havaalanı’na beni
almaya geldiklerinde bu olay meydana geldi. Önce Allah, sonra
şoförümüzün dikkati sayesinde o kazadan kurtulduk.’ Sağlar diğer
tehlikeyi ise 1999 yılı Kasım ayında atlattı. İstanbul’dan Ankara’ya tek
başına dönen Sağlar, Gölbaşı İncek kavşağında bir kamyon tarafından
sıkıştırıldı. Aracıyla yan bariyerlere çarpan Sağlar, şarampole
yuvarlandı. Aracın rotu kırıldı. Sağlar, “Aynı minvalde midir
bilemem. Türkiye tesadüfler ülkesi kabul ediliyor. Ama tesadüflerin
bir politika olduğunu biliyorum artık. Türkiye’de hiçbir şey tesadüf
değil.”
Ertuğrul Berkman (Emekli MİT görevlisi)
Emekli MİT görevlisi Ertuğrul Berkman, Ortadoğu uzmanıydı. Özellikle
Kuzey Irak’taki Kürt hareketleri, PKK ve uluslararası bağlantılarına
dair özel bilgilere sahipti. Susurluk Komisyonu üyesi Fikri Sağlar’la
irtibat kurup birkaç defa buluşup görüştüler. Çoğunlukla Sağlar’ın
Çankaya’daki ofisinde bir araya geldiler. Berkman, 29 Ağustos 1997 günü
şüpheli bir trafik kazası sonucu öldü. Sağlar da yakınları da ölümü
‘şüpheli’ buldu. Sağlar, “Ertuğrul Berkman beni Meclis’te ziyaret
ederek çok önemli bilgi ve belgeler vermişti. Yaz tatili dönüşü bize bir
rapor hazırlayıp vereceğini söyledi. Fakat maalesef yaz sonunda bir
trafik kazası geçirerek hayatını kaybetti.”
Sedat Karagül (Susurluk sanığı İbrahim Şahin davasının hakimi)
Susurluk sanığı İbrahim Şahin, yargılandığı İstanbul 6 Numaralı DGM
Heyeti Başkanı Sedat Karagül’e ‘Bana süre verin yapacağım açıklamalarla
yer yerinden oynayacak’ dedi. 27 Mart 2000, duruşma günüydü. Hakim
Şahin’i beklerken, o Eskişehir-Yalova yolunda kendi kullandığı ciple
kaza geçirdi, hafızasını kaybetti! Bu arada Hakim Karagül sürpriz bir
kararla görevinden alındı. Yerine atanan Hakim Metin Çetinbaş kısa
sürede davayı sonuçlandırdı, şimdi ise Ergenekon’da Kemal
Alemdaroğlu’nun avukatlığını yapıyor. (Faydalanılan kaynaklar: Şamil
Tayyar, Star, 17 Kasım 2008 tarihli
yazısı, Aksiyon dergisi, 08.11.2004,
sayı:518)
(Abdullah Harun, 17 Kasım 2008) |
 Savcılık: Polis takibi Osman Paksüt'e değil Ergenekon
kapsamında eşi ile Çömez'e Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Paksüt
ve eşinin izlenmesine ilişkin soruşturma bitti. Polislerin, Ferda Paksüt ve Çömez’i Ergenekon için
izlediği ortaya çıktı.
Gündeme bomba gibi düşen dinleme olayına soruşturmayı yürüten Ankara
Cumhuriyet Başsavcılığı noktayı koydu. Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt ve eşi Ferda Paksüt’ün,
polise ait dinleme aracıyla izlendiğine ilişkin iddiaları üzerine
başlatılan soruşturmada, resmi görevliler hakkında "takipsizlik" kararı
verildiği öğrenildi. Savcı Vahdet Polatkan’ın kararda Osman Paksüt’ün değil, Ergenekon
kapsamında ifadesi alınan eşi Ferda Paksüt ile yine aynı soruşturma
kapsamında hakkında yakalama emri bulunan AKP eski Milletvekili Turhan
Çömez’in dinlendiği ve izlendiğine ilişkin tespitlere yer verdiği
bildirildi. Kamuoyunda günlerce tartışılan olayda, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili
Osman Paksüt ve eşi Ferda Paksüt, 13 Mayıs’ta öğle yemeğine giderken
takip edildiklerine ilişkin şüphe üzerine Kavaklıdere Tenis Kulübü
önünde arkalarındaki siyah Doblo marka aracın yanına giderek, kim
olduklarını sormuş, yanıt alamayınca da Ankara Emniyet Müdürü Ercüment
Yılmaz’ı aramışlardı. Olay yerine gelen Yılmaz ise aracın Kaçakçılık ve
Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’na ait olduğunu ve bir
uyuşturucu operasyonu nedeniyle bölgede bulunduğuna ilişkin Paksüt
çiftine bilgi vermişti. Olayın kamuoyuna yansıması ardından Paksüt de
uzun süredir dinlendiğine ilişkin kuşkularını dile getirmiş ve Ankara
Cumhuriyet Başsavcılığı resen soruşturma başlatmıştı.
Dinleme yapanlara takipsizlik
Soruşturmayı yürüten Ankara Cumhuriyet Savcısı Vahdet Polatkan yaklaşık
5,5 aylık çalışmasını tamamladı. Bu sürede aldığı onlarca ihbarı
değerlendiren Polatkan, Paksüt çiftinin de bilgisine başvurmuştu. Bir
ihbarın ardından Polatkan’ın talebi üzerine İstanbul Emniyet Müdürlüğü,
KOM Şube Müdürlüğü’nde arama yapılmış ancak Ergenekon soruşturması
savcılarının üst mahkemeye yaptığı itiraz üzerine arama
tamamlanamamıştı.
İzleme Çömez ve Paksüt'ün eşineymiş
Polatkan’ın, dinleme ve izleme yaptıkları ileri sürülen kamu görevlileri
hakkında "takipsizlik" kararı verdiği öğrenildi. Kararda, Osman Paksüt’ün izlenmediği ancak Ergenekon soruşturması çerçevesinde
"şüpheli" olarak ifadesine başvurulan eşi Ferda Paksüt ile olay günü
öğle yemeği yedikleri eski AK Parti Milletvekili Turan Çömez’in
izlendiği ve dinlendiği tespitinin yer aldığı öğrenildi.
Kararda, Ferda Paksüt ve Çömez hakkında İstanbul mahkemelerinin
"Ergenekon terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmek suçundan"
vermiş olduğu yasal dinleme kararları bulunduğuna ilişkin tespite de yer verildiği
bildirildi.
(Abdullah Harun, 14 Kasım 2008)
|
 Kuşkularımızın
doğruluğu ortaya çıkıyor
Konsolosluk
saldırısında Ergenekon izine somut ikinci bir kanıt daha bulundu!
Abdullah Harun
Olayın
hemen ardından sitemizde de belirttiğimiz gibi
ABD Başkonsolosluğu'na 9 Temmuz 2008'de düzenlenen saldırının
arkasındaki karanlık(!) kontrgerillacıların, Ergenekon terör örgütü üzerine yılmadan giderek peşpeşe
darbeler vuran polise yönelik intikam alma ve gözdağı vermeyi
amaçladıkları çok açıktı. Saldırı abd konsolosluğuna yapılmış gibi göründüğü halde, sadece
pompalı tüfek ve tabanca gibi ateşli silahların kullanılması ve polis
memurlarının hedef alınması hemen dikkat çeken ayrıntılardı. Saldırıda 3 emniyet
mensubu şehit olmuş, teröristler Erhan Kargın, Bülent Çakır ve Raif Topgil ölü ele geçirilmişti.
Bu teröristlerden
Erkan Kargın'ın, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan sanıklarla sık
sık telefon görüşmesi yaptığı 18 Eylül'de
belirlenmişti.
Polisin ulaştığı bu bilgi, hain saldırının Ergenekon üyeleri tarafından
azmettirildiği iddiasını güçlendirirken, konsolosluk saldırganı
Kargın'la görüşen sanıkların kimliği de dikkat çekmişti.
Edinilen bilgilere
göre Ergenekon soruşturmasından halen tutuklu bulunan Erol Ölmez ve Kuvayı Milliye 1919 Derneği kanadı ile irtibatlı olduğu tespit
edilen bu kişiler, Fatih Çarşamba'daki İsmailağa cemaatine sızmaya
çalışan ekibin arasında yer alıyor. Söz konusu sızma girişimi Savcı
Zekeriya Öz'ün hazırladığı iddianamede de ayrıntılarıyla anlatılmıştı.
Türkiye'de siyasî kaos oluşturmak için suikastlar ve bombalama eylemleri
yaptığı belirlenen Ergenekon terör örgütüyle ilgili bugün önemli bir
bağlantıya daha ulaşıldığı öğrenildi.
Erol Ölmez'in konsolosluk saldırısıyla olan bağlantısı uzun süredir araştırılıyordu
ABD Konsolosluğu'na yapılan saldırıya ilişkin soruşturmayı yürüten
Cumhuriyet Savcsı Fikret Seçen, Ergenekon soruşturması kapsamında
tutuklu yargılanan Erol Ölmez'in ifadesini aldı. ABD'nin İstanbul
Başkonsolosluğu'na saldırıda öldürülen Bülent Çınar'ın Ergenekon sanığı
Erol Ölmez'le telefon görüşmesi yaptığı ortaya çıktı. Bu bilgiyle
birlikte, başkonsolosluğa saldırıyla Ergenekon çetesi arasında bağlantı
olduğu kesinleşti. Bugün adliyeye çıkarılan Erol Ölmez ile Muzaffer Şenocak, Cumhuriyet savcıları Zekeriya Öz ve Seçen'in odasına çıkarıldı.
Şenocak'ı Savcı Öz'ün sorguladığı öğrenilirken, Ölmez'in, ABD
Konsolosluğu'na düzenlediği saldırı sırasında olay yerinde ölen Bülent
Çınar'la olan telefon görüşmelerinden ötürü sorgulandığı öğrenildi.
Adliyedeki işlemlerinin ardından Şenocak ile Ölmez, tutuklu bulundukları
cezaevine götürüldü.
(Abdullah Harun, 12 Kasım 2008) |
 Şemdinli Olayı ile Ergenekon bağlantısı ortaya çıktı
Şemdinli'de 2005'teki bombalama eylemi ile Ergenekon arasında
bağlantı ortaya çıktı. İddialara göre, bomba atmaktan yargılanan PKK
itirafçısı Veysel Ateş, firari Ergenekon sanığı emekli Tuğgeneral
Levent Ersöz'ün ekibinde yer alıyordu. Ateş'i, Ersöz'ün itirafçı
yaptığı öğrenilirken, iki isim ilginç bir soruşturma dosyasında yan
yana geçiyor. Ersöz ve Ateş, 2001'deki 'Silopi kayıpları' olayının
sorumlusu olarak gösteriliyor. Soruşturma, Serdar Tanış ve Ebubekir
Deniz'in gözaltında nasıl kaybolduğunu araştırmak için başlatılmış,
ancak sonuçsuz kalmıştı. Tanış ve Deniz aileleri, şimdi 'yüzyılın
davası'na müdahil olmak istiyor. Çocuklarının ölümünden dönemin
Şırnak Jandarma Komutanı Ersöz ve ekibini sorumlu tutan aileler,
"Ergenekon ve Silopi birbirinden bağımsız değil." diyor.
Kapatılan HADEP Silopi İlçe Başkanı Serdar Tanış ve ilçe yönetim
kurulu üyesi Ebubekir Deniz, 25 Ocak 2001'de Silopi İlçe Jandarma
Komutanlığı'na çağırıldıktan sonra bir daha haber alınamadı. Oğlunun
kaybolmasından önce Şırnak İl Jandarma Komutanı Levent Ersöz
tarafından tehdit edildiklerini iddia eden Serdar Tanış'ın babası
Şuayip Tanış, Ersöz ve ekibinde bulunan isimler hakkında şikâyetçi
oldu: "Olayın failleri Levent Ersöz ile ekibinde bulunan Taşkın
Akgün, Selim Gül, Süleyman Can ve PKK itirafçısı Veysel Ateş'in adli
makamlar önünde hesap vermesini istiyoruz." Silopi savcılığı
tarafından 2001 yılında açılan soruşturma takipsizlikle sonuçlandı.
Tanış ve Deniz'in davası 2001 yılında Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi'ne (AİHM) taşındı. AİHM'ye yapılan başvuruda Şırnak İl
Jandarma Alay Komutanı Levent Ersöz, Silopi İlçe Jandarma Komutanı
Süleyman Can, Alay Komutanlığı İstihbarat ve Sorgu Birimi'nde
görevli Taşkın Akgün, jandarma istihbarat görevlileri Selim Gül ve
Veysel Ateş hakkında kamu davası açılması talebinde bulunuldu. AİHM,
2 Ağustos 2005'te verdiği kararda Tanış ve Deniz'in kaybolmalarından
kamu makamları sorumlu tutuldu. Türkiye'yi 172 bin Euro tazminat
ödemeye mahkûm etti. Tanış ve Deniz'in aileleri AİHM kararından
sonra yeniden şikâyetçi oldu, ancak sonuç alamadı.
Ergenekon soruşturması kapsamında dönemin Alay Komutanı Levent Ersöz
hakkında tutuklanma kararı çıkması üzerine Tanış ve Deniz'in
aileleri yeniden harekete geçti. Silopi savcılığına verilen
dilekçede Ergenekon olayı ve Silopi kayıplarının birbirinden
bağımsız olmadığına dikkat çekilerek, "Levent Ersöz hakkında şu anda
yakalama kararı vardır. Biz Ersöz'ün yakalandığında bu olayla ilgili
ayrıca ifadesinin alınmasını ve faillerinin bir an önce ortaya
çıkarılmasını istiyoruz. Olayın failleri Levent Ersöz ve ekibinin
bir an önce adli makamlar önünde hesap vermesini istiyoruz."
ifadelerine yer verildi.
Ergenekon soruşturmasında hakkında tutuklama kararı bulunan Ersöz,
halen Rusya'da. PKK itirafçısı Veysel Ateş ise Şemdinli'de 9 Kasım
2005'te bir kitabevine düzenlenen bombalı saldırıda gündeme
gelmişti. Şemdinli iddianamesinde yer alan bilgiye göre, terör
örgütünden kaçtıktan sonra Kuzey Irak'ta IKDP'ye sığınan Ateş,
2000'de Türkiye'ye iade edildikten sonra Ersöz'e bağlı Silopi
Jandarma Komutanlığı'na teslim edildi. Burada sorgulanan Veysel
Ateş, daha sonra Tuğgeneral Levent Ersöz tarafından itirafçı
yapıldı.
Askerî mahkeme Şemdinli sanıklarını serbest bırakmıştı
Şemdinli'de 9 Kasım 2005'te Umut Kitapevi'nde meydana gelen bombalı
saldırının ardından olayın faili oldukları iddiasıyla vatandaşlar
tarafından yakalanan jandarma astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz
ile PKK itirafçısı Veysel Ateş, 18 Kasım'da tutuklandı. Olay yeri
incelemesini polis bölgesi olmasına rağmen jandarma yaptı. Savcı ve
milletvekilinin bulunduğu kalabalığın üzerine ateş açarak 1 kişiyi
öldüren uzman çavuş Tanju Çavuş, 68 günlük tutukluluktan sonra
serbest bırakıldı. Saldırıyla ilgili iddianameyi hazırlayan Van
Savcısı Ferhat Sarıkaya meslekten ihraç edildi. Olayla ilgili TBMM
soruşturma komisyonuna verdiği ifadede 'Hırsız evin içinde' diyen
Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun
görevinden alındı. Ali Kaya, Özcan İldeniz ve Veysel Ateş, Van 3.
Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 'çete kurmak, adam öldürmek, adam
öldürmeye teşebbüs ve yaralama' suçundan 39 yıl 5 ay 10'ar gün hapse
mahkûm edildi. İtiraz üzerine dosya Yargıtay'a gönderildi.
Yargıtay'ın kararı bozması üzerine dava askerî mahkemeye gitti.
Askerî mahkeme, üç sanığı da 15 Aralık 2007'de tutuksuz yargılanmak
üzere tahliye etti.
(Abdullah Harun, 12 Kasım 2008) |
   Geceleyin
kapı çalınınca, sütçü gelmiştir diye uyanma hakkımız öldürüldü!
İstanbul Barosu eski Başkanı Avukat Turgut Kazan'ın Ergenekon
Savcısı Zekeriya Öz'ün soruşturmadan elinin çektirilmesi için,
içlerinde Ergenekon soruşturmasında tutuklanan avukat Kemal
Kerinçsiz, eski asker Muzaffer Tekin'in de bulunduğu, emekli Albay
Erdal Sarızeybek ve İşçi Partililer gibi belirli çevrelerin eş
zamanlarda verdiği 9 ayrı suç duyurusundan birinde
Adalet
Bakanlığı'na 2008 Mart'ında şikayette bulunmuştu.
Şikayetinde Savcı
Zekeriya Öz´ün, elindeki soruşturmayı 11 aydır tamamlamayıp ucu açık
tutarak, yaşanan gelişmelere göre "dalga operasyonlar"a başvurduğunu
ve "geceleyin kapı çalınınca, sütçü gelmiştir diye uyanma hakkımız
öldürüldü" diyerek soruşturmadan duyduğu rahatsızlığı ifade etmiş,
hatta, son uygulamayla yaratılan dehşetin, 12 Eylül örneklerini
aştığını belirtmesiyle mizah konusu olmuştu. Adalet Bakanlığı'nın 60
gün içinde şikayetine cevap vermemesini gerekçe göstererek bu kez de
12 Temmuz 2008'de Ankara İdare Mahkemesine suç duyurusunu taşımıştı.
Adalet Bakanlığı'nın
Ankara İdare Mahkemesi'ne verdiği, Savcı Zekeriya Öz'ün tamamen
mahkeme kararlarına göre hareket ederek Ergenekon soruşturmasını
hukuka uygun yürüttüğünü belirttiği ayrıntılı savunması üzerine bu
gibi bazı detaylar ortaya çıkmış bulunuyor. Hatırlanırsa Turgut
Kazan,
Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nin Şemdinli sanıklarına verdiği
ağır cezaların gerekçesinde hüküm giyen sanıkların emir komuta
zinciri içinde hareket ettiği değerlendirmesini anormal bulmuş,
sanıklara verilen ağır cezaların Şemdinli savcısı Ferhat Sarıkaya'yı meslekten ihraç eden hsyk'ya misilleme olduğunu ima etmiş ve aynı zamanda bunun Van
(Yücel Aşkın) olayından sonra yeni bir örnek olduğunu
belirterek dikkatleri çekmişti. (haber
kaynağı-1,
haber kaynağı-2,
haber kaynağı-3,
haber kaynağı-4)
(Abdullah Harun, 2 Kasım 2008)
|
Meclis
-Nisan/1993- Faili Meçhul Siyasal Cinayetleri Araştırma Komisyonu eski
üyesi: "Ergenekon davası, Türkiye'nin karanlık tarihine ışık tutacak"
Hüsamettin Korkutata, bir dönem işlenen ve faili meçhul kalan
olayların altında Ergenekon sanıklarının olduğunu iddia etti. Faili
Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu üyesi Hüsamettin Korkutata,
geçmişte bilgisine dahi başvurulamayan kişilerin bugün yargı önüne
çıkarıldığını söyledi: "Son 30 yılda işlenen suikastların altında
Ergenekon var."
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 1993 yılında kurulan Faili Meçhul
Cinayetler Araştırma Komisyonu üyesi Hüsamettin Korkutata, Ergenekon
davasının Türkiye'nin özellikle son 30 yıllık karanlık tarihine ışık
tutacağını söyledi. Daha önce bilgisine bile başvurulmaya cesaret
edilemeyen kişilerin bugün yargı önüne çıkartıldığını belirten
Korkutata, "Bunda elbette siyasi iradenin, Genelkurmay'ın ve
toplumun katkısı çok büyük. Ama geri adım atmadan sonuna kadar bunun
üzerine gitmek gerek." dedi.
1993-1995 arasında iki yıl boyunca komisyon üyeliğinde bulunan ve
halen SP GİK üyesi olan eski Bingöl Milletvekili Korkutata, o
dönemde yaptıkları araştırmalar sonucu hazırladıkları
raporun
gelen baskılar üzerine rafa kaldırıldığını söyledi. O dönemde elde
ettikleri bulguların bugünkü Ergenekon iddianamesinin temelini
teşkil ettiğine dikkat çeken Korkutata, ülkemizdeki karanlık
ilişkilerin ve faili meçhul olayların altında bugün Ergenekon
davasında yargılanan sanıkların imzasının bulunduğunu kaydetti.
Ergenekon'un 12 Eylül darbesinin ardından,
daha önce tasfiye edilen Özel Harp Dairesi'nin kalıntıları üzerinde
kurulduğunu belirten Korkutata, bunun 1990'lı yıllarda
kurumsallaştığını savundu. İlk etapta güya devleti
korumak adına ortaya çıkan bu insanların zamanla kendilerini devlet
gibi görerek her türlü kanunsuz uygulamalara karıştığını söyledi.
Yapılan kanunsuz uygulamaların önce insan hakları ihlalleri ve faili
meçhul cinayetlerle başladığını kaydeden eski vekil, bu oluşumların
daha sonra hükümetleri değiştirmek veya siyaseti kilitlemek gibi
roller üstlendiklerini belirtti. O dönemde yapılan bu işlerin başını
JİTEM'in kurucusu olan Veli Küçük'ün çektiğini iddia eden Korkutata,
"Veli Küçük, bir taraftan itirafçıları kullanırken, diğer yandan
gizli köy korucularına faili meçhuller yaptırıyordu. Hatta Yeşil kod
adlı Mahmut Yıldırım gibi insanları özel izinle cezaevlerinden
alarak Ankara'daki en lüks otellerde ağırladıklarını tespit ettik.
Yurtiçinde ve yurtdışında karanlık işlere bulaştılar. Hatta
hükümetleri değiştirmek veya belli noktalara götürmek gibi
politikaların cari olmasını sağladılar." şeklinde konuştu.
Korkutata, görev yaptıkları dönemde kolluk
kuvvetlerinin yanı sıra çok sayıda kişi ve kurumun engelleriyle
karşılaştıklarını belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü: "Mesela
olayları incelemek üzere bölgeye gidiyoruz. Can güvenliğimiz yok.
Korucu başlarına helikopter tahsis ediliyor ama bize vermiyorlardı.
Yine dönemin DGM Savcısı Nusret Demiral
bütün savcılıklara talimat göndererek 'komisyon üyelerine bilgi ve
belge vermeyin' diyordu. Bizi tehdit ediyorlardı. Hatta Meclis'teki
bazı arkadaşlar da 'bunların üzerine gidilir mi, devlete zarar
veriyorsunuz' diye üzerimize geliyordu." (Meclis
raporundan)
(Abdullah Harun, 22 Ekim 2008)
|
Kontrgerillacılar,
genç-yaşlı kadın-erkek Milletin sandıklara attıkları oylarla Meclis'ine
verdiği yetkiyi, içlerinde
organize'ye baskını tertipletenlerin de bulunduğu malum 9 üyesiyle yok saydı: "'Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir
(Kemal Atatürk)'
değil, Şimdiki Üye Yapısı
Değişmediği Sürece Kayıtsız Şartsız Biz Anayasa Mahkemesinindir".
Kontrgerilla'ya geç, başörtülüye dur!
Başörtüsü düzenlemesi
sebebiyle AK partiye kapatma davası açan yargıtay başsavcısı
ergenekon davasında sanıklar lehine tanık olacakmış. Ona ve ergenekonculara geç, en
büyük tehdit başörtülüye dur! Yetki gasbı Türkiye'yi ayağa kaldırdı,
Türkiye kaynamaya başladı. Cumhurbaşkanı, Başbakan, birçok bakan,
bir çok parti yetkililerinin eşleri başörtülü. Onları unuttunuz mu
ey 9'lar! Bu ayrımcılık niye? Rejimin altını oyduğunuzun farkında
mısınız? Sizin gibi kin ve nefret dolu olanların vereceği hükümler
adaletli mi?.. Hayır! Bu yaptığınızla Yassıada mahkemesini hatırlattınız.
Zaten amacınızda bu değil miydi? Ama, uyanın o devirler geçti. Daha
bir organize'ye baskını bile başaramıyorsunuz, bir youtube'a bile hükmedemiyorsunuz da, bu aziz millete mi
hükmedeceksiniz? Resmen kin ve nefret dolusunuz, insanları ileride
suç işler diye peşinen mahkum etmek, ancak sizin gibi vicdansız
faşistlere mahsustur. Zaman aleyhinize akıyor. Şükürler olsun.
Kontrgerilla cumhuriyetinden gerçek bir Türkiye Cumhuriyeti'ne
geçmeyi engelleyemiyorsunuz, engelleyemeyeceksiniz. Anladık kolay
teslim olmayacaksınız, bu ülkeye belki biraz daha belki de uzun süre
sancı vereceksiniz. Ne 9'larınızın, ne ergenekon'unuzun, ne
pkk'nızın ve ne de diğer taşeronlarınızın provokasyonları başarılı
olamıyor, çünkü geçerlilik tarihini çoktan yitirdi. Bir siz
farketmediniz! 'Yargıya saygılı olun' gibi laflarla kimseyi çocuk
yerine koymayın, bu ülkeye birazcık olsa saygınız sevginiz varsa
gelin yasalardan yana olun, ama gerçekten olun. Bazı cüppeliler,
karınlarını doyurmak için bile vergisine muhtaç oldukları milletine
ihanet etmesinler, bu izlenimi bırakmasınlar. Bilesiniz ki bu
izlenim gittikçe belirginleşiyor.
Bu rejimin adı ne? 'Türkiye Cumhuriyeti'
mi 'Türkiye Baas (Azınlık) Cumhuriyeti' mi?
Anayasa Mahkemesi, üniversitelerde eğitim özgürlüğünü genişleten anayasa değişikliğine ilişkin iptal kararının gerekçesini açıkladı. Anayasa'nın 148. maddesinde anayasa değişikliklerinin şekil şartı dışında esas denetiminin yapılamayacağı hükmünü yok sayan Yüksek Mahkeme, Meclis'in yetkisini sınırlandırdı. "9 El Kaosa Kalktı!"
Anayasa Mahkemesi'nin verdiği karara muhalif kalan Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç ile üye Sacit Adalı, üyelerin kendilerinde olmayan bir yetkiyi kullandığının altını çizdi. Başkan Kılıç, karşı oy yazısında, iptali vahim bir hata olarak değerlendirirken, bu karar ile siyasi işleyişin yargı vesayetine bağlanarak ciddi bir sorun meydana getirildiğini vurguladı. Sacit Adalı da iptal kararını, "fevkalade zorlama bir yorum" olarak nitelendirdi. Adalı, "Artık hiçbir Anayasa değişikliği yapılamayacak, teklif edilemeyecek, akla dahi getirilmeyecektir." dedi.
Mahkeme, Meclis'ten 411 oyla geçen Anayasa değişikliğini "hukuken geçersiz" sayarken, Meclis'in yasama yetkisinin sınırlı olduğunu, sayısal gücüyle her yasayı çıkaramayacağını öne sürdü. Karardan yaklaşık 6 ay sonra yayınlanan gerekçede, kıyafet serbestisinin başta laiklik ilkesi olmak üzere, Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen Cumhuriyet'in temel nitelikleri ile bağdaşmadığı savunuldu ve şöyle denildi: "Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerini değiştiren hükümlerinin Cumhuriyet'in Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen niteliklerini değiştirdiğine karar vermesi halinde bu hükümleri Anayasa'nın 4. maddesindeki değiştirme yasağına aykırılık nedeniyle iptal edebilir." Gerekçeli kararda, üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılmasının, farklı yaşam tercihlerine, siyasal görüşlere veya inançlara sahip insanlar üzerinde baskı aracına dönüşmesi ihtimalinin de bulunduğu iddia edildi. Bu konuda şu ilginç yorum yapıldı: "Böylesi sınırsız ve koşulsuz bir kıyafet serbestisinin toplumsal huzuru ve ulusal dayanışmayı zedelemesi hatta giderek ortadan kaldırması kaçınılmazdır. Çünkü dinî örtünme amaçlı kıyafetlerin giyilmesinin sınırsız, koşulsuz serbest bırakılması halinde, bu tür kıyafetlerin giyilmesi, kamu yönetiminde ve toplumsal yaşamda ayırımcılığı davet edebilecek, bu tür kıyafetleri giyenlerin giymemeyi tercih edenlere yönelik bir etkileme, baskı, dayatma ve tehdit unsuru haline gelebilecek, örtünen - örtünmeyen, inançlı - inançsız, Müslüman olan - olmayan şeklinde din eksenli ayrışmalar, kutuplaşmalar ve bunlara bağlı olarak kamu düzenini ve huzurunu tehdit edecek gerginlikler ve çatışmalar ortaya çıkabilecektir. Bu olasılığın ortaya çıkması durumunda taşınan dinsel simgenin başkalarının üzerinde yaratacağı baskı ve olası eğitim aksamaları ile kamu düzeninin bozulması karşısında, üniversite yönetimlerinin ve kamu kurumlarının müdahalesine olanak verilmemesi, herkesin eşit şekilde eğitim hakkından yararlanmasını engelleyebilecektir." (Gerekçeli kararın tam metni)
Haşim Kılıç'tan özgürlükçü yorum: Üniversiteler kışla değildir
Üniversiteler kışla değil Toplumsal yaşamda geçerli olmayan kılık kıyafet düzenleme gerekliliğini üniversitelere dayatmak, hem üniversitelerin bu olağan işlevine, hem de Anayasa'da öngörülen akademik, bilimsel, düşüncel, kolektif ve diğer entelektüel özgürlükler manzumesine ters düşmektedir. Üniversiteler kışla değildir. Ders disiplini, reşit öğrencilerin uniform bir davranış, düşünüş ve inanç modeline sokulmasının gerekçesi olamaz. Üniversitelerde düzenleme yetkisinin tek meşru gerekçesi, eğitimin üniversite gereklerine uygun olarak yürütülmesi olmalıdır.
Sacit Adalı: Vehimlerle eğitim hakkı gasp edilemez
Bir türlü gelmeyen, ama devamlı tekrarlayarak, üsteleyerek, taze tutularak hemen geleceği vehmedilen mücerret ve mevhum bir tehlike uğruna müşahhas bir eğitim hakkının gasbına göz yumulmaktadır. Devamlı şekilde niyetleri sezmeye çalışmak, varsayımları ve olasılıkları bahane etmek problemi çözümsüzleştirmektedir. Hukuk devletinde işlemler, vehimler, tahminler veya kehanetler üzerine değil Anayasa ve yasalara uygun somut gerçeklikler üzerine bina edilir.
(Abdullah Harun, 22 Ekim 2008)
|
 
Neden hep Ankara?..
Ergenekon davasının ilk duruşmasında sanık avukatları,
Danıştay saldırısının gerçekleştiği yer olduğu için davanın
Ankara’ya alınmasını istemişler. Savcı, ‘Danıştay eylemlerden sadece
biri’ diye bu talebin reddedilmesini istemiş.
Dikkatimi çekti. İstanbul Organize'ye yapılan ergenekon belgelerini
ele geçirme operasyonu da Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı kaynaklı
idi, ayrıca bazı etkili-yetkililerin Ergenekon soruşturmasının da
Ankara'ya alınması talepleri basında yeralmıştı. Neden hep Ankara?..
CHP’li Onur Öymen'in, katıldığı bir TV programında ‘Merak
etmeyin, Ankara’da hakimler var’ diyerek
mahkemeden Ergenekon sanıklarına mahkumiyet çıksa bile Yargıtay’dan
döneceğini ima etmesi ne anlama geliyor?..
Bu tipler İstanbul'dan ya da Van'dan niçin hoşlanmıyorlar,
oradakiler aynı ülkenin hukukçuları değil mi? Acaba Davayı açıp
inanılmaz bir cesaretle üst makamdakileri de iddianameye dahil eden
Savcı Ferhat Sarıkaya ve Şemdinli davasına bakan Van mahkemesinin
sanıklara 39'ar yıllık ağır hapis cezaları vermesi gibi örnekler
sebebiyle Ankara dışındaki herhangi bir yerin savcı ve mahkemelerine
güvenmiyorlar mı? Bu benim görüşüm. Ben öyle anlıyorum,
hissediyorum.
İstanbul Organize'ye yaptıkları sızma operasyonu inanın "görevimiz
tehlike" filmini aratmayan bir girişimdi. Yanlarında bilgisayar
uzmanları da bulunan hukuk kılıflı bir ekibin operasyonuydu. Falanca
filanca konuyu soruştururken çaktırmadan asıl aradıkları evraklara
ulaşmayı denediler ama başaramadılar. Savcı Zekeriya Öz'ün,
Organize'deki görevlilerin ve Üsküdar mahkemesinin
dikkati, uyanıklığı ve çabukluğu sayesinde. Van mahkemesine itiraz eden bu
tipler, Van üst mahkemesinin de itirazlarını reddetmesi üzerine
davayı askeri mahkemeye zorla aldırmayı başarmışlardı. Ama çok
sırıttılar.. Çok gürültü yaptılar, çok iz bıraktılar..
(Abdullah Harun, 21 Ekim 2008)
|
Ahmet
Kekeç, Star, 21 Ekim 2008
Biliyorsunuz, ergenekon davasına bakan mahkemede iki tür tanık yer
alıyor: Gizli tanık. Gizli olmayan tanık. Gizli tanık, adı üstünde,
‘gizli’ olduğu için, görüş mesafesinden uzak bir kabine
konuşlandırılıyor ve sesi deforme edilerek salona sunuluyor. Gizli
olmayan tanık da, şallak mallak, Allah ne verdiyse, tüm
mevcudiyetini göstererek konuşuyor. İşçi Partili sanıkların avukatı
Ceyhan Mumcu, duruşma öncesi, Ergenekon davasında yapacakları
savunmanın detaylarını açıklarken, ilginç bir isimden söz etmiş ve
daha da ilginç sayılabilecek bir çıkış yaparak, ‘Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’yı tanık olarak kullanacaklarını’
söylemiş. Nasıl yani? Hayır... Elbette olur... Olmamış bir şey
değil. Gerekirse başbakanlar da tanık olarak mahkemeye çağrılabilir.
Cumhurbaşkanları da çağrılabilir. Olmuştur. Olmalıdır da... Peki,
Abdurrahman Yalçınkaya tanık olarak kendisini kullandıracak mı?
Mesele bu.
Mumcu’ya
göre Başsavcısı bugüne kadar İşçi Partisi için ‘ihtar bile’
vermemiş. Bu da davanın en önemli kanıtlarından biriymiş. Nasıl
yani? Şöyle: Başsavcı iki parti hakkında kapatma davası açmış,
birçok partiye ‘uyarı’ cezası göndermiş, ama spekülasyonların
odağında olduğu (yahut odağında tutulduğu) halde İşçi Partisi
hakkında ‘hiçbir işlem’ yapmamış. Bu da gösteriyormuş ki, bu
partinin terör olaylarıyla uzaktan yakından ilişkisi yokmuş.
Dolayısıyla, bu partinin ‘sanık’ konumundaki yöneticileri ‘yargılama
dışında’ tutulmalıymış.
   Olur, hayhay. Fakat iki ‘şey’ var... İşçi Partisi terör olaylarına
bulaşmamış olabilir. Bence de bulaşmamıştır. Fakat bu partinin genel
başkanı olan zat, ‘oy çoğunluğu’nun bir şey ifade etmediğini,
dolayısıyla ‘demokrasi dışı arayışların’ normal sayılacağını,
ilericilerin ‘tankları’ bulunduğunu, ‘Ergenekon davası geri
çekilmeden PKK terörünün bitmeyeceğini’ söylemiş, söyleyebilmiş bir
adamdır ve mebzul miktar kripto ve ‘gizli belge’yle yakalanmıştır.
Hadi bunun takdirini mahkemeye bırakalım. Peki, Ceyhan Mumcu iyi mi
yapmıştır? İşçi Partisi’ne ‘ihtar bile’ vermemiş olan Başsavcı’yı ne
duruma soktuğunun farkında mıdır?
Bir soru da değerli Başsavcı’ya: Çok güzel iddianameler
hazırlıyorsunuz, tadı damağımızda kalan ‘yakın ve uzak tehlike’
değerlendirmeleri yapıyorsunuz... Peki, demokrasiye yönelik uzak ve
yakın tehlikeler karşısında neden kılınızı kıpırdatmıyorsunuz?
Oluyor mu yani? (Ahmet
Kekeç'in yazısının tamamı)
(Abdullah Harun, 21 Ekim 2008)
|
 Ergenekon
gerginliği
Yarın Ergenekon davasının ilk duruşması yapılacak. Bir elinde kılıç,
diğerinde terazi, gözleri bağlı olan adalet işe koyulacak. Adaletin
tecellisi zaman alır. Hele Ergenekon gibi bir kervan yükü dosya ile
yola koyulan bir davada herkesin sabırlı olması lâzım. Kolay değil;
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütün sinir ve sindirim sistemini
temizliyor. Ortalığa saçılanlar nasıl bir belâ ile uğraştığımızı
gösteriyor. Kontrgerilla'nın
kurulduğu 1952 yılı başlangıç alınırsa, Türkiye son 56 yılının
hesabını görüyor.
Elde ne var?
Elimizde, cesur savcıların ve işin peşini bırakmayan yetenekli
polislerin eseri olan kalın bir iddianame ve ekleri var. Bir de bu
iddianamede sanık olarak yer alan ve tutuklu bulunanlar. İddianame
"Ergenekon terör örgütü"nün işlediği somut suçlar üzerine inşa
edildi. İçinde yer alan bilgi ve belgeler derinliğini ve kapsamını
kestirmekte zorlandığımız, her yere nüfûz etmiş devasa bir suç
örgütünün varlığını gösteriyor. Sıralanan somut suçlar ve deliller
devletin şemsiyesi altında suç işleyen bu terör örgütünü deşifre
etmek ve kökünü kurutmak için yeterli. Şöyle bir benzetme yapmıştım:
İri bir kayanın, yani devletin altına yuva yapmış haşerat, kaya
yerinden oynadığı için orta yerde kaldı. Panik içinde sağa sola
kaçıyor. Panik halinde ilişkide oldukları her yeri ayağa kaldırıyor.
Kutunun kapağı açıldı. İçinde gördüklerimizi artık bize kimse
unutturamaz. O zaman bu davanın sonunu mutlaka göreceğiz. Hiç kimse
"acaba üstü örtülür mü?" endişesine kapılmamalı.
Israrlı bir fikri takiple peşinden gitmemiz ve mutlaka çözmemiz
gereken iki problem var.
Birincisi, Ergenekon davasının yol açtığı sarsıntının önümüze
koyduğu gündemleri eleştiri süzgecinden geçirmek.
İddianame Ergenekon'un Türk "kontrgerilla"sı
olduğunu, bu örgütün yoldan çıkarak bir kişisel çıkar şebekesine
dönüştüğünü anlatıyor. Karşımızda sivil-asker uzantıları
olan ve kolları her yere uzanan bir şebeke var. Canı yandıkça,
başkalarının canını yakması ve doğrudan veya dolaylı ilişkide
bulunduğu bütün önemli merkezleri harekete geçirmesi doğal.
Tartıştığımız gündemlerin hemen hepsinde bir Ergenekon izi aramamız
lâzım. Siyaset geriliyor. Asker-siyaset-medya ilişkisi
gerginleşiyor. Ergenekoncuların oturdukları yerden bir kriz yönetimi
sürdürdükleri ve her gündemden kendileri için bir sonuç devşirmeye
çalıştıkları görülüyor. Gerginliğin her
türü, Ergenekoncuların işine yarıyor. Ergenekon davasını
sulandırmaya çalışanlardan başlayarak, siyasete gerginlik
pompalayanları daha dikkatli gözden geçirmeliyiz.
İkincisi, bu dava ile ilgili hepimize düşen sorumlulukla
ilgili. Detaylara kapılıp ana gövdeyi gözden kaçırmayalım. Ergenekon
devlet içine yuvalanmış bir terör örgütü. Savcılık, işlenen suçları
takip ederek önümüze bu örgütün şemasını ve nasıl iş yaptığını
koydu. Mahkeme, delilleriyle ispatlanmış suçlara bakarak hükmünü
icra edecek. Devlet içine böyle bir örgütün mevcudiyeti, sadece suç
işlendiği zaman adalete düşen bir sorumluluğu mu getiriyor? Hani bu
örgütün idarî soruşturması? Siyasî denetim neden devreye girmiyor?
İddianame Ergenekoncuların Türk Silahlı Kuvvetleri adına iş
yaptıklarını, sık sık tekrarladıklarını söylüyor. Koskoca Türk
ordusunun itibarını ayağa düşürmeye kalkan bu örgütle ilgili, Türk
Silahlı Kuvvetleri neden hâlâ bir soruşturma yürütmüyor? Türkiye
Büyük Millet Meclisi bünyesinde bir soruşturma komisyonunun, bugüne
kadar çoktan devreye girmesi ve Ergenekon terör örgütü hakkında
siyasî denetim kanallarının çoktan harekete geçmesi gerekirdi. İtham
altında bulunan devlet ve devletin güvenlik birimleri. Güvenliği
sağlamakla görevli olanların, vatandaşın can güvenliğini tehdit eden
bir örgüt kurdukları, yönettikleri ve suç işledikleri iddia
ediliyor. Parlamento denetimi olmadan, bu illegal örgütlenmenin
bütünüyle teşhir edilmesi ve istikbalde benzerlerinin önünün
alınması mümkün mü? Yarın, tarihimizde çok önemli bir gün. Bu davayı
sulandırarak içten içe çürütmeye çalışan Ergenekoncular bir tarafa;
kamuoyu denetiminin etkili bir şekilde devrede olması en büyük
güvencemiz. (Mümtazer
Türköne, Zaman, 19 Ekim 2008)
(Abdullah Harun, 19 Ekim 2008)
|
 "Ergenekon
ziyaretçisi Mendi, eşimi ölmeden tehdit etti!"
1996'da Kıbrıs'ta öldürülen gazeteci eşi Kutlu Adalı'nın
katillerinin bulunması için Ergenekon davasından umutlu olduğunu
söyleyen İlkay Adalı, Güldal Mumcu ve Şengül Hablemitoğlu'na da
çağrıda bulundu: "Susmayın. Sustukça faili meçhuller devam
edecek.Ergenekon ziyaretçisi Mendi, eşimi ölmeden tehdit etti."
Kıbrıs'ta 1996 yılında öldürülen gazeteci eşi Kutlu Adalı'nın eşi
İlkay Adalı'dan, faili meçhul suikastlarla öldürülen Uğur Mumcu'nun
eşi Güldal Mumcu'ya ve Necip Hablemitoğlu'nun eşi Şengül
Hablemitoğlu'na, "Susmayın" çağrısı geldi. Eşinin katillerinin
bulunması için Ergenekon davasından umutlu olduğunu anlatan İlkay
Adalı, eşinin suikastına adı karışan Kocaeli Garnizon Komutanı Galip Mendi'nin 2004 yılındaki referandumda,
Muzaffer Tekin'le birlikte
Kıbrıs'a gelerek, köy köy dolaştığını ve "Hayır" oyu verilmesi için
halka propaganda yaptığını söyledi.
12 yıldır çözülemeyen cinayet
1996 yılı Temmuz'unda faili meçhul bir suikastla öldürülen Kıbrıslı
gazeteci Kutlu Adalı'nın cinayetindeki sır perdesi 12 yıldır
aralanamadı. Adalı'nın bedeninden çıkarılan 2 kurşunun balistik
incelemesi yapılmadı. Suikastta, o dönem, hakkında yazdığı yazılar
nedeniyle tehditler aldığı, Sivil Savunma Teşkilatı Başkanı
Galip
Mendi, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı olan
Hasan Kundakçı ve
Abdullah Çatlı'nın isimleri geçti.
Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, suikastın Susurlukçuların meşhur silahı
"Uzi" ile gerçekleştirildiğini açıkladı. Kutlu Adalı'nın eşi İlkay
Adalı, suikastın faillerinin ortaya çıkarılması için davanın peşini
bırakmayarak, büyük bir hukuk mücadelesi ortaya koydu. Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) gerekli soruşturmayı yapmadığı için
Türkiye'yi mahkum ettirdi.
Savcı olayın üstüne gitsin
Katillerin ortaya çıkarılması için Ergenekon Davası'na umut bağlayan
İlkay Adalı, yine faili meçhul suikastlarla öldürülen Uğur Mumcu'nun
eşi Güldal Mumcu'ya ve Necip Hablemitoğlu'nun eşi Şengül
Hablemitoğlu'na, "Susmayın" çağrısı yaptı. Güldal Mumcu ve Şengül
Hablemitoğlu'nun suikastların üstüne gitmek yerine, susmayı tercih
ettiklerini ifade eden Adalı, "Onlara çağrım, susmamaları. Çünkü,
onlar sustukça sıra başkalarına gelecek. Faili meçhul cinayetler
devam edecek" dedi.
Ergenekon davasından ümitli olduğunu ifade eden Adalı, "Ergenekon
Davası'nda, eşime yapılan suikastın üzerine gidilirse, failler
bulunur. O kurşunların Uzi silahından çıktığına, kime ait olduğuna
dair bilgiler gelirse, o olayın çözüleceğine inanıyorum ben.
Ergenekon Savcısı’nın eşime düzenlenen suikastın üzerine gitmesini
bekliyorum ve Başbakan Erdoğan'dan istediğim randevunun kabul
edilmesini istiyorum" dedi.
KORGENERAL GALİP MENDİ’YE AĞIR SUÇLAMA
İlkay Adalı, Genelkurmay Başkanlığı adına Ergenekon tutukluları
emekli Orgeneral Şener Eruygur ile emekli Orgeneral Hurşit Tolon'u
Kandıra F Tipi Cezaevinde ziyaret eden Kocaeli Garnizon Komutanı
olan Korgeneral Galip Mendi ile ile ilgili de müthiş bir iddiada
bulundu.
Eşinin ölümünde kısa süre önce Galip Mendi'den tehdit telefonları
aldığını ve Mendi'nin bunu mahkemede kabul ettiğini ifade eden
Adalı, şu iddiayı gündeme getirdi: "Kıbrıs'ta 'Evet - Hayır'
oylaması yapılacağı zaman Galip Mendi, Muzaffer Tekin'le birlikte
gelip burada, köyleri gezip 'Hayır' oyu verilmesi hususunda halka
telkinde bulundular." (Bugün
gazetesi, 19 Ekim 2008)
(Abdullah Harun, 19 Ekim
2008) |
Perinçek:
'Ergenekon Soruşturması'na son verin, terör bitsin'
Ergenekon tutuklusu Doğu Perinçek'ten şok bir çağrı geldi. Terör
olaylarının arttığı bir dönemde Aydınlık dergisine konuşan Perinçek
şok ifadelerde bulundu.
Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan İşçi Partisi Genel
Başkanı Doğu Perinçek şok ifadelerde bulundu. Partisine yakın
Aydınlık dergisinde röportajı yayınlanan Perinçek, PKK terörünün
bitmesi için Ergenekon operasyonunun sona ermesi gerektiğini
savundu. Perinçek ‘Ergenekon soruşturması bitmeden PKK terörü
bitmez’ iddiasında bulundu.
GÖNDERME DE Mİ BULUNDU
Ergenekon Operasyonlarının başlamasının ardından Ergenekoncuların
PKK ile ilişkili olduğu iddiaları ortaya atılmış hatta PKK'nın
Ergenekon örgütü tarafından kurulduğu öne sürülmüştü. İP Genel
Başkanı Doğu Perinçek'in de PKK kamplarında Abdullah Öcalan'la
yaptığı görüşmelerde çekilen fotoğraflar değişik medya organlarında
yer almıştı. Perinçek'in bu açıklaması akıllara, "PKK saldırılarının
arkasında Ergenekon terör örgütü mü var?" sorusunu getirdi.
ERGENEKON TERTİBİNİN SONU ÇÖZÜMÜN BAŞLANGICI
Perinçek Aydınlık dergisinde yayınlanan röportajında şu ifadelerde
bulundu: “ABD, Ergenekon operasyonuyla Türkiye’yi parçalama ve
ekonomisini çökertme planını uyguluyor. Ordu’yu yıpratıyor, bölücü
teröre karşı etkin olmasın diye. İşçi Partisi’ni hedef aldı; Türkiye
bağımsız ve halkçı bir iktidar kuramasın diye. Bölücü teröre karşı
bugün ilk ve en etkin uygulama, Ergenekon operasyonuna son
vermektir. Bu yapılmadan Türkiye cephesini etkin olarak bölücü
teröre dönemez. Bu yapılmadan ekonomik çözüm de üretilemez. Ordu’nun
bir futbol topu gibi her gün tekmelendiği bir ortamda, Aktütün
Karakolları basılır, Ordu’ya karşı yıpratma kampanyaları çok daha
ileri boyutlara götürülür, Milli Hükümet’in önü tıkanır. Ergenekon
tertibine son verilmesi, tüm çözümlerin başlangıcıdır."
SON BİR YILLIK BİLANÇO KABARIK
Ergenekon operasyonlarının başlatıdığı son bir yılda terör
saldırılarında ciddi bir artış yaşandı. Geçtiğimiz yıl 21 Ekim'de
Dağlıca'ya saldıran teröristler 13 askeri şehit ederken 8 askeri de
kaçırmıştı. 3 Ekim'de Aktütün Karakolu'na yönelik saldırı da ise 17
asker şehit oldu. Bugün meydana gelen saldırılarda 5 askerimizin
şehit olduğu haberleri geldi. Yine son bir yıl içerisinde değişik
yerlerde düzenlenen saldırılarda çok sayıda asker PKK'lı teröristler
tarafından şehit edildi. (Bu
haberin tamamı)
(Abdullah Harun, 17 Ekim 2008)
|
Taraf'tan
TSK'ya sert tepki
Taraf Gazetesi geri adım atmadı, tam aksine yeni belge ve
fotoğraflar yayınladı. Aktütün haberleriyle gündemi sarsan Taraf'dan yeni bir belge daha
geldi. İlker Başbuğ'un öfke saçtığı Taraf, adeta "savaşa ben de
varım" dedi. Üstelik Genelkurmay'ın haberlerle ilgili yayın yasağı
koymasına rağmen, 1. sayfayı Aktütün'e ve Başbuğ'a verilen cevapla
kapattılar. Başbuğ'un zehir zemberek açıklamasına aynı sertlikte
cevap verdiler. Bununla yetinmeyip yeni bir fotoğrafla "hodri
meydan" dediler.. Gazete "Tehdidi bırak hesap ver" manşetiyle
okurların karşısına çıktı. Yayın yasağını takmayan gezete, Başbuğ'un
açıklamalarına tek tek cevap verdi.
Gazete sürmanşetten askere bir de çağrıda bulunuyor: "Taraf yeni bir
Aktütün belgesiyle, Başbuğ'u sükunete ve görevini yapmaya
çağırıyor."
Gazetenin "Öfke bu sorulara cevap vermiyor" alt başlığı altında
yanıt verilmesini istediği sorular şöyle: 1. Aktütün göz göre göre nasıl basıldı?
2. Baskın canlı canlı izlendi, ne yapıldı?
3. Bayraktepe mevzii takviye edildi mi?
4. PKK Bayraktepe'yi ele geçirebildi mi?
5. Aktütün karakolu saldırıya uğradı mı?
Taraf
gazetesi Yazarı Ahmet Altan'ın
yazısı: Genelkurmay Başkanı'na...
Siz böyle saygısız, nezaketsiz,
tehditkar bir konuşma üslubunu benimseme cüretini nereden
buluyorsunuz? Ağzınızdan çıkanı kulağının duymuyor mu sizin? Siz
kimi korkutmaya çalışıyorsunuz? Korkutabileceğinizi inanıyor musunuz
gerçekten? Bakın ben size dostça bir şey söyleyeyim general?
Vazgeçin bu kaba tehditlerden... Öfkeli jestlerden, asabi
mimiklerden. Bunlar bizi korkutmaya yetmez. Ha, sanmayın ki bu
ülkede 'derin devlet' dendiğinde kimin kastdedildiğini bilmiyoruz,
sanmayın ki patlayan arabalardan, ensesinden vurulan adamlardan
haberimiz yok. Sadece umrumuzda değil. Bunu anlayabiliyor musunuz?
Bazı insanları, ülkeleri özgür ve mutlu olsun diye herşeyi göze
alabileceğini kavrayabiliyor musunuz? Bunu kavramaya çalışın.
Bırakın korkutma çabalarını. Bunlar yakışıksız işler. Üstelik
gerçeği ortaya çıkarma çabasından bizi vazgeçirmeye de yetmez.
Siz birşeyler söylediniz dün. 'Herkesi dikkatli olmaya ve doğru
yerde bulunmaya" davet ettiniz galiba, Siz 'doğru yerin' neresi olduğunu biliyor musunuz? 'Doğru yer' neresidir biliyor
musunuz? Doğru yer insanın mesleğini dürüstçe ve gereklerini yerine
getirerek yaptığı yerdir. Biz 'doğru yer'de duruyoruz. Mesleğimizin
gereğini dürüstçe yerine getiriyor ve gerçekleri yıllardır
yalanlarla kandırılan bu halka açıklıyoruz. Siz doğru yerde
durmuyorsunuz. Kendi mesleğinizin gereklerini yerine
getirmiyorsunuz. Sizin mesleğininiz gereği, size emanet edilen o
genç askerleri korumaktır. Karakol baskınını an be an gösteren
kamera kayıtlarına rağmen, gerekli tedbirleri almamak, istihbarat
raporlarına aldırmamak, çatışma başladıktan sonra yeterince yardım
göndermemek ve o çocukları ölüme göndermek sizin suçunuzdur.
Görevinizi yerine getirmediniz.
Neden? Niye o çocukları korumadınız? Bunun için yargılanmanız
gerektiğini biliyorsunuz değil mi? Tabi savcıların sizi mahkemeye
çağırmayacağına, sizi yargılayacak bir merci olmadığına
güveniyorsunuz. Ama bu yargılanmanız gerektiği gerçeğini
değiştirmiyor. Tabi bir de istifa müessesesi denilen bir şey var.
Sanırım sizin o müesseseden haberiniz bulunmuyor. Başbakanın,
hükümetin, parlamentonun sizden hesap sormaması da sizi
cesaretlendiriyor. Ama bir de halk var bu ülkede. Gerçekleri duymak
isteyen bir halk. Ve o sizin peşinizi bırakmaz. Arkanıza kuvvet
komutanlarını alıp kameraların karşısına geçerek asabi bir şekilde
medyaya verdiğiniz 'muhtıra' bu gerçeği değiştirmez. Siz bize
Aktütün'ü anlatın. O çocuklar niye öldü? Niye baskını önlemediniz?
Bir de pek anlamadığımız bir sözünüz var, 'Bu tip saldırılar
karşısında her ordunun vereceği cevap ve tepki bellidir'. Ne demek
bu? Birincisi bir saldırı yok, saldırmıyoruz, gerçekleri
açıklıyoruz. İkincisi, 'Her ordu' böyle eleştiriler karşısında nasıl
tepki veriyor? Siz nasıl tepki verdiklerini bilmiyor musunuz?
Gelişmiş ülkelerde böyle bir facianın sorumlusu olanlar derhal
görevlerinden alınıp yargılanırlar. Ama sizin aklınızdaki bu değil,
açıkça anlaşılıyor. O zaman, nedir o? 'Ordunun vereceği tepki'?
Ordular kendilerine saldıran 'düşman'ı yok etmek için eğitilirler.
Bizim gerçekleri açıklamamızı bir 'saldırı' olarak
nitelendirdiğinize göre Bizi de 'düşman' olarak görüyorsunuz. Eee,
ne yapacaksınız? Saldıracak mısınız, gazeteyi mi bombalayacaksınız,
F 16'ları mı göndereceksiniz? Siz ne dediğinizi farkında mısınız?
Baskını daha önceden bildiğiniz halde o çocukları korumayacaksınız,
Bunu açıklayan gazeteleri de 'ordu tepkisiyle' korkutmaya
çalışacaksınız. General, 'doğru yer'de durun. Haddinizi aşmayın.
Bizim ülkemizde, 70 milyon insanın boğazından kesip verdiği
paralarla ayakta duran bizim ordumuzla, bizi tehdit edemezsiniz.
Ordu, sizin hatalarınızı kapatmak için kullanacağınız bir tehdit
aracı değildir.
Haa, bir de 'bölücü terör örgütünün eylemlerini başarılı gibi
gösterenler, akan ve akacak olan her damla kanın sorumlusu olurlar'
sözünüz var. Bakın bunu doğru söylüyorsunuz. Ama, 'başarılı
gösteren' kim? Baskının önlenmediğini açıklayan gazeteler mi, yoksa
baskını bile bile önlemeyenler mi? O kandan kimin sorumlu olduğunu
anladınız mı? Sorumluluğu hissediyor musunuz? Hissetmelisiniz ve
tehditleri bırakıp gerçekleri açıklamalısınız. Tehditlerinizden ve
üslubunuzdan hoşlanmadık. Gerçekleri söyleyin bize. Gerçekleri...
Biraz cesaret yeter buna. Cesaretiniz de öfkeniz kadar büyük
olduğunda bize gerçekleri söyleyeceğinize eminiz. O günü bekliyoruz.
(Ahmet
Altan'ın yazısı için alternatif link)
(Abdullah Harun, 16
Ekim 2008, TSİ: 14.00)
Genelkurmay:
"(Aktütün baskınıyla ilgili) Bu gizli bilgileri sızdıranlar hakkında
adli işlemler başlatılmıştır..."
Taraf'ın bugünkü haberini siteye yeni eklemiştik ki Genelkurmay
Başkanlığı'ndan yukarıdaki başlıklı çok sert bir açıklama geldi.
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Aktütün karakolu saldırısıyla
ilgili TSK tarihinin en sert açıklamasını yaptı... " İlk önce şunu
herkesin iyi anlamasını istiyorum. Bayraktepe'de meydana gelen olay
PKK açısından intihar olayıdır. Orada çarpışan asker için ise
kahramanlık destanıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kendine güveni
tamdır. Aktütün saldırı olayıyla ilgili İkinci Ordu komutanı
inceleme yapıyor. Bu gizli bilgileri sızdıranlar hakkında adli
işlemler başlatılmıştır..." (Genelkurmay
açıklaması)
Bu ve benzeri haberlerin siteye, herhangi
bir kurumumuzu yıpratmak amacıyla eklenmediğini site yöneticisi
Abdullah Harun olarak vurgulamak istiyorum
Hangi makam ve mevkide olursa olsun, ister Genelkurmay Başkanı,
ister Cumhurbaşkanı, ister Başbakan isterse de başka bir yetkili
olsun, hiç kimse bizden kendilerine
güvenmemizi, gerekenlerin yapıldığı açıklamalarına inanmamızı
istemesin, beklemesin. Biz olaylara ve sonuçlara bakarız. O kurumda
bazı kişiler eğer bir hata yapıyorsa, o hata sebebiyle de Dağlıca ve Aktütün'de ve benzeri her durumda birçok asker-polisin anne-babaları
evlat acısı yaşıyorsa, işte o hatayı yapanlar kim olursa olsun
ortaya çıkarılıp hesap sorulmalı, cezalandırılmalı ve bu bilgi de
kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Böyle skandallar basına yansıdı diye
sızdıranların üzerine gitmeye kalkmak bizce doğru bir davranış
değildir. Şeffaf olunarak, eğer sızdırılan bilgi yanlış ise bu ifade
edilebilir. Bu asla kurumların saygınlığına ve güvenilirliğine gölge
düşürmez. Orgeneral İlhami Erdil olayını burada hatırlatmak isteriz.
Herkes hata yapabilir, önemli olan hataların üzerine gitmektir,
onları örtmek ya da hataları ortaya çıkartanların peşine düşmek
değil!
(Abdullah Harun, 15 Ekim 2008, TSİ: 14.00)
|
 Askerî
savcıdan Taraf'a: Belgeleri getir, yoksa gelir alırız!
Askeri savcılık, Aktütün baskınına ilişkin yaptığı haberlerle
Genelkurmay'ı zor durumda bırakan Taraf Gazetesi'ne 3 gün süre
vererek, belgelerin teslim edilmesini istedi.
Savcılık, gönderdiği faksta, belgelerin gönderilmemesi halinde,
gazeteye baskın yapılarak belgelere zorla el konulacağını da
bildirdi.
Askeri savcılık, Dağlıca baskınına ilişkin haberleriyle
dikkat çeken Taraf'a kamuoyunda 'Genelkurmay'ın Türkiye'yi
biçimlendirme planı' diye yayımladığı lahikanın ardından da faks
gönderip elindeki belgeleri istemişti. Gazete, belgeleri savcılığa
göndermişti. Bu arada Genelkurmay Askeri Mahkemesi, 14 Ekim'de Aktütün baskınıyla ilgili Taraf'ta yayınlanan haberle ilgili yayın
yasağı kararı aldı.
OKUR YORUMLARI:
Baskınmış... Aynı baskın, görüntüsü alınan teröristlere
yapılsaydı 17 VATAN evladımız şehit olmazdı!
yunus çınar, 16 Ekim 2008
Yayın yasağı öylemi-SEBEP ? O resimler sahteyse Orjinalinimi
yayınlayacaksınız ? Değişik bir resim görürüz umarım, yoksa
düşünmemizede yasakmı koyacaksınız.
Turhan Öztürk, 16 Ekim 2008
Hey Allah'ım aklıma mukayyet ol.... Tüm sorular ortadayken ve bu
sorular yanıtını bulamazken bir de üstüne fevri davranışlar
sergileyen tsk ne yapmak istiyor acaba.Soruların yanıtını neden
vermekte bu kadar zorlanıyorlar.Yanıt çok mu karmaşık kafa
karıştırıcı.Biz cahil ! milletin anlayamacagı tarzdan mı bu
açıklama.Açıklama yapılmaya layık degil miyiz ölenler bizlerden
birilerine aitken.Bu soruların yanıtları neden hala gelmiyor.Kusura
bakmayın tsk bu sefer halk gerçekten kızgın ve ardınızda
durmayacak.Adam yerine konmuyorz çünki..
Name Yılmaz, 16 Ekim 2008
baskalarından da hesap sorulmalı...... Neden bile bile baskın yiyen,
evladlarımızın şehit olmasına göz yumanlardan hesap sorulamaz?????????
Hüseyin Nuri Karakaş, 16 Ekim 2008
Yoksa gelirmiş.. Otoriteye bak.. zorla mı alınacak..Bunun bir üslubu
yok mu? Tabii her zaman söylüyoruz.. bir ülkede hem sivil hem askeri
savcı olamaz..hem asker hem sivil diye bir kurum olamaz..Asker
siyasi kurumun, meclisin emrindedir.. bu durumun hemen kaldırılması
gerek..
Selahattin Balsoy, 16 Ekim 2008
despotizm. Despotizmden baska nedir bu? Basın özgürlüğü yok mu bu
ulkede, ne demek "gelir zorla aliriz"??!!
Osmanli Torunu, 16 Ekim 2008
Oldu alası böyle. Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı asker ve
darbe olmadığını duymadım; askeri savcının böyle hareket etmesi
alışılagelmiş bir hareket.
Ercüment Şener YAZICI, 16 Ekim 2008
Önemli olan belgelerin gerçekliği... Taraf gazetesi yazsın yazmasın
vatandaş neyin ne olduğunu anlıyor...
Rahmi IRMAK, 16 Ekim 2008
NORMAL. soru sorulmayan fakat her sorduğuna cevap isteyen bir
kurumdan başka ne beklenebilir.
zübeyir ör, 16 Ekim 2008
BELGELERİN NERDEN GELDİĞİ NEREDE OLDUĞU ÇOKMU ÖNEMLİ. Belgelerin
kimde olduğu ile uğraşmak yerine olayda ihmali olanları tespit edip
gereği yapılmalı değilmi olay sıradan bir olay değil 17 gencecik ana
kuzusu şehit edildi hemde ihmaller zincirinin olduğu bir baskında .
erbil ersoy, 16 Ekim 2008
tarafa tarafız. gerci cogu gibi sologanlari sevmem ama burda diyecek
baska birsey yok!
vedat findik, 16 Ekim 2008
olmaz böyle şey. bağırarak kimi sindirmek ve bitirmek istiyor pkk yı mı
halkın eleştiri ve şüphelerinimi hiç yakışmadı aslında beklenen de buydu.hesap
vermesi gerekenler hesap soruyor.ama inandırıcı ve samimi değil sadece etkinlik
kaybetmenin ve başarısızlığın verdiği sinir
aydın vural, 16 Ekim 2008
Sayın başbug sen türk halkından büyük degilsin..Tabiki hesap vereceksin.. Bir
şeye sinirlenebilir ve kendini savunabilirsin elbet.ama bu savunma yaptıklarının
nedenini aydınlatıcı ve kendini aklayıcı nitelikte olmalıdır.Sorulara net yanıt
veriyorsan tepkin anlamlı.Veremiyor ve devlet sırrı kavramına saklanıyorsan
millet sonucu ortada olan bu saldırıları sana elbet sorar.Bizler topyekün asker
bir milletiz.Devletimizi de severiz ama bu eleştirilemeyecegin anlamına
gelmez.Olanlar ortada iken ve sen tatmin edici bir bilgi vermemişken ve yine her
defasında sorumlular
Name Yılmaz, 16 Ekim 2008
hakkında soruşturma açılmıştır diyor ama sonucunu milletle paylaşmıyorsan bu
millet sana sorar.Hemde öyle bir sorar ki neden soruyorsunuz diyemez siniz?Siz
hizmet için varsınız o makamda.Bir şeyler yanlış gidiyorsa elbet hesabını
vereceksiniz.Bireysel sorumlulugunuz olmasada hesap vermeme lüksünüz yok.Yeter
artık bu ülke millet rejim bizim tribinden kurtulun artık.Artık sıkmaya
başladı.Hiç bir kurum digerinden üstün degildir.Hele millet karşısında hiç üstün
degildir.bu da bir millet muhtırasıdır
Name Yılmaz, 16 Ekim 2008
Medya korkunca terör bitecekmi? Peki medya kötü bir medya ise Bu medya polisi
niye eleştiremiyor?
Rahmi IRMAK, 16 Ekim 2008
Gerçekler. Gerçekler ortaya çıkarılmalıdır. Şehtlerimizin üzerinde soru
işaretleri olmamalıdır.Herkes gerğini yerine getirmeli ASKER,MEDYA SİYASET
sorumlu oldukları alanın bilinciyle gereğini yerine getirmeli.bu konu ortada
kalmamalıdır
uğur coşkun, 16 Ekim 2008
polis,tek bir teröristi dahi bilip yakalarken!!!!!!! evet polis, k.ırak'dan
giren tek bir teröristi dahi bilip takip edip istanbulda ,kadın teröristin eylem
yapmasına musade etmeden yakalıyor ama siz hazırlıkları bir ay önceden
yapılan,kandilden ağır silahlar ile,katırlar ile gelip sınırı geçip aktütün
karakoluna saldırı yapan üçyüz teröristi son ana kadar farketmediğinizi
söylüyorsunuz!!!!bizimde buna inanmamızı bekliyorsunuz!!!kusura bakmayın ama
düşünen akıl burda değil ihmal daha vahimi kasıt olduğunu anlıyor!!!!!
fatih oğuzhan, 16 Ekim 2008
Tamam da... Tamam da niye bagiriyorsunuz? Bagirmasaniz da anlardik. Simdi
karsiniza aldiginiz kisi, kurum, grup susmazsa ne olacak?
Osman Bazuka, 16 Ekim 2008
Polat Alemdar'a gorev cikti. Herhalde serinin bundan sonradki dizisi. Kurtlar
vadisi Ordu olsa gerek.... Polata gorev verin o cozer meseleyi ;)
Arif Genel, 16 Ekim 2008
Asker duygusal olamaz. Askerlik mesleği, vatanın dış tehditlere karşı
savunulmasına yönelik, soğuk kanlı olması gereken bir meslektir. Öğretmenlik,
gazetecilik, doktorluk, profesörlük, halkı işine taşıyan otobüs şoförlüğü kadar
da kutsaldır. Aslında, meslekleri kutsal ve dokunulmaz yapmak da gereksiz. Halk
herkesin değerini biliyor. Hatta Türk Ordusunun. Ama subaylık da bir meslek.
Herkes kadar eşit vatandaşlar. Bu durumda gazeteler ve halk, hesap da sorar,
cevap almak da ister bazı belirsizliklere. Algınganlık yok.
Mustafa Cavusoglu, 16 Ekim 2008
hesap verme zamanı. İlker Başbuğ'un dünkü konuşması hiçbir şekilde tatmin edici
olmamıştır. Gazetelerde verilen somut delillere karşılık sadece tehdit var.
Bizler ,bu baskına göz göre göre neden olan gerekli tedbirleri almayan kişilerin
toplum önünde hesabının sorulmasını istiyoruz. Her zaman pkk ya karşı diken
üstünde olması gereken ordumuzun içinde asla ihmale mahal verilmemeli. Siyasetle
uğraşmak yerine lütfen ordu göreve.
tuba, 16 Ekim 2008
Sansür!! Gene OHAL dönemine gidilmek isteniyor!Sansür baslazacak,kimse haber
yapmayacak,Genel kurmay ne söylerse o yazilacak!Zavalli insanlarin evleri
ansizin askerler tarafindan basilacak,talan edilecek,sucsuz insanlar
tutuklanacak,daha sonra faili mechul cinayetler listesine girecek veya iskence
ile öldürülecek,Zavalli insanlarin köyleri bosaltilacak,herseyleri darp
edilecek,ama sonucta gene hükümet suclu olacak!Sizler bu ülkede duracaginiz yeri
ögrenmediginiz sürece,bu ülkenin refahindan söz edilemez
girambar gir, 16 Ekim 2008
Memur memurlugunu bilmeli. TARAF'i milletin ve demokrasinin tarafinda oldugu
icin tekrar ve tekrar kutluyorum. Elbette diger medyanin da TARAF'a sonsuz
destek vermesini can-i gönülden istiyorum. Aynen TARAF'in yaptigi gibi hükümetin
de bu isin üzerine gidip millet icin calisan bu memurlarin derhal hesap vermeye
alisir hale gelmelerini saglamasini istiyorum. Kimse kendini milletin efendisi
yada cobani olarak görmesin! Ordumuzu yipratan bu muvazzaf memurlarin da derhal
tasviyesi elzemdir.
Murat Celi, 16 Ekim 2008
Başarı? Ben de Sayın Genelkurmay Başkanının "Başarılıymış gibi gösterenler..."
ifadesine takıldım. Kimse PKKyı başarılıymış gibi göstermiyor..."TSK nın bir
zaafiyeti var mı?" diye soruyor...Örneğin biz futbol maçlarında gol yediğimiz
zaman, bu hep karşı takımın başarısından dolayı mı oluyor? Kalecimiz öne
çıkmışsa, defansımız görevini yapmamışsa, teknik direktörümüz dersini
çalışmamışsa, gol yemişsek, karşı takımın başarısındanmıdır?
Meriç Güngör, 16 Ekim 2008
paşaya inat. dün yağmurda taraf almaya gittim.GERÇEKLERİ ÖĞRENMEK İÇİN.
DİLEK TETİK, 16 Ekim 2008
peki sayın paşam. medya şuçluıda bu baskının istihbaratını alan ve hiç bir önlem
almayanlar suçsuzmu bize bunu açıkla kabahatinizi başka kurumlarda aramayın..
Nuri Oklu, 16 Ekim 2008
böyle olmaz paşam......... paksütle gizli gizli görüşmeler, bazı medya
mensuplarıyla oturup konuşmalar, golf oynayan vurdumduymaz tavırlar,
tehditler.............. MİLLETE EFELİK YAPILMAZ PAŞAM.
son yorum, 16 Ekim 2008
ulasılmaz. sayın paşalar bulundugunuz bu noktalar sızlerınde basınızı
dondurmesın o mevkılerde bu mıllet için var oldugunuzu unutmayın sızler
resopyonlarda ve mısafırhanelerde sıcak guzel ortamlarda bazı zamanlarınızı
gecırıken bu mılletın evlatları kanlarını akıtmakta elbettekı bu mıllete zamanı
geldıgınde tatmın edıcı acıklamalarda bulunmalısınız tabıkı bu acıklamalar emir
vererek olmamalı sız bu mıllete saygı duyarsanız bu mıllette sızı baslarda tac
yapar bız mıllet olarak komutanlarııza saygı duyarız
Aliriza bayankulu, 16 Ekim 2008
biraz ciddiyet. irticaya verdiğiniz önemi terörede verseniz bu iş biter.
vehbi aytac, 16 Ekim 2008
Sayın Başbuğ şık olmadı. Satın Başbuğ'a bu sert uslup hiç yakışmadı.Yapacağı
sadece hata ve ıhmalin sorumluları hakkında gereğinin yapılacağını
açıklamasıydı.Çünkü mızrak artık çuvala sığmıyor.Milleti bu sert uslupla
korkutacağını sanıyorlarsa yanılıyorlar.
şaban köksal, 16 Ekim 2008
Suçlunun suçu cazgırlıkla örtülmez. Bilgi toplamakla yetkili kurumların
uslubunde bir bozukluk olmaksızın bilgi alma yetkilerine bu kadar sert usluple
ve tehdit vari bir dille cavaplanmasını yadırgıyorum. Bu da bir suçu paspas
altına itmenin farklı bir yöntemidir. Basını hiçbir makam ve kurum tehtid
etmemelidir. Bu tehdidi ben basına darbe olarak nitelendiriyorum. Ülkemizin tüm
askeri ve stratejik yetkilerini elinde bulunduran bir komutana yakışmayacak bir
uslup olup sinirle söylenmiş sözler olduğunu temenni ediyorum.
Hüseyin Yalçın, 16 Ekim 2008
naklen!!! Paşa önce naklen izledikleri saldırının cevabını versin. PKK için
intihar saldırısıymış. TSK hazırlığını buna göre mi yapıyor? yoksa eldeki somut
delillere göre mi? Kaç terörist öldüğü hiç önemli değil. Önemli olan bizim
şehitlerimiz.
mutlu şimşek, 16 Ekim 2008
Her Türk Askerdir ve Her Türk Ordusunun Emrindedir. Paşam kimse PKK'yı ve
eylemlerini hiçbir zaman başarılı göstermedi. Bir avuç aç köpeğin Türk ordusuna
galip gelmesi Allah'ın izniyle hiçbir zaman mümkün olamaz. Söylenenler ''Eğer
içimize sızan hayinler varsa onları tespit edelim'' anlamındadır.
bayram tanaydın, 16 Ekim 2008
Turk Olmak. Pasanin Bagira Bagira attigi Fircasini dinlerken bizi takip eden
dunyanin dusuncelerini ve onlarin gozundeki dustugumuz konumu dusunup kahrolarak
utandim. Vallahi Utandim. Ama hic de korkmadim.
TOLGA ARSLAN, 16 Ekim 2008
suç ve ceza. heronların bir aydır verdiği istihbarata rağmen aktütüne yapılan
saldırıyı niye engellemedikleri ile ilgili hiçbir açıklama yapmadı.Kamuoyu
aydınlatılmalı.Medya değil sorumlular cezalandırılmalı
SAMİ EROL, 16 Ekim 2008
Milletin Askeri; Bu ordu bu askerler milletindir ve milletine fırça atmak,
milletine karşı ihtilal yapmakla vazifeli deillerdir, ama milletine hesap ve
hizmet etmek zorundadır. 21 yüzyılda ve 2008 yılındayız, sorumluluk mevkiindeki
biri asla böyle uslupla konuşamaz, batı devletlerinde ve ABD de böyle konuşan
birisi konuşma bitmeden görevden alınır, elbisesi çıkartılır, ama herşeyde bir
hayır vardır, millet bilgi sitemeye devam etmeli ve konuşmalı, yazmalı. Yasemin
hanım haklı ve vazifesini yapmıştır, Cem
cem can, 16 Ekim 2008
(Abdullah Harun, 16 Ekim 2008)
|
Memleketimin sihirli kelimeleri
Kelimelerin gücüne inanırım. Bazı kelimelerin memleketimizdeki gücüne daha fazla inanırım. Hele de kimi zamanlarda, memleketimizde bazı kelimelerin gücüne daha da bir inanırım. Memleketimiz ne zaman çetrefilli bir dönemden geçiyor olsa, bazı kelimeler hacminden fazla yer kaplar demogoji boşluklarında, televizyon
tartışmalarında, gazete köşelerinde, kahve sohbetlerinde. "Uzlaşma" gibi,
"kamusal alan" gibi, "cumhuriyetin kazanımlari" gibi, "laik devlet" gibi, "üniter
yapı" gibi, "velev ki" gibi...
Genelde memleketimizde tartışmalar "sloganlar" üzerinden yapıldığı için de, bu tarz kelimeler "tartışmalar"ın(!) olmazsa olmazlarıdır ve her zaman için sözlük
anlamlarından daha fazlasını ifade ederler. Misal; laiklikle ve laik devletle bir problemi olmadığını "ispat etmeye" çalışan "takiyeci" bir sayın tartışmacıya
(ki bunun ispatı memleketimizde izafiyet teorisinin ispatından daha zordur) haddini bildirmek için, konuşmasının tam ortasında yüksek perdeden peşpeşe üç-beş kez söylenecek "Türkiye laiktir, laik kalacak" cümlesi yeterlidir. Bu
sihirli cümleye rağmen "takiyeci" sayın tartışmacı "gerçek niyetini" itiraf etmemişse "cumhuriyetin kazanımları, laik devlet, itiraf et!" diyerek ikinci hamleyi yapmak en doğru hareket tarzı olacaktır. Hala hasmınız konuşmasına devam ediyorsa da "hadi ordan, takiye yapıyorsun!" diye suratına doğru bir kaç kez höykürmek beklenen etkiyi yapacaktır, hem sayın tartışmacı hem de sayın izleyici üzerinde. Ertesi gün o sayın izleyici, hasmınızı nasıl da susturduğunuzu, nasıl da haddini bildirdiğinizi kahvede arkadaşlarına bir güzel anlatacaktır.
Dedim ya; gerçekten böyle çetrefilli zamanlarda memleketimizde bazı kelimeler
hakikaten efsunludur, daha bir kavi durur, her tartışmada "oyun hileleri" gibi
kullanılır ve kullanan tartışmacıya ekstra "power" sağlar. Şu son günlerin
sihirli kelimeleri de "siyasi irade eksikliği"dir şüphesiz. Şu aralar terörle
ilgili hangi yazıyı okusanız, hangi tartışmayı izleseniz hemen dikkatinizi çekecektir "siyasi irade eksikliği" kelimeleri.
Tartışmaları izliyorum da:
- Efendim, elde istihbarat raporları varmış. - Siyasi irade eksik! - Efendim 350 kişi gelmişler.
- Siyasi irade eksik! - Dağlıca'dan sonra Aktütün. - Siyasi irade eksik!
- Şu golf işi? - Siyasi irade eksik! - Ordunun üç numaralı komutanının 36 saat haberi olmamış?
- Siyasi irade eksik! - Karakolların yeri? - Siyasi irade eksik! - Daha önce de 4 kez sal...
- Siyasi irade eksik! - İnsansız haber alm... - Siyasi irade eksik! - Sınır ötesi teske...
- Siyasi irade eksik! - Gak. - Siyasi irade eksik! - Guk.
- Siyasi irade eksik!
Allah'tan siyasi irade eksik! Yoksa adam gibi tartışamayacaktık içinde
bulunduğumuz durumu! Bakın ne güzel olması gerekenleri ve yapılan yanlışlıkları
konuşuyoruz, misler gibiyiz! Nasıl bir siyasi irade eksikliğiymiş be kardeşim! Eldeki istihbarat raporlarına rağmen askeri herhangi bir tedbir almamızı engeller... Nereye, ne zaman, kaç kişiyle (hatta teröristlerin isimlerine kadar) saldırılacağı, kaç adet katırla hangi silahların taşındığına kadar her şeyin
bilinmesine rağmen bölgeye takviye yapılmasına mani olur... Aynı karakola
beşinci kez baskın yapılmasının ve 17 şehidimizin tek sebebidir... Karakolun
yerinin değiştirilmesini sürekli erteler... Saatlerce süren çatışmaya hava desteği sağlamanın önündeki engeldir... 30 yıldır kanayan bu yaranın kapanmamasının ana sebebidir... ... ...
Doğrudur, gerçekten ortada bir "irade eksikliği" vardır. Ancak kesin olan bir
şey varsa, bunun "siyasi"den ziyade "ASKERİ irade eksikliği" olduğudur. Buna ilaveten "askeri İDARE eksikliği" de dikkatlerden kaçmamaktadır. Bunun üstüne söylenecek ne varsa hikayedir kanaatindeyim.
VELEV ki, siyasi irade eksik, hatta daha da ileri gideyim bu son saldırıyı Başbakan organize etti. Saldıranlar da bakanlar ve milletvekilleri. Kardeşim,
sormazlar mı sana; daha önce de dört kez basılmışsın, elinde istihbarat raporları var, adamlar göstere göstere geliyorlar, ne zaman, nereden, hangi silahlarla saldıracaklarına kadar biliyorsun; neden saldıracakları zamana kadar bekliyorsun, bir tedbir almıyorsun? Neden bir kaç savaş uçağı, bir iki "kobra tipi" helikopterle bu unsurları etkisiz hale getirmiyorsun? Yapamayacağından mı? Beceremeyeceğinden mi? HAYIR! İrade eksikliği olmasın bu ataletin sebebi? Bunun
en hafif ifadesi "ASKERİ irade eksikliği" ve de "ASKERİ İDARE eksikliği"dir. Ötesini söylemeye dilim bile varmıyor.
Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın saldırıyı taa yurtdışlarından haber alıp, resmi ziyaretlerini yani devletin işlerini yarıda kesip apar topar memlekete döndüğü
saatlerde; hava kuvvetleri komutanının golf sahasından "ne yapacaktım, ben mi
gidecektim Aktütün'e?" demesi, daha sonra da resmi olarak yapılan "komutanımızın haberi yoktu" açıklamaları nasıl bir "ASKERI irade eksikliği" içerisinde bulunduğumuzun ibretlik vesikasıdır. Ayrıca yurdumun "güzel, yalnız ve unutkan"
insanlarına siyasi irade eksikliği hususunda şunu hatırlatmak isterim: Bu ülke;
Almanya tarafından, PKK'ya karşı kullanılıyor diye Alman tanklarının iadesinin istendiği siyasi iradenin mukavim olduğu günleri de gördü, Çekiç Güç helikopterleri tarafından dağlık bölgelerimize çevre kirliliği oluşturmasın diye
tahta sandıklar bırakıldığına da şahit oldu.
"Ahval ve şeraitimiz" bu kadar netken ve dahi internette Yilmaz Özdil'in ipe sapa gelmez "had bildirici" yazıları dolaşırken; sadece şunu söylemek geliyor içimden: "Yerim sizin o siyasi irade eksikliği diyen dillerinizi! Yerim!". Nokta!
Kalınız sağlıcakla, Kahraman Gündüz, Genç Siviller, kahraman_gunduz@fwceu.com,
gencsiviller@yahoogroups.com
(Abdullah Harun, 16 Ekim 2008,
TSİ: 11.00) |
  Strateji
ve istihbarat uzmanları: TSK ‘açık’ soruşturmalı
TARAF’IN haberini değerlendiren strateji ve istihbarat uzmanları,
Aktütün baskınında birçok noktanın karanlıkta kaldığını, yapılan
açıklamalarla karanlık noktaların daha da arttığını belirterek sivil
inisiyatifin de artık harekete geçmesini istediler. İşte bazı
görüşler:
ŞEFFAFLAŞMA SAĞLANMALI - ÜMİT KARDAŞ (Emekli hakim albay):
Bu iddialar zaaflar olduğunu gözler
önüne seriyor. Gerekli soruşturma Genelkurmay Başkanlığı tarafından
kamuya açık olarak yapılmalıdır. Bu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin
şeffaflaşmasıyla ilgili bir konudur. Bu iddialar üzerine hükümetin
de bir an önce harekete geçmesi gerekmektedir. Soruşturma talimatı
vermelidir. Çünkü kurum şeffaflaşmak istemiyor.
DEĞERLENDİRMEK ÖNEMLİ - DOÇ. DR. SEDAT LAÇİNER (USAK Başkanı):
Basit bir karakol baskını bu.
Ama çok karanlık noktaları var. Yetkililer konuştukça da karanlık
noktalar artıyor. Açıklamalar çok çelişmektedir. Ciddi iletişim
sorunları söz konusu. İstihbaratı almak değil değerlendirmek
önemlidir. Ordunun insiyatif alma sorunu vardır. Üst kademeden emir
almadan hareket edemiyorlar. İletişim ve algılama sorunu olduğu
anlaşılıyor. Bu hantal yapı içerisine casus da girebilir. Ciddi
şüphelerim var. Ortada cevaplanması gereken basit sorular var.
Aktütün'e saldırı ne zaman başladı? Uçaklar buraya ne zaman geldi?
İstihbarat bilgilerine göre hareket edildi mi? Karanlıkta kalanların
ortaya çıkması gerekiyor. Maalesef yetkililer konuştukça soru
işaretleri artıyor. Yapılan açıklamalar birbiriyle çelişiyor.
Çelişkilerin ortadan kalkması için ortadaki soruları cevaplamak
gerekiyor.
SORGULANMASI GEREKİYOR - BÜLENT ORAKOĞLU (Emniyet İstihbarat Dairesi eski Başkanı):
Bir ihmal
olduğu görülüyor. Herkes sorumluluğu üzerinden atmaya çalışıyor.
Artık her kurum, hata yapan kişileri sorgulanabiliyor. Dağlıca ve
Altınova’dan sonra Aktütün saldırısı düşündürücüdür. Aklımıza soru
işaretleri getiriyor. Ayrıca Dağlıca’nın krokileri niçin Ergenekon
sanıklarına gönderilmiştir bu mutlaka sorgulanmalıdır.
DAHA SAKİN OLMALIYDI
Emekli Korgeneral Salih Acarel: İlker Başbuğ, doğru konuştu, ancak
sert konuştu. Buna gerek yoktu. Kendisi çok sevdiğim komutan ama
daha sakin olabilirdi.
Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi: Türkiye'de 24 yıldır akan kan
var. Millet bunun durmasını istiyor. Medya halka doğru bilgiler
vermiyorsa bu eleştirilir, doğrusu açıklanır. Doğru bilginin
karşısına bilgi ile çıkmak lazım.
KIŞLADA KONUŞUR GİBİYDİ - SEDAT ERGİN (Milliyet Gazetesi):
Bu kızgın üslup benim çok tasvip ettiğim bir üslup değil. İster
sivil, isteri asker, ister de politikacı olsun, kamu görevlilerinin,
kamuoyuna karşı, bu kadar çok yüksek ses perdesinden konuşmasını
onaylayamam. Komutan, karargâhında maiyetindeki astlarına karşı
böyle bir üslup kullanabilir. Bu üslubu kamuoyuna karşı, çok doğru
bulmuyorum.
EMİR VERME, CEVAP VER - YASEMİN ÇONGAR (Taraf Gazetesi):
Genelkurmay'ın en üst düzeyde Aktütün baskınından haberdar olduğu,
hatta bu hazırlıkları insansız araçlardan gelen video
görüntülerinden neredeyse naklen izledikleri doğru mu? Bunlar
doğruysa gereği neden yapılmadı? Kamuoyu bunların cevabını bekliyor.
Genelkurmay Başkanı'nın bunların cevabını vermeden 'doğru yerde
durun' gibi emir vermesi kabul edilemez.
BİRİKMİŞ STRESİN DIŞA VURUMU - AHMET HAKAN (Hürriyet
Gazetesi):
Açıkçası çok fazla yadırgamadım, birikmiş bir stresin dışa vurumu
gibi geldi bana. Bu eleştiriler arasında makul olanlar da vardı,
olmayanları da. Genelkurmay Başkanı, makul olmayan kısmını hedef
alarak sert bir açıklama yaptı. Üslup biraz öfkeliydi. Bunlardan
yola çıkarak bir değerlendirme yapılabilir belki ama metne
baktığımızda orada sorun gözükmüyor.
DEMOKRATİK ELEŞTİRİYE GELEMİYOR - MEHMET ALTAN (Star
Gazetesi):
Demokratik eleştiri niye saldırı olsun? Kapalı bir toplum olduğumuz
için övgüye alışmış bir kurum. Eleştirileri saldırı olarak
algılıyor. Ortada işin iyi yapılmadığına dair çok ciddi emareler
var. Böyle kuvvet komutanlarıyla bir araya gelip toplantılar yapmak,
üslubu, tonu yükseltmek, korkutmaya çalışmak olsa olsa insanları
yadırgatır ve üzer. Samimi değiller.
TEPKİ NORMAL, ÜSLUP YANLIŞ - OKTAY EKŞİ (Hürriyet Gazetesi):
İlker Başbuğ'un TSK'yı yıpratmayı amaçlayan kampanya nitelikli
yayınlar nedeniyle tepki duyması normaldir. Bu yayınlara karşı,
Silahlı Kuvvetler'imizin hukukunu koruması hakkı ve görevidir; ancak
bu tepkinin medya dünyasını tedirgin etmeyi amaçladığı izlenimini
veren bir üslupla dile getirilmesi doğru değildir. İfade özgürlüğüne
herkesin saygı duyması lazım.
BU TEHDİTTİR, KABUL EDİLEMEZ - AHMET ABAKAY (Çağdaş
Gazeteciler Derneği Başkanı):
Bu müdahaleler basına 'görevini yapma' demektir. Bu bir tehdittir,
ölçüsü kaçmış bir açıklamadır, bu tip tehditleri kabul etmiyoruz. Şu
sıralarda herkes medyaya ders vermeye kalkıyor. Buna Başbuğ da
dahil. Başbuğ 'herkes duracağı yeri bilmeli' diyor. Evet herkes
duracağı yeri bilmeli. Buna Genelkurmay Başkanı da, hükümet de
dahildir.
Genelkurmay önceki görüntüleri yasakladı
6 şehit verdiğimiz 10 Mayıs 2008 günü yaşanan Aktütün Karakolu
baskınından önce de anlık istihbaratın var olduğuna dair görüntüleri
Kanal D yayınlamıştı. Baskından önce PKK’lıların hareketlerini an be
an gösteren görüntüler yayınlandıktan sonra Genelkurmay Başkanlığı
Askeri Mahkemesi bu görüntülerin yayınlanmasına yasak getirmişti. (Star Gazete, 15 Ekim 2008)
(Abdullah Harun, 15-16 Ekim 2008, TSİ: 12.30)
|
TARAF'tan
müthiş bir gazetecilik örneği! Taraf’ın
bugün yayımladığı anlık istihbarat belgeleriyle istihbarat raporları
Genelkurmay’ın, 17 askerin şehit olduğu Aktütün baskınını,
tıpkı Dağlıca gibi, erkenden ayrıntılarıyla bildiğini
gösterdi.
Taraf’ın bugün yayımladığı anlık istihbarat belgeleriyle istihbarat
raporları Genelkurmay’ın 17 askerin şehit olduğu Aktütün baskınını,
tıpkı Dağlıca gibi, ayrıntılarıyla bildiğini gösterdi. İç Güvenlik
Harekât Durum raporları ve İnsansız Hava Araçları’nın ilettiği anlık
istihbarat bilgileri Aktütün baskınından Genelkurmay’ı bir ay önce
haberdar etti. İnsansız hava aracı saldırı günü 9.35’ten itibaren,
aldığı görüntüleri Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı’na
ve İkinci Başkan’a saatlerce ve naklen iletti. Saldırının önceden
bilindiğini gösteren temel bir kanıt: Hava aracı, koordinatları
Aktütün’e kilitlenmiş olarak saldırı sırasında da görüntü nakline
devam etti.
- Havan atıyor musunuz niye atmıyorsunuz.
- Bir dakika atıyoruz. - Mahir Mahir, Rubar Rubar siz de
destek verin. - Kemal o bir yere gidiyor. Boşa gidiyor aşağı
düzelt. - Azat azat arkasına atın. - O söylediğim istikamete atın, Cia kısa düşürdün. - Doğrudur
Heval yeniden atıyoruz. - Çalışın uygun uygun atın senin yerin
uygundur vur ordan vur işte. - Boş kalmasın uygun bir şekilde
hem orayı hem karakolu vursunlar. - Tamam Heval vuruyoruz her
iki tepeyi de takip et.
Bu telsiz konuşmaları, 3 Ekim 2008 cuma günü 17 askerin şehit olduğu
Aktütün saldırısı sırasında baskını düzenleyen PKK’lı grubun
arasında gerçekleşti. Telsiz konuşmalarını canlı olarak dinleyenler
arasında Aktütün Karakolu’nun da bağlı olduğu Van’daki Jandarma
Asayiş Kolordu Komutanlığı’na bağlı birimler de bulunuyordu. Bir ay
önceden haber alınan ve beklenen Aktütün saldırısı başlamıştı.
Saat 13:59:02. (GPS: 10:59:02) Kuzey 37 15.33, Doğu 44 21.40
noktasından güneydeki tepelere mevzilenmiş PKK’lı gruba ilk
görüntüden yaklaşık üç buçuk saat sonra ateş açılıyor. Ama
Genelkurmay koordinatları belli olan bölgeye karada konuşlandırılmış
silahlarla saldırmayı tercih ediyor. İstihbarat görüntülerine rağmen
Genelkurmay, Hava Kuvvetleri’ni kullanmıyor.
Bir aydır izleniyordu. Uçaksavarlar girdi. Bir gün önce yeni
rapor. Katırlar bile takipte. Kare kare gelen baskın. Canlı yayın
başlıyor. Üç buçuk saat sonra müdahale. İnsansız hava aracı
aktütün’ü izliyormuş. Bu başlıklara sahip tüm haberi görmek için
Taraf,
15 Ekim 2008 tıklayın.
(Abdullah Harun, 15 Ekim 2008,
TSİ: 13.00)
|
Ergenekon
soruşturma ve davasını akamete uğratmak amaçlı kontrgerilla
provokasyonları devam ediyor!
Asrın davasına sayılı günler kala Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'e "Aydınlık"çıların
karanlık tertibi
Çevresinde "tecavüzcü coşkun" diye
bilinen bir elemanlarına yaptırdıkları haber ellerine yüzlerine
bulaşan kontrgerillacılar, olayda adı geçenlerin anında
yalanlamalarıyla spot ışığına yakalandılar!
Tecavüzcü'nün gizlenemeyen karanlık yılları bir bir ortaya
çıktı.
Savcı Öz hakkındaki haberlerin Aydın'da tertiplendiği ortaya çıktı.
Asılsız haberin mimarı tecavüzcü çıktı. Asrın davasına sayılı günler
kala, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı
Zekeriya Öz hakkında karalama kampanyası başlatıldı.
Aydınlık Dergisi ile Cumhuriyet ve Sözcü
gazetelerinin geçen hafta gündeme getirdiği bir haber, kampanyanın
en dikkat çekici örneğini oluşturuyor. "Ergenekon savcısının
gizlenen karanlık 4 yılı" başlıklı haberlerin, Aydın'ın Çine
ilçesinde tertiplendiği ve iftiralardan ibaret olduğu ortaya çıktı.
Hem ilçe halkı hem de haberde adı geçen
kişiler, yapılan dezenformasyonu gözler önüne serdi.
' Öz'ün Çine'den Mutki'ye sürüldüğü, bir işadamı tarafından kafasına
silah dayandığı, eşinin çarşaflı olduğu, esnafı haraca bağladığı, yolsuzluk yaptığı' iddiaları araştırıldı. Öz'ün kafasına silah
dayadığı ileri sürülen işadamı Mehmet Ocak, "Tamamen uydurma. Öz'ün
birinden haraç istediğini de ne gördüm ne de duydum. Bu medya
kuruluşlarına ihtarname gönderdim." dedi. Öz'ün ev sahibi ve komşusu
olan Ali Kandemir de, "Çok efendi ve saygılıydı. Eşi çarşaflı filan
değildi." bilgisini verdi. Adliyede yolsuzluk iddiasını ise yine bir
adliye çalışanı yalanladı: "Yolsuzluğu yapan Ayhan U.'ydu, istifa
etmek zorunda kaldı."
Türkiye tarihinin en önemli davalarından birine adım adım
yaklaşılıyor. Haklarında iddianame hazırlanan 86 sanık 20 Ekim'de
hakim karşısına çıkacak. Şüpheliler, 'kaos ortamı oluşturarak,
darbeye teşebbüste bulunmakla' suçlanıyor. Duruşma tarihi
yaklaştıkça bazı kesimlerin dezenformasyon amaçlı yayınlarının
sayısı da artıyor. Bu konuda soruşturma kapsamında yapılan
aramalarda suikast planlarının ele geçirildiği İşçi Partisi'ne bağlı
yayın yapan Aydınlık Grubu başı çekiyor. Ümraniye'de patlayıcıların
ele geçirildiği 12 Haziran 2007'den bu yana sürekli maksatlı
yayınlar yapan Aydınlık, soruşturmayı 'TSK'ya karşı yapılmış bir
operasyon' olarak göstermeye çalışıyor.
Söz konusu yayın organının bu politikası iddianamede de ele
alınıyor. Savcı Zekeriya Öz, örgütün bu propagandasına şu şekilde
dikkat çekiyor: "Kendilerini Türk Silahlı Kuvvetleri adına hareket
ediyor gibi gösterip kendilerine karşı yapılan her türlü adli
soruşturmanın Türk Silahlı Kuvvetleri'ne karşı yapıldığı şeklinde
kamuoyunu yanılttıkları, ayrıca adil yargılamayı etkileme suçuna
teşebbüs ettikleri gibi (bu konuyla alakalı suç duyurularının
dosyada bulunduğu) ülkemizin en değerli kurumlarından olan Türk
Silahlı Kuvvetleri'nin adını da kendi örgütsel faaliyetlerine
karıştırmak suretiyle kendi faaliyetlerini legal faaliyetler gibi
göstermeye çalıştıkları anlaşılmıştır." (Daha
ayrıntılı bilgi)
Savcı Öz'e iftira attırılan ve perinçek'in partisi işçi parti'ye
mensup Hasan Akalın'ın tecavüz suçlaması dışında 'kundakçılıktan'
hapis yattığı ortaya çıktı. Hürriyet 2'nin 1 Mart 1994 tarihli
nüshasında 'DSP'li kundakçının adaylığı iptal edildi' başlıklı
haberinde karşımıza çıkan Akalın, sabıkalı diye başkanlık
adaylığından elenmiş. Gazetenin haberine göre,
Akalın, komşusu Halil Mersin'in otomobilini kundaklamaktan suçlu
bulunmuş. Bu suçtan 3 yıl hapis yatmış. Akalın, Çine belediye
başkanlığı için aday olunca İlçe Seçim Kurulu inceleme yaparak Çine
Asliye Ceza Mahkemesi'nce 3 yıl hapis cezasına çarptırıldığını
tespit etmiş. Bunun üzerine sabıkalı diye adaylığı reddedilmiş.
Yerine ise DSP'nin daha güvenilir bulduğu Ziraat Mühendisi Ahmet
Kapıkıran aday gösterilmiş. (Zaman,
15 Ekim 2008)
(Abdullah Harun, 15 ve 13 Ekim 2008) |
Kontrgerilla, Ergenekon Örgütü müdür veya Kontrgerilla mı Yargılanıyor, Tasfiye Ediliyor?
Ergenekon iddianamesinden net olarak anlaşılmıyor ama eğer Ergenekon örgütü kontrgerilla'nın kendisi midir derseniz, Hayır! O değildir, onun kullandığı alt örgütlerden birisidir. Kontrgerilla vardır, halen devam etmektedir ve
Ergenekon'la aynı değildir. Kesinlikle böyledir. Bizce buna en büyük delil,
Genelkurmay'ın 1990 yılında yaptığı brifingindeki açıklamasıdır: "..Özel
Harp Dairesi yalnız antikomünist değildir. Din devrimine de karşıdır..."
Devrim kelimesi kullanılmış. Başörtüsü taleplerinin en
fazla dikkat çektiği "toplumsal hayatta İslam'ın gittikçe
daha çok yer alması"nın, brifingi verenlerce din devrimi
süreci olarak görüldüğü, dolayısıyla Kontrgerilla'nın, eski adı
Özel Harp Dairesi, yeni adı ise Özel Kuvvetler Komutanlığı şeklinde değiştirilen
ve başlangıçta ABD finasmanıyla kurulan, başbakan Ecevit'in bile haberdar
edilmediği çok gizli bir devlet örgütü olduğu ve doğal olarak da varlığını halen
sürdürdüğü, hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde gayet net anlaşılmaktadır. Öyle ayrıcalıkları vardır ki bu örgüt elemanlarının,
mevcut kanunlara tabi değildirler, yakalanırlarsa soruşturulmazlar. Bu
sitenin ilgili bir çok sayfasında bunları yıllardır belirtmiştik ama
özellikle sitemizin en önemli bölümünü teşkil ettiğine inandığımız
Kontrgerilla'nın varlığını gösteren klasik Deliller sayfası ile Özel Harp
Dairesi Kontrgerilla mıdır? sorusuna cevap arayan Ö.H.Dairesi sayfalarını ve tabi forum bölümümüzdeki
ilgili tartışma başlıklarını okumanızı tavsiye ederiz.
Ergenekon soruşturması ile kuyruğundan yakalanan Kontrgerilla
canavarı, kurtulmak için bütün gücüyle mücadele etmeye
başlamıştır. Soruşturmanın yukarılara tırmanmaması için, tıpkı
Kurtlar Vadisi'ndeki İskender'in yakalanışıyla adamlarının tüm
ülkeyi bombalı ve silahlı saldırılarla cehenneme çevirmeye
çalışmaları gibi gözdağı eylemlerine girişmekte ve
"daha ileriye
gitmeyin" demektedir. Soruşturmanın seyrine göre bu eylemler
devam edecek veya şimdilik duracaktır. Son örneklerini teşkil
eden Balıkesir Altınova ve benzeri yerlerde sivillere, Aktütün
Karakolu'nda askerlere, Diyarbakır'da polislere yönelik peşpeşe
düzenlenen saldırılar, 12 Eylül öncesinde başarılan sağ-sol
kavgasının günümüzde Türk-Kürt kavgası şeklinde başarılmaya
çalışıldığını, kışkırtmaların çok sırıtmasına rağmen bunun
yapılmasının ise iç-dış, türk-kürt, sağ-sol, asker-sivil gibi
birbirine karşıt unsurların birlikte çalıştıkları statükocu
kontrgerillacıların çok zor durumda olduklarını göstermekte.
Yıllarca Meclis'teki komisyonlara ifade vermeye tenezzül bile
etmeyen General Veli Küçük gibi önemli elemanlarını feda etmeyi göze
almaları da kontrgerillacıların köşeye sıkıştığını, şiddetle
çırpınmakta olduklarını ve bu telaş yüzünden iyice planlayıp
örtemedikleri sırıtan hata dolu operasyonlar yürütmekte olduklarını, en az hasarla
kapandan kurtulmaya çalıştıklarını gösteriyor. Benzer durum İtalya'daki Gladio
soruşturması sırasında yaşanmış, soruşturmayı engelleme
girişimleri dolaylı ve doğrudan devreye sokulmuştur. Belki de
yıllar önce, 1980
öncesi başbakanlığı döneminde Kontrgerilla ve Özel Harp Dairesi
iddialarının üzerine somut şekilde giden, kendisine Çiğli
Havaalanı'nda suikast girişiminde bulunulan Bülent Ecevit'in,
"Özel Harp Dairesi'nin sivil uzantısının açığa çıkarıldıklarında girişebilecekleri tehlikeli tertiplerden duyduğu korku"
, bugünkü çılgınca katliam tertiplerini en çarpıcı şekilde
anlaşılır kılan, Ergenekon soruşturmasının aslında nerelere kadar
tırmanması gerektiğine ışık tutan ilk ve en üst düzey net açıklamadır.
Ecevit'in başbakanı olduğu hükümetin koalisyon ortağı Necmettin Erbakan'ın, Uğur Mumcu cinayeti üzerine, bilinen ama kolayca ve normal koşullarda söylenemeyen gerçeği, onbinlerce kişi "Kahrolsun Kontrgerilla!" diye haykırırken dile getirdiği: "Türkiye'de Özel Harp Dairesi var. Bunların CIA'nın emrinde olduğunu, birçok provokasyonda bulunduğunu biliyoruz. Uğur Mumcu'nun öldürülmesine benzer birçok cinayet profesyonelce işlendi. Bu cinayetlerin Özel Harp Dairesi'nin marifeti olduğunu biliyoruz."
sözleri de diğer bir net açıklamadır.
Evet bir örgüt tasfiye ediliyor, adı Ergenekon, ama tıpkı Susurluk'taki gibi kısıtlı tasfiyeden
başka bir şey değil bu. Evet bu da bir şeydir, güzeldir şüphesiz. Ama asıl
örgüt, asıl beyin veya beyin takımı şu an dışarıda, işinde gücünde
insanlar görünümündedir. Muhtemelen çok yakından tanınan kişiler olup ellerini kollarını
sallayıp gezinmekte, halka karşı yürütecekleri yeni operasyonları
planlamaktadırlar. Boş durmayı sevmezler. Yani kendimizi kandırmayalım, bu
iş bitti demeyelim. Yukarıda işaret ettiğimiz ÖHD kaynaklı örgütü ve
bunların yurt sathına yaydıkları, gerçek amacı yurt savunması ve yurdumuz
işgale uğradığında öğrendikleri, "ortalığı karıştırma, dış düşmana terör
uygulama ve böylece halkın direnişini örgütleme, moral verme, dış düşmana
karşı direnişi başlatma" gibi görevler üstlenmiş ve bu amaçtan
sapmayan, ÖHD'nin sivil uzantısı gizli gerillaları istisna
edelim. Ama bu amacını unutup kendi halkını, müslüman insanımızı, kürt
insanımızı dış düşman olarak görüp, 12 Eylül darbesini olgunlaştırmak için
aynı silahla hem sağcı hem solcu vuran, kahvehane tarayan, bombalama
eylemleri yapan, darbe şartlarını olgunlaştıran, Atabeyler Grubu gibi
Başbakan'a suikast planları yapan, Şemdinli'de PKK kitapçısını bombalayıp
PKK yaptı süsü veren, Güneydoğu'da PKK'ya karşı mücadele ederseniz hapisten
firarınızı sağlarız, yakalanırsanız da sizi tanımıyoruz deriz diye MHP'lileri
yönlendiren, ister tam ister yarı resmi isterse de gayrı resmi gizli devlet
görevlilerinin oluşturduğu gizli gerillaları ne yapalım, onları unutalım mı,
bu dosya kapansın mı? Biz istesek de bu dosya kapanmaz. 100
yıldır ittihat terakki komitacılarını konuşuyorsak bir 100 yıl
sonraki nesillerimiz hala bu gizli kontrgerilla örgütünü
konuşmalı mı? Susurluk'ta sınırlı tasfiye oldu da dosya kapandı
mı, hayır. Tam demokrasi tam demokratik kontrol mekanizması
kurmak zorundayız. Düşüncesini, yaşam tarzını beğenmediği kendi
halkını iç düşman görüp örgütlü terör ve şiddet uygulayanları en şiddetli cezalarla cezalandırıp
sindirmedikçe, var olan tüm örgütlenmeleri dağıtmadıkça bu dosya hep açık
kalacaktır. İnşallah o meşum dosyanın kapandığı günleri gelecek nesillere
kalmadan bizler de görürüz!..
(Abdullah Harun, 27 Temmuz 2008,
13 Ekim 2008)
|
KONTRGERİLLACILAR
ÇIRPINIYOR, 'KÜRT-TÜRK' KAVGASINI
BAŞLATMAK İSTİYOR, TIPKI 12 EYLÜL ÖNCE 'SAĞ-SOL'
ARASINDA BAŞARDIĞI GİBİ!
Ülkücüler, provokatörlerin oyununu duvar yazılarını silerek bozdu.
Provokasyona dikkat çeken Iğdır Ülkü Ocağı temsilcileri yazıları
kireçle boyadı. Iğdır'da şehir merkezinin çeşitli yerlerine provokatif duvar yazıları yazıldı. Ülkü Ocakları Dergisi
Temsilciliği üyeleri, kendilerinin böyle yazılar yazmadığını
belirterek yazıları teker teker sildi. Iğdır şehir merkezinde önceki
gece çeşitli cadde ve sokaklardaki duvarlara boya ile yazılan ve
ülkücü sloganlar içeren yazılar, Iğdır Ülkü Ocakları Dergisi
Temsilciliği mensupları tarafından üzeri kireç ile boyanarak
silindi. Ülkü Ocakları Dergisi Iğdır Temsilcisi Mücahit Yalçın,
şehrin Bağlar Mahallesi, Topçular Sokak ve Atatürk Caddesi'nde
kimliği belirsiz kişiler tarafından yazılan ülkücü sloganları
kendilerinin yazmadığını söyledi. Yalçın, yazıların amacının
provokasyon olduğuna dikkat çekti. Kardeş kavgası istemediklerini
belirten Yalçın, "Birileri bizlerin adını kullanmıştır. Hiç kimsenin
oyununa gelmeyeceğiz. Kimse bizi sokağa çekemeyecektir." dedi. Bu
arada şehrin çeşitli yerlerine provokatif amaçlı 'Türk'e kefen
giydirmek hangi i... haddine, şehitler ölmez, Apo'nun ....
yıldıramaz bizleri, dişe diş kana kan intikam, Ülkücü militanlar"
sloganları yazılmıştı. Boşuna çırpınmayın kontrgerillacılar! Marjinal beyinsizler dışında her iki taraftan da
planlarınıza hizmet edecek kimseyi bulamayacaksınız. Kardeşi kardeşe kırdırma gayretiniz her geçen gün deşifre oluyor!..
Kürt-Türk kardeşliğini yıkmayı amaçlayanların planlarını boşa çıkaralım. Onlar fitne ateşini her yakmaya çalıştıklarında
bu ateşi söndürelim.
(Abdullah Harun, 10 Ekim 2008)
|
KURTLAR
VADİSİ'NİN YENİ BÖLÜMÜ BİR GÜN ÖNCE BAŞLADI.
KONTRGERİLLACILARIN ÇIRPINIŞLARI SIRITIYOR!..
Kontrgerillacılar, Diyarbakır'da bu akşam Polis Okulu servis aracına
muhtemelen pkk koluyla saldırdı. Çok sayıda yaralı var. Olay 17.00
sıralarında Diyarbakır- Silvan yolunda meydana geldi. Karayolunun
12'inci kilometresinde bulunan Abdülgaffar Okkan Polis Meslek
Yüksekokulu'nun servis aracı teröristlerin saldırısına uğradı. Çok
sayıda kişinin yaralandığı belirtilirken bölgeye sağlık ekipleri
sevkedildi. Saldırının iki kişi tarafından uzun namlulu silahlar
yapıldığı tahmin ediliyor. Saldırganların kaçarken silahlarını
bıraktıkları iddia ediliyor. Yakalanmaları için büyük çaplı
operasyonlar sürüyor... DHA muhabirinden alınan son bilgiye göre 4
polis şehit olurken, 1 şoför öldü, 23 polis de yaralandı.
Yaralıların Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi´nde tedavi
altına alındığı bildirildi. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü ekiplerince
gerçekleştirilen operasyonlarda saldırıyı düzenlediği tespit edilen
4 teröristten 3'ü yakalandı, planlayıcının yakalanması ise an
meselesi (9 Ekim 2008, TSİ:16.00).
Hainler bir saat içinde yakalandı. Polis, Diyarbakır'daki
saldırganları birkaç saatte ele geçirirken, uzmanlar bunu "Suçluları
yakalamak için OHAL'e ihtiyaç yok" diye
yorumladı. Teröristler, hedeflerinin 30 polis olduğunu itiraf etti.
Teröristlerin ilk hedef olarak Emniyet Müdürlüğü'nü seçtiği, ancak
başarılı olamayacakları endişesiyle otobüse yöneldiği kaydedildi.
Teröristlerin servis aracını 3 gün boyunca takip ettiği, rampaya
tırmanırken Mehmet Şah Yıldeniz'in talimatıyla ateşe başladıkları
öğrenildi. Saldırı anında bazı polislerin biri hamile olan bayan
polislerin kurşunlara hedef olmaması amacıyla kendini siper ettiği
öğrenildi. Saldırının organizatörü olduğu belirlenen 1988 doğumlu
Kulp nüfusuna kayıtlı Yıldeniz'i arama çalışmaları sürüyor (10 Ekim
2008, TSİ:15.00). Önemli ayrıntılar
buraya eklenecektir.
ERDOĞAN'DAN AÇIKLAMA: Başbakan Erdoğan, saldırının ardından bir açıklama yaptı. Erdoğan,
"Kimse güvenlik güçlerinin operasyon gücünden taviz beklemesin.
Kimse terörün kısa vadeli bir süreç olduğunu beklemesin. Dünyanın
her yerinde uzun soluklu bir süreç. Olayın bir çok boyutu var.
Bunlar, sosyolojik, politik ve ekonomik... Yarın bu konu ile ilgili
olarak bir çalışmamız olacak ve yeni yol haritamızı gözden
geçireceğiz. Atılacak bazı adımlara burada zemin hazırlayan bir
çalışma yapacağız. Yarından sonraki süreçte bu çalışmalar
hızlanacak."
(Abdullah Harun, 8 Ekim 2008)
ALTINOVA,
AKTÜTÜN KARAKOLU, DİYARBAKIR'DA POLİS'E SALDIRI. HEPSİ KİRLİ AĞIN PARÇALARI... Begüm Burak, bgmbrk@hotmail.com,
"apo nun avukatlarına beyanından sonra artık ergenekon foz diyenler
hepten susacak... altınova, hain saldırı hepsi kirli ağın parçaları.
sivil insiyatife yani bizlere çok büyük iş düşüyor bence.. siyasiler
pek de hızlı diil bürokrasi dersen zaten gel git..." (Forumdan
alıntılanmıştır)
KONTRGERİLLA-ERGENEKON-PKK:
İÇ SAVAŞ OLASILIĞI ZORLANIYOR, ORTAM GERİLİYOR.. DEMOKRATİK
ATILIMLAR BALTALANMAYA, HALKLAR ARASINA UÇURUMLAR AÇILMAYA
ÇALIŞILIYOR. 12 EYLÜL ÖNCESİ SAĞ-SOL ARASINDA UÇURUM AÇMAYI BAŞARAN
İÇ VE DIŞ KONTRGERİLLACILAR, BU KEZ
TÜRK-KÜRT HALKLARI ARASINDA BUNU ZORLUYOR. AMA ÖZELLİKLE ERGENEKON
SORUŞTURMASININ APAÇIK ORTAYA ÇIKARDIĞI GİBİ, PERDE GERİSİNDE
KUKLALARINI OYNATAN, HALKA "CAMBAZA BAK" DEYİP İÇ SAVAŞI YÜRÜTMEYE ÇALIŞANLAR ASLINDA KOLKOLA!..
(Abdullah Harun, 6 Ekim 2008)
AKTÜTÜN SINIR KARAKOLU'NA PKK SALDIRISI VE BALIKESİR/ALTINOVA
PROVOKASYONU İLGİLİ TERÖR UZMANLARININ GÖRÜŞLERİ:
Sedat Laçiner: Karakol saldırıları dışında başka
provokasyonlar da yapacaklar. Ergenekonla PKK terör örgütü kol kola
gidiyor. Ekstra önlemler alınması gerekiyor. Buna benzer çok baskın
yedi güvenlik güçleri. Bu durum PKK'nın başarısından değil, terörle
mücadele stratejisindeki eksiklikten kaynaklanıyor. Türkiye mevcut
stratejileri ile devam ettiği müddetçe buna benzer karakol
baskınları da rutin halde devam eder.
Bülent Orakoğlu: Altınova'da ki de Aktütün'deki de aynı
merkezden yürütülüyor. Arkasında Ergenekon var. Ergenekon'un iç ve
dış bağlantıları ortaya çıkmadan çözülemez. Arka plandaki gerçekler
insanlarımıza anlatılması lazım. Baskında hem güvenlik, hem de
istihbarat açısından büyük zafiyetin bulunduğunu dile getiren
Orakoğlu, "Onca teknik imkânlara ve insansız uçaklarımıza rağmen
terör örgütü bu işi nasıl yapıyor? Artık bazı şeylerin sorgulanması
lazım." dedi. Orakoğlu, olayın dış bağlantılı olduğunu iddia etti.
Baskının yapılış biçimiyle zamanlamasının dikkat çekici olduğunu
belirten Orakoğlu, "Terör örgütü Türkiye'de ne zaman güzel işler
yapılsa bu tür eylemler yapmaya başlıyor. Türkiye'de terör her zaman
darbelere zemin hazırlamak için yapıldı. Geçmişte yapılan darbelerin
altında böyle bir şey var. Mesela El Kaide'nin İstanbul'da Sinagog
saldırılarının yaptığı yıllarda örgüt bu tür eylemler yapmıyordu.
Eylemlerinin zamanlaması çok önemli." şeklinde konuştu. Aktütün
baskınının hem şeklinin hem de zamanlamasının son derece profesyonel
olduğunu vurgulayan Orakoğlu, bu eylemin PKK'nın tek başına yapacağı
iş olmadığına dikkat çekti. Orakoğlu, "Bir kere terörü yaratan
ülkeler var. Bu olayın dış bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bugüne
kadar 30'un üzerinde operasyon yapıldı. 20 yıldır her seferinde
'terörün beli kırıldı' dendi. 'Yıkıldı, yıkılacak' dendi. Ama
bakıyoruz eylemler çok profesyonel yollarla yapılıyor. İçeride
bombalar patlıyor. Dışarıda ise karakollar basılıyor. Bu PKK'nın tek
başına yapabileceği iş değil." şeklinde konuştu. Genelkurmay İkinci
Başkanı Hasar Iğsız'ın karakol baskını ile ilgili açıklamalarını da
değerlendiren Orakoğlu, söz konusu açıklamaların toplumu tatmin
etmediğini söyledi. Açıklamaların beraberinde soru işaretlerine yol
açtığını kaydeden Orakoğlu, özellikle 'imkansızlıktan dolayı
karakolun yerini değiştiremedik' şeklindeki sözlerin kamuoyunu şoke
ettiğini söyledi. Teröre karşı sürdürülen mücadelede özellikle
karakol baskınları konusunda verilen kayıplarla ilgili özeleştiri
yapılması gerektiğini ifade eden Orakoğlu, şöyle konuştu: "Yetkileler,
'Para olmadığı için yapamadık' gibi mazeretler üretirken bazı
istifhamlara yol açıyor. Para yoksa Türk milleti onu cebinden
vereceği para ile yapardı. Ordunun gizli örtülü ödeneği var. Hangi
dönemde askerin istekleri yanıtsız kaldı ki? Türkiye Ergenekon ile
birlikte bazı şeyleri artık tartışmaya başladı. Bir de hesap
sorabilirse o zaman bazı şeyler gerçek yüzü ile ortaya çıkmaya
başlar. Amacımız askeri eleştirmek de değil bu arada. Askerin morali
bozulmasın diye bunu açıktan söylemiyoruz ama artık bazı şeylerin
açığa kavuşması lazım."
İhsan Bal: Türkiye'nin terörle mücadeledeki inisiyatif
üstünlüğünü elinden almayı hedefliyorlar. Karar vericilerin rasyonel
karar vermelerini engellemek istiyorlar. Amaç toplumdaki gerilimi ve
husumeti artırmaktır.
Mahir Kaynak: Türkler de Kürtler de bunun bir provokasyon
olduğunu ve yabancı servislerin operasyonu olduğunu bilmelidir. Bu
saldırı öyle çok basit bir saldırı değil. İstihbarat bilgisi ile
planlanmış bir saldırıdır.
Edip Başer: PKK başlangıcından beri kardeş kavgası çıkarmak
ve dünyaya, "Bakın bunlar bizi öldürüyor, burada birlikte yaşama
imkanı yok' deyip ülkeyi bölünmeye sürüklemek istiyor. Onları
destekleyenlerin de kafalarındaki asıl planın bu olduğunu görmemek
mümkün değil.
(Abdullah Harun, 6 Ekim 2008) |
DARBE HAZIRLARKEN TURP GİBİ SAĞLIKLI OLANLAR, MEYDAN OKUR GİBİ
RESMİ TSK ZİYARETİ
SONRASI BİRER BİRER FENALAŞIP HASTANEYE KALDIRILMAYA
BAŞLADILAR?!?
ŞENER ERUYGUR'DAN SONRA HURŞİT TOLON DA HASTANEYE
KALDIRILMIŞ. ONUN DA TAHLİYESİNİ İSTEYECEKLERMİŞ!
VELİ KÜÇÜK İSE, HENÜZ BAŞARAMADI!
|
|
|
SAĞLIK SORUNUYLA TAHLİYE EDİLENLER VEYA
ÜMİDİNİ KAYBETMEYENLER:
Ergenekon soruşturmasında halen tutuklu bulunan ve davanın
seyrini önemli ölçüde etkileyeceği düşünülen isimler sağlık
gerekçesiyle bir bir tahliye ediliyor. Sağlık gerekçesiyle
bırakılan zanlılara neredeyse her gün bir yenisi ekleniyor.
1. İLHAN SELÇUK: İlk olarak İlhan Selçuk, sağlık koşullarının
cezaevinde kalmaya müsait olmadığını belirterek, savcının
tutuklanma talebine rağmen 45 saat sonra serbest bırakılmıştı.
2. KEMAL ALEMDAROĞLU: İkinci olarak aynı dönemde gözaltına
alınan İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu,
avukatının, gözaltı sürecinde müvekkilinin hiçbir sağlık
problemi bulunmadığını açıklamış olmasına rağmen sağlık
sorunları nedeniyle tahliyesini sağlamıştı.
3. VELİ KÜÇÜK: Üçüncü olarak ergenekon operasyonunun
kilit ismi sayılan emekli Tuğgeneral Veli Küçük, 9 aylık
tutukluluk süresince 'düşme' dahil pek çok farklı sebeple
defalarca hastaneye kaldırıldı ve her seferinde tahliyesini
istedi, ama henüz başaramadı. TSK'nın onu cezaevinde görmezden gelmesi
yani gözden çıkarmasının tahliyesini sağlayamamasında etkisi
olabilir mi?
4. AYŞE ASUMAN ÖZDEMİR: Dördüncü olarak yaklaşık bir yıldır
tutuklu bulunan Ayşe Asuman Özdemir'in epilepsi ve siroz olduğu
bilgisi medyada yer alınca tahliye kararı geldi.
5. ŞENER ERUYGUR: Beşinci olarak Ergenekon'un yöneticisi olduğu
iddiasıyla Kocaeli F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi'nde tutuklu
bulunan emekli Orgeneral Şener Eruygur ise sürecin şimdilik son
halkasını teşkil etti.
TAHLİYE OLMA ÜMİDİYLE KUYRUĞA GİRENLER:
6. HURŞİT TOLON: Altıncı olarak Hurşit Tolon da hastaneye kaldırıldı. Tolon, muayene edilip tekrar
cezaevine gönderilirken, avukatının ilk açıklaması, "Tahliye
talebinde bulunacağız." oldu. Avukatı, müvekkili Tolon'da
bulunan rahatsızlıkları şöyle sıraladı: "Yüksek tansiyon,
prostat, kalp, aşırı kilo kaybı." İddialara göre hapishane
şartlarından en çok şikâyet eden Hurşit Tolon'un sağlık
gerekçesiyle serbest bırakılması için 'kalp damar raporu' bile
hazırlandı.
7. ARİF DOĞAN: JİTEM'in kurucusu olduğu iddia edilen
Ergenekon kapsamında tutuklu emekli Albay Arif Doğan da kalp
damar rahatsızlığı sebebiyle hastaneye kaldırıldı.
8. ADİL SERDAR SAÇAN: Ergenekon soruşturması kapsamında
gözaltına alınan eski İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube
Müdürü Adil Serdar Saçan'ın avukatı, müvekkilinin 2 yıl kadar
önce kalp krizi geçirdiğini, kalp-damar ve tansiyon hastalığı
bulunduğunu, bu gibi sağlık sorunları yüzünden bir an önce
ifadesinin alınması amacıyla savcılığa dilekçe verdi.
9. TUNCAY ÖZKAN: Gözaltına alınmadan önce 'işkence
tezgâhlarından geçmeye' bile hazır olduğunu söyleyen Tuncay
Özkan'ın eski avukatı CHP'li Şahin Mengü, Özkan'ın bazı sağlık
sorunları olduğunu, buna dikkat edilmesi gerektiğini vurguladı.
10. ?..
(Abdullah Harun, 26 Eylül
2008) |
|
DARBE HAZIRLARKEN TURP GİBİ SAĞLIKLI OLANLAR, MEYDAN OKUR GİBİ
RESMİ TSK ZİYARETİ
SONRASI BİRER BİRER FENALAŞIP HASTANEYE KALDIRILMAYA
BAŞLADILAR?!? ŞENER ERUYGUR'DAN SONRA HURŞİT TOLON DA HASTANEYE
KALDIRILMIŞ. ONUN DA TAHLİYESİNİ İSTEYECEKLERMİŞ!
AKP, ASKERLERLE ANLAŞMA MI YAPTI? DİYET Mİ ÖDÜYOR?!!
|
|
|
  Eruygur'dan
sonra Tolon da, tahliye talebinde bulunacak
"Ergenekon" soruşturması kapsamında tutuklanarak Kocaeli F Tipi
Yüksek Güvenlikli Cezaevine konulan emekli Orgeneral Hurşit
Tolon'un avukatı İlkay Sezer, Tolon'un sağlık sorunları
olduğunu, bu nedenle tutuksuz yargılanması için tahliye
talebinde bulunacaklarını söyledi.
Hurşit Tolon da hastaneye kaldırıldı
İlkay Sezer, yaptığı açıklamada, Hurşit Tolon'un sağlık
problemleri nedeniyle Kocaeli Devlet Hastanesine kaldırıldığını
ifade etti. "Sayın Tolon'un sağlık sorunları var, tahliye
talebinde bulunacağız" diyen Sezer, şunları kaydetti: "Tutuksuz
yargılanmasını istiyoruz. Tolon'un, yüksek tansiyon sorunu,
prostat rahatsızlığı bulunuyor. Daha önce anjiyo yapılmıştı, bu
yüzden kalbinde de sorun var. Cezaevine konulduktan sonra
yaklaşık 12-13 kilo kaybetti. Bu durumda olan birinin bağışıklık
sistemi de normal olmaz." Bazı internet sitelerinde Tolon
aleyhinde haberler yayınlandığını aktaran Sezer, şunları
kaydetti: "Tolon'un sağlığı yüzünden tahliyesini engellemek için
yayınlar yapılıyor. Hatta bir sitede de GATA'dan Tolon'un sağlam
olduğuna dair rapor alındığı yazılıyor. Böyle bir rapor yok.
Sahte. Ama bu haberlerle ilgili yasal işlem başlatacağız."
"Ergenekon" soruşturması kapsamında tutuklanarak Kocaeli F Tipi
Yüksek Güvenlikli Cezaevine konulan emekli orgeneraller Hurşit
Tolon ile Şener Eruygur aynı koğuşta kalıyordu. Geçen hafta
koğuşun merdivenlerinden düşüp kafasını çarparak beyin kanaması
geçiren ve boyun kemiği kırılan Eruygur da Kocaeli Üniversitesi
Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesine kaldırılmıştı.
Recep Yavuz (Forum'dan
alıntılanmıştır):
"Günlerdir yoğun bakımda olan
Eruygur 7 gün sonra gözünü açmış. Tahliye olduğunu ve gata'da
tedavisinin yapılacağını öğrendiyse tabi gözü açılır. Birşeyler
dönüyor belli. Tolon da hastaneye kaldırıldığına göre ve üstelik
birkaç gündür onun da fenalaşıp hastaneye kaldırılacağı oysa
turp gibi sağlıklı olduğu söylentileri vardı, demekki bir tezgah
kurulmuş,demekki askerlerle savcılar veya hükümet arasında bir
anlaşma olmuş el altında. ben öyle anlıyorum. Öyleyse şunu da
anlıyorum, büyük ihtimalle ergenekon davası fos çıkmayacak bir
takım cezalarla neticelenecek. Ama cezalandırılanlar alt düzey
sanıklarla sınırlı kalacak. YAZIK! Bunun ne anlamı olacak?
Katillerle uzlaşanlar kaybetmeye mahkumdur. Uzlaşanlara hakkımı
helal etmiyorum. Bizi,şimdiki nesli düşünmüyorsanız gelecek
nesilleri düşünün onları gözönüne getirin. Onlara nasıl bir
Türkiye bırakacağız katillerin cezalandırılmadığı bir Türkiye
mi? Yapmayın etmeyin ey ergenekonculardan ürkenler, uzlaşma
yoluna gidenler???"
(Abdullah Harun, 24 Eylül
2008) |
  Flaş!
Tuncay Özkan, Serdar Saçan ve Gürbüz Çapan gözaltına alındı!
Gözaltı dalgaları devam ediyor. Ergenekon soruşturması giderek genişliyor. Sıradaki
gözaltılar merak ediliyor?..
Gazeteci Tuncay Özkan, ''Ergenekon'' soruşturması kapsamında gözaltına
alındı. Tuncay Özkan'ın, Bebek Cevdetpaşa Caddesi'ndeki evinde Organize
Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne bağlı polislerce saat 06.30'de
başlatılan arama sürüyor. Özkan'ın halen evde bulunduğu bildirildi. Bu
arada, Tuncay Özkan'ın, avukatı CHP milletvekili Şahin Mengü'yü
telefonla arayarak, ''Ergenekon soruşturması kapsamında evinde arama
yapıldığını'' söylediği öğrenildi. Arama sırasında, ellerinde Türk
bayrakları olan ve ''Bizkaçkişiyiz Sivil Toplum Platformu'' üyesi
oldukları belirtilen yaklaşık 20 kişilik bir grup, ''Hepimiz
Tuncay'ız'', ''Mustafa Kemal'in askerleriyiz'' sloganları attı. Ayrıca
10.30 sıralarında Özkan'ın sahibi olduğu Kanal Biz televizyonunun
Levent'teki merkezine gelen polis ekipleri incelemelerini sürdürüyor. Polis
yetkilileri, Özkan hakkında gözaltına alma kararı alındığını ve
soruşturma çerçevesinde çeşitli adreslerdeki operasyon ve aramaların
sürdüğünü ifade etti.
Ergenekon
örgütüne 2001'de, AKP öncesi dönemde ulaşan ama örtbas etmekle suçlanan Adil Serdar Saçan
gözaltında!
Eski İstanbul Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Şube Müdürü Adil Serdar
Saçan altı kez polislikten çıkarıldı. Saçan, son kez İçişleri Bakanlığı
Yüksek Disiplin Kurulu kararıyla organize suç örgütü lideri Sedat Peker
ve adamlarıyla çıkar ilişkisi kurduğu için meslekten çıkartıldı. Saçan,
daha önce Emniyet Genel Müdürlüğü Yüksek Disiplin Kurulu (YDK) kararıyla
beş kez meslekten çıkartılmış; bu kararlara itiraz edince üç meslekten
çıkarma kararı için yürütmeyi durdurma kararı almıştı. Yüksek Disiplin
Kurulu'nun 11 Mart 2005 tarihli dokuz sayfalık son kararında Saçan'a
yönelik 19 suçlama vardı. Ancak bunlardan 18'i zamanaşımına girdiği için
bu suçlardan işlem yapılamadı. (Aktifhaber)
Bülent Korucu,
8 Ağustos 2008'de eski Organize Suçlar Şube Müdürü Adil Serdar Saçan'ın
ilginç hikayesini şöyle yazmış: Saçan'ın çelişkileri, Oktay'ın bombaları
"Eski Organize Suçlar Şube Müdürü Adil Serdar Saçan'ın ilginç bir
hikâyesi var. Önce mafyaya yönelik operasyonlarla adını duyurdu. Ankara
Emniyeti'nde 'telekulak' suçlamasına muhatap olan polis şeflerinin
hazırladığı irticacı polisler listesinde adı geçti.Listedeki ismi, belgenin uydurma ve iç hesaplaşma amaçlı olduğunun
delillerinden biri sayıldı. Saçan, hakkında en fazla haber yapılan
emniyet mensubu, dersek abartı olmaz. İşkence, yolsuzluk ve gizli
belgeleri kurum dışına çıkarmak gibi birçok suçlamaya muhatap oldu. Hem
meslekten ihraç edildi, hem de hakkında çok sayıda dava açıldı. Sicil
amiri Emniyet Müdürü Hasan Özdemir'in bakanlığa gönderdiği görevden
alınma talebi dikkat çekiciydi. Özdemir, onun için "Psikolojik sorunları
olan sağlıksız bir yapıya sahiptir. Teşkilattaki herkesin husumetini
kazandığından, diğer birimlerle ve personelle işbirliği ve organizasyon
yapamamaktadır." şeklinde cümleler sarf etmiş. Polislikten ihracı
sonrasında, yöneticilerinin bir kısmı Ergenekon kapsamında tutuklu
bulunan internet sitelerinde ulusalcı yazılar kaleme alarak kendinden
bahsettirmeye devam etti.
Saçan'ın tekrar gündeme gelmesi Ergenekon soruşturmasıyla birlikte oldu.
Saçan, Ergenekon terör örgütünün karakutusu Tuncay Güney'i, 2001 yılında
ilk kez gözaltına alan, sorgulayan ve aramalarda örgütle ilgili
belgeleri ele geçiren kişiydi. Hikâyenin önemli bölümü buradan sonra
başlıyor. Hakkındaki yeni suçlama, Ergenekon soruşturmasını örtbas
etmek. Saçan bu iddialara Milliyet'teki yazı dizisinde cevap vermeye
çalışıyor. Kendini aklamak için başsavcılığa, üstlerine ve diğer şube
müdürlerine topu atıyor. Ama suçlamaları muğlak bırakıp, sözlerini
somutlaştırmıyor. 'Ben görevimi yaptım. Başsavcılıktan yazılı emir
çıkarttım.' cümlesi temel tezini oluşturuyor.
Sonunu neden getirmediğini anlatırken dosyayı İstihbarat Şube'ye havale
ettiğini söylemekle yetiniyor. Polis içindeki irtica(!) örgütlenmesiyle
ilgili arşivlerde onlarca konuşma, yazı ve televizyon programı bulunan
Saçan'ın, bu kadar önemli bir soruşturmanın kapatılması hakkında tek
cümlesi hatıra gelmiyor. 'Tehlikeyi gördüm, üzerime düşeni yaptım,
örtbas edildi' havası basmak güzel de, niye kamuoyuyla paylaşıp
önlemedin diye sorarlar insana.
Kolluk gücü, amiri olan başsavcılığın verdiği emri başka şubelere havale
edebilir mi? 'Beni açmadı siz bakın' laubaliliğine imkân var mı? Saçan
ancak, görevi başsavcılığa iade edip, yeni görevlendirme talep
edebilirdi. Zaten iş somutlaşınca, bütün yazı dizisi boyunca yaptığı
gibi yan çiziyor.
O dönemdeki İstihbarat Şube Müdürü ve yardımcısının ismini vererek, 'bu
işte onların sorumluluğu yok' diyor. Fatura, belgeyi götüren ofisboya
çıkarsa şaşırmayacağım! Veli Küçük'le arası açılan bazı polis
müdürlerinin ona cip hediye etmek istediklerini ileri sürüyor. Tepkiyi
görünce bu kişinin emekli emniyet müdürü Ümit Baybek olduğunu ve yanında
çalıştığı Korkmaz Yiğit adına bu girişimde bulunduğunu açıklıyor.
Saçan'ın bence en önemli cümleleri Ümraniye bombalarıyla ilgili olanı.
Şöyle diyor Saçan: "Oktay Yıldırım'ın evinde bulunmuş patlayıcılarla
falan da bu işler çözülmüyor. Ben şimdi iddia ediyorum: Gidin Güneydoğu
ve Doğu'da görev yapmış özel harekâtçıların ve özel harpçilerin
evlerine, hemen hepsinin evinde Oktay'dan çıkan malzemelerin on misli
çıkar.
Niye? Çünkü, bu adamların böyle bir takıntısı var. PKK'dan aldıklarını
ganimet sayarlar. Ordu, onlara PKK ile mücadele için veriyor. Onlar da
bunları saklıyor... Bunların hepsinin evi cephanelik! Psikolojik bir
olay bu, bir gelenek haline gelmiş." (http://www.samanyoluhaber.com/haber-111980.html,
08 Ağustos 2008)
Sabah'tan
Ergun Babahan 'da, baş döndüren ilişkileri sebebiyle bir döneme
damgasını vuran Adil Serdar Saçan'ın açığını bakın nasıl yakalamış?
"Adil Serdar Saçan, Ergenekon soruşturmasını engellediğine yönelik
iddiaları cevaplamış
Milliyet gazetesinden Belma Akçura'ya verdiği röportajda müthiş bir
iddia ortaya atıyor:
"2001 başlarında emekli tuğgeneral Veli Küçük'le bazı polis müdürlerinin
arası açılıyor. Bunlar Küçük'e Tuncay Güney aracılığıyla bir cip hediye
etmek istiyorlar. Veli Küçük kabul etmiyor."
Son derece doğal bir olaydan bahsedermiş gibi anlatmış.
İstanbul'da görev yapan birden fazla polis müdürünün emekli bir
tuğgeneralle arası açılıyor.
Niye açıldığını bilmiyoruz.
Ama daha garibi, normalde ortalama bir otomobil almakta zorlanması
beklenen polis memurlarının, arayı düzeltmek için emekli bir generale
cip alacak parayı bulmaları.
Kaç paradır bir cip o tarihte? 100 bin dolar civarında mı?
İşi "organize suçları" ortaya çıkarmak olan bir polis müdürü bu gerçeği
biliyor ve gayet doğal karşılıyor. İstanbul'da görev yapan
polis memurlarının aralarının bozulduğu insanlara cip hediye etmesi
vakai adliyeden kabul ediliyor.
Organize Suç Masası Müdürü Saçan, "Bazı polis müdürleri"nin binlerce
dolarla ifade edilen bir cipi hediye edecek parayı nereden bulduğunu
merak etmiyor. Ergenekon'un üstüne gittiğini iddia ediyor ama organize
hediye işinin üstüne gitmemeyi tercih ediyor. Savcıya ihbar ettiği bile
şüpheli. Gazeteciler için de gayet doğal bir olay olarak görülmeli ki,
röportajda da üzerine gidilmiyor. Şerif Mardin'in "Cumhuriyet iyi, güzel
ve doğruyu tanımlayamadı" derken kastettiği gerçek bu olmalı. Polis
müdürlerinin hediye cip alabilmesi suç duyurusu konusu bile olmuyor.
Şimdi böyle bir gerçeği bilip üstüne gitmeyen
Saçan'ın, Ergenekon olayının üstüne gittiği iddiasını doğru kabul
etmekte zorlanmaz mı insan? Ya da bu açıklamalar "suç
duyurusu" ve "itiraf" kabul edilip, hediye cip alacak kadar zenginleşmiş
polis müdürleri ile bu olayı bildiği halde üstüne gitmeyen Saçan
hakkında soruşturma açılmaz mı? Türkiye hukuk devleti olacaksa, bu bir
tek Ergenekon davası üstünden olmaz. Savcıların bu olayları tespit edip
üzerine gitmesi sayesinde, şeffaflığın hakim kılınması sayesinde olur.
Saçan'ın açıklamaları bir dönemin kirli
ilişkilerine ışık tutuyor, mutlaka soruşturulmalıdır."
(http://arsiv.sabah.com.tr/2008/08/06/haber,1E4C96D0F2714A0DA3A31695C36BB7C3.html,
06 Ağustos 2008)
(
Hakkındaki iddiaları 31 Temmuz 2008'de Tempo dergisiyle röpörtajında
cevaplayan Serdar Saçan'ın açıklamalarına buradan ulaşabilirsiniz. >>
)
Perinçek'in avukatı gözaltında
İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek'in eski avukatı ve
Aydınlık dergisi yazarı Emcet Olcaytu “Ergenekon” soruşturması
kapsamında Kadıköy'de gözaltına alındı. Olcaytu'nun avukatı Murat Bülent
Hattatoğlu, soruşturma kapsamında, müvekkilinin Kadıköy Ziverbey'deki
evinde İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince arama
yapıldığını bildirdi. Aramalar sonrası Olcaytu'nun gözaltına alınarak
emniyete götürüldüğünü belirten Hattatoğlu, Emcet Olcaytu'nun, bir
dönem, halen aynı soruşturma kapsamında tutuklu Perinçek'in avukatlığını
üstlendiğini ifade etti.
Adnan Bulut ve eski manken Duygu Dikmenoğlu da gözaltında
''Ergenekon'' soruşturması kapsamında Kanaltürk televizyonunun eski
haber müdürü gazeteci Adnan Bulut, İzmir'de gözaltına alındı. Alınan
bilgiye göre, İzmir Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla
Mücadele Şubesi Organize Suçlar Büro Amirliği ekipleri, İzmir'de bir
otelde kalan Bulut'u gözaltına aldı. Bulut'un işlemleri tamamlandıktan
sonra İstanbul'a gönderileceği bildirildi.
Tuncay Özkan dışında, bugün gözaltına alındığı iddia edilen bir diğer
ünlü isim de Duygu Dikmenoğlu.
Gürbüz Çapan gözaltında
Esenyurt eski Belediye Başkanı Gürbüz Çapan, Ergenekon soruşturması
kapsamında gözaltına alındı. Gürbüz Çapan'ın Esenyurt Esenkent Özdeniz
Villaları'ndaki evine sabah 06:00 sıralarında gelen polis ve jandarma
ekipleri arama yaptı. Yapılan arama ve inceleme sonrası Çapan gözaltına
alınarak Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Çapan'ın yakınları, "Evde bir
saat kaldılar. Kitapları ve belgeleri incelediler. Ama yanlarında bir
şey götürmediler." dedi. Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına
alınan Esenyurt eski Belediye Başkanı, Cumhuriyet gazetesi ortaklarından
Gürbüz Çapan, sağlık kontrolünden geçirildi. Esenyurt Esenkent Özdeniz
Villaları'ndaki evine sabah 06:00 sıralarında gelen polis ve jandarma
ekipleri tarafından yapılan arama sonrası gözaltına alınan Gürbüz Çapan
Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne götürüldü. Çapan burada sağlık
kontrolünden geçirildi. Sorulara kısaca yanıt veren Çapan, "Ergenekon
soruşturması nedeniyle" gözaltına alındığını söyledi. Çapan sağlık
kontrolünün ardından Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü.
Emekli Askeri Hakim Tanju Güvendiren gözaltında
Ankara'da Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınanların
sayısı 3'e yükseldi. Gözaltına alınan Tanju Güvendiren'in emekli askeri
hakim olduğu öğrenildi. Güvendiren ile birlikte gözaltına alınan Mahir
Akkar isimli şahıs, sağlık kontrolü sırasında basın mensuplarının sorusu
üzerine ''Ergenekon'dan'' gözaltına alındıklarını söyledi. Güvendiren ve
Akkar'ın yanısıra kalp cerrahi doktoru Mesut Özcan da gözaltına
alınmıştı. Gözaltına alınan 3 kişi Ankara Emniyeti'nde sorguya
alındılar.
Tuncay Özkan'ın doktoru, bir adli bilirkişi, bir emekli yargı mensubu
ve bir polis gözaltında
''Ergenekon'' soruşturması kapsamında Ankara'da 4 kişi gözaltına alındı.
Ankara Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube
Müdürlüğü ekiplerince Ankara Adalet Sarayına getirilen Dr. M.Ö'ye, Adli
Tıp Kurumunda sağlık kontrolünden geçirildi. Dr. M.Ö, adliye çıkışında,
gazetecilerin sorusu üzerine, ''Neyle suçlandığımı bilmiyorum. Evimden
alındım, arama yapıldı'' dedi. Kalp cerrahı olduğunu söyleyen M.Ö'nün,
İstanbul'da evindeki arama devam eden gazeteci Tuncay Özkan'ın doktoru
olduğu öğrenildi. Bu arada, Ankara'da gözaltına alınan ve sağlık
kontrolünden geçirilen M.A'nın ''adli bilirkişilik'' yaptığı belirtildi.
M.A, Adli Tıp'tan çıkışında gazetecilere ''Ergenekon örgütü üyesiymişiz,
alakamız yok. Piyango bize de vurdu'' diye konuştu. Ankara'da gözaltına
alınanlar diğer iki kişiden birinin emekli yargı mensubu T.G, ötekinin
ise polis olduğu belirtildi.
CHP eve avukat gönderdi
Gözaltına alınan Tuncay Özkan'ın avukatı CHP milletvekili Şahin Mengü,
"Şu anda arama devam ediyor. Eve bir avukatımızı gönderdik" dedi.
Özkan'ın evinde yapılan arama ile ilgili bilgi veren CHP milletvekili
Avukat Şahin Mengü, "Tuncay Özkan sabah 6.30 gibi beni aradı ve "abi
beni Ergenekon'dan içeri alıyorlar' dedi. Hemen eve bir avukatımızı
gönderdik. Şu anda Tuncay Özkan'ın evinde hala arama yapılıyor. Özkan da
şu anda evde" dedi. Mengü, konuyla ilgili olarak kendisinin de bilgi
beklediğini kaydetti.
Gözaltına alınan 3 kişi sağlık kontrolünden geçti
Ergenekon operasyonu kapsamında İstanbul'da gözaltına alınan Şafak A.,
Yıldıray B., ve Mustafa T.., sağlık kontrolünden geçirildi. İstanbul'da
gözaltına alınan Şafak A., Yıldıray B. ve Mustafa T., Organize Suçlarla
Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından Haseki Eğitim ve Araştırma
Hastanesi'ne getirildi. Zanlılar, sağlık kontrolünün ardından İstanbul
Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Bu arada, sabaha karşı başlatılan
operasyonu sadece İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'nün
yürüttüğü, şu ana kadar gözaltına alınanların sayısının 15'i geçtiği
öğrenildi.
İşte bugün gözaltına alınanlar
Tuncay Özkan
Adil Serdar Saçan (Eski Organize Suçlar Şube Müdürü)
Adnan Bulut (Kanaltürk televizyonunun eski haber müdürü)
Mesut Özcan (Tuncay Özkan'ın doktoru)
Tanju Güvendiren (emekli askeri hakim)
Mahir Akkar
Gürbüz Çapan (Esenyurt eski belediye başkanı)
4 Adli Tıp Uzmanı
Tuncay Mollaveyisoğlu
Evrim Baykara
Şafak A.
Yıldıray B.
Mustafa T.
Emcet Olcaytu (Doğu Perinçek'in avukatı)
Operasyonların halen devam ettiği
bildiriliyor...
(Haber/yazı/yorum eklenme tarihi: 23 Eylül
2008)
Ergenekon'da
ilk kez muvazzaf subaylar tutuklanarak davaya dahil oldu!
Tutuklanan subaydan dinci Hizbuttahrir üyesine: Büyük işlere imza
atacağız
Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan zanlılardan Nurseli
İdiz ve Seyhan Soylu'nun da bulunduğu 5 kişi serbest kaldı. 4'ü teğmen,
biri askerî öğrenci ve 6'sı Hizbuttahrir üyesi 11 kişi tutuklandı. 7
kişi tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Ergenekon'un, Hizbuttahrircilerle bağlantıyı
genç subaylarla sağladığı belirlendi. Teğmenlerden M. Ali Çelebi'nin
Hizbuttahrir üyelerine "İrtibatı koparmayalım. Büyük işlere imza
atacağız." dediği öğrenildi.
Daha geniş bilgi >>
(Haber/yazı/yorum eklenme tarihi: 22 Eylül
2008)
Ergenekon'da 7. dalga!
Ergenekon soruşturması kapsamında dün (18 Eylül 2008) 5 ilde yeni operasyonlar
düzenlendi. Aralarında eski İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı Levent Temiz,
28 Şubat sürecinin önemli aktörlerinden Sisi lakaplı Seyhan Soylu ile
tiyatro sanatçısı Nurseli İdiz'in de bulunduğu toplam 19 kişi gözaltına
alındı. Ümraniye'de bir gecekonduda 27 el bombası ele geçirilmesiyle başlayan
soruşturma kapsamında 7. dalga olarak adlandırılan dünkü gözaltılarda 5 teğmen de
yer aldı. Genelkurmay, yaptığı açıklamada, 'İstanbul Cumhuriyet
Başsavcılığı'nın talimatıyla 5 teğmen ve 1 askerî öğrencinin askerî
makamlarca gözaltına alındığını' bildirdi. Savcılığın talimatının 17
Eylül'de geldiği belirtilen açıklamada, "Anılan personel, ifadeleri
alınmak üzere askerî personel nezaretinde İstanbul Merkez Komutanlığı'na
sevk edilmişlerdir.'' denildi.
Polis, dün ilk olarak avukat Levent Temiz'i Bakırköy Florya'daki evinden
aldı. Aynı saatlerde Seyhan Soylu ve Nurseli İdiz'in de evlerine baskın
yapıldı. Soylu'nun bilgisayarlarına el konulurken, her iki isim İstanbul
Terörle Mücadele Şubesi'ne getirildi. Operasyonun diğer ayağı
Ankara'daydı ve burada 8 kişi gözaltına alındı.
Dünkü operasyon, 'Ergenekon 28 Şubat'a uzandı' yorumlarına yol açtı.
Sisi lakaplı Seyhan Soylu, 2002'de Zaman'a verdiği röportajda, "Ben 28
Şubat'ın gizli kahramanıyım." demişti. Soylu'nun adı, bir gizli tanığın
Ergenekon ve 28 Şubat ilişkisiyle ilgili verdiği ifadelerde de geçmişti.
Ergenekon soruşturması kapsamında Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün
talimatıyla İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin ve Hakkari'de operasyon
yapıldı, 19 kişi gözaltına alındı. Zanlılardan 5'i teğmen, biri ise
askerî öğrenci. Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinde konuyla
ilgili yapılan açıklamada, şöyle denildi: "İstanbul Cumhuriyet
Başsavcılığı'nın 17 Eylül tarihli talimatı üzerine, 5 teğmen ve 1 askerî
öğrenci askerî makamlar tarafından gözaltına alınmıştır. Anılan
personel, talimat gereği ifadeleri alınmak üzere askerî personel
nezaretinde İstanbul Merkez Komutanlığı'na sevk edilmişlerdir."
Büyük Hukukçular Birliği üyesiyken başkan Kemal Kerinçsiz'le tartışarak
gruptan ayrılan avukat Levent Temiz'in Florya Basın Sitesi'nde bulunan
evine dün sabah 08.00 sularında baskın yapıldı. Ergenekon soruşturmasını
yürüten savcılardan Mehmet Ali Pekgüzel'in kontrolünde Terörle Mücadele
Şube Müdürlüğü ekiplerince yapılan baskında, Temiz'in avukat olmasından
dolayı barodan görevlendirilen bir avukat da eşlik etti. Polisin evdeki
aramasının 4 saat sürdüğünü ifade eden Temiz'in avukatı Erkan Aydemir,
müvekkiline ait bazı belge, doküman ve kitaplara el konulduğunu söyledi.
Aydemir, müvekkilinin evinde silah ya da patlayıcı bulunmadığını
belirtti. Temiz, daha sonra Bakırköy'deki bürosuna götürüldü. Polis,
büroda arama yaptı.
Ankara'da düzenlenen operasyona İstanbul polisi de eşlik etti. İstanbul
Organize Suçlarla Mücadele Şubesi'nden gelen iki ekip, Ankara polisi ile
birlikte önceden adresleri belirlenen 8 ayrı adrese eşzamanlı baskın
gerçekleştirildi. Askerî inzibatlar Ankara'daki bir birlikte görev yapan
karacı Teğmen Mehmet Ali Ç.'yi kışlada gözaltına aldı. Teğmen Mehmet Ali
Ç. sorgulanmak üzere İstanbul'a gönderildi. Teğmen Mehmet Ali Ç.,
adliyeye getirilirken 'Ergenekon'la bağlantınız olduğu için mi buraya
geldiniz?' sorusuna, "Benim Mustafa Kemal ile bağlantım var." şeklinde
cevap verdi. Polis, Ankara'da aralarında bir radyocunun da bulunduğu 7
kişiyi gözaltına aldı. Polis, ev ve işyerlerindeki 6 masa üstü ve bir
dizüstü bilgisayar ile DVD, CD ve dökümanlara incelenmek üzere el koydu.
Zanlılar sağlık kontrolüne götürülürken basın mensuplarının 'Ergenekon
ile bağlantınız var mı? Niçin gözaltına alındınız?' şeklindeki
sorularına "Devletin yanlışlığı" ve "Dağdaki çobanın Ergenekon ile ne
bağlantısı var." şeklinde cevap verdi. Zanlılar karayoluyla İstanbul'a
gönderildi. İzmir'de ise savcılığın talimatıyla teğmen Ş.İ. gözaltına
alındı. Ş.İ.'nin İstanbul'da çalıştığı, görev için Urla Menteş'teki
askerî birliğe geldiği öğrenildi. Ş.İ. de soruşturma çerçevesinde
İstanbul'a gönderildi.
2 YILA SIĞAN OPERASYON
1. DALGA: Ümraniye'de 27 el bombası
12 Haziran 2007'de Ümraniye'de bir gecekonduda 27 el bombası, TNT
kalıpları ve fünyeler ele geçirildi. Emekli Astsubay Oktay Yıldırım,
Mehmet Demirtaş, Ali Yiğit, emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin, emekli
Astsubay Mahmut Öztürk, Kuvayi Milliye Derneği Başkanı Bekir Öztürk,
emekli Binbaşı Fikret Emek, emekli Yüzbaşı Gazi Güder, SESAR Başkanı
İsmail Yıldız, Fuat E. tutuklandı.
2. DALGA: Eskişehir'de ele geçirilen patlayıcılar
Eski Binbaşı Fikret Emek'in annesine ait Eskişehir'deki evde 26 Haziran
2007'de yapılan aramada 11 kilo plastik patlayıcı ve suikast tüfeği 'Kanas'
ele geçirildi. Emek tutuklandı. 15 Temmuz'da yazar Ergün Poyraz
gözaltına alındı. Eski Yüzbaşı Gazi Güder, Fuat Ermiş, İsmail Yıldız,
Asuman Özdemir ve son olarak da 26 Ağustos 2007 tarihinde Mete
Yalazangil tutuklandı.
3. DALGA: Emekli Tuğgeneral Küçük tutuklandı
21 Ocak 2008'de emekli Tuğgeneral Veli Küçük, eski Yüzbaşı Mehmet
Zekeriya Öztürk, Muhammed Yüce, Kemal Kerinçsiz, Sami Hoştan, Ali Yasak
(Drej Ali), Fikri Karadağ, Sevgi Erenerol, Hüseyin Görüm, Alpaslan
Abdulkadir, Kahraman Şahin, Erol Ölmez, Erkut Ersoy ve Ümit Oğuztan
tutuklandı.
4. DALGA: Akademisyen ve gazeteciler
21 Şubat 2008'de İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü'nde görevli
Doç. Dr. Ümit Sayın ile Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emin
Gürses, emekli Astsubay Orhan Tunç, Özallar'ın kuyumcusu olarak ün yapan
sosyete kuyumcusu Hayrettin Ertekin, gazeteci Vedat Yenerer, Noel Baba
Barış Konseyi Derneği Başkanı Muammer Karabulut tutuklandı.
5. DALGA: İP Lideri Perinçek cezaevine gönderildi
Ankara'da İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve İstanbul'da eski
İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu ile Cumhuriyet
Gazetesi İmtiyaz Sahibi İlhan Selçuk'un da aralarında bulunduğu 13 kişi
gözaltına alındı. Perinçek tutuklanırken, Alemdaroğlu ve Selçuk savcılık
sorgusunun ardından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
6. DALGA: Eruygur ve Tolon cezaevinde
1 Temmuz 2008'de eski Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener
Eruygur, eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Hurşit Tolon, ATO
Başkanı Sinan Aygün, Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay gözaltına
alındı. Eruygur ve Tolon tutuklandı, Aygün ve Balbay ise tutuksuz
yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
7. DALGA: 'Sisi' ve Nurseli İdiz gözaltında
Kızılelma Koalisyonu içerisinde yer alan eski Ülkü Ocakları İstanbul İl
Başkanı Levent Temiz, 28 Şubat'ın aktörlerinden 'Sisi' lakaplı Seyhan
Soylu, sanatçı Nurseli İdiz'in de aralarında bulunduğu 11 kişi dün
gözaltına alındı.
(http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=740064)
(Haber/yazı/yorum eklenme tarihi: 19 Eylül 2008) |
Kuşkularımızın
doğruluğu ortaya çıkıyor: Konsolosluk
saldırısında Ergenekon izine somut bir kanıt bulundu
Abdullah Harun
Olayın
hemen ardından sitemizde de belirttiğimiz gibi
ABD Başkonsolosluğu'na 9 Temmuz 2008'de düzenlenen saldırının
arkasındaki karanlık(!) kontrgerillacıların, Ergenekon terör örgütü üzerine yılmadan giderek peşpeşe darbeler vuran
polise yönelik intikam alma ve gözdağı vermeyi amaçladıkları çok
açıktı. Saldırı abd konsolosluğuna yapılmış gibi göründüğü halde, sadece
pompalı tüfek ve tabanca gibi ateşli silahların kullanılması ve polis
memurlarının hedef alınması hemen dikkat çeken ayrıntılardı. Saldırıda 3 emniyet
mensubu şehit olmuştu. Teröristler Erhan Kargın, Bülent Çakır ve Raif Topgil ölü ele geçirilirken, Kargın'ın cep telefonu kayıtlarından
Ergenekon çıktı.
Türkiye'de siyasî kaos oluşturmak için suikastlar ve bombalama eylemleri
yaptığı belirlenen Ergenekon terör örgütüyle ilgili önemli bir
bağlantıya daha ulaşıldı.
Amerika'nın İstanbul Başkonsolosluğu'na 9 Temmuz'da saldırı düzenleyen
teröristlerden Erkan Kargın'ın, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan
sanıklarla sık sık telefon görüşmesi yaptığı belirlendi. Polisin
ulaştığı bu bilgi, hain saldırının Ergenekon üyeleri tarafından
azmettirildiği iddiasını güçlendirirken, konsolosluk saldırganı
Kargın'la görüşen sanıkların kimliği de dikkat çekti. Edinilen bilgilere
göre Kuvayı Milliye 1919 Derneği kanadı ile irtibatlı olduğu tespit
edilen bu kişiler, Fatih Çarşamba'daki İsmailağa cemaatine sızmaya
çalışan ekibin arasında yer alıyor. Söz konusu sızma girişimi Savcı
Zekeriya Öz'ün hazırladığı iddianamede de ayrıntılarıyla anlatılmıştı.
9 Temmuz'da ABD Başkonsolosluğu vize giriş kapısındaki polis noktasına
yapılan saldırıda biri koruma görevlisi, 2'si trafik polisi olmak üzere
3 emniyet mensubu şehit düşmüştü. Hain saldırıyı gerçekleştiren
teröristler Erhan Kargın, Bülent Çakır ve Raif Topgil ise ölü olarak ele
geçirilmişti. Olayın ardından İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü
ekipleri geniş çaplı soruşturma başlattı. Kargın, Çakır ve Topgil'in
yaşadıkları Altınşehir'de araştırma yapan terör ve istihbarat ekipleri,
teröristlerin cep telefonları ve internet yazışmalarını mercek altına
aldı.
Erkan Kargın'ın ailesi ve yakınlarının ifadesini de alan polis,
teröristlerin bazı kişilerle irtibatlı olduğu bilgisine ulaştı.
Kargın'ın Afganistan'a gidip 2007 yılında dönmesinin ardından esrarengiz
kişilerle görüştüğü ifadelere de yansımıştı. Teröristlerin üzerinden
çıkan cep telefonlarıyla yapılan görüşmeleri tek tek inceleyen polis,
ilginç bir bilgi elde etti. Kargın'ın olaydan önce kendisine ait
telefonla Ergenekon terör örgütü ile bağlantılı çok sayıda kişi ile
görüştüğü belirlendi. Kargın'ın Ergenekon'un Fatih Çarşamba'da bulunan
İsmailağa cemaatine sızmaya çalışan Kuvayı Milliye 1919 Derneği kanadı
ile irtibatlı olduğu tespit edildi. Bu bilgi, saldırı talimatının örgüt
tarafından verildiği iddiasını güçlendirdi. Hatırlanacağı gibi söz
konusu derneğe üye olan bazı isimlerin sakal bırakıp Çarşamba'ya sızmaya
çalışmaları, telefon dinlemelerine takılmıştı.
'ABD konsolosluğu havaya uçurulacak'
Ergenekon tutuklusu Emin Gürses, iddianamede yer alan telefon
görüşmesinde, gözaltına alınması durumunda Amerika ve İsrail
büyükelçiliklerine saldırı düzenleneceğini söylemişti. 23 Ocak 2008'de
Erman D. adına kayıtlı telefondan bir kişiyi arayan Gürses'in tehditler
savurarak: "Beni alırlarsa içeriye, bilmiyorlar ki Amerikan ve İsrail
büyükelçiliklerini havaya uçurmak için bizimkiler her şeyi yapacak..."
dediği iddia edildi. Gürses'in soruşturmada konuşmasıyla ilgili
kendisine yöneltilen 'Bizimkilerden kastınız kim?' sorusuna, "Görüşmede
gündemdeki olayların arkasında Amerika ve İsrail'in olduğu geçmişse bu
şekilde sinirle söylenmiş sözlerim olabilir. Bizimkiler olarak
kastedilen herhangi bir kimse yoktur." diye cevap vermişti.
Yazının hazırlanmasında faydalanılan haberin tamamı >>
(Abdullah Harun, 18 Eylül 2008) |
Adalet
Bakanlığı, ''Ergenekon'' soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcıları
hakkında soruşturma izni vermedi!
Adalet Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliğinden yapılan
yazılı açıklamada, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan bazı
sanıklar ve avukatlarının, tarihli ve tarihsiz şikayet dilekçeleri
üzerine söz konusu soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet
Savcıları ve ilgili hakim hakkında Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün
inceleme başlattığı ve incelemeyi İstanbul Cumhuriyet
Başsavcılığının yürüttüğü anımsatıldı.
Bu süreçte, avukat Turgut Kazan ile bazı tutuklular ve avukatlarının
da tarihli ve tarihsiz şikayet dilekçeleri ile söz konusu
soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcıları ve ilgili hakim
hakkında şikayet ve ihbarda bulunduğu ifade edilen açıklamada, bazı
gazetelerde soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcılarının hatalı
işlemler yaptıklarına ilişkin haberlerin ihbar kabul edilerek önceki
şikayetlerle birlikte Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün inceleme
dosyasına kaydedildiği bildirildi.
Açıklamada, şunlar kaydedildi: ''İstanbul Cumhuriyet
Başsavcılığınca, kapsamlı bir inceleme yapılması ve ayrıntılı görüş
bildirilmesi sebebiyle, Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün
(105.34-1092-2008) sayılı dosyasının, (105.34-2936-2007) sayılı
dosya ile birleştirildiği ve yapılan değerlendirme sonucu, bakanlık
'Olur'uyla İstanbul Cumhuriyet Savcıları Zekeriya Öz,
Mehmet Ali Pekgüzel ve
ilgili Cumhuriyet savcısı ile
bu yer ilgili hakimi
haklarında işlem yapılmasına yer olmadığına karar verilmiştir. Bu
kararın taraflara tebliğ işlemleri devam etmektedir.
Söz konusu ihbar ve şikayetler üzerine 2802 sayılı Hakimler ve
Savcılar Kanunu çerçevesinde gerekli inceleme yaptırılmış olup,
ilgili Cumhuriyet Savcıları ve hakim
hakkında ileri sürülen iddiaların, 'Cumhuriyet Savcısının delillerin
toplanması, değerlendirilmesi ve suçun vasıflandırılması, hakimin
ise yargı yetkisi ve takdir hakkı kapsamında kaldığı, adı geçen
Cumhuriyet Savcıları ile hakimin bu hak ve yetkilerini herhangi bir
şekilde kötüye kullandıklarına dair delil elde edilemediği'
anlaşıldığından, ilgililer hakkında soruşturma izni verilmemiştir.''
(Abdullah Harun, 12 Eylül 2008) |
12 Eylül'ün ilk saatlerinde, sabah tam 03.59'da darbecilerin ilk işgal
ettiği yerdeyiz. Harbiye'de İstanbul Radyosu önünde buluşalım. El
fenerini al, gel !
Genç Siviller, 12 Eylül darbesinin yıldönümünde darbenin ilan edildiği saat olan sabaha karşı 03.59’da darbenin ilan edildiği TRT Radyosu’nun İstanbul binası önünde 12 Eylül’ü protesto ediyor! Türkiye’nin toplumsal ve siyasal hayatı üzerinde büyük bir kara delik açan 12 Eylül darbesinin üzerinden tam 28 yıl geçti. Bundan 28 yıl önce darbeyi yapanların ilk işi tüm merkezi ve yerel radyo istasyonlarını işgal etmek oldu.
Genç Siviller olarak, yüzbinlerce insanın hayatını derinden etkileyen 12 Eylül darbesinin 28. yıldönümünde, tam darbenin duyurulduğu saat olan 03.59’da, İstanbul Radyosu’nun önünde el fenerlerimizle darbelere karşı 1 numaralı bildirimizi okuyacağız.
(Genç Siviller, 10 Eylül 2008,
22:40) |
|
GENELKURMAY'IN ERGENEKON SANIKLARINA AÇIK DESTEĞİ SONRASI
İLGİNÇ GELİŞME: SAVCI ÖZ'E İNCELEME BAŞLATILDI..
AKP, KAPATILMAMA DİYETİ Mİ ÖDEYECEK?!!
|
|
|
Savcıya,
Bakanlık üzerinden vurma taktiği
Felice Casson, İtalyan Gladyosu'nu çökerten savcı...
Türkiye'de gazetecilerin yakından tanıdığı bir isim. Son olarak
bir gazeteye verdiği demeçte aynen şöyle diyor:
"Soruşturmalar başladığı zaman
bazılarının şiddetli eleştiriler yaptığını görürsünüz. Bir zaman
sonra bu şiddetli eleştirileri yapan çevrelerden bazılarının da
şüpheliler arasında olduğunu anlarsınız. İşte o zaman işler daha
da karışır. Hedef aldığınız kesim öyle bir kulis yapar ki, savcı
olarak bizim yaptığımız çalışmaların yasa dışı olduğu bile ima
edilir. Ta ki soruşturma evresi tam olarak gelişinceye kadar bu
böyle gider." İtalya'daki tecrübe böyle. Yaşadığımız
sürece ne kadar benziyor değil mi?..
İstanbul'da savcılar, gece gündüz demeden çalışıp soruşturma
yapıyor. Ama Ankara'da birileri sanki suç işleniyormuş gibi hava
oluşturmaya çalışıyor. Yeni adli yılın açılış resepsiyonunda
bazı gazeteciler, Adalet Bakanı'nı sıkıştırıyor. Bakan'ın
ağzından çıkan üç beş kelime, 'Savcı Zekeriya Öz'e soruşturma'
başlığı ile bütün Türkiye'ye duyuruluyor. Bakanlık bürokratları
ortada soruşturma olmadığını, rutin bir sürecin yaşandığını
anlatmak için gece boyunca ilgili yayın organlarına yalanlama
geçiyor. Öyle bir ortam oluşturuluyor ki; Bakan Bey, dün üstüne
basa basa soruşturma olmadığını tekrarlamak zorunda kalıyor.
Ergenekon terör örgütünde yönetici ve üye olmaktan yargılanan
gazetecilerin tavrı belli. Onlar soruşturmayı sulandırmak için
ellerinden geleni yapıyor. Önce savcının şahsını hedef aldılar.
Akşam evinde izlediği televizyona kadar yazdılar. Soruşturmayı
küçümseyip delilleri yok saydılar. İddianame ortaya çıkınca işi
magazinleştirmek istediler. Sık sık Şemdinli'ye atıfta bulunarak
savcıyı yıldırmaya çalıştılar. Bu süreçte haber kanalı olarak
bildiğimiz bir yayın organı var ki, tanınmaz hale geldi. Darbe
günlüklerinde patronlarının uyarıldığı söyleniyordu. Aynı kanal,
Ergenekon sanıklarının avukatlığına soyunan Deniz Baykal'ın
mikrofonu gibi çalışıyor. Baykal, iddianameden sonra Ergenekon
terör örgütü için 'çete' deme aşamasına gelse de yine Şemdinli
savcısı üzerinden korku salıyor. Baykal'ın söyleminin ne kadar
etkili olduğunu anlamak için son anketlerde CHP'nin yerini
görmekte fayda var. Parti her geçen gün eriyor.
İtalya'daki soruşturmada 7 bin 417 kişi sorgulanmış ve bunlar
arasında 911 işadamı var. 2 bin 993 kamu görevlisi mahkemeye
çıkarılmış. 12 eski bakan ve parlamenter tutuklanmış. Bu
rakamları görünce yaşanan sürecin sancılarını anlamak mümkün.
Türkiye henüz yolun başında. Savcı Zekeriya Öz ve yardımcıları,
sağlam adımlarla eleştirilere bakmadan elindeki bulgularla
hareket etmeli. Hazırladıkları iddianame Türkiye'nin ezberini
bozdu. Ek delillerde nutku tutulanlar, gelecek iddianamenin etki
alanını daraltmaya çalışıyor. Soruşturma derinleştikçe yeni
bilgiler geliyor. Mesela, Şemdinli savcısını yalnız bırakan bazı
isimlerin Veli Küçük'le dost olduğunu bilmeyen kalmadı. Bunu
başta Başbakan olmak üzere Adalet Bakanı da gördü.
Ergenekoncular soruşturmanın başından beri savcıyı engellemek
için her yolu denedi. Bu kez de başarılı olamayacaklar.
(Ali Akkuş, Zaman, 10 Eylül
2008,
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=736443)
Savcı
Öz'ün yazacağı ek iddianameyi etkilemeye çalışıyorlar
Hukukçular, Ergenekon terör örgütü soruşturmasını yürüten
Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün tutuklu paşalar hakkında
yazacağı ek iddianameyi etkilemeye yönelik girişimlerin
arttığına dikkat çekiyor.
Savcı hakkındaki şikayetlerin, 'kanuna aykırı birşey' yaptığı
için değil Savcı Öz'ü zor durumda bırakmak için yapıldığını
söyleyen Hukukçular, tutuklu paşalara cezaevinde Genelkurmay
adına ziyaret yapılmasını da 'Savcıyı etkilemeye yönelik' olarak
değerlendirdi. Hukukçular Derneği Genel Başkanı Kamil Uğur
Yaralı, Ergenekon soruşturmasını yürüten Savcı Öz'e soruşturma
başlatıldığına yönelik haberleri işaret ederek, şunları
söylüyor: "Aslında bu bir inceleme. Bütün bu açıklama ve
davranışlar bağımsız Türk yargısını baskı altına almaya
yöneliktir. Açıkcası aba altından sopa gösteriliyor. Çünkü şu
sıralar Savcı Öz, iki emekli Orgeneralin de içinde bulunduğu ek
iddianameyi hazırlamaktadır. Baykal tarafından Şemdinli davası
savcısının akibeti hatırlatılarak, soruşturma haberlerine
medyada yer verilerek ve Genelkurmay destekli cezaevi ziyaret
edilerek Savcı Öz'e mesaj verilmek istenmektedir. Baykal'ın bu
açıklaması tamamen bir nokta atışıdır. Ergenekon davası süreci
kuşatılmaya çalışılmaktadır" (Abdullah Harun,
10 Eylül 2008)
Hukukçular Öz için ayağa kalktı
Hakkında inceleme başlatılan Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'e hukuk dünyasından destek geldi. Bir açıklama yapan hukukçular, Öz'e karşı yapılan hatadan dönülmesi gerektiği söyledi. Boğaziçi Avukatlar Derneği, Savcı Zekeriya Öz hakkında inceleme başlatılmasına tepki gösterdi. Dernek Başkanı Yılmaz Geniş yaptığı açıklamada, Ergenekon soruşturmasının ülkenin demokratikleşmesi adına büyük bir kilometre taşı olduğunu belirtti. Geniş, "Vatanperverliğin gerçekliği turnusol kağıdı gibi Ergenekon davasıyla ortaya çıkacaktır." dedi.
Türkiye ÖZ'ü kaybetmeye izin vermemeli
Türkiye'nin vesayet rejiminden kurtulamadığına işaret eden Geniş, "Türkiye, Şemdinli davasının Savcısı Ferhat Sarıkaya' yı kaybetmesi gibi Zekeriya Öz'ü kaybetmesine izin vermemelidir. Yapılan hatadan bir an evvel dönülmesi gerekmektedir. Savcının yetkilerini kullanmasında yasal olmayan hiç bir işlem bulunmadığı gibi aksine yasal engeller nedeniyle görevini yeterince yerine getirememektedir. Şikayet müessesesi, gerçek hukuk ihlallerini engellemek yerine, ciddiyet ve sorumluluk içinde görevini yerine getiren savcılarımızı yıldırıp cesaretini kıran 'Demoklasin Kılıcı' gibi kulanılmamalıdır. Anayasa'da tarif edilen Hukukun Üstünlüğü ve Eşitlik ilkelerine inanmış hukukçular olarak, Ergenekon soruşturması ve davasının hiçbir engele ve sindirmeye maruz bırakılmadan sonuna kadar götürülmesi gerektiğine inanıyoruz." şeklinde konuştu. (Abdullah Harun, 9 Eylül 2008)
|
|
GENELKURMAY, ERGENEKON DAVASINI ŞEMDİNLİ DAVASI GİBİ AKAMETE UĞRATMAK İSTİYOR!
TERÖR ZANLISI EMEKLİ GENERALLERE TSK ADINA(!) ZİYARET!!!
|
|
 Şemdinli Davası sanığı muvazzaflar, Van 3. Ağır Ceza mahkemesi
tarafından 39'ar yıllık ağır hapis cezasıyla cezalandırılarak,
askerlerin PKK yaptı süsü vererek bombalama eylemleri yaptıklarını,
PKK'yı bitirmek yerine terörü daha da kışkırttıklarını, yani teröre
bulaştıklarını en yetkili ağızdan ifade etmiş ve kararında da
direnerek Kontrgerillacıları şok etmişti. Kontrgerillacılar da boş
durmamışlar, davayı askeri mahkemeye aldırarak ve kararında direnen Van
Mahkemesi üyelerini başka mahkemelere sürgün ederek, Savcı
Sarıkaya'yı da mesleğinden atarak güya intikamlarını almışlardı! Ama
farkında değiller ki yaptıkları tüm bu gaflar,
eğitim seviyesinin ve iletişimin müthiş arttığı çağımızda
artık şüphe bırakmayacak şekilde sırıtıyor, tepki görüyor. Onlar
sanıyor ki millet bunu sineye çeker veya TSK ('nın bazı kademelerine
yuvalanmışlar) ne yaparsa yapsın doğru görür. Yanılıyorlar. Ne millet
ne de cesur yürekli yargı camiası bu yapılanları sineye çekiyor.
Şemdinli'de ayak oyunlarına ve 27 Nisan Muhtırası'na rağmen millet
seçimde onların istediği tabloyu verdi mi? 27 Nisan'da
görüşlerini açık şekilde belirttikleri ve güya tüm TSK'yı temsil eden
talihsiz bildiride, AKP'nin cumhurbaşkanı seçmesini engellemeye
çalıştılar da ne oldu, engelleyebildiler mi? Savcı
Ferhat Sarıkaya'nın başına gelenler diğer savcıları yıldırdı mı?
Hayır, eğer korksalardı Ergenekon davasını açmazlar ve
sürdüremezlerdi. Sarıkaya olayı diğer hukukçu, ama gerçekten hukukçu,
yargıç savcı avukat ve diğer tüm cesur yürekli yargı camiasını
derinden derine ayağa kaldırdı. Farkında değiller. Eğer bu cesur
yürekler olmasaydı, Van Mahkemesi kararında direnir miydi, Van üst
mahkemesi alt mahkemenin kararını savunur muydu, Savcı Zekeriya Öz
ve arkadaşları Ergenekon Terör örgütü üzerine kararlılıkla gidebilir
miydi, yeni soruşturma delillerini ele geçirmek için yapılan
kontrgerilla atağına direnebilir miydi?
Tekrar
etmek gerekirse En üst makamdan alttakine kadar muvazzafıyla
yargısıyla ve diğer tüm dallarıyla Kontrgerilla, Şemdinli ve
Ergenekon soruşturmalarında kuyruğundan da olsa yakalanmış.
Çırpınmalar bu yüzden. Özellikle Ergenekon soruşturması onları
gittikçe köşeye sıkıştırıyor olmalı ki bu kadar deşifre olmaya
başladılar. Arkadaş sen TSK adına terör zanlılarını ziyaret
edemezsin, edenler de TSK'yı temsil etmiyor! Kocaeli garnizon
komutanı, niye eski generalleri Veli Küçük'ü unutmuş? Küçük, o
bölgenin komutanlarındandı. Vefa ise ona da vefa. TSK milletindir.
Ona rağmen bunu yapmaya kalkıp millet bizim kölemizdir ne dersek onu
yapar bizi çok sever arkamızdan gelir diyorsanız yanılıyorsunuz. TSK'yı
siyasete hatta terör zanlılarına desteğe bulaştırmaya çalışanlar da
yargıyı etkilemek suçunu işliyorlar. Yargıya saygılıyız gibi
laflarla kimseyi çocuk yerine koymayın, bu ülkeye birazcık olsa
saygınız sevginiz varsa gelin yasalardan yana olun, ama gerçekten
olun. Bazı üniformalılar, karınlarını doyurmak için bile vergisine
muhtaç oldukları
milletine ihanet etmesinler, bu izlenimi bırakmasınlar. Bilesiniz ki
bu izlenim gittikçe belirginleşiyor. Yasalara gerçekten saygınız
varsa sanıkların yargılanıp beraat etmelerini bekleyin. Bir kurumu
temsil ettiğinizi açıkça söyleyip terör zanlılarını ziyaret
etmenizin insani bir anlamı yok, sadece mesaj veriyorsunuz. "Dayanın,
özel harekatımız başladı ve sürüyor sizi buradan çıkaracağız, tıpkı
Şemdinli'deki arkadaşlarımızı çıkardığımız gibi. Savcılar daha fazla
soruşturmayı sürdürmesin, yargıçlar onları beraat ettirsin,
arkadaşlarımızı en üst seviyede savunmaya kararlıyız!" Bu
mesajınız çok açık. Tabi emriniz olur. Anayasaya ve milletine bağlı
hangi yargıç ve savcı bu saatten sonra sizden ürker, onların kervanı
yola çıktı bir kere, yürüyor.
Kontrgerillacı arkadaşlar, anladık kolay teslim olmayacaksınız, bu
ülkeye belki biraz daha belki de uzun süre sancı vereceksiniz, ama
karizmanızı çizecek şekilde gaflar yapmanızı da seviyenize
yakıştıramıyoruz. Daha üsluplu, seviyeli bir vuruşma olmalı. Yani,
örneğin açıkça çıkıp görüşlerinizi ifade etmeyi deneyebilirsiniz.
Doğru ise millet de görüşlerinizi paylaşacak ve seçimlerde sizlere
gerekli desteği verecektir. Buna güvenmiyor musunuz? "Göbeğini
kaşıyanların bizi anlamasını beklersek bu iş olmaz" mı
diyorsunuz yoksa? Konseptinizi değiştirmeniz ve yaldızlı cümlelerle
süslemeniz kendinizden başkasını kandıramaz. Yasalara sözde değil
özde bağlı olmalısınız. Bunu anlamanız gerekiyor.
Üniformasından ayrılmış emekli generallerden Osman Pamukoğlu gibi
yaparak, eğer siyaset yapmak istiyorsanız üniformanızı çıkarmanızı
ve siyasete atılmanızı tavsiye ederiz.
Pamukoğlu, cezaevinde bulunan emekli orgeneraller Şener Eruygur
ve Hurşit Tolon'un, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) adına ziyaret
edilmesini nasıl değerlendirdiğinin sorulması üzerine, ülkenin zaten
yeteri kadar sorunu olduğunu, her hareketin tam hesaplanmadan, neyi
götürüp neyi getireceği dikkatle göz önüne alınmadan yapıldığında
toplumun ikiye ayrıldığını ifade etti. Parti olarak, ''yargının
üzerinde asla ve kata hiçbir gölge meydana getirilemeyeceği''
görüşünde olduklarını vurguladı. Sizlerin de bu düşünceye ulaşmanız
dileğiyle...
(Abdullah Harun, 4 Eylül
2008) |
|
KONTRGERİLLACILARIN ERGENEKON SORUŞTURMASINDAN RAHATSIZLIĞI
GİDEREK AÇIĞA ÇIKIYOR!
İstanbul Emniyet Organize Şube'de bulunan çok gizli Ergenekon
soruşturma bilgilerini kopyalayarak ele geçirme girişimi akamete
uğrayan Kontrgerillacılar köşeye sıkışmış olmalı ki inanılmaz
şekilde kendilerini deşifre ediyor, kuşatmayı yarmaya çalışıyor!
|
|
  İstanbul Organize Şube'nin
Kontrgerillacılar tarafından nöbetçi mahkemenin izniyle basıldığı ortaya çıkmıştı. Olay çok önemliydi!
Olayın başkahramanları AYM başkanvekili Osman Paksüt ve Ankara
Cumhuriyet Başsavcılığı idi. Kontrgerillacıların birdenbire ve
inanılmaz şekilde somutlaşan çırpınmaları, kendilerini kuşatan ve
gittikçe daralan çemberi yarma girişimleri sürüyor ve İtalyan
kontrgerillası Gladio'yu soruşturmasıyla ortaya çıkarıp çökerten
Savcı Felice Casson'un da uyardığı gibi Savcı Zekeriya Öz ve
arkadaşlarının işi kolay değil. Kontrgerillacılar kolay pes
etmeyecek, bu tahmin ediliyordu zaten. Ama bir şey gittikçe netleşmeye başladı. Savcı Öz ve arkadaşları,
Ergenekon soruşturmasıyla kontrgerillacıları kuyruğundan da olsa
gerçekten yakalamayı başarmış ve soruşturmanın seyri
kontrgerillacıları daha da zora sokacak.Ankara
Başsavcılığı'nın Ergenekon soruşturmasını baltalamaya çalıştığı açık
olan bu iki girişiminden sonra diğer bazı şeylerin nedeni de aslında
daha bir netleşiyor. Şemdinli soruşturmasına
bakan Savcı Ferhat Sarıkaya'nın meslekten atılması, Şemdinli
davasının Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ağır cezalarla
neticelendirilmesi üzerine Kontrgerillacıların davayı askeri
mahkemeye sevk ettirerek tekrar gördürme girişimleri. Yargı alanında
dikkat çekici girişimler.. Kontrgerilla
örgütlenmesi giderek netleşiyor!..
Ankara'da esrarengiz işler! İP'teki
Ergenekon baskınına soruşturma
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=733008
Ankara Cumhuriyet Savcısı Abbas Özden, Ergenekon operasyonu
kapsamında İşçi Partisi'nde (İP) gerçekleştirilen arama işleminin
hukuka aykırı yapıldığı iddiasıyla soruşturma başlattı. Söz konusu
baskında, Yargıtay'a suikast krokileri ele geçirilmişti.
Ergenekon terör örgütü dava süreci, Ankara Cumhuriyet
Başsavcılığı'nın başlattığı soruşturmalarla sarsılıyor. Anayasa
Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt'ün dinlendiği iddialarını
araştıran Ankara Cumhuriyet Savcısı Vahdet Polatkan'ın İstanbul
Organize Şube Müdürlüğü'ne yaptırdığı baskının ardından, yeni bir
soruşturma daha geldi. Memur suçlarına bakmakla görevli Ankara
Savcısı Abbas Özden, Yargıtay'a suikast krokilerinin de ele
geçirildiği İşçi Partisi'nde yapılan arama işleminin hukuka aykırı
yapıldığı iddiasıyla soruşturma başlattı.
İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün talimatı üzerine Emniyet
güçleri, 21 Mart 2008 günü İP Genel Merkezi'nde, İşçi Partisi Genel
Başkan Yardımcısı Nusret Senem'in evinde arama yapmıştı. Aramalarda
bir CD içinde, Yargıtay binasına giriş ve güvenli kaçış yollarını
belirten ayrıntılı bir suikast krokisi ele geçirilmişti. Ergenekon
iddianamesinde de yer alan belgelere karşı İP'liler, delillerin Ceza
Muhakemeleri Kanunu'nda belirtilen maddelere aykırı elde edildiği
iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştu. İP'liler, bilgisayarlara
şifreli oldukları gerekçesiyle yedekleme yapılmadan el konulduğunu,
bilgisayarlardaki verilerin yedeklerinin çıkarılmadığı, kendilerine
verilmediği ve bilgisayarlara kendilerine ait olmayan bilgilerin
yüklenmesinin mümkün olduğu iddiasını dile getirdi. Suç duyurusu
üzerine Abbas Özden soruşturma başlattı. Savcının, CMK'nın 134.
maddesinin ihlal edildiği, yedekleme yapılmadan bilgisayarlara el
konulduğu, verilerin yedeklerinin çıkarılmadığı ve parti
yöneticilerine el konulan verilerin birer örneğinin verilmediği
iddiasıyla İçişleri Bakanlığı'ndan soruşturma izni talep edeceği
ifade edildi. Arama ve el koyma işlemi, Cumhuriyet savcısı
gözetiminde gerçekleştirilmişti. Savcının bu girişimiyle Ergenekon
delillerinin bir kısmının tartışmalı hale geleceği de öne sürüldü.
CMK 134. madde, şifrelenen bilgisayarlara girilememesi halinde el
konulacağını, şifrenin çözülmesi ve gerekli kopyanın alınması
durumunda el konulan cihazların iade edileceğini belirtiyor.
Hukukçular, soruşturmalarda el konulan bilgisayarların
yedeklemelerinin, şüpheli ve vekiline verilmesi gibi bir
zorunluluğun bulunmadığını, ancak ilgili kişilerin talebi olursa bu
yedeklemelerin verileceğini ifade ediyor. Polis Akademisi Öğretim
Üyesi Doç. Dr. Bedri Eryılmaz, "Yedeklemenin verilmemesi delillerin
kabul edilmeyeceği anlamına gelmez. Burada basit bir hukuka
aykırılık söz konusu olabilir. Zanlının delillerin kendi
bilgisayarında olmadığını ispatlaması gerekir." şeklinde konuştu.
Arazi yolsuzluğu dosyalarında adı çıktı
Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Hüseyin Boyrazoğlu'nun adı Büyükçekmece
Adliyesi'nde kaybolan dava klasörlerinden çıktı. Ergenekon
iddianamesinin ek klasörlerine giren Büyükçekmece'deki arazi
yolsuzluğu belgelerinin, daha önce başka bir davaya konu olduğu
Büyükçekmece Adliyesi'nde kaybolduğu belirlenmişti. Kaybolan
klasörler, Büyükçekmece ve beldelerine yönelik arazi yağması
operasyonu ile ilgiliydi. Operasyonu yapan dönemin Jandarma
Binbaşısı Zeki Bingöl'ün mahkemeye sunduğu deliller kaybolmuştu.
Bingöl, Boyrazoğlu'nun başında bulunduğu S.S. Defne Dalı Konut Yapı
Kooperatifi'ne Kadıköy Belediyesi tarafından arsa tahsisi
yapıldığını söylüyor. Boyrazoğlu, son olarak İstanbul Organize
Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne yapılan baskınla gündeme
gelmişti. Baskın, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın emriyle
yapılmış ve Ergenekon dosyaları kopyalanmak istenmişti.
Boyrazoğlu'nun Ergekenon sanıklarından Sedat Peker'le irtibatı da
medyaya yansımıştı.
(Abdullah
Harun, 2 Eylül 2008) |
|
ERGENEKONCULAR'IN İSTANBUL ORGANİZE ŞUBE'YE BELGE KARARTMA
BASKINI PÜSKÜRTÜLDÜ!!!
KONTRGERİLLACILAR, Emniyet Organize Şube'de bulunan Ergenekon
ile ilgili çok gizli bilgileri telaşla kopyalamaya çalışırken,
Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların ve İstanbul 1. Ağır Ceza’nın
iptal kararıyla
zamanında müdahalesiyle
bu
saldırı püskürtüldü!
|
|
    İstanbul Organize Şube'nin
Kontrgerillacılar tarafından nöbetçi mahkemenin izniyle basıldığı ortaya çıktı. Olay çok önemli!
Fenerbahçe Orduevi’ne böyle girmediniz mi?
Şamil TAYYAR
http://www.stargazete.com/gazete/yazar/fenerbahce-orduevi-ne-boyle-girmediniz-mi-123093.htm
Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Organize Şube’ye yönelik
baskınla ilgili iddiaları deştikçe altından sürekli ‘çapanoğlu’
çıkıyor. Bize ulaşan yeni bilgi ve belgeler var. Ama hiç yoruma
girmeden olayı başından anlatacağım. Zincirin halkalarını birbirine
siz ekleyin.
Ankara Cumhuriyet Savcısı Vahdet Polatkan, 22 Temmuz 2008 günü
İstanbul Başsavcılığı’na hitaben gönderdiği yazıda, Anayasa
Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’le ilgili yürüttükleri
soruşturmaya gönderme yaparak şöyle dedi: ‘Başsavcılığımıza postayla
bir dilekçe gönderen ve ismi bizde saklı bir kamu görevlisi dinleme
olayının gerçek olduğunu bildirmiştir.’
‘İhbarda bildirilen somut bilgiler öncesiyle birlikte
değerlendirildiğinde ciddi ve araştırmaya değer bulunmuştur’ diyen
Savcı Polatkan, ihbar mektubuna dayanarak emniyet içinde ‘organize
bir suç örgütü’ olduğunu söylüyor. Talebi ise İstanbul
Başsavcılığının delaletiyle mahkemeden gerekli iznin alınarak
bilirkişi heyetiyle birlikte Organize Şube’ye baskın yapılmasıdır.
Fatih 2. Sulh Ceza Mahkemesi 8 Ağustos 2008 günü baskın kararını
verdi. Mahkeme kararında baskının 11-15 Ağustos tarihleri arasında
ve bir defaya mahsus olmak üzere gündüz yapılacağına hükmedildi.
Baskın, 11 Ağustos günü gerçekleştirildi. Fatih Cumhuriyet Savcısı
Sadık Gülyaz başkanlığında Prof. Dr. Nizamettin Erduran, Prof. Dr.
Aydın Akan, Yrd. Doç. Dr. Mehtap Yalçınkaya ve Zeynel Alp’den oluşan
bilirkişi ekibi, aynı gün saat 21.10’da hazırladıkları Keşif
Tutanağı’nda yasa dışı dinlemeye rastlanmadığını imza altına
aldılar.
Ekibin ‘gizli’ yürütülen Ergenekon soruşturmasıyla ilgili bilgisayar
kayıtlarına el koymak istemesi ortalığı karıştırdı. Durumdan
haberdar olan Savcı Zekeriya Öz’ün itirazı üzerine İstanbul 1. Ağır
Ceza Mahkemesi, aynı gün jet kararla Ergenekon soruşturmasına
ilişkin gizli belgelere el konulmasına müsaade etmedi.
Baskın sırasında ise ilginç diyaloglar yaşandı. Savcı Gülyaz,
bilirkişi ekibiyle birlikte, ihbar mektubunda tarif edilen 29 Mayıs
Hastanesi giriş yönündeki C kapısından emniyet binasına
girdiklerinde kendilerini İstihbarat Şubesi’nde buldular. Mahkeme
kararı Organize Şube ile ilgili, ancak adres İstihbarat Şubesiydi.
Bunun üzerine Organize Şube’ye gidildi. Emniyet görevlileri, savcıyı
uyarmaya çalıştılar: ‘Bu şubede gizli bir soruşturmayla ilgili
(Ergenekon) takip yapılıyor, takip zarar görebilir. Durumdan emniyet
müdürümüzü, valimizi haberdar edelim.’
Savcının cevabı: ‘Neden önceden haber vereceğiz? Siz Fenerbahçe
Orduevi’ne böyle girmediniz mi?’
Bu arada İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah aranıyor ama
izinde. Bir şekilde durumdan haberdar ediliyor. Cerrah, hemen
İstanbul Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’i arıyor. Sonra arkadaşlarına
‘Başsavcıya ulaşamadım’ diyor.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Engin de olayın star’da
yayınlanmasından sonra ‘Önceden haberim olmadı’ diye açıklama yaptı.
7 kritik soru
Organize baskının her aşamasında dikkatimizi çeken garip olaylar
zincirinin deşifre edilmesi için şu sorulara cevap bulunması
zorunludur.
1. Ankara Cumhuriyet Savcısı Vahdet Polatkan, talimat yazısında yer
verdiği gibi emniyet içinde organize suç örgütü olduğuna inanıyorsa,
bu suçlara bakan özel yetkili ağır cezaya (DGM yerine kurulan)
konuyu neden havale etmedi? Hukuken kendine vazife olmayan işe neden
sahiplendi?
2. Savcı Polatkan’ın talimat yazısı 22 Temmuz tarihli. Böylesine
önemli ve gizlilik arz eden bir ihbar varsa, bu yazı İstanbul
Başsavcılığı’nda 8 Ağustos’a kadar neden bekletildi? Harekete geçmek
için 30 Temmuz’da sonuçlanan AK Parti hakkındaki kapatma davası ve 4
Ağustos’ta açıklanan YAŞ kararları mı beklendi?
3. ’Benim haberim yoktu’ diyen Başsavcı Engin’e rağmen bu ihbar
mektubunun rafta bekletilmesi mümkün mü? Değilse sorumlu kim?
4. Baskının İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın izinde
olduğu döneme rastlaması tesadüf mü?
5. İstanbul emniyet müdürünün, sürekli irtibat halinde olmaları
gereken İstanbul başsavcısına ulaşamaması doğal mıdır?
6. İhbar mektubuna göre emniyet içinde olduğu düşünülen organize suç
örgütüyle ilgili baskın kararı, özel yetkili ağır ceza mahkemesi
değil de neden Hakim Şeref Görgülü’nün görevde olduğu nöbetçi sulh
ceza mahkemesinden alındı?
7. Savcı Sadık Gülyaz, polise ‘Siz Fenerbahçe Orduevi’ne böyle
girmediniz mi?’ diyerek, Ergenekon sanığı Şener Eruygur’un çalışma
ofisine düzenlenen baskına neden gönderme ihtiyacında bulundu?
Orduevine komuta kademesinin bilgisi dahilinde girildiğini savcı
bilmiyor muydu?
Cerrah’ın açıklaması
İstanbul Emniyet Müdürlüğü, ‘Ergenekoncu köstebek polis’ başlıklı
yazımın son kısmında yer alan ‘İstanbul emniyetinde kimi zaman ekip
çatışmasının tavan yaptığı biliniyor’ şeklindeki ifademle ilgili
açıklama yaptı. Açıklama aynen şöyle:
‘İstanbul Emniyet Müdürlüğü silahlı ve resmi bir kurumdur. Hiçbir
şekilde ekip çatışması yaşanmaz. İstanbul emniyetinde asla böyle
şeylere müsamaha edilmez. Başka kurumlarda sözkonusu olabilecek ekip
çatışmaları İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde hiçbir zaman sözkonusu
olamaz. Sözü edilen atamalar terfiler münasebetiyle ve mülki amirin
onayı ile yapılmıştır.’
Sayın Cerrah’a ‘Ergenekon köstebeği daha önce görevden aldığınız
rütbeli bir polis olabilir mi’ sorusunu yöneltip bu defteri burada
kapatalım. (Abdullah Harun,
25 Ağustos 2008) |
Ergenekon'un boşalttığı yeri PKK kılıklı terör dolduruyor
, MEHMET KAMIŞ, Zaman, 23 Ağustos 2008,
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=729044
Son bir ay içinde o kadar çok şey oldu ki Türkiye'de, insan takip
etmekte zorlanıyor. Bir ay önceki bir olay sanki yıllar önce
yaşanmış gibi. Ancak bu süreçte meydana gelen, Türkiye için çok
önemli iki olayı tekrar hatırlamakta yarar var. Birincisi; halkın
büyük bir oy oranı ile iktidara getirdiği AK Parti'nin kapatılması
konusunda açılan davanın sonuçlanması. İkincisi ise devlet içindeki
çeteleşmeyi deşifre eden Ergenekon iddianamesinin mahkemece kabul
edilmesiydi.
Önümüzdeki yıllara da damgasını vuracak bu iki olayın Türkiye'yi de
bir hayli rahatlatması bekleniyordu. Öyle ya Türkiye'yi milyarlarca
dolar zarara uğratan, çıkış trendine girmiş ekonomiye tekrar büyük
bir darbe vuran kapatma davası sonuçlanmış, AK Parti'yi kapatmak
için yeterince gerekçe bulunamamıştı. Diğer taraftan, yıllardır
devlet içine çöreklenmiş ve gücünü yasalardan almayan büyük bir
çetenin varlığı deşifre edilmiş, en azından ülkeyi kaotik ortamlara
sokacak eylemler yapması engellenmişti.
Türkiye tam bir rahatlama sürecine girecekti ki, bu kez de PKK
kılığına girmiş garip bir terör başladı ülkede. Önce Güngören'de
yüzlerce masum sivilin yüreğine patladı bombalar. Kürt'ün, Türk'ün, Çerkes'in, Alevi'nin, Sünni'nin olduğu bir yerde rastgele patlatılan
bu bombayı patlatanların açıklayabilecekleri hiçbir ideolojik
gerekçeleri yok. PKK'ya sormak lazım, burada Kürtler de öldü. Sonra
Mersin, İzmir vs. Tabii patlamadan yakalanan bombaları saymıyorum.
Daha önce de söylemeye çalışmıştım. Türkiye'deki gerçek şu:
Ergenekon'un çok az bir kısmı ifşa edildi. Bu ülkenin gerçek
Ergenekon'u; medyayı sevk ve idare edebilen, gerektiğinde yargıya
sözünü geçirebilen, üniversitelere tesirli, holdingler üzerinde
hatırı olan özellikler taşıyor. Bu yapı aynı zamanda PKK'yı
yönlendiriyor, DHKP-C'yi ya da ihtiyaca göre sağdan ya da soldan
örgütleri yönetiyor. Türkiye'yi sıkıntıya sokacak her türlü işi
organize edebiliyor. Son yaşadığımız olaylar da bunu teyit ediyor.
PKK'nın hep kritik dönemlerde eylemlerini artırması size de garip
gelmiyor mu? Bu ülkenin seçilmiş bir partiyi kapatmamayı öğrenmeye
başladığı, devlet içindeki çeteleşmeyi çözmeye çalıştığı, insan
haklarını ve demokrasiyi daha çok önemsediği bir süreçte PKK
eylemlerini bütün ülkeye niye yaymaya çalışır ki? Neden gayri nizami
örgütlenmelerin, devlet içindeki çetelerin güçlenmesine zemin
oluşturacak kaotik ortamların sürmesi hatta artması için böylesine
bir çaba gösterir ki? Yoksa PKK bu düzenin hep böyle devam etmesini
mi istiyor? Yoksa bu örgüte verilen görevin konsepti mi değişti?
Artık bölgesel olarak Türkiye'yi yormak yeterli mi gelmiyor?
Ergenekon'un boşalttığı yerleri PKK'nın mı doldurması isteniyor?
(…) Yıllardır Türkiye kendisini yoracak, enerjisini tüketecek,
başını kaldıramaz hale getirecek bir şeylerle uğraşıyor. Ve sanki
bunlar nöbet tutuyor. Birisinin hakkından gelince başka bir yerde
başka bir şey patlak veriyor. Bu ülkenin normalleşmesine müsaade
etmeyen birileri var. Bir yarayı kapattığınızda mutlaka başka bir
yerden bir yara açılıyor. Yıllardır bu ülkedeki gencecik fidanların
ölmesine sebep olan PKK, bu kez de şehirleri kaos ortamına çevirmek
için emir almış gibi. Anlaşılan bölgesel terörün Türkiye'yi
yeterince yormadığı düşünülüyor.
Kürt Gladyosu'na bir Zaza'nın tepkisi , ABDÜLHAMİT BİLİCİ, Zaman, 23 Ağustos 2008,
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=729016
'Kürt Gladyosu' başlıklı yazı (http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=725381)
Kürtçülük adına hareket eden bazı yapıların derin bağlantılarına
dikkat çekiyordu. Uğur Mumcu'nun keşfetmeye yaklaşmışken, bedelini
hayatıyla ödediği bu derin bağlantı Ergenekon iddianamesiyle iyice
su yüzüne çıkmıştı.
Ergenekon Çetesi'nin terör örgütleriyle bağlantısı, bizzat Öcalan
tarafından ifade edilen Ergenekon-PKK temasları, PKK içindeki 'genç
subaylar' olgusu, Özel Kuvvetler Komutanlığı'ndaki bir görevli ile
Öcalan'ın avukatı arasındaki diyalog bu derin şüphenin sadece bazı
örnekleriydi. 'Kürt Gladyosu' yazısında bu tuhaf ilişkilere dikkat
çekerek, devlet içine sızan bu habis yapı sorgulanırken, Kürt sorunu
üzerine kafa yoran aydın, siyasetçi ve aktörlerin de bu bağlantının
Kürtçü yapılara bakan yönünü sorgulaması gerektiğini ifade etmiştik.
Devlet gücünü ele geçiren bazı güçlerin
anti-demokratik uygulamaların kıyasıya eleştirildiği bir ortamda,
Kürt sorunu adına yapılan konuşma ve tahlillerin artık Diyarbakır
Cezaevi'ndeki işkence ile başlayıp 12 Eylül'ün dil yasağıyla
bitmemesi gerekir. Eğer bir çözüm bulunacaksa, farklı kökenlerden 30
binden fazla insanımızı kaybetmemize yol açan süreçte Kürtler adına
hareket ettiğini iddia edenlerin derin bağlantıları da sorgulanmalı.
En önemlisi de bunu bizzat Kürt kimliğiyle yazıp çizen, siyaset
yapan isimlerin yapması. Ancak o zaman, bu hadisenin kardeş
kavgası olmadığı anlaşılır ve kardeşi kardeşe kırdıran mekanizma
deşifre olur. Ancak o zaman, demokrasi adına umutların tekrar
yeşerdiği, kapatma kâbusundan kurtulup yeniden reformları, sivil
anayasayı ve AB sürecini konuşmaya başladığımız bir dönemde,
Güngören, Mersin ve İzmir'deki bombaların neden patladığını anlar;
vahşi talimatları verenlerin gerçek kimliklerini öğreniriz. Bunun
için zemin o kadar uygun ki, her gün yeni bir derin bağlantı çıkıyor
karşımıza. Mesela, Zaman'ın dünkü manşeti, yeni bir ipucu veriyordu.
Haber, PKK'lı bir teröristin cep telefonunda, Beykoz'daki işyerinde
bir cephanelik ele geçirilen, JİTEM'in kurucusu emekli Albay Arif
Doğan'ın özel numarasının çıktığını söylüyordu. Kim bilir önümüzdeki
günlerde hangi bilgiler çıkacak önümüze.
Bu çarpıklığın sorgulanması çağrısına, ilginç tepkiler geldi. Bir
kısmı meramımızı anlamamıştı. Kürtlerin acısını görmek
istemediğimizi söyleyenler; meseleyi anlamadığımızı düşünenler,
hatta tehdit savuranlar çıktı. Doğru anlayanlar da vardı. Zaza
olduğunu söyleyen bir okurdan, mesajını yayınlama izni aldım. Bayan
R.K.'nin e-postası, hem anlatmak istediğimizi hem de sade insanın
konuya bakışını özetliyor:
"Yazınızı okudum ve haklı olduğunuzu düşünüyorum. Ama haklı
olmadığınız bir konu var. O da Kürtleri temsil ettiği sanılan
kişilerin gerçekten onları temsil edip etmediği. Ben kimilerince
Kürt, kimilerince Türk uzantısı kabul edilen Zaza kökenli biriyim.
Ülkemin her acısı içimi acıtır, her sevinci gurur kaynağımdır.
Çanakkale için ağlar; İstiklal Marşı'yla coşarım. Ne kendimi
Türklerden ayırır; ne de illa 'Kürt hakları' diye bağırabilirim...
Çünkü Kırşehir'deki Mehmet de, Kars'taki Ahmet de Ergenekonların
acısını çekmiştir. Hep 'benim acım' demek doğru mu? Ben "insan
hakları" derim. Allah'ın her canlıya verdiği o kutsal haklardır
önemli olan. Bir şehit anasının figanı, beni de yaralar. Çünkü önce
insanım ben. Askere laf edemem, namusumun teminatıdır. Kimdir
temsilcisi Kürtlerin? Türklerden farkı nedir bunların? Benim
temsilcim olduğunu söyleyenler gerçekten benden haberdar mı? Ben
derken bilin ki Türkiye'de, kendini Türk kardeşinden ayırmayan
milyonlarca Kürt var, Zaza var, Laz var ve onların derdi ülkeyi
alakadar eden tüm dertlerden gayrı değil. Kimilerince ben ve benim
gibiler asimile edilmiş insanlarız. Neden insan doğası olan
kaynaşmayı, asimilasyon gibi algılıyoruz ki?.. Doğulu olduğum için
ben de ters bakışlara maruz kaldım. Ama onca gülün içinde bir dikeni
dile dolamak doğru mu? Türkler de Kürtler elini uzatmış; aslında
görünmeyen çok eller var ki çoktan el ele dolaşmakta. Birkaçı boş
kalmışsa üzülmeyin; el ele tutuşan ellere bakın, çok şey
anlatacaklar size."
(Abdullah Harun, 23 Ağustos
2008)
|
|
ERGENEKONCULAR'IN İSTANBUL ORGANİZE ŞUBE'YE BELGE KARARTMA
BASKINI PÜSKÜRTÜLDÜ!!!
KONTRGERİLLACILAR, Emniyet Organize Şube'de bulunan Ergenekon
ile ilgili çok gizli bilgileri telaşla kopyalamaya çalışırken,
Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların ve İstanbul 1. Ağır Ceza’nın
iptal kararıyla
zamanında müdahalesiyle
bu
saldırı püskürtüldü!
|
|
   İstanbul Organize Şube'nin
Kontrgerillacılar tarafından nöbetçi mahkemenin izniyle basıldığı ortaya çıktı. Olay çok önemli!
ORGANİZE'YE BASKININ SIRLARI: İSTANBUL ORGANİZE ŞUBE'YE ANKARA BAŞSAVCILIĞI'NIN YAPTIRDIĞI BASKINDA "ÖZEL OLARAK ARANAN" ŞEYLER OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI. İŞTE "DERİN BASKININ" PERDE ARKASI
Kayıtlarda aranan devlet büyüğü kim?
Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Organize Şube’ye yapılan ‘Organize
Baskın’da ‘devlet büyükleri’nin kayıtları arandı. Dinlemeye takılıp takılmadığı
araştırılan ‘o büyükler’ merak ediliyor
ERGENEKON terör örgütü soruşturmasını yürüten İstanbul Emniyet Müdürlüğü
Organize Suçlar Şubesi’ne iki savcı ve üç kişilik akademisyen bilirkişi heyeti
tarafından yapılan ‘Organize Baskın’ kamuoyunda şok etkisi yarattı. Baskına
gerekçe olan yasadışı dinlendiği iddia edilen ‘devlet büyükleri’nin kimliği
tartışma konusu oldu. Baskın talimatını veren Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na
daha önce İşçi Partisi’nin aynı gerekçelerle suç duyurusunda bulunmuş olması da
dikkat çekti.
TOPTAN EL KOYMA ÇABASI YAPILAN ‘Organize Baskın’ mahkeme kararıyla durduruldu ancak İstanbul
Emniyeti’ne Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla yapılan baskının
perde arkası ve operasyondaki ‘hukuksuzluklar’ soru işareti oluşturdu. CMUK’un
250. maddesine göre, bir savcının soruşturmasına başka bir savcı müdahale
edemezdi. Ancak yapılan baskında, Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün, mahkeme
izniyle yapılan operasyonlarına ilişkin çok gizli kayıt ve belgelerin
kopyalanmasına veya el konulmasına çalışıldı.
AKILLARA TAKILAN SORULAR ANKARA Cumhuriyet Başsavcılığı’nın baskına neden olarak ‘Paksüt’ün yasadışı
dinlenmesi’ iddiasını göstermesine rağmen, Organize Suçlar Şube Müdürlüğü’ndeki
tüm belgeler ‘konu ayrımı’ yapmaksızın kopyalanmaya çalışılması soru
işaretlerini artırdı. Paksüt’ün dinlendiği iddiası üzerine, Ankara Başsavcılığı
basında çıkan haberlerden dolayı re’sen soruşturma açarken, soruşturmada Basın
Savcılığı yerine Memur Suçları Soruşturma Bürosu’nun devreye girmesi de ilginç
bulundu.
EN DİKKAT ÇEKİCİ İSTEK ANKARA Memur Suçları Bürosu’nun 2008/89547 nolu soruşturma yazısında,
‘...İzinsiz ve yasadışı dinlemelerle ile devlet büyüklerinin ve devlet
büyükleriyle diğer yurttaşların yasadışı kaydedilen faliyetleri var ise, bunlara
el konulması...’ şeklindeki istek cümlesi de dikkat çekti. Paksüt için yapılan
suç duyurusu için yapıldığı söylenen ‘Organize Baskın’da ‘kaydı var mı’ diye
araştırılması istenen diğer devlet büyüklerinin kim ya da kimler olduğu merak
konusu oldu. Devlet büyükleri olarak Yüksek Yargı organlarında görevli kimseler
ilk akla gelenler oldu.
Taraflar suskunluğa büründü ERGENEKON soruşturmasına yapılan yasadışı müdahaleye ilişkin bir suç olmasına
rağmen hiçbir işlem yapılmadığı öğrenildi. Dün konunun mağduru tara olan Emniyet
Genel Müdürlüğü ve İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah hiçbir açıklamada
bulunmadı. Organize Baskın’ı isteyen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, baskın
talebini mahkemeye götüren İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, baskın kararını
veren Fatih 2.Sulh Ceza Mahkemesi ile baskın kararını durduran İstanbul 1.Ağır
Ceza Mahkemesi’nin sessiz kalması dikkat çekti. Dinlendiğini iddia eden Anayasa
Mahkemesi Başkanı Osman Paksüt’ün de konuya ilişkin konuşmadığı görüldü.
Ergenekon soruşturması sekteye uğratılabilirdi
Star’ın dün ‘ORGANİZE BASKIN’ sürmanşetiyle duyurduğu Ankara Cumhuriyet
Savcılığı talimatıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Şube
Müdürlüğü’ne yapılan baskın ve arama, kamuoyunda şok etkisi yarattı. Anayasa
Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt’ün ‘yasadışı yöntemle’ dinlendiği
iddiasıyla, görevli mahkemelerden alınamayınca nö | | | |