Kontrgerilla-Ergenekon-Gladio-NATO-ABD/CIA-Terör-Faili Meçhul
Eylemler-Susurluk-Hizbullah gibi konularda tanıklar-belgeler-bilgiler.. Bu
sitede ülkemizin gündemini 1970'li yıllardan beri işgal eden kontrgerilla ve
bağlantılı konular işlenmektedir...
KONTRGERİLLA VAR MI?
Kamuoyunun büyük kesimi kontrgerillanın varlığına inanıyor. Bu bölümde bu
kesimin görüşleri sergileniyor. Sitenin özünü oluşturan bu bölüm bu konudaki en
çarpıcı görüşlerden oluşturulmaya çalışılmıştır...
CUMHURİYET, 13 KASIM'90, İçişleri eski Bakanı Hasan Fehmi Güneş:
"..Hiç yadırgamadım, hayretler içinde kalmadım, tüylerim diken diken olmadı,
yaşadık çünkü biz bunları. İtalya'da devlet mekanizması iyi çalışmış ve işin ucu
bulunmuş. Bizde bu şans yakalanmadığı için uzun süre tartışıldı... Öyle
silahlar, öyle tahrip kalıpları kullanıldığını gördük ki, bunlar o örgütlerin
üretebileceği veya elde edebileceği cinsten değildi. Hatta bizim orduda bile
kullanılmayan cinstendi. Çok özel silahlardı, çok özel tahrip kalıplarıydı.
Bunların nasıl ele geçirildiği kuşkusu üzerine 'acaba ÖHD'den yardım mı
alınıyor, ÖHD işe mi karışıyor' endişesine kapılındı. Hükümet, özellikle de
başbakan, ÖHD'nin elindeki silahların, cephanelerin, bazı terör örgütlerine
kaymış, akmış olup olmadığının denetiminin yapılmasını istedi. O kontrollerin
yapıldığı söylendi daha sonra. Ama o kontrollerin sağlıklı, ciddi bir şekilde
yapılıp yapılmadığı hiçbir zaman bir başka mekanizma ile denetlenemedi...
Türkiye bir sol tehlike karşısında mı değil mi? Belli bir dönemde Türkiye sol
bir tehditle karşı karşıya kaldı mı? Ve artık buna müdahale edilmesi gerekir mi?
Buna karar verecek olan resmi bir makam yok. O kuruluş karar verecek. Nedir,
illa da sınırların bir başka istilacı ordu tarafından ele geçirilmesi mi yoksa
yurt içindeki gelişmelerin bazı kişilerce, sol tehdit oluşturacak vehamete
ulaştığının kabul edilmesi mi? Sorun burada. Türkiye'de sol bir iktidar
gerçekleşmek üzere ise ve o kuruluş bunu sol bir tehdit olarak kabul ediyorsa,
dahası kendisinin harekete geçmesinin zamanının geldiğini algılıyorsa, bu işe
karışmış olabilir. Türkiye'de kitlesel terörü tırmandıran olaylar var.
Kahramanmaraş, Çorum, Sivas, Malatya, Elazığ, 1 Mayıs olayları gibi. Bunların
failleri bulunamadı. Haksızlık ediyor muyum bilmiyorum, ama sorumluluk taşıdığım
dönemlerdeki olayların bir bölümünde ben, daha organize, daha büyük bir örgütün
karışıp karışmadığının kuşkusunu hep taşıdım..."
MEYDAN, 3 ŞUBAT'93, Behiç Kılıç'ın yazısından:
"..Uğur Mumcu ve Abdi ipekçi'nin öldürülüş sebeplerinin aynı olduğunu yakın
arkadaşları ifade ediyorlar. Dün İpekçi'nin öldürülüşünün 14. yıldönümüydü.
İpekçi'nin katilleri hala bulunamadı. Devletin arşivlerinde kayıtlar var... O
dönem Güvercinlik denilen bir bölgede merkezlenen emniyet ve asker personel
arasında seçilmiş ve ayrıcalıklı personelden oluşan özel bir birim, İpekçi
cinayeti ile ilgili suçlanmaktadır!.. Bu birimin birçok toplumsal kışkırtma
hareketini organize edip, Abdi İpekçi'yi öldürttüğü yolunda mahkeme kayıtları
bulunmaktadır. Suçlanan örgüt, İpekçi'nin peşinde olduğu hain organizasyon ile
işbirliği içerisindedir. Bu örgüt karanlık ticaret tarafından finanse
edilmektedir. Örgüt, İpekçi cinayetini Bulgaristan'da bulunan, Ortadoğulu bir
teröriste işletmiştir!.. Mahkeme zabıtları böyle... Kamuoyu devletten katilleri
isteyince Ağca bulundu!.. Ağca, sözü edilen gizli örgütün Kütahya'da kullandığı
bir elemanı idi. Mehmet Ali Ağca, bol para vaadi karşılığı cinayeti üstlenmeyi
kabul etti. Cezaevinde çok kısa kalacağını ve kaçırılacağını biliyordu!.. Şimdi
İtalya'da hapis olan Ağca, İpekçi'yi kendisinin öldürdüğünü söylüyor...
İpekçi'yi öldürenin yakasına yapışılsa idi; bugün Uğur Mumcu sağ olacaktı..."
TERÖR VE GÜNEYDOĞU SORUNU, Fehmi Koru, S.26-29:
"..22 Temmuz 1990 Pazar günü Milliyet gazetesinde yayınlanan bir mülakat,
Çetin Emeç'in kimler tarafından öldürtüldüğünün devlet tarafından bilindiği
yolunda bir iddiaya yer vermekte. Bu iddianın (ifşaat da diyebiliriz) sahibi,
CHP'nin eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş. Milliyet iddiayı fazla
büyütmekten çekinmiş. "Tatil Sohbeti" başlığı altında yer alan mülakatta Sayın
Güneş şunları söylüyor: "Hangi örgüt nereden destekleniyor, nereden korunuyor,
nereden donatılıyor, nereden para alıyor, bunlar biliniyor artık. Bu bilgiler
devletin elindedir. Biz bunu kendi dönemimizde de biliyorduk, yolumuzu
aydınlatacak boyutta ele geçirmiştik. Dosyalar var devlette biliyorduk. O
nedenle 'Bunun arkasında kim var, bilmiyorum' demeye devletin hakkı yoktur. Hala
'Çetin Emeç cinayetinin arkasında kim var, bunu bilmiyoruz' demeye kimsenin
hakkı yoktur." Hasan F. Güneş'in bu sözlerini duyan gazeteci soruyor: "Yani
Çetin Emeç'i kimlerin öldürttüğü biliniyor mu?" Cevap: "Tabii biliniyor. Abdi
İpekçi cinayetinin arkasında kimin olduğunun da bilinmemesine imkan yoktur.
Bunlar bilinmektedir." Soru: "Siz de biliyorsunuz ve devlet sırrı olduğu için
söylemiyorsunuz..." Cevap: "Devlet de biliyor. O kadar çok bilgi vardır ki
mesele onları değerlendirmektir. Telefon konuşmalarına kadar. Kimin kime emir
verdiğini bazen emirlerin nakline kadar, elde bilgi vardır. Bunlar mazeret değil
artık." (Milliyet, 22 Temmuz 1990)
Bu mülakattan bizim anladığımız şu: Çetin Emeç'i kimlerin öldürtmüş olacağı
devletin meçhulü değildir. Canilerin cinayet öncesi ve sonrasında yaptıkları
telefon konuşmaları bile kaydedilmiştir. Vaktiyle İçişleri Bakanlığı yapmış olan
Hasan Fehmi Güneş de katillerin kimliğinden haberdardır. Elinde belgeler de
bulunmaktadır. Ancak 'devlet sırrı' gerekçesiyle, ne devlet yetkilileri ne de
Sayın Güneş, cinayetlerin arkasında kimin olduğunu açıklayamamaktadırlar..
İnanılacak gibi değil. Mülakatı ilk okuduğumuzda biz de gözlerimize
inanamamıştık. Bu yüzden de, mülakatı bir gün eskiterek, özellikle Çetin Emeç'in
katilini bulmakta ısrarlı görünen, bunun için hayali senaryoları bile manşet
olarak vermekten çekinmeyen Hürriyet gazetesinin tepkisini de görmek için, bu
yazımızı o gün gazetede bir gün geciktirdik. Meraklananlara hemen bildirelim:
Hürriyet gazetesi pazar günü, Milliyet'te yayınlanan eski İçişleri Bakanı Hasan
Fehmi Güneş'in bu 'müthiş ifşaatına' tek satırla bile yer vermedi. Cahilliğimiz
hoş görülsün: Bir devlet olmadığımız, ardına sığınılarak hak ve özgürlüklere
müdahale edilen 'devlet sırrı' kavramına fazla sıcak bakmadığımız, Hasan Fehmi
Güneş gibi Bakanlıktan uzak düşse bile, en önemlisi de gizlilikte değil
açıklıkta yarar gördüğümüz için, Milliyet ve Hürriyet gazetelerini çıkartan
arkadaşlarımız gibi bu 'ifşaatın' görmezden gelinmesine göz yumamıyoruz. Sayın
Güneş'ten ve kimseler, böylesine önemli bir devlet sırrını kendilerine
saklayanlardan, bazı açıklamalar bekliyoruz: 1- Çetin Emeç'i kimler öldürmüş
veya öldürtmüştür? 2- Abdi İpekçi'yi öldürten kimlerdir? 3- Bu iki olayın
planlayıcıları, Sayın Güneş'in ifşaatı dikkate alınarak, bilindiğine göre, niçin
ortaya çıkartılıp adalete teslim edilmemektedirler? 4- Her iki olaydaki 'devlet
sırrı' nedir? Yoksa, son zamanlarda daha sık kulaklarımıza gelen, her iki
cinayetin 'gizli bir örgütün iç hesaplaşması' olduğu iddiası doğru mudur? Bu
sorularımıza 'devlet'in her kademesinden, onlardan gelmezse SHP'li Güneş'ten, o
da olmazsa Hürriyet yönetiminden cevap bekliyoruz..."
ZAMAN, 15 KASIM'90, Mehmet Altan şöyle diyor:
"..Örneğin Çorum'da bulunan bir tabancanın öğleden önce bir solcuyu, öğleden
sonra da bir sağcıyı vurduğu anlaşıldı. Aynı tabancayı ayrı kişilere vererek
insan avına kimin kışkırttığı ise anlaşılamadı. Olayın ortaya çıkmasında
katkıları olan dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'in başına olmadık işler
geldi. Tabi ortaya çıkartılmayan karanlıkta bırakılan sadece Çorum'daki tabanca
değil. M. Ali Ağca'nın koskoca Zırhlı Tugay içindeki Maltepe Askeri Cezaevi'nden
nasıl kaçırıldığı da hala bilinmiyor. 1 Mayıs 1977 katliamını hangi güçlerin
düzenlediği de aydınlanmadı."
MİLLİYET, 15 KASIM'90, "Yerli 'Gladio'...": Ecevit, 26 Eylül 1973'te
Giresun'da yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:
"12 Mart sonrası dönemde adısanı ortaya çıkan ve tedbirlerin ve hatta
soruşturmaların hukukiliğine de ve insaniliğine de gölge düşüren Kontrgerilla
adlı örgütün, bu resmi görüntülü, fakat gayrı resmi örgütün niteliği ve amacı
üzerindeki örtü kaldırılmamıştır. Bu örtü kaldırılmadıkça.. Bazı perde arkası
kişi veya örgütlerin yeni bir takım karanlık roller oynamakta oldukları
ihtimalini de akla getirecektir" (Milliyet, 27 Eylül 1973).
Ecevit, iktidara geçip başbakan olduktan sonra da şunları söyleyecekti:
"Türkiye'de dışa dönük olarak oluşturulan bu gayri nizami savaş ve savunma
kavramı öyle anlaşılıyor ki, geçmiş yıllarda ülkemizin yine bunalımlı bir
döneminde o yılların bazı sorumlularınca içe dönük olarak uygulanmıştır" (Basın
Toplantısı, Milliyet, 2 Şubat 1978).
Bülent Ecevit, 34 kişinin ölümü ve yüzlerce kişinin ağır yaralanması ile
sonuçlanan 1 Mayıs 1977 faciasından sonra Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e yazdığı
7 Mayıs 1977 tarihli mektubunda ise şöyle diyordu:
"Sayın Cumhurbaşkanım, ..Söz konusu örgüt, gerilla ve kontgerilla savaşları
için ve her türlü yeraltı faaliyeti için planlar yapar ve insan yetiştirir..
Gizlilik içinde çalışır, demokratik hukuk dışındadır.. 1974'e kadar, gizli
olarak, Amerikalılardan mali destek görürdü. Amerikan askeri heyeti ile bir
binada çalışırdı. Amerikan desteğinin 1974'te sona erdiği bildirilmiştir.. Bu
örgütte iyi niyetli kimselerin dışında siyasal düşünceleri yönünden yurt
savunması için gördükleri eğitimi Türkiye'deki şiddet eylemlerinde kullananların
bulunabileceği güçlü olasılıktır..."
AKİT, 8 Ağustos 1995, Ahmet Kekeç ’in yazısından:
“Ecevit’in ‘kontrgerilla’ konusundaki kuşkularını Cumhurbaşkanı Fahri
Korutürk susarak geçiştirdi.
Ecevit, ertesi gün İzmir Konak Meydanı’ndayd ı.
Orada yaptığı konuşmada örgüte ilişkin şu açıklamayı yaptı:
“Eğer bir avuç sorumsuz maceracı Tandoğan ve Taksim olaylarını kendi
başlarına düzenleyip işin içinden sıyrılabiliyorlarsa, Türkiye’de devlet
kalmadığı yargısına varmak gerekirdi. Ben, devlet içinde yer almakla beraber,
demokratik hukuk devletinin denetim alanı dışında kalan bazı örgütlerin bu
olaylarda başlıca etken olduğu ve hükümetin iki kanadının da, gereken önlemleri
alacakları yerde, bu örgütlerden yararlanmak istediği kanısındayım. Böyle
örgütlerin ve tertiplerin kesin kanıtları, 12 Mart döneminde ortaya çıkmıştı.
Şimdi, seçim yaklaştıkça, bu kanıtlar daha büyük ve daha tehlikeli boyutlarla ve
biçimlerle gözler önüne seriliyor...
Eğer yargı, içinde bulunduğumuz aşamada hızlı işlerse ve özellikle Taksim
olaylarının, Şiran-Niksar-Erzincan olaylarının görünürdeki ve asıl perde
arkasındaki sorumluları ve suçluları bir an önce ortaya çıkarılırsa ve kamuoyuna
açıklanırsa, bunun caydırıcı ve topluma huzur getirici etkisi çok büyük
olacaktır.
Bunların üstünde, Sayın Cumhurbaşkanı'na,iyi niyetlerine inandığım Sayın
Adalet Bakanı'yla İçişleri Bakanı'na (bağımsızlar) ve MGK'nın yine iyi
niyetlerine inandığım hükümet dışı üyelerine açık belirtileri ortaya çıkmış olan
ve şimdi de kendini belli etmeye başlayan, devlet içinde fakat demokratik hukuk
denetim alanı dışındaki bazı örgütler ve güçler, gün yitirilmeksizin kontrol
altına alınmalıdır.
O nedenledir ki, bu görevi doğrudan doğruya bugünkü hükümete değil, fakat
devlet yetkililerine ve hükümetin iki bağımsız üyesine hatırlatıyorum.
Bu konudaki bildiklerimi ve sezdiklerimi daha ayrıntılı olarak Sayın
Cumhurbaşkanı’na sundum.”
Ecevit olayın peşini bırakmadı.
1978'de tekrar hükümet olunca durumu Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'e açtı:
“Çok kuşkuluyum. Bu sivil örgütü dağıtın. Demokratik bir devlete uygun
biçime sokun. 20 yıl önce güvenilir gencin, ileride ne yapacağını kimse bilemez,
kontrol da edemez...”
“Müsterih olun” dedi Evren, “Kaygılanacak bir şey yok...”
Başbakan daha sonra sustu, bu konuda hiç konuşmadı...”
GÜNAYDIN, 17 KASIM'90, "Cevap bekleyen 7 soru":
"12 Eylül 1980 Harekatı'ndan sonra yapılan operasyonlarda, bir milyon silah
balistik incelemeden geçti. Sayıları bir milyonu geçen ve akla gelebilecek tüm
örgütlerin militanları, sempatizanları sorgulandı. Ancak tüm uğraşılara rağmen
Prof. Cavit Tütengil, Prof. Ümit Doğanay, Prof. Bedri Karafakioğlu ve Savcı
Doğan Öz'ün kimler tarafından "hedef" seçildikleri, ne için öldürüldükleri bir
türlü açığa kavuşturulamadı. Dönemin sorgularını takip eden, operasyonlarını
yönlendiren üst düzey bir polis yetkilisi, "Bütün örgütlere bu cinayetleri
sorduk. Hiçbirisinden cevap alamadık. Ayrıca tabancaların balistiklerinden de
sonuç alınamadı. Cinayetlerin örgüt silahlarıyla işlenmediği kesinleşti. Ayrıca
örgütlerin haberi olmadığına göre, bu insanları bizim bilmediğimiz bir örgüt
öldürdü ve cinayette kullanılan silahlar da hemen yok edildi." dedi. Prof. C.
Tütengil durakta iken, Prof. Ü. Doğanay makam otomobilinde, Prof. B.
Karafakioğlu yolda yürürken, Savcı Doğan Öz otomobilinde kurşunlanarak
öldürülmüşlerdi. Hepsinin ölümünden sonra toplumda büyük tepkiler oluşmuş ve
devletin güvenlik güçleri, yaptıkları soruşturmalar sonucu "Bir arpa boyu yol"
alamamışlardı. Öldürülen bütün kişilerin ortak özelliği, terörle ilgisi olmayan,
sevilen kişiler, tepki uyandıracak olmalarıydı. Sanki katiller veya bunları suça
azmettiren örgütler "yer yarılıp da" içine girmişlerdi. Olaylardan sonra
sanıklar adeta "sır" olurken, kullandıkları silahlar da "casus" filmlerindeki
gibi yok ediliyordu. Polis için bir cinayetten sonra en önemli delil, olayda
kullanılan silahtı. Cinayet aleti ortadan kalkınca, katilleri suçlamak
genellikle bir sonuç vermiyordu. Bunu iyi bilen bazı örgütler de bu yöntemi
başarı ile uyguluyordu. Üst düzeydeki bir polis yetkilisi, bu konuda "örgütler
ellerindeki silahları atmazlar. Özellikle 12 Eylül'den önce sürekli geliştikleri
için devamlı yeni silahlara ihtiyaç duyarlardı. Bu nedenle de silah kaçakçılığı
önemli boyutlara ulaşmıştı. Yakalanan silahlardan bir çok cinayet ve olay çıktı.
Bunların suçlularını yakalayamadığımız da oldu. Ancak, olayların silahları
elimizdeydi. Fakat bu cinayetlerin ve 1 Mayıs 1977'nin silahları bulunamadı.
Ayrıca 1 Mayıs 1977'de çok sayıda silah kullanılmıştı. Bilmiyorum, ne derler,
nasıl yorumlarlar, ama bunların hepsi tesadüf mü? Eğer tesadüfse ilginç ve
düşündürücü tesadüfler" dedi."
CUMHURİYET, 21 KASIM'90, Uğur Mumcu şunları yazıyor:
"..Yıl 1978... Aylardan ocak... Ocağın 25. günü Ankara Devlet Mimarlık ve
Mühendislik Okulu öğrencilerinin üzerine bomba atılır. Bomba Amerikan yapısı ve
ordu malıdır. "Füze m2hat bil-1131 2-53" sayılı bomba hangi askeri birlikten
kimler tarafından nasıl çıkarılmıştı? Bu konu aydınlanmadı. Soruyoruz: -Neden?
Mehmet Ali Ağca, İpekçi cinayetinden sonra İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'na
bağlı Kartal-Maltepe Askeri Tutukevi'nden kaçırılmıştı. Bu konu da aydınlanmadı.
Ağca, Roma'da ifadesini alan Türk savcılarına "Şahin Tolunoğlu" adındaki bir MİT
görevlisinin adını vermişti. Bu konu üzerinde de durulmadı. Soruyoruz: -Neden?
Ağca, cezaevinden kaçırıldıktan sonra Ankara'ya 34 RF 601 plaka numaralı Renault
marka araç ile götürülür. Araç, İpekçi cinayetinin yakalanmayan sanıklarından
Mehmet Şener'in kardeşi Hasan Hüseyin Şener'in üzerine kayıtlıydı. Bu araç,
polisçe biliniyordu. Gereken değerlendirme yapılsa, Ağca ve Oral Çelik o gün
araba ile ele geçirileceklerdi. Bu aymazlık akıl alacak gibi değildi.
Sıkıyönetim ve İstanbul polisi ve MİT olayı gereği gibi izlememişlerdi.
Soruyoruz: -Neden? 1976 yılında bütün dünya Lockheed skandalı ile sarsılmıştı.
Lockheed şirketinin rüşvet dağıttığı yetkililer bütün dünyada tek tek ortaya
çıkarıldı. Bir tek Türkiye'de bu olay aydınlatılamadı. O günlerde, bu olayı
aydınlatmak için çok uğraştık; elde ettiğimiz bütün belgeleri tek tek
yayımladık. ITT şirketinin dağıttığı rüşvet ile ilgili dosya da kapatıldı.
Lockheed olayının giz dolu öyküsü arkadaşımız Betül Uncular'ın 'Ses Duvarındaki
Generaller' adlı kitabında anlatılıyor. Elimizdeki belgeleri, kitaptaki öykü ve
belgelerle karşılaştırıp Lockheed skandalına karışanların adlarını tek tek
anımsıyoruz. Bu dosya da kapanmıştır. O zaman soruyoruz: -Neden? Bu somut
olaylara yanıt bulmadan Türkiye'de hiçbir olay aydınlanmaz. Bu sorulara bugüne
kadar devlet adına kimse inandırıcı yanıtlar veremedi. Veremediği için de
kuşkular gün geçtikçe arttı."
CUMHURİYET, 21 KASIM'90, Mehmet Kemal'in yazısından:
"'(Ziverbey Köşkü'ndeki) bu eylemleri kimlerin yaptığını, dosya suretlerini
kimlere verdiklerini biliyorum ama bugün dahi açıklamakta yarar görmüyorum'
(diyor eski Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, 'Anılar ve Görüşler' adlı
kitabında). Demek 1972'den beri biliniyor, belgeleri var, kimse açıklamak
istemiyor, dahası gizliyor. Hiç olmazsa Batur belge bırakıyor. Gizli bir örgütün
el altından türlü oyunlar çevirdiği bellidir... Sızıntı bereket İtalya'da oldu.
Bizde olsaydı hemen örtbas ederlerdi..."
ZAMAN, 27 KASIM'90, Kenan Evren şöyle diyor:
"..Kanaatim o ki, Genelkurmay Başkanlığım sırasında, bu teşkilat görevi
dışında kullanılmadı. Ama belki bana intikal ettirilmeden bazı yerlerde
gayrıresmi olarak teşkilattan kişiler bu işe bulaşmış olabilir. Bunu bilemem.."
TEVHİD, ARALIK'90, Cemil Özgün şöyle diyor:
"..Yerli basında bazı kalemlerin de söylediği gibi, bu örgütün Batı
ülkelerinde fazla bir işlevi olması beklenemez. Bizce, eğer yeterince
araştırılırsa, en merak uyandırıcı, en heyecanlı hikayeler Türkiye'de çıkacak.
Çünkü, yine yerli kalemlerin dediği gibi, muhtıralar, darbeler, faili meçhul
siyasi cinayetler en çok bizde var. İsterseniz bazı sorular soralım ve bu
soruları cevapsız bırakalım. Bekleyelim, soruların cevabı zamanla ortaya çıksın.
Sözü edilen yıllarda sağ ile sol arasındaki rekabet ve husumet, kendi kendine bu
kadar ileri noktalara varabilir miydi? Sağ veya sol, terörde şöhret sahibi
örgütler, doğrudan belli bir cepheye mal edilemeyecek bazı şahsiyetlerin, söz
gelimi Nihat Erim, Abdi İpekçi gibi isimlerin öldürülmesinden ne gibi bir
menfaat elde edebilirlerdi? İçlerinde sağcılık ve solculukla hiçbir kayda değer
ilişkisi olmayan insanların vakit öldürdükleri kahvehanelerin taranması sağcı
veya solcu terör örgütlerine ne gibi bir menfaat sağlayabilirdi?.."
MİLLİYET, 4 ARALIK'90, Genelkurmay brifinginden:
"..Özel Harp Dairesi yalnız antikomünist değildir. Din devrimine de
karşıdır..."
YERYÜZÜ, OCAK'91, "Kontrgerilla CIA tarafından kuruldu":
"..Gladio'nun varlığı sadece Türkiye'de resmi yetkililerce inkar edildi,
ancak aynı ifadelerde zımmi olarak doğrulandı ve artık din devrimine karşı
çalıştığı açıklandı..."
YERYÜZÜ, OCAK'91, "Türkiye'de ABD üsleri":
"..Amerika'nın Uzakdoğu'daki müdahaleleri, Vietnam savaşı, Türkiye'de de
anti-Amerikan bir dalga meydana getirdi.. Dönemin soğuk savaş koşullarının
nispeten yumuşama göstermesi üzerine, Demirel hükümeti ile SSCB arasında bir
takım ilişkiler kurma girişimleri oldu. ABD hükümetinin, Türkiye'de bazı
yatırımlara yardım etmemesi üzerine SSCB'ye yönelen Türk hükümeti, bu ülkeye bir
heyet gönderecekti. İki ülke arasında yapılan kültür anlaşması ve İskenderun
Demir-Çelik işletmelerinin Sovyet ortaklığı ile tesisi ABD'yi bir hayli tedirgin
etmekteydi. Üstüne üstlük ordu içinde de anti-Amerikancı radikal öbekleşmeler
söz konusu idi. ABD'nin "Dolaylı Saldırı" stratejisi gereğince ABD çıkarları
aleyhine başgösteren sosyal değişim durdurulmalıydı. ABD'nin SSCB ile imzaladığı
SALT-1 anlaşmasının Sovyetler tarafından uygulanıp uygulanmadığını tespit etmeye
yarayan casus U-2 uçaklarının faaliyetlerine izin verilmemesi de ABD'yi
endişelendiriyordu. ABD, Türkiye'ye ilişkin faaliyetlerini belli başlı üç
gelişme üzerinde yoğunlaştırıyordu. Bir, anti-Amerikancı gençlik hareketlerinin
durdurmak; iki, ordu içindeki karşıt örgütlenmeyi tasfiye etmek; üç, dönemin
hükümetinin "yanlış" gidişatını frenlemek. ABD, Türkiye'de anti-Amerikancı
gençlik hareketlerini sabote etmek için GLADIO'sunu devreye soktu. Bu dönem, bir
yığın komplo ve provokasyonların içiçe girdiği dönemdi. ABD'nin örgütlediği
GLADIO, bir takım sivil uzantıları kullanarak "Kanlı Pazar" gibi olayları
tezgahladı. Böylece ABD 6. Filosu'nu protesto edenlere halkı saldırttılar. Sivil
bir örgütlenme ortaya çıkararak muhafazakar anti-Amerikancı gençlik
hareketlerini sabote etmeyi bir ölçüde başardılar. Daha sonra TSK içinde
oluşturulan cuntaları denetim altına alarak, muhtemel bir darbenin kendi
aleyhlerinde gelişmesini durduracaklardı. Bir takım provokasyonlar
tertipleyerek, ordu içindeki tehlikeli unsurları tasfiye edebileceklerdi. ABD
böylece bir taşla üç kuş birden vurmuş oldu. 12 Mart darbesi ile Demirel
iktidardan uzaklaştırıldı. Ordu içindeki karşıt unsurlar tasfiye edildi. 12 Mart
yönetimi, gençlik hareketlerini durdurmak için bir dizi operasyonu
gerçekleştirdi. İlk kontrgerilla faaliyetleri de bu dönemin sorgulamalarında
kendini açığa çıkardı. ABD'nin yerli işbirlikçileri, Türkiye'de sivil
örgütlenmelere destek sağlayarak gençleri birbirine kırdırdı..."
ZAMAN, 28 EYLÜL'92:
"..İnter-Star'da Kırmızı Koltuk programına çıkan Ecevit, kendisine
yöneltilen soruları cevapladı. Yazar Musa Anter'in öldürülmesi ile yeniden
gündeme gelen kontrgerilla ile ilgili bir soruyu cevaplandıran Ecevit, "Aslında
resmen kontrgerilla diye bir şey yok. Özel Harp Dairesi'nin beni çok rahatsız
eden bir sivil uzantısı vardı. Bundan hükümetlerin bilgisi dahi yoktur. Ben bunu
1974'de Başbakanken bir rastlantı sonucu öğrendiğim vakit şoke oldum, çok kaygı
duydum. Üzerine yürümek istedim fakat hükümetten ayrıldık. 1978'de yeni hükümet
kurulur kurulmaz da dönemin Genelkurmay Başkanı Evren'di, çağırarak Özel Harp
Dairesi'nin karanlıktaki devletçe ulaşılamayan sivil uzantısının ortadan
kaldırılmasını istedim. Bu öylesine gizli ki, kaldırılıp kaldırılmadığını tespit
etmek zor. Evren'e sorduğumda kaldırıldığını söyledi. Konu meclisin gündemine
gelip enine boyuna incelenmeli, hala bir takım kalıntıları kalmışsa o mutlaka
ortadan kaldırılmalıdır. Buna benzer oyunların başka NATO ülkelerinde de olduğu
ortaya çıktı" şeklinde konuştu. Yani 1980'den sonraki gelişmelerden çıkarılan
sonuca göre 'kaldırılmamış' olabileceğini açıkladı..."
Türk(!) Özel Harp Dairesi'ni kuran CIA'nın bazı marifetleri
ABD, Nato paravanası ardında Gladio örgütlerini kuruyor. Düşünülebilir mi ki,
Amerika, bu tip teröre yatkın gizli örgütler kuracak da, Rus işgaline kadar
onları kullanmayacak? Amerika'nın teröristliği artık biliniyor. Adamların kendi
öz örgütleri dahi 'Kirli İşler Dairesi-Dirty Action' kurarak cinayet işleyecek,
kendi devlet başkanlarını öldürecek kadar sadist karakterli olacak da, kurmuş
oldukları gladiolardan ellerini çekecekler, karışmayacaklar!!? Aksine, kendi
ülkesinde bir cinayet işlerse başka ülkelerde on cinayet işler. CIA'nın
'Domuzlar Körfezi Çıkarması'ndan, 'İran'da Musaddık'ın Devrilmesi'ne kadar
birçok kirli işe karıştığı, başka ülkelerde cirit attığı ortaya çıktı. Şimdi,
tüm bu kirli işleri karıştıran Amerika, gladiolardan elini eteğini çeker mi?!.
Bir çok CIA ajanı Amerika'nın başka ülkelerde terörü kışkırttığını açıklarken,
bizim yetkililer hala bizde gladio tipi bir örgütün varlığını yadsıyor, üstelik
CIA'yı kolluyorlar.
MÜCADELE, 1 ARALIK'90:
"..Çağlayangil 7 Şubat 1974 tarihinde İsmail Cem'le görüşmesinde, "12
Mart'tan bir süre önceydi. Böyle bir hareketin olacağı bana ihsas edilmişti
Amerikan Sefiri tarafından. (...) Sefir genel bir değerlendirme yaparken 'Sayın
Çağlayangil' dedi. 'Biz devlet olarak (Türkiye'deki gelişmelere) sabrederiz ama
devlet dışında olanlar devleti bile dinlemeyenler sabredemeyebilir' dedi. Bundan
açık bir şey olamaz. 12 Mart'da CIA vardır. CIA Gizikis'te vardır. CIA
Papadopulos'ta vardır. CIA'nın nasıl hareket edeceği tahmin edilemez(...) Şimdi
nasıl yapar CIA? CIA yapar, organik bağlarıyla yapar, benim istihbarat şefim,
kendisi farkında bile olmadan CIA benim altımı oyar. Elinde imkan var adamın.
Girmiş, enfiltre benim içimde" diyordu."
ENDİŞE, OCAK'91, "Kontrgerilla":
"..Haluk Gerger, "Hangi amaçla olursa olsun, yasadışı ve dış kaynaklı bir
gücün bir ülkenin iç politikasında etkin olması asla kabul edilemez bir
durumdur. Kaldı ki "milli" olduğu iddia edilen menfaatler neye göre "milli"dir
ve hangi demokratik "consensus"la belirlenmiştir? Böyle bir iddianın olumlu
görülebilmesi her yönüyle olanaksızdır" diyerek tepkilerini dile getiriyordu..."
SABAH, 1 ŞUBAT'93, "Özal: Sağ sol çatışması isteniyor" haberine Cengiz
Çandar ve Savaş Süzal'ın Özal'la yaptığı röpörtajdan bölümler alınmış. Şöyle
diyor Özal:
"..Neden Uğur Mumcu'yu seçtiler? Arkasından neden Jak Kamhi geldi?
Hadiselerin başlangıcından itibaren cereyanına, cenaze öncesi yürüyüşlerde
atılan sloganlara bakılınca, bu, insana şunu düşündürtüyor: 7-8 senedir sağ-sol
ayrımı kalmamıştı. Hatta eski sağcılar ve eski solcular biraraya gelip,
meseleleri makul bir biçimde tartışmaya başladılar. Bu fevkalade iyi bir
gelişmedir. Bu bazılarının hoşuna gitmiyor. Şu, şu, şu meseleler niye
konuşuluyor; konuşulmamalı diyenler var. Ama toplum konuşuyor bunları...
Düşünen, üreten, fikir üreten, tartışan bir toplumda herşey konuşulmalıdır.
Netice itibarıyla ben hür düşünceden yanayım. Bunun için bana kızıyorlar,
tabuları yıkıyorum diye. Bir azınlık var. Eskisi kadar değil. Ama tesirli. Onu
söyleyeyim... Neticede toplumu kavgaya, kargaşaya itmek. Sağ-sol nüansları
kaybolmuş bir cemiyeti tekrar sağ-sol kavgasına çekmek amacındalar. Ciddi ve
ustaca hazırlanmış bir provokasyon yapıyorlar.."
Kim bunlar? Kim bu? "İçte de olabilir, dışta da... Maksatları farklı
farklıdır da, aynı noktaya giderler" değerlendirmesini yapıyor. Besbelli, -en
azından ben öyle anlıyorum- Özal'ın dilinin altındaki, o "devlet içindeki
devlet", o "devlet içindeki odak"... Ve, bu sezgi son derece yerinde. Ama, neyse
ki iyimser. "Türkiye, kesin olarak 80 öncesine dönmeyecektir. Bu provokasyon
gayreti boşunadır. Bu provokasyon gayreti ile ülkemizin bir yere gideceğini
sanmıyorum. Bu provokasyon gayretindekiler yaptıkları ile kalacaktır" diye
konuşuyor..."
KONTRGERİLLA CUMHURİYETİ, Talat Turhan, Sh.44:
"...Sayın Demirel'in HEP milletvekilleriyle yaptığı görüşmede söylediklerini
Milliyet gazetesinin 23 Ocak'93 tarihli sayısındaki köşesinde "Demirel'in
HEP'lilerle Buluşması" başlıklı yazısı ile Yalçın Doğan aktardı:
"Sizin davranışlarınız Türkiye'ye zarar veriyor. Bu zarar sadece Güney için
değil, hepimiz için işler. Öyle bir zaman gelir ki, beni de bir kenara iterler
ve sonra sıkıyönetim gelir."
Bu sözler olası bir yeni 12 Eylül'ün işareti olarak algılanabilir.
Sıkıyönetim ilan edilmesi ile başbakanlar bir kenara itilmezler. Çünkü
sıkıyönetim yasal bir zorunluluktur ve yasalara göre de yürütmenin denetimi
altındadır. Başbakanı bir 'kenara itecek' güç hangisidir?.."
TBMM FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU RAPORUNDAN
"..Komisyonumuzun çalışmaları sırasında vatandaşın yukarıda da
belirtildiği gibi sessiz, çaresiz ve tepkisiz hali tespit edilmiş ve bu
konularla ilgili gerçekleri tesbit edip bunları meclise sunmak isteyen
komisyonumuzun çalışmaları bir takım gizli örgüt denebilecek oluşumlar
tarafından engellenmiştir. Bu gizli örgüt tabiriyle istihbarat örgütleri
kastedilmemektedir. Devletin anayasa ile sınırları çizilmiş yetki ve görev
ayrımına rağmen, hukuk kurallarını tanımayan ve istedikleri zaman istedikleri
kuralları uygulayan kişiler ve bir takım kurumlar kastedilmektedir.
Komisyonumuz görev yaparken birbirleriyle her haliyle bağlı oldukları dıştan
bakıldığında bile belli olan bir takım odaklar, tanığın adresinin tesbitini
istememize rağmen bu tanığı önce televizyona çıkartıp, yalancı tanık olarak
mahkum ettikten sonra komisyonumuza bırakmış, bu konuda yazmış olduğumuz
yazılara yetkili makamlar sürekli olarak başka cevaplar vermiş, çok önemli
soruşturmaların evrakları hukuk gereği olmasına rağmen Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemesi Başsavcısının yaptığı gibi komisyonumuza gönderilmemiş, araştırmayı
hızlandırmak için helikopter isteyen komisyonumuza 20'den fazla helikopter boş
olarak bekletilmesine rağmen tahsis edilmemiştir. Bu örnekleri çoğaltmak
mümkündür. Ancak bir merkezden yönetiliyormuşcasına gizli örgüt şeklinde
örgütlenen bu oluşumların devletin seçimle işbaşına gelmiş organlarınca
denetlenemedikleridir. Bu örgütler hakkında ne zaman kamuoyunda haberler
çıkmakta ise de; nedeni bilinmez bir şekilde bunlar hakkındaki iddialar hiçbir
zaman soruşturmaya konu olmamaktadır. Örneğin; MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş
hatıralarını anlatırken "Ağca'yı askeri cezaevinden kaçıran bir devlet örgütü"
olduğunu belirtmiş, ancak bu iddiası üzerine herhangi bir soruşturma açılmadığı
gibi hiçbir savcı da Alpaslan Türkeş'e bu sözleriniz ile neyi kastediyorsunuz
diye sormamıştır. (Umur Talu-Dipsiz Kuyu- Bir Devlet Örgütü, Milliyet 2 Mart
1995) Devletin seçimle işbaşına gelmiş organlarınca denetlenemeyen ve yargı
organlarınca da soru sorulamayan bu örgütler istedikleri gibi devlet
idaresindeki organlara hakim olmakta ve devleti her türlü emellerine alet
edebilmektedirler."(8. Bölüm 3. Sh)
"(Tavsiye-) 25- Gazetelerde ve kitaplarda bir çok faili meçhul siyasal
cinayet ve diğer iddialarla ilgili olarak haberler yeralmasına rağmen cumhuriyet
savcılıkları tarafından bu konularda herhangi bir işlem yapılmadığı, adeta
normal vatandaş gibi bu iddiaların cumhuriyet savcıları tarafından da okunduğu
görülmektedir. Bu nedenle raporun bir örneğinin adalet bakanlığına tevdi
edilerek cumhuriyet savcılarının kamuoyunda çıkan haberlere karşı daha duyarlı
olmalarının sağlanmasına..." (8. Bölüm 9. Sh)
BU SİTE ABDULLAH HARUN'UN BASINDA ÇIKAN YAZILARINDAN VE TARTIŞMA FORUMUNA
KATILAN ZİYARETÇİLERİMİZİN GÖRÜŞLERİNDEN OLUŞMAKTADIR. DOLAYISIYLA SİTE İÇERİĞİ
ÇOK SIK GÜNCELLENMEKTE VE SÜREKLİ ZENGİNLEŞMEKTEDİR.