|
SUSURLUK'TA ORTAYA ÇIKAN KONTRGERİLLA
3 Kasım 1996 tarihinde Susurluk'ta meydana gelen bir trafik kazası, Türkiye
gündeminde adeta bir bomba gibi patladı ve haftalarca gündemden düşmedi. Güneydoğu'lu
bir aşiretin reisi ve aynı zamanda bir milletvekili, polis özel timinin
kurucusu ve Emniyet Gn. Md. Yardımcılığı da yapmış üst düzeyde bir
polis memuru ve 12 Eylül öncesi 7 TİP'linin öldürülmesi olayının sanıklarından,
hala yaklanamamış ve İnterpol'ün kırmızı bültenle aradığı bir ülkücü
kaza yapan arabadaydılar... Nasıl oldu da bir araya gelebildi bu çok farklı
konumdaki insanlar?.. Şokun dozajını arttıran ikinci unsur ise, 22 Eylül
1996 tarihinde, yani sadece 1,5 ay kadar
önce Aydınlık gazetesinde Yeni
MİT Raporu olarak yayınlanan MİT raporunda bu birlikteliklerin açıklanması idi.. O zaman kimse buna inanmamıştı
tabii. Ama işte şimdi iddiaların en azından bir kısmının doğru olduğu
ayan beyan ortaya çıkmıştı.. İşin kıvırtılacak, örtbas edilecek tarafı
kalmamıştı..
Kazada bu üç kişiden milletvekili olan Sedat Bucak hariç, diğer ikisi öldüler.
MİT raporunun 1,5 ay sonra kaza ile doğrulanması ve de polis bünyesinde MİT'e
alternatif olarak kurulduğu iddia edilen istihbarat örgütünde Abdullah Çatlı
ve ekibiyle, polis özel harekat dairesinden elemanların da bulunduğu iddiaları
da hatırlandığında, akıllara, aracın kaza yapmasının sağlanmış
olabileceği, diğer deyişle olayın komplo olabileceği ihtimali geldi.
Olaydan yarım saat geçmeden gazete ve televizyonlara Mehmet Özbay adlı şahısın
Abdullah Çatlı olduğu şeklinde esrarengiz telefonlar geldi. Nasıl bu kadar
çabuk gerçek kimliği belirlenebildi Çatlı'nın, üstelik de pazar günü
gibi bir tatil gününde, işte bu da kuşkuları besledi. Aydın Menderes'in başına
gelen ve suikast kokan kaza hatırlandı diğer taraftan. Bir aracın kaza
yapması sağlanabilir mi, bu mümkün mü, sorusu soruldu zihinlerde.. Diğer
taraftan kazadan yaralı kurtulan Sedat Bucak, iyileşir iyileşmez bir TV kanalında
komplo iddiasını açıkça telaffuz etti ve Çatlı'nın devlet tarafından
kullanıldığını, şimdi de kurban edildiğini açık açık ifade etti...
Basında açıklamalar açıklamaları takip etti, yeni bilgiler ortaya çıktı.
Çatlı'nın devlet menfaatleri doğrultusunda kullanıldığı en yetkili kişilerce
açıklandı, hatta milli kahraman ilan edildi.. Kaza bir komplo muydu, eğer öyleyse
kimin komplosuydu ve neden düzenlenmişti? Kaza da olsa komplo da olsa,
siyaset-mafya-polis üçgeni olarak basına yansıyan bu birliktelik nasıl mümkün
olabilmişti?.. Bu ve benzeri sorular kafaları kurcaladıysa da yıllardır
konuşulan bazı iddialara somut bir örnek oldu Susurluk skandalı..
Kontrgerilla diye bahsedilen ve devlet içinde devlet olarak tanımlanan ABD/CIA
kaynaklı gizli ve yarı resmi bir terör çıkarıcı örgütün varlığı sözkonusu...
ABD tarafından soğuk savaş yıllarında müttefik ülkelerin düşman
istilasına uğraması durumunda istilacı düşmana karşı gerilla savaşı yürütmek
üzere Nato ülkelerinde Kontrgerilla teşkilatları kuruldu. Bu teşkilatlar öylesine
gizli tutuldu ki, bir çok durumda bundan başbakanların dahi haberi olmadı.
70'li yıllarda tüm Avrupa ülkelerini faili meçhul siyasi terör eylemleri
kasıp kavurdu. Ardından 1990 sonunda İtalya'da örgüt açığa çıkarıldı
ve bu teşkilatlanmanın tüm Avrupa ülkelerini sardığı hayretle görüldü...
Avrupa ülkeleri bu örgütlerin üzerine gitti, birçoğu bu örgütleri lağvetti,
bazıları da barışçı amaçlara yöneltecek mekanizmaları kurdu. Ama sonuçta
hepsinde varlığı kabul edildi ve somut çözümler gerçekleştirildi. Tüm
Avrupa ülkelerini derinden sarsan bu skandal yalnızca Türkiye'de örtbas
edildi. Konuşmaya çalışanlar, örneğin Sayın Ecevit, nazikçe uyarıldı.
En fazla Türkiye'de olması gereken bir örgüt için yetkililer asla bir
kabule yanaşmadılar. Tabiri caizse yaprak dahi kımıldamadı resmi düzeyde.
Oysa bu işin üzerine gidilmesi gerekiyordu, çünkü tam da o sıralar Türkiye'yi
derinden sarsan laiklik suikastleri zinciri yaşanıyordu ve toplum müslüman-laik
bölünmesinin eşiğine gelmişti. Ama cesaretli bir etkili yetkili çıkmadı
ve olay kapatıldı. Resmen kapatılsa bile toplum vicdanında suçlu artık müslümanlar
değil Kontrgerilla idi..
Devlete yasadışı hizmet
12 Eylül öncesi devlet için sol tehlike vardı ve ülkücüler o tehlikeye
karşı kullanıldılar. 12 Eylül darbesi ile yeni bir döneme girildi, artık
sol bir tehlike kalmamıştı. Kullanılan ülkücüler de hapislere tıkılarak
mükafatlandırıldılar(!). Sol tehlike kalmamıştı ama şimdi başka
tehlikeler çıkmıştı devletin karşısına..
Ülkücülerin devletin bekasına düşkünlükleri hatırlandı birileri
tarafından yine. Hapistekilerine işbirliği teklifleri yapılmaya başlandı.
Kimileri kabul etmedi, kullanılıp bir kenara atılmak ağırlarına gitmişti.
Nefislerine ağır gelmişti bu vefasızlık. Tekrar risk almak istemediler. 12
Eylül öncesi Bahçelievler semtinde 7 TİP'linin ve Savcı Doğan Öz'ün öldürülmesi
suçlarından yargılanan Abdullah Çatlı'nın arkadaşı ülkücü İbrahim Çiftçi,
Milliyet'e yaptığı açıklamalarda, ülkücülerin devlet menfaati adına nasıl
kullanıldıklarını ve hala kullanılmaya çalışıldığını şu çarpıcı
sözlerle açıklıyor:
"..1980 yılından sonra ilginç bir teklif geldi bizlere. Hepimize tek
tek denildi ki, 'Sizi Güneydoğu'ya gönderelim. Orada bizim adımıza çalışırsınız.
PKK ile mücadele edersiniz. Buradan kurtulursunuz' denildi...Bu teklifi bir yüzbaşı,
MİT görevlisi bir istihbaratçı yaptı. 'Peki biz gittik Güneydoğu'ya PKK
ile mücadele ederken öldük. Ya da ölmedik. Bizim yarınımızın garantisi
ne olacak, beraat edecek miyiz?' diye sorduk. 'Yakalanırsanız firarınızı
veririz' dediler..."
İbrahim Çiftçi gibi bazı ülkücüler bu işbirliği tekliflerini
reddettiler ama bazıları reddedemedi. Yurtdışında oradan oraya yaşamak
zorunda olması gibi psikolojik baskı altında kalan ve devletin dış
tehlikelere karşı korunmasına düşkünlüğü gibi zaafiyetinden faydalanmasını
bilen yetkililer, Abdullah Çatlı gibi bazı ülkücüleri ise işbirliğine
razı edebildi. Devletin bekası için yasadışı işlere bulaşmanın da bir
tarihi var. Bu olaylar yeni değil:
"Devletin Abdullah Çatlı gibilerini kullanması ilk defa olmuyor. Yakın
geçmişimize göz attığımızda buna benzer çarpıcı örneklere sıkça
rastlıyoruz. Günümüz yöneticilerinin bu konuda hiç de yaratıcı olmadıklarını
düşünmek bile mümkün... Geçmişte ne nasıl yapılmışsa, neredeyse aynısı
uygulanıyor. Çeteler ve kirli ilişkiler içindeki kişileri işlerine geldiği
zaman kullanma, sonra onlardan kurtulmak için çeşitli mücadele yöntemleri...
Muhbirlik, koruculuk, aşiretlerden yararlanma, cezaevlerinden suçlu katilleri
çıkarıp cinayetlerde kullanma, kamuoyunu yanıltmak için yalan bilgi, sahte
kanıt, gözboyayıcı açıklamalar... Bunların hepsi bu 'kutsal devlet'in çatısı
altında oluyor. Olur... Devlet demokratik bir yapı haline gelmeyince bunların
hepsi olur. Geldiği zaman bile olur... Ama o zaman da onu denetleyen, frenleyen
demokratik mekanizmalar da geliştiği için devlet kolay kolay karanlık, yasadışı
işlere bulaşamaz, bulaşsa bile sorumlular ortaya çıkarılır. Cezalandırılır...
Türkiye Cumhuriyeti daha Topal Osman olayını, Çerkez Ethem olayını tam
olarak açıklamış değil. Topal Osman da Çerkez Ethem de bir anlamda eşkiya...
İkisinin de çeteleri var. Ve devlet sıkışık anlarında bunları kullanıyor.
Daha sonra da devlet otoritesine karşı geldikleri gerekçesiyle ikisini de
tasfiye ediyor..."
Ermeni terörüne ininde darbe
Türkiye'nin 12 Eylül'ün hemen sonrasında ermeni terör örgütü ASALA
ile başı beladaydı. Büyükelçiler ve ateşeler peşpeşe öldürülüyor,
kimsenin elinden birşey gelmiyordu. Derken birşeyler oldu ve ermeni terör örgütlerine
birileri saldırılar düzenlemeye başladı. Ermeni anıtı, Taşnak partisi büroları
bombalandı, Asala elemanları öldürüldü. Ardarda yediği bu darbelere son
halka olarak Atina'da Asala lideri Agopyan'ın öldürülmesi de eklenince
ermeni terörü son buldu. Susurluk kazası sonrası yapılan yetkili açıklamalarında
buna işaret edilerek Çatlı ve ekibinin devlet tarafından bu işle görevlendirildiği
ima edildi.
Havuç-sopa taktiği
ile Abdullah Çatlı'nın kullanılması
Ermeni terörü bitirildikten sonra, karısına göre bir komplo sonucu Çatlı,
uyuşturucu işinden yakalatılıp İsviçre'de hapse atıldı. 7 yıllık cezasını
tamamlamadan cezaevinden ustaca kaçırıldı. Havuç-sopa taktiği güden bazıları
tarafından anlaşılan yeni görevlere sürülmek isteniyordu. Öyle ya, baskıyı
üzerinden eksik etmeyeceksin, hapislere attıracak, ben istersem ancak rahat bırakırım
seni diyerek tehdit edecek, sonra da devleti tehdit eden tehlikeyi önlemek bir
'vatansever' olarak senin zaten vazifendir diye zayıf noktasından yakalayacaksın...
Karşı durmak çok zor. İstihbaratçılar işlerini iyi bilirler. Dünyanın
her yerinde bu işler böyledir. Havuç-sopa taktiği onların vazgeçemediği
bir taktiktir. Bu şartlar altında Çatlı pek suçlanamaz.. Arkadaşı İbrahim
Çiftçi'nin de dediği gibi o bir piyondur, onlar birer piyondur. Hapisten kaçırılan
Çatlı, Mehmet Özbay sahte kimliği ve yeşil pasaportuyla Türkiye'ye
getirilir.
Devleti tehdit eden tehlikeler bitmiyor
Ermeni terörünün yerini yine bir başka tehlike almıştı, PKK terörü...
12 Eylül öncesi devletin bekası için kullanılan ülkücüler 12 Eylül'le
kendilerini zindanlarda bulunca şok olmuşlar, sırtlarını dayadıkları,
kurtarmaya çalıştıkları devlet onları arkalarından vurmuştu..
Hapislerden çıkınca aç-açık ortada kalan bu insanlar birileri tarafından
ülkücü mafyayı kurmaya sevkedildiler. Zor durumdaki bu insanların bu işe
girmeleri bu yüzden zor olmadı. Devlet bu kez onları başka işler için
kullanmayı düşünüyordu. 12 Eylül öncesi sol hedefteydi, 12 Eylül sonrası
ise PKK... PKK'yi finanse eden uyuşturucu kaçakçısı kürt mafyasına karşı
ülkücü mafya oluşturuldu. Ve çok geçmeden PKK'yı finanse ettiği iddia
edilen bu uyuşturucu kaçakçısı kürt mafyası liderleri birer birer ve
benzer şekilde öldürüldü. Behçet Cantürk, Savaş Buldan ve diğer kürt
babalar...
Diğer taraftan düzenli ordu ile yapılan mücadele fazla etkili olmayınca,
devreye özel timler ve korucular da sokuldu. Koruculuk sistemi yapılandırıldı.
Bucak aşireti 10.000 kişi kadarlık korucu gücüyle devlet saflarına katıldılar.
Güneydoğu'da PKK'ya karşı mücadelede korucular ve Sedat Bucak aşireti, özel
polis timleri ve kurucusu Hüseyin Kocadağ ile devlet adına bu birliktelikleri
sağlayan organizatör Abdullah Çatlı... Susurluk olayındaki birlikteliğin
anlamı bu olsa gerek.
Çatlı kullandı mı kullanıldı mı?
Çatlı ve örgütü kullanılıp kenara atıldıysa kim attı, neden attı,
niçin şimdi attı ve niçin şimdiye kadar atmadı? Devlet menfaati olarak gösterilen
gizli eylemler haricinde ne gibi eylemlerde rol aldı Çatlı ve ekibi? Başka
tetikçi ekipler ve örgütler var mı? Türkiye'de 12 Mart döneminden beri
meydana gelen ve toplumu derinden etkileyen o büyük faili meçhul siyasi terör
eylemlerini kim yaptı, bu ekipler mi? Devlet ermeni terörünü yurtdışında
bitirebilecek kadar ileri düzeyde mücadele verebilmişse niye faili meçhul
olayları çözemiyor? Niye kendi ülkemizde faili meçhulcülere darbe vuramamış
bu örgütler ya da vurdurulmamış? Yoksa faili meçhullerin tetikçileri
bunlar mıydı? Büyükbaş provokasyonlarla ülkemizde terör azdı. Sağ ve
sol birbirine düştü. Kim yaptı bu hassas eylemleri? Kim kışkırttı sağ-solu
bu hassas eylemlerle, yoksa Oktay Ekşi'nin dediği gibi, maceracı gençlerin işi
miydi 12 Eylül öncesi terör ve yine Oktay Ekşi'nin dediği gibi laiklik
cinayetleri müslümanların işi miydi? İki grup cinayetler de profesyonelce işleniyor
ama biri maceracı gençlerin işi oluyor diğeri ise müslümanların (!?!). 1
Mayıs'taki gibi bir korkunç katliam, maceracı gençlerce düzenlenip olayın
içinden sıyrılabiliniyorsa Ecevit'in dediği gibi devlet kalmadığı yargısına
varmak gerekirdi herhalde ama iş öyle değil. Ecevit'in dediği gibi işin içinde
başkaları var. Çatlı, kimisine göre Gladio'nun ya da Kontrgerilla'nın Türkiye'deki
lideri idi, kimisine göre de tetikçi. Basit değil usta, ama sonunda bir tetikçi...
Toplumsal kışkırtma olayları ise tetikçilerin planlayıp istikrarlı şekilde
tırmandırabileceği olaylar olamaz. Kim Çatlı'yı buruşturup bir kenara atıyorsa
işte o olmalı aranan fail. Çatlı'yı kim işe aldıysa, kim onların karıştığı
katliam olaylarını örtbas ettiyse odur suç odağı. Çatlı'nın yakın
arkadaşı İbrahim Çiftçi kullanıldıklarını anlamış, ve kim tarafından
kullanıldıklarını da:
"..Çatlı bir dönem hayatımızı paylaştığımız, omuz omuza mücadele
verdiğimiz arkadaşımdır. Mesele aydınlatılırsa Çatlı'nın olayın baş
aktörü değil, kullanılmış bir kişi olabileceği anlaşılır. Bence Ağar
harcandı. Ağar işin başında değildi. Yalnızca uygulayıcı...Susurluk
olayının üzerine gidileceğine inanmıyorum. 1977'de Namık Kemal Ersun Paşa'nın
850 subayla emekliye sevkedilmesi olayı var. Böylece Evren, Türk ordu geleneği
yıkılarak Genelkurmay Başkanlığı'na getirildi. Bu tesadüf değildir. İşe
oradan başlayın, o zaman baş aktörü bulursunuz. Kontrgerillayı da..."
Yeraltı örgütleri yasadışı işlerden uzak kalamaz
Devlet adına yasadışı bir gizli örgüt kurulunca, yasadışı işlere
kaymaması imkansızdır Kontrgerilla uzmanı Talat Turhan'a göre:
'..Bir örgütün kuruluş amacı kutsal olabilir. Ama devlet adına yeraltı
örgütü kurarsanız, o sizin elinizden kayar ve yeraltının hertürlü pisliğine
bulaşır.."
Susurluk örgütü de devlet adına faydalı işler yapmış olabilir, ama
Talat Turhan'ın sözlerinden yola çıkarak, örgütün karanlık işlere kaymış
olup olmayacağı düşünülebilir, bunu araştırmalar gösterecektir, ancak
anamuhalefet partisi lideri Mesut Yılmaz'ın açıklamaları yabana atılacak
gibi değil:
"Devlet 8 yıl kadar önce, MİT'e alternatif emniyet içinde bir oluşum
yaratmış. Bu, devletin çeşitli işlerini yapmış. İşte kamuoyunda söylenilen
Asala liderinin öldürülmesi ve Ermeni anıtının bombalanmasını, bunun
yaptığı iddiaları var. Bunlar daha sonra, özellikle son iki yıl şahıslara
çalışmaya başlamışlar. Son bir yılda ise siyasilere hizmet etmeye başlamışlar..."
diyor Mesut Yılmaz ve ekliyor; "Bugünden sonra, devlet bizim can güvenliğimizi
sağlar diye güvenmeyin. Bunlar çok büyük bir örgüt.."
Kitabın ekinde sunulan MİT raporunda, bu örgütün karanlık işlere, örneğin
uyuşturucu ticaretine bulaştığı iddia ediliyor. Bu yanlış da olabilir. MİT
raporunun bir kısmı doğru çıktı. Fakat bu hepsinin de doğru olduğu anlamına
gelmez. Kimisine göre Çatlı çok vatanperver ve namuslu bir kişi idi, kirli
işlere bulaşması mümkün değildir. Kimisine göre de bulaşmıştır.
Devlet artık buruşturup bir kenara atmak istediği için ya da MİT'e
alternatif istemediği için bu örgütü bertaraf etmek istedi iddialarını düşününce
bu örgüte atfedilen kirli işlerin karalama amaçlı olabileceği de mantıklı
olmaktadır. İki tarafın iddialarını da güçlendiren deliller ve mantıklar
var. Hangisinin doğru olduğu belli değil, belli olan bir şey var ise o da
devlet içinde yuvalanmış örgütler var ve üst düzeylere kadar gidiyor
bunların uzantıları. Önemli olan da bu...
Kontrgerilla tartışılmayı sevmiyor
Konu bu kez de kapatılacak, çünkü iş büyük yerler gidiyor, dayanıyor.
Koray Düzgören, Susurluk kazasıyla ortaya çıkan kirli ilişkilerin devletin
en üst makamlarına kadar yükseldiğini bunun ise resmen ortaya çıkarılamayacağını
şöyle açıklıyor:
"..Abdullah Çatlı'nın ölü de olsa ortaya çıkmasıyla sorgulanan,
devletin gizli kapaklı işleri açıklanabilecek mi? Sanmıyorum.. Zaten devlet
içinde bu çeteye karşı olan güçlerin ve başka grupların sızdırdığı
bilgiler olmasa bu kadarını bile öğrenemeyecektik. Çünkü bu tür ilişkilerde
herkes kendini koruyacak çeşitli sigortalarla donanıyor. Pisliğin bütün yönleriyle
açığa çıkartılması ile oynayacak taşların kimleri de yerinden edeceği,
sarsacağı bilinmiyor. Muhtemelen bütün devlet örgütü ve bu örgütü en
üst düzeyde yönetenler bundan nasiplerini alırlar. Çünkü işlerin bu
boyutlarda yürütülmesi sırasında sorumlu bu kişilerin bilgi sahibi olmadıklarını
düşünmek mümkün olamaz. Öyleyse sorumluluğun sınırı onlara kadar ulaşır.
Bunu ise kimse istemez... Birkaç kişinin harcanmasıyla iş geçiştirilir,
unutma sürecine sokulur. Bazen bu süreç çok uzun yılları kapsar..."
|
Başbakan Bülent Ecevit tarafından Başbakanlık Teftiş
Kurulu'na hazırlatılan 2. Susurluk Raporu, 13.08.1997 (tam metin):
Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı
KUTLU SAVAŞ
ÖNSÖZ
İlişikteki rapor "Soruşturma" raporu olmadığı gibi fezleke veya teftiş
raporu da değildir. Giriş bölümünde açıklandığı üzere başkanlığımızın bir soruşturma raporu
hazırlaması için teknik ve hukuki olarak yetkisi de yoktur. Ek: 1 olarak
yer alan Başbakanlık Onayı da bu çerçevede imzaya sunulmuştur.
Rapor sadece Başbakanlık makamına bilgi sunmak ve önerilerde bulunmak
üzere hazırlanmıştır. Doğruluğu, yanlışlığı, eksikliği sadece
Başbakanlık makamınca takdir edilecektir.
Teftiş kurullarının hazırladığı raporlar genellikle "gizli" kaydını
taşıdığı ve kamunun bilgisine ancak makamın izni ve uygun görmesi ile
sunulabildiği cihetle, bu raporumuz, ilgililerin veya kamunun bilgisine
sunulması amacına matuf böylesine bir öneriyi ihtiva etmeksizin doğrudan
ve sadece Sayın Başbakan'a arzedilecektir.
Giriş
Bu rapor Sayın Başbakan'ın 13.08.1997 tarih, TEFTİŞ.M:139 sayılı
onaylarına istinaden hazırlanmıştır. Mezkûr onaydan da anlışalacağı
üzere Sn. Başbakan'ın konuyla ilgili şifahi talimatları, sonra da yazılı
emirleri alınmıştır. Bu konunun kamuoyunda yarattığı heyecan ve ilginin yanısıra Teftiş
kurulları açısından değerlendirilmesi önem taşıyacaktır. Çünkü
kamuoyunda Susurluk kazası/olayı adı altında bilinen ve tartışılan konu
hukuken bir trafik kazasından ibarettir. Bu konu da yargıya intikal
etmiştir ve yapılacak bir iş veya bürokratik işlem kalmamıştır. Oysa
kamuoyu, siyasetçi - Yeraltı Dünyası - Kamu Kuruluşları ilişkisi ve
kişisel menfaat etrafında yoğunlaşan ve büyük ölçüde para, menfaat ve
güç sağlamaya dönük illegal faaliyetlerden rahatsızdır. Bu faaliyetlerin
"terörle mücadele ve ülke menfaatleri" olarak gösterilmesi ve bu
perdenin arkasına gizlenmesi ayrı bir rahatsızlık konusudur. Kamuoyunun paylaştığı bu çerçeve, gerçekte "Susurluk Olayı"nın da genel
çerçevesini oluşturmaktadır.
Geçtiğimiz aylarda Başbakan Erbakan'ın çalıştırdığı müfettişler, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonu da bu çerçevede çalışmış ve
raporlarını bu zeminde oluşturmuşlardır. Beklenti de bu yöndedir. Sayın
Başbakan'ın temayülü ve muhtelif konuşmalarda altını çizdiği çerçeve de
bu kapsamdadır. Başkanlığımız da görev alanını, bu yaklaşımın
belirlediği bir muhteva içinde düşünmüş ve çabalarını bu noktalara
teksif etmiştir.
Bu yaklaşım doğru ve genel kabul gören bir çerçeveyi oluşturduğu gibi
yeni görevlendirmelerin de hukuki zemini teşkil etmektedir. Aksi
taktirde Susurluk olayı ile irtibatlı konuların hemen tamamının yargıya
intikal etmiş olması, Başkanlığımızın yeniden görevlendirilmesini
imkânsız kılacak bir mahiyet arzedecekti.
Sadece İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu'nca 18, Emniyet Genel Müdürlüğü
tarafından 16 adet inceleme - soruşturma yapılması, Susurluk kazasının
trafik yönü itibariyle bir mahkemede, çete oluşturulması yönüyle DGM'de,
Topal cinayetine ilişkin davanın bir başka mahkemede, konuyla ilgili
birçok davanın da değişik yargı mercilerinde yürümekte olması, Maliye,
Adalet ve Turizm Bakanlıkları'nca kendilerini ilgilendiren konularda
inceleme - soruşturma yapılması, dolaylı konuların ilgili kurumlarınca
ele alınmış olması gözönünde tutularak, gerçekte Susurluk olayına girmek
içni maddi konuların tümünün ele alınmış olması sebebiyle, Başbakanlık
Teftiş Kurulu Başkanlığı konunun dışında bırakılabilirdi.
Ortada olan tek alan yukarıda arzedilen ve kamuoyunun da beklentisine
cevap olarak illegal ilişkilerdi.
Bu noktada bir özel konuya temas etmekte yarar vardır.
Susurluk Kazası'nda yeralan kişilerin kazanın oluş mahalline kadar
değişik yerlerde - İstanbul, Yalova, İzmir, Kuşadası - aynı günlerde
birliktelikleri, hatta S.E.Bucak'ın beyanına göre koruma polislerinin
takip edildiklerine ilişkin endişeleri nedeniyle önce İzmir'i, sonra da
Kuşadası'nı terketmeye karar vermeleri sonucu İstanbul'a dönerlerken
Susurluk'taki trafik kazası vukubulmuş ancak kamuoyunun ve medyanın
tepkisi ile kazanın öncesi günlerdeki birliktelikler ve kazanın oluşumu
önemli ölçüde her yönüyle ele alınarak yargıya intikal ettiğinden
raporumuzda bu konular, bilindiği ve tekrara yer vermemek için ele
alınmamıştır. Bu konuda bir başka temel düşüncemiz, "Susurluk Olayı" adı
altındaki kapsamlı ve çoğunlukla illegal ilişkiler ağını dikkate
getirmek olduğundan, özellikle polisiye olaylar noktasında kaybolmadan,
olayı bütünüyle takdim etmektir.
Aslında bir bütünlük içinde ele alınması gereken Susurluk konusu,
yukarıda kısaca sunulduğu üzere, parçalara ayrılmış işin özü ve esası
özellikle yargı safhasında gözden kaçmıştır.
Mehmet Ali Yaprak kaçırılmış, olay adliyeye intikal etmiş, Gaziantep
Savcılığı, İstanbul Savcısı'nın ifadeleri alıp göndermesini talep
etmiştir.
İfadeler alınmış, gönderilmiş ve takipsizlik kararı verilmiştir.
Gaziantep Savcısı ise yüzleştirme kararını yazmış ancak, daha sonraki
safhalarda bu husus da gerçekleştirilmemiştir.
Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırıldığı araçta Müfit Semet'in parmak izi
bulunmuş ama konunun adliyeye intikal etmemesi sağlanmıştır. Bir kamu
kuruluşunun üst düzey yetkisili devreye girmiştir. Şubat 1997'de
Başbakanlık bu konunun takibini Adalet Bakanlığı'ndan yazı ile talep
etmiş, Bakan Şevket Kazan talimat vermiş konu Ceza İşleri Genel
Müdürlüğü'nde beklemeye bırakılmış, Eylül 1997'de yazılı talebimizle
konu ancak hatırlanmıştır. İçişleri Bakanlığı kayıp silahlar konusunda
soruşturma yapmış nedense tüm bilgi ve belgeler toplanmış olmasına
karşılık konu 10 adet Baretta ile sınırlı tutulmuştur.
İçişleri Bakanlığı'na yazılan ve "bilgileri için" Danıştay'a da
gönderilen yazımız, dosyaların henüz kendilerine intikal etmemiş
olmasına rağmen, "Danıştay'ın incelemesi safhasındadır" ibaresi
sebebiyle Danıştay'ın tepkisini çekmiştir. (Açıktır ki fezlekenin
bakanlıkta onayını takip eden safha Danıştay incelemesidir.) Neticede
suçu ve suçluluğu su götürür 5 emniyet mensubu yargıya sevk edilmiş,
milyonlarca dolarlık silah alımı konusu ortada kalmış eksik araştırma,
hatalı değerlendirme yönündeki ikaz bakanlıkça dikkate alınmamış, aksine
yeni bir raporla ilk çalışmanın doğruluğu iddia edilmişse de Danıştay'ın
özel harekat mensupları hakkındaki suç duyurusu bakanlığın eksik
soruşturmasının delili olmuştur. Ama halen de milyonlarca dolarlık silah
alımı konusu bakanlıkça sonuçlandırılmamıştır.
Raporun değerlendirme safhasında bu örnekler çoğalacak ve detaye
edilecektir. Üzerinde durulan husus, bütün parçalara ayrıldığı, hiçbir
makam ve merciide birleştirmenin yapılamayacağı bir noktaya gelinmiş
olduğudur.
Başbakanlık Teftiş Kurulu: Yargı alanına girmemeye özen göstererek imkân
olduğu taktirde yargıya yardımcı olmayı da hedefleyerek bu bütünlüğü
sağlamaya dönük bir çalışma yapmıştır.
Devletin işleyişinden ve Teftiş Kurullarının çalışma sisteminden
haberdar olan herkes, (bu safhada) Susurluk Olayı'nı her yönüyle
"soruşturmaya" imkân kalmadığını tesbit edecektir.
İşin önemle kaydedilmesi gereken bir diğer yönü, bazı konuların ancak
polis yetkisinde olan hususları kapsadığı ve müfettişler eliyle sonucu
ulaşmanın güçlük arzettiğidir.
Ömer Lütfü Topal'ın evi cinayetten kısa bir süre sonra aranmıştır.
Arayanların şefi olduğu iddia eden ve bariz bir Doğu Anadolu şivesi ile
konuşan bir kişinin mevcudiyeti tesbit edilmiştir. Cinayetten uzunca bir
süre sonra evin etrafında herhangi bir güvenlik tedbiri olmadığı da
iddia edilmiştir.
Bu konu polisiye bir çalışmayı gerekli kılmaktaydı. Elde edilecek
bilgileri yargıya da iletmek üzere gerekli çalışmaların yapılması
Emniyet Genel Müdürlüğü'nden talep edilmiştir.
Emniyetçe yapılan araştırma hata veya eksiklik olmadığı gibi bir sonuç
vermiştir. Ancak aynı yazımız içinde yeralan MİT İstanbul Bölge
Başkanlığı'nın Topal cinayeti konusunda Emniyeti niçin uyardığı ve niçin
bir gurup polisi suçladığı iddiasının cevabı ortaya çıkmamıştır.
Keza Ömer Lütfi Topal'ın muhasebe ve gizli kayıtlarının bulunduğu
bilgisayarların polisiye usul ve metodlarla aranması ve bulunması yine
Emniyet Genel Müdürlüğü'nden istenmiştir.
Çalışmamızın önemle kaydedilmesi gereken bir diğer yönü vardır. Hemen
hemen her teftiş inceleme ve soruşturmada ortaya çıkan temel görüntü,
kurumların müfettişler karşısında sergilediği tavrın özelliği hususudur.
Kurumlar ve yöneticiler araştırma yapan denetim elemanlarına karşı
genellikle zahiri bir açıklık ve şeffaflık içinde yaklaşıyor görüntüsü
altında gerçekte hiçbir yardım sağlamamaya özen gösterirler. Çalışma
mekanı, sekreter, telefon, araç temin edilir, sadece bilgi vermede
çekimserlik gündemdedir.
Araştırılan konunun müsebbibi olanlar haliyle çekimserdir. Konuyla
ilgili olmayanlar "bu işe bulaşmamak kaygısındadır." Bürokraside her
zaman gözlemlenen bu tavır elbette normaldir, tabiidir. Susurluk
olayında ise daha normal ve tabiidir.
Başbakanlık Teftiş Kurulu bu tavrı hiçbir zaman engelleme, örtme olarak
algılamamış ve karşıt bir tedbire ihtiyaç duymamıştır. Çünkü bu tavrı
etkisiz kılmanın yolu gerekli gereksiz evrakları dikkatle incelemek ve
ilgililerle bıkmadan usanmadan sonu gelmez görüşmeler yapmaktan
geçmektedir. Dört saatlik bir sohbetin neticesi bazen iki sayfa tutan
not olmuştur. Genellikle de bir isim, bir ilişki, bir hesap numarası,
bir görevlinin olmaması gereken bir yerde bulunması, bir telefon
numarası veya bir banka irtibatı takip edilecek ve ulaşılacak bir
bilgiye işaret etmiştir.
İşte bu görüntü içinde kamu kurumları Susurluk Olayı patlak verince
zahiri bir heyecanla üzerlerine düşen görevi yapma gayreti içine
girmişlerdir. İçişleri Bakanlığı'nın ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün
inceleme ve soruşturmaları bu cümledendir.
Adalet Bakanlığı ise kendilerine Ocak 1997'de aktarılan iki konudan
birini Bakan Şevket Kazan'ın talimatına rağmen inceletmemiştir.
Turizm Bakanlığı, Kumarhaneler (Talih Oyunları Salonları) ile ilgili
hususları ele almış rapor tanzim etmiş, Ömer Lütfü Topal'a verilen ve
kayıtların gözardı edilmesi ile elde edilen sabıkasızlık kaydına dayalı
ruhsat işlerinde Bakanlığı yanıltan Adalet Bakanlığı adli sicil
ilgilileri hakkında işlem yapılmasını talep etmiş, ancak Emperyal
Şirketi'nin kanunsuz elde edilmiş işletme ruhsatlarını iptal etmeyi
-görüşmelerden anladığımız o ki- hatırlarına bile getirmemişlerdir.
Kasım 1997'deki uyarımız da bir sonuç vermemiştir.
Eximbank, Türkmenistan'da iki oteli kredilendirmiştir. Neticede
anlaşılmıştır ki bu iki oteli kumarhaneleri ile birlikte işleten
Emperyal Şirketi'dir ve esas borçlu da yine Emperyal'dir. Eximbank bu
bilgiye rağmen temdit taleplerini uygun karşılamıştır. Kendilerine
teftişin icraya karışmayacağı, ancak mevcut bilgilere rağmen Emperyal'in
kredisini yeniden temdit etmede hassiyet göstermeleri hatırlatılmıştır.
Susurluk olayı ile alakalı ve ilgi çekici bir husus da kurumların kendi
kusurlarını unutup bir diğerini suçlama konusundaki itinalı
davranışlarıdır. Askerler ise tam bir suskunluk ve sessizlik içinde
olaylara sadece seyir açısından bakmışlardır. Oysa Jandarmanın
söyleyecek çok sözü olması gerekirdi. Özellikle de Yeşil, itirafçılar
konusu ile Cem Ersever'in niçin veya nasıl öldürüldüğünü araştırıp
Kamuoyuna değilse bile Başbakanlığa duyurabilirlerdi.
Siyaset de Susurluk konusunda tarafsız olmamıştır. Konunun ülke meselesi
mi hükümet meselesi mi olduğu siyaset sahnesinde anlaşılamaz hale
getirilmiştir.
Bir sayın Devlet Bakanı "Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun, bu konudaki
birikimine rağmen kendisine müracaat etmemesini" tenkit konusu
yapmıştır. Hem de gazetelere beyanat vererek.
Kendisinin bakış açısının farklı olduğu iki gün sonraki beyanatıyla da
(Gizli Servisler, CIA vs.) ortaya çıktığı cevabını vermek elbette mümkün
olamamıştır. Üstelik Başbakan dahi partisinin ve şahsi politikasının
gözlüğünü kullanmamızı teklif etmemiş, empoze etmeye çalışmamışken sayın
Bakanın kişisel bakış açısını empoze etmekten öteye gitmeyecek bir
görüşme isteğini basının sayfalarına aktarması, kurulumuzun
çekimserliğinin haklılığını ortaya koymuştur.
Diğer bir husus da şudur; Teftiş Kurulu'nda yıllardan beri çalışan her
müfettiş görevi aldıktan sonra yasal imkanlar ve çalışacağı kurumlarla
başbaşa kalır. İlk defa -muhtemelen de son defa- sayın Başbakan,
karşılaşacağımız herhangi bir güçlüğü aşmamız için kendisine yaptığımız
müracaatı anında karşılamış, doğrudan veya dolaylı olarak
çalışmalarımıza yardımı dokunacak bilgilere ulaşmamız için gerekli her
türlü ilgi ve yardımı sağlamıştır.
Temmuz ayında görev verirken; Teftiş Kurulu'na hiçbir müdahale
yapılmaması, buna tevessül eden olursa ve gerekirse kendilerinin devreye
girmesi ve bürokrasiden gelebilecek rahatsızlığı gidermesi temennimizi
tereddütsüz kabul etmiştir. Sayın Başbakan bu şarta gereğinden fazla
riayet ettiği gibi çalışmaların safhalarında bilgi dahi istememiştir. Bu
durum bazı hükümet üyelerinin ve bazı milletvekillerinin ümitsizliğine
yol açtığını görmemiz üzerine Sayın Başbakan'a (20 Kasım 1997'de)
Devletle alâkalı pek çok irtibatı tesbit ettiğimizi ve Devlet
kurumlarında yapılacak pek çok düzenleme olduğunu, hükümetin ve
kamuoyunun önerilecek bu tasarruflar sonucu alınacak tedbirlerle
rahatlık duyabileceğini ifade etmek ihtiyacı hissedilmiştir.
Kamuoyu devletteki "Çete" irtibatlarına konsantre olmuşken bu konuya da
kısaca temas etmekte fayda vardır.
Çetelerin sadece silahlı ve insan öldüren görünümü tartışılmakta başta
uyuşturucu ticareti yapan gruplar gündeme gelmektedir. Bu kanunsuz yapı,
Devletin kolayca baş edeceği, dünyanın her tarafında müşahade edilen,
ortaya çıkan ve her ciddi Devlette hele de toplumsal reaksiyon doğmuşken
tasfiyesi mümkün bir görüntüdür. Oysa ülkemizde çete konusu iki ayrı
gelişme göstermiştir; birincisi Ömer Lütfü Topal organizasyonunun
uluslararası ölçekte ve değerde "mafya"laşma süreci, ikincisi silahlı
faaliyetlerin ve zor kullanmanın dışında kalan eğitimli, saygın
kişilerden oluşan, kravatlılar grubu olarak tariflenebilecek
gruplaşmalardır.
Ömer Lütfi Topal, yüzlerce milyar liralık gelir elde etme imkanına
kavuşarak belli bir dönemde devlete sızma ve rüşvet vererek iş yaptırma
seviyesinden, kamu görevlilerine artık emir verme seviyesine yükselirken
öldürülmüştür. Böylece Cumhuriyet tarihinin; polisten, jandarmadan,
yargıdan korkmayan ilk Amerikan tipi mafyalaşma süreci yarım kalmıştır.
Bu seviyeye ulaşan bir başka grup da yoktur.
Üstelik "Bitirimhane işleticisi Fındıkzadeli Ömer" bir süre sonra
kumarhanelerini tasfiye edip, yatırımlar yapmaya başlayan, fabrikalar
satın alan ve hatta fabrikalar kuran Ömer Bey olma tercihini net olarak
ortaya koymuşken, projelerini tahakkuk ettirme fırsatını bulamamıştır.
Yine de etrafındaki hale, koruyucu bulundurmasını, 3 - 5 arabayla
birlikte sokağa çıkmasını ve kendini korumak için tedbir almasını
gereksiz kılacak kadar geniş ve etkiliydi. Adamlarının habersizce aldığı
tedbiri de farkettiği anda çok şiddetli reaksiyon göstermiştir.
Bu tercih öldürülmesine yol açmamıştır. Kendisini öldüren sistem zaten
hertürlü tedbiri geçersiz kılacak kadar güçlüydü.
Konumuz açısından üzerinde durulan ikinci ve birincisinden çok daha
etkili çete faaliyeti, bizatihi devlet gücünün ve yetkisinin bu amaçla
kullanımı ve organize oluşudur.
Örnek olarak Bankalar verilecektir.
Başbakanlık Teftiş Kurulu 3 kamu bankasında bir değerlendirme yapmış ve
ortaya ürkütücü bir tablo çıkmıştır. Milyonlarca doların ve milyarlarca
TL'nin bu bankalara dönüşü mümkün görülmemektedir. Uzun vadeli teminat
mektuplarının nakde dönüşeceği muhakkaktır. Bankalar kendi
kârlılıklarını azaltma pahasına belli kişi ve firmaları finanse
etmiştir. Leasing ve off shore kredileri tam bir bataklıktır. İnşaatlar
aşırı derecede pahalıdır. İlerideki bölümlerde bu anlamda oluşan siyaset
- bürokrat ağırlıklı grup faaliyetlerine isimlendirilerek yer
verilecektir.
Belirtmek gerekir ki buradaki saygın isimler Bankalar Kanunu'na mugayir
işler ve işlemler yapmamışlar, DGM'lerin görev alanı kapsamında faaliyet
göstermişlerdir. Bankalarda cereyan eden olayların parasal boyutu,
kamuoyunun "Susurluk" olarak algıladığı olaylar toplamını aşacaktır. Ve
banka olaylarını genel kirlenmenin sebebi veya sonucu değil
hızlandırıcısı olarak kabullenmede isabetsizlik olmayacağına
inanılmaktadır. Çünkü kirliliğin hedefi para ve paranın sağlayacağı
güçtür.
Susurluk olayının çerçevesinin bu olduğu hususunda da ittifak vardır.
Bu bölümde yer alması gereken son bir husus da çalışmayı yürüten
Başbakanlık Teftiş Kurulu hakkındadır. Çalışma safahatinin hemen hemen
tamamı Başkanlığın tercihleri doğrultusunda cereyan etmiştir. Muhteva da
bu çerçevede belirlenmiştir. Zaman zaman kurulun tüm müfettişleri ve
yardımcıları dahi devreye girmişlerdir. Özellikle Başkan Yardımcısı
Osman Nuri Oduncu mevcut yükün büyük bölümünü taşımış, Başmüfettişler
Mehmet Akın ve Ayşegül Genç aylar boyu çalışmışlardır. Yine de tayin
edici karar ve tercihler başkanlıkça yapıldığı için hata ve
eksikliklerin tamamı başkanlığa ait olacaktır.
Ancak, bu çalışmanın temel iddiası; bilerek isteyerek ve hatalı olduğu
aşikâr hiçbir tercihin yapılmadığı noktasındadır.
Adı geçen müfettişler çalışmanın her safhasında sıkıntılı ve güç
incelemeleri yürütmüşler, derleme ve değerlendirmeleri üstlenmişlerdir.
SUSURLUK'LA İLGİLİ GELİŞMELER
Giriş bölümünde arz ve izah edildiği üzere Susurluk Olayı bir bütündür
ve olaylar zincirinden ibarettir.
İstanbul'da Özgür Gündem Gazetesi'nin bombalanması, Behçet Cantürk'ün
öldürülmesi, Diyarbakır'da yazar Musa Anter'in öldürülmesi; İstanbul'da
Tarık Ümit olayı ile Azerbaycan'da ihtilâl denemesi; Bodrum'da Hikmet
Babataş cinayeti, Gaziantep'te Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılması,
Bankaların trilyonluk kredileri gerçekte Ankara'da cereyan eden olayın
muhtelif veçheleridir.
Halen Milletvekili Sn. Hayri Kozakçıoğlu'nun "Ben Olağanüstü Hal Bölge
Valisi iken Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ı bölge sınırları dışına
çıkarmıştım" dediği olay her ne ise, bizim de Susurluk olayından
anladığımız aynı şeydir. Sn. Kozakçıoğlu işaret etmektedir ki Yeşil adlı
kişi Olağanüstü Hal Valilik çalışmaları için yararlı değil zararlıdır.
Ama yanı kişi Jandarma için, MİT için zararlı değil yararlı bir kişidir.
Hatta o kadar yararlıdır ki, Kocaeli Emniyet Müdürü, Hadi Özcan isimli
çete reisinin teslim olması için Yeşil'in aracılığına başvurmaktadır.
Bu kişi o kadar yararlıdır ki polis tarafından yanlışlıkla (veya MİT'e
gözdağı vermek için) karakola götürülüp sorgulandıktan sonra -gelip
adamınızı alın-denmekte ve serbest bırakılmakta, MİT'te kırılan kaburga
kemiklerini tedavi ettirmektedir.
Susurluk Olayı nedir? Kasım 1996'dan itibaren faili meçhul olaylar adeta
bıçakla kesilir gibi durmuştur. Susurluk işte budur.
Bir üst görevli Eylül 1997'de; "...yurtdışından geldi ve başımıza bela
oldu. Ortadan kaldırılması gerekiyor ama ortam müsait değil" diyordu.
Susurluk olayı bu değilse hangisidir?
Susurluk olayının başlangıcı belki de zamanın Başbakanı Çiller'in bir
cümlesinde gizlidir. "PKK'ya yardım eden işadamlarının listesi elimizde"
diyordu. Sonra da infazlar başladı. İnfazların kararını kim veriyordu?
Bozulmanın başlaması ve vatan - millet hesaplarının yerini kişisel
hesapların alması kaçınılmazdı ve öyle oldu. Bu rapor, Susurluk olayını
işte böyle algılamaktadır.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da zemin çok daha kaygandı. İtirafçılar,
korucular, aşiret reisleri zaten karmaşık bir yapı oluşturuyorlardı.
PKK'lı teröristle sade vatandaşı ayırdedecek açık bir ölçü bulmanın
güçlüğü ilave edilince, o bölgede vatanı için canını riske sokan polis -
asker gençlerimizin yaşadığı zorluğu anlamak kolaylaşacaktır.
Ancak kişisel hesapların gündeme gelişi ve uygulanışı çok sonralarıdır.
Bölgede yıllardır devam eden mücadele ve PKK saldırıları batı
bölgelerinde dahi genişleyen bir tepki yaratırken, olağanüstü hal
bölgesinde yaşayanların ve PKK ile mücadele eden devlet güçlerinin
tepkisini, öfkesini ve bazı şedit davranışlarını anlamak ve mazur görmek
mümkündür. Hatta zaruridir. Ancak bu olağan fakat karmaşık görünüm
içinde yer alan kurumları ve bu karmaşık yapıda gelişen bazı olayları
detaye etmek gereklidir. Böylece ülkenin PKK ile mücadelesinden,
Ankara'ya - İstanbul'a ve parasal ilişkilere uzanan bir güzergâhı görmek
mümkün olacaktır.
EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ
PKK ile mücadele 80'li yıllar boyunca Silahlı Kuvvetler'e
terkedilmişti. Siyasi tartışmalarda bile, hükümetlerin terör konusunda
bir tedbiri olmadığı bu konuyu askerlere tevdi ve terk ettiği tenkit
olarak söylenegelmiştir. Ardından ve 1991 sonlarında iktidar değişince
terörle mücadelede esasa müteallik bir değişimin gündeme geldiği
söylenemez. Asgaride uygulamalarda ve görünümde önemli bir fark ortaya
çıkmamıştır. Zaten 1992 yılının hakim faaliyetleri; devlette kadro
değişiklikleri, Cumhurbaşkanı ile tartışmalar ve özellikle de Koskotas
dosyalarıydı. Gazetelerin ve basının en önemli haberleri ve hükümetin
dikkati bu noktalardaydı. Daha sonra ve 1993 yılı köklü değişiklikleri
gündeme getirdi ve terörle mücadelede şahinler devri başladı.
Başbakan terörle mücadeleyi, ön plandaki faaliyeti olarak takdim etti.
Emniyet Genel Müdürlüğü'ne Mehmet Ağar geldi ve ciddi bir tercih
yapıldı; polis terörle mücadelede daha aktif olacak bir konuma getirildi
ve Özel Harekât Timleri ön plana çıktı.
Özel Harekât Timlerinin lehinde - aleyhinde çok şey söylenmiştir. Ancak
emniyetin dosyalarındaki rutin yazışmalara eğilince çok önemli bir
görüntü öncelikle tesbit edilmektedir. İl Valileri özel güvenlik
gerektiren her önemli olayda Özel Harekât Timleri'nin görevi
devralmasını, asgaride görevde olmasını talep etmektedirler. Hatta bir
çok Vali, tayinler sebebiyle eksilen kadroların süratle doldurulmasını
talep eden çok sayıda yazıyı imzalamışlardır.
Özel Harekât önceleri merkezde Şube Müdürlüğü, Ankara - İstanbul - İzmir
illerinde Bölge Grup Amirliği olarak teşkilatlanmıştı.
Genel Müdürlükte Asayiş Daire Başkanlığı'ndaki Şube Müdürlüğü daha sonra
Terörle Mücadele ve Harekat Dairesi Başkanlığı bünyesinde yer almış
26.7.1993 tarihli olup ancak Resmi Gazete'de yayımlanmayan Bakanlar
Kurulu Kararı ile Özel Harekat Daire Başkanlığı kurulmuştur.
Hatta 12.08.1993 tarihinde yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname ile
kanunda değişiklik yapılarak Özel Harekat Polis Okulu açılmasına ve özel
personel yetiştirilmesine imkan hazırlanmıştır.
Dairenin çalışmalarını düzenleyen Yönetmelik "Çok Gizli" işaretini
taşımaktadır. Bu yönetmeliğe göre daire doğrudan Genel Müdüre
bağlanmıştır.
Özel Harekât Dairesi "Devletin ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki temel
Anayasal düzenin yıkılmasına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü
bozmaya ve cumhuriyetin temel niteliklerini değiştirmeye yönelik baskı,
cebir, şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerini
kullanan terör örgütlerini meskun veya kırsal kesimde etkisiz hale
getirmek, rehin aldıkları kişi, uçak, araç ve yerleri kurtarmak için ani
müdahale, pusu, keşif, baskın ve operasyon yapmak üzere" kurulmuştur.
Kursu tamamlayıp Özel Harekat birimlerine atanmış personel, atamaya
yetkili amirin onayı olmaksızın branşı dışında bir hizmette
çalıştırılamamaktadır.
Özel Harekât Timleri ise en az 20 Özel Harekât personelinden oluşmakta,
sorumluluk bölgeleri ise "illerin polis mıntıkaları ve polis bölgesi
dışındaki kırsal alanlardır." Ancak polis sorumluluk bölgeleri dışında
askeri birimlerin talebi ve askeri makamların sorumluluğunda görev
yapmaktadırlar.
Mevcut evrakların tetkiki ve yazışmalar Özel Harekât Dairesi'nin
ayrıcalıklı durumu ve konumunu açıkça ortaya koymaktadır.
Belli başlı problemlere ise Dairenin 30.06.1997 tarihli brifing
dosyasında da yer verilmiştir.
Yetiştirilen toplam personel sayısı 8443 kişidir. 2043 kişi çeşitli
sebeplerle ayrılmıştır.
TİM'lerin çalışma, dinlenme, yıllık izin şartları genelde çok ağır ve
zahmetli uygulamaları gerektirir. Bu sebeple de tazminatlar
ödenmektedir. (1) Özel Harekat personelinin dağılımında kısa sürede
ciddi problemler ortaya çıkmıştır. Süresini tamamlayan personelin
atanması sonucu 1998 yılında Türkiye genelinde ve bölge dışında 5000
personel birikecek oysa Olağanüstü Hal Bölgesi'nde sadece 1600 personel
kalacaktır. Personel tercihleri dikkate alındığında ise Batı'da beş ilde
talepler yoğunlaşmaktadır.
İşte bu durum Özel Harekât Dairesi'nin kısa bir dönemde beklenen
fonksiyonunun dışına çıktığını ortaya sermektedir.
Brifing raporunda açıkça "İllerdeki bu dengesiz dağılımdan dolayı
birimimizin asıl görev yoğunluğunun bulunduğu Doğu ve Güneydoğu
illerimizde büyük bir boşluğa sebep olacağı gibi Batı illerimizde de
personel sayısı kabarık sorunlu şubeler yaratacağı gerçektir. Bundan da
anlaşılacağı gibi yeni kurslar açarak, Doğu'daki ihtiyacı mümkün oluyor
gibi görünse de Batı illerinde yığılmanın önüne geçmek mümkün
olmayacaktır. Kaldı ki, yeni kursların da getirmiş olduğu maddi külfet
oldukça yüksektir."
Bu gerçekçi tesbit Özel Harekât Dairesi'nin genel ve çözümlenemeyen
problem yönünü açıklamaktadır. Ancak bu personel probleminin beraberinde
getirdiği ve birçok ilgilinin "Güneydoğu Sendromu" ifadesiyle
tariflediği daha derin ve köklü bir başka problem vardır; Güneydoğu'da
silah elde, teröristlerle çarpışan, teröre yardım ve yataklık eden
kişileri dağda, köyde ve mezrada takip eden Özel Harekâtçı Polis,
Batı'ya geldiğinde yine aynı insanları görmektedir. Hatta arama yaptığı
ücra köyden göç etmiş insanların yeni taşındığı evin bir alt sokağında
ve yine "bir grup halinde" ikamet ettiklerini görünce kendisi ve ailesi
için "tedbir" almak zaruretini hissetmektedir.
Bir süre sonra Özel Harekât Tim'leri ama bu defa savunma saikiyle
oluşturulmaktadır.
Burada kritik bir başka husus vardır; Emniyet Müdürleri atandıkları
illere kendi ekipleri ile, seçtiği yardımcılar ve "Tim"lerle
gitmektedirler. Böylece Güneydoğu'daki "Tim" Batıda bir ilde de
oluşmakta eski dayanışma ve "ilişkiler" aynen sürdürülmektedir.
İlişkilerinin sürdürülmesinde iki önemli unsur vardır; Birincisi korunma
ve güvenlik, ikincisi Olağanüstü Hal Bölgesi'nin yagyın ve tabii hale
gelen kaçınılmazlığa bürünmüş işleri.
Açıkça ifade ve itiraf etmek gerekir; yakalanan veya ölü ele geçen
PKK'lıların üzerinde silah, mermi, teçhizat, patlayıcı, telsiz hatta
barınaklarda çuvallarla yiyecek, giyecek bulunmakta fakat asla para,
döviz ele geçmemektedir. Hiç değilse yakalanan ve kod adı bile teşhis
edilen bölge ve tim sorumlularında dahi acil ihtiyaçlar için para-döviz
bulunamamaktadır.
Bölgede görev yapmış görevliler haklı olarak PKK'lı teröristin canı da
malı da Devlete helaldir görüşündedirler.
Ancak daha sonra Batı illerinde, doğudan göç etmiş ve polis asayiş
görevlilerince "rahat durmadıkları" belirtilen Kürt grupları Özel Tim'in
hedefi haline gelmektedirler. Gerçekten çarşı - pazarı, yeraltı
dünyasının çeşitli faaliyetlerini zorla ele geçiren Kürt gruplarını
kontrol altına almak ve illegal kazançlarına ortak olmak "helal bir iş"i
teşkil etmektedir.
Özellikle Doğu'daki korucu ve itirafçı grupları gelecekleri belirsiz
olduğu için yaygın bir çeteleşme sürecindedirler. Bu işlerse Yeşil'in
"Akıllı olun. Yalnız başınıza yemeyin. Paylaşın. Aksi halde size bu
kazancı yedirmezler. Kustururlar" anlayışı doğrultusunda paylaşmayı
gerekli kılmaktadır.
Böyle bir çeteleşme süreci daha Doğu ve Güneydoğu illeriyle sınırlı
kalamazdı. Ve kalmadı. Büyük illere doğru genişlemeler oldu ve
müesseseleri-devleti tahribeden-çürüten bir veçheye büründü. (2) Aylar
süren görüşmelerimizin verdiği bir sonucu Sayın Başbakan'a arz etmek
gerekir. Bu kirlilik içinde yeralan gruplar, mantıklı -ama isbata
ilişkin bir belge olmaksızın- bir sıralamaya tabi tutulabilir.
Birkaç yüz kişiden ibaret olmalarına rağmen itirafçılar yaptıkları
itibarıyla bir numaradırlar.
Korucular çok kalabalık ve sayıca çok fazla illegal faaliyetin sahibi
olmalarına karşılık oransal olarak ikinci sırayı almaktadırlar.
Üçüncü sırada polis daha sonra da jandarma yer almaktadır.
Burada hassas bir noktaya temas etmek gerekir. MİT'te Sayın Başbakan'ın
başkanlığında yapılan toplantıda da açıkça izah edildiği üzere;
görüştüğümüz resmi-sivil hiçbir görevli, sivil ve şahsımıza itimadını
teyit eden hiçbir kişi. Genelkurmay'a bağlı -Jandarma dışındaki-
birliklerin ve kumanda kademelerinin bu eylemlerin içinde yeraldığına
dair herhangi bir iddiayı gündeme getirmemişlerdir.
Özel Eğitim görmüş Özel Harekâtçılar bölgeden ayrıldıktan sonra bazıları
Güneydoğu şartlarını Batı'ya taşırken, silahlı kuvvetlerin özel eğitim
görmüş komandoları terhisten sonra evine - köyüne - işine dönmüştür.
Güneydoğu sendromunun, disiplinin hakim olduğu askeri ve düzenli
birliklerin ortaya çıkmadığı görülmektedir.
Bu bölümdeki konumuz ise, kısaca Emniyet Teşkilatı'dır. Ancak bazı
konuları detaye etmeden bir genel açıklamaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Polis teşkilatımız 150 bin kişidir. Çok iyi yetişmiş uzmanların yanında,
fedakarca çalışan ve her an hayatı dahil mesleğini ve geleceğini risk
eden onbinlerce kişiyi suçlamak ve töhmet altında bırakmak elbette
düşünülemez. Ancak polis teşkilatında Susurluk olayı bağlantısı yoktur
demekte realist bir tavır olamaz. Buradaki ince çizgi, çalışmamızın tüm
safhalarında dikkatle göz önünde tutulmuştur.
Başbakan değişikliğinden sonra 1993 yılının ikinci yarısında polis ve
istihbarat sisteminde köklü ve kamuoyunun yakın ilgisini çeken
değişiklikler olmuştur. Daha sonraki dönemde değişikliğin köklü ve derin
etkileri olan bir mahiyet kazandığı ortaya çıkmıştır.
Emniyet Genel Müdürlüğü'ne parlak ve atak bir isim sahibi getirilmiştir;
Mehmet Ağar. MİT Müsteşarı'nın değiştirilmesi gündeme gelmiş ancak bu
operasyon yapılamamış. Mehmet Eymür'ün geri dönmesi pekçok kişiyi
hayrete düşürmüştür. Çünkü Mehmet Eymür de adaşı gibi parlak ve atak bir
kişiliktir. Ancak her ikisinin arası kapatılamayacak kadar derinden
açıktır ve yıllar geçince anlaşmazlığın derinliği iyice ortaya
çıkmıştır.
Bu arada Başbakanlığın ilgi çekici tasarrufları devam etmiştir. MİT eski
başkanlarından Nuri Gündeş, Başbakan İstihbarat Başmüşavirliği'ne
getirilmiştir ki Nuri Gündeş'le Mehmet Eymür'ün arasında dostane olmayan
bir geçmiş vardır. (3) Mehmet Ağar ise Eymür'ün yakın dostu E.Yarbay
Korkut Eken'i yanına müşavir ve Özel Harekât Timlerinin eğiticisi olarak
görevlendirmiştir. (K.Eken'in EMniyet'ten önceki geçici görev yeri
Başbakanlık idi.) Böylece Başbakan'ın etrafında yepyeni ve etkili,
parlak isimlerden müteşekkil bir çerçeve oluşmuştur.
MİT Müsteşarı Sönmez Köksal'ın MİT'te gençleştirme projesi bu çevre
tarafından engellenmiştir. Özellikle Nuri Gündeş Başbakanın eşi ile
yakın ilişkisi sayesinde etkili olmuştur. Mehmet Eymür'ün aynı kanalı
kullandığı ise yaygın bir bilgidir. (4)
İbrahim Şahin'in Özel Harekât Daire Başkanlığı'na getirilmesi sonucu
Korkut Eken'in bu dairedeki nüfuzu olağanüstü artmıştır. İbrahim
Şahin'in bölümüne verdiği talimat, "Korkut Eken'in isteklerinin kendi
talimatı olarak uygulanması" tarzındadır. Daha da önemlisi Korkut
Eken'in Genel Müdür Müşaviri olarak çalışacağı tüm teşkilâta ve İl
Müdürlüklerine de duyurulmuştur.
Bu dönemde Özel Harekât Dairesi güçlenmiş, sayıca artmış, Doğu ve
Güneydoğu'da Özel Timlerin başarısı ve etkinliği en yüksek noktaya
ulaşmıştır.
Genel Müdür Mehmet Ağar, Başbakan'ın sağladığı destek ve emrindeki
Teşkilâtla gerçekten etkili -zaman zaman bürokrasitden bildiğimiz
örnekleri gibi- bir güce ulaşmıştır. Polis teşkilâtının ülke genelindeki
yaygın fonksiyonu, bu gücü olağanüstü boyutlara taşımıştır.
Polis teşkilâtına sağlanan imkânlar da artmıştır. Ama en önemlisi,
Başbakan'ın destek ve güvenidir.
Polis Teşkilâtı bu görünüm içinde önemli bir projeyi ele almıştır. PKK
lideri Abdullah Öcalan'ın yakalanması veya öldürülmesi. Böyle bir
projenin gerçekleşmesi, hem teşkilâtın prestijini artıracak hem de
siyaseten çok fazla prim yapacaktır. (Bu arada Tarık Ümit de İngiltere,
Belçika ve Hollanda'da Dursun Karataş'ın izini sürmeye başlamıştır.
Uyuşturucu taciri ve Hayali ihracatçı Nurettin Güven de aynı ekiptedir.)
Bu amaçla "örtülü ödenek"ten fon da ayrılmıştır. MİT kendi
kaynaklarından 12.5 milyon doları defaten Emniyet Genel Müdürlüğü'ne
nakit olarak tevdi etmiştir. (Bu ödeme, ancak Başbakan'ın talimatıyla
olabileceği için niçin verildiği veya nasıl verildiği konusu detaye
edilmemiştir.) Bu miktar daha sonra ve yine örtülü ödenek imkânlarıyla
artırılmıştır. iddialar 70 milyon dolarlık bir fon oluşturulduğu
şeklindeyse de Başkanlığımız bu meblağın 40 - 50 milyon dolar civarında
olacağı kanaatindedir. Bu kanaat ilgililere yapılan görüşmeler ve elde
edilen diğer bilgiler sonucu edinilmiştir.
Silah taciri Ertaç Tinar'ın İsviçre'de mukim Genel Müdürü Max
Bretscher'in anlatımıyla "Ertaç Tinar 70 milyon dolar civarında bir
fondan bahsediyor ve bununla Türk Hükümeti'nin temin edemediği silah ve
araçların satın alınacağını anlatıyor" olsa dahi 70 milyon doların
tamamının yurtdışına çıkmadığı hemen hemen kesin gibidir.
Ertaç Tinar, Londra'da yerleşik Hospro firmasının sahibi ve
yöneticisidir. Hospro 100 poundluk sermayeye sahip bir tabela
şirketidir. Uzun yıllar sağlık sektöründe faaliyet göstermiştir. Türk
hastanelerine, İstanbul Üniversitesi sağlık kurumlarına milyarlarca
liralık teçhizat satmıştır. Edinilen kanaat satın alınan bu cihazlarla
hastanelerin özellikle de kalp ve damar cerrahi ünitelerinin ciddi
şekilde suistimal edildiği şeklindedir.
Ertaç Tinar 1994 yılına kadar, Kıbrıs pasaportu ile ve yabancı sermayeli
bir şirketin Türkiye temsilcisi yabancı personel statüsünde faaliyette
bulunmuştur. Yabancı Sermaye Dairesi -ne hikmetse- Geyve doğumlu bir
Türk, Kıbrıs pasaportu ibraz edince kendisine yabancı personel için
düşünülmüş çalışma iznini vermekte mahzur görmemektedir. Yabancı Sermaye
Dairesi'nin çalışma izni de Emniyet Genel Müdürlüğü'nde adeta otomatik
bir şekilde ikamet iznine dönüşmektedir.(5) Neticede Türk vatandaşı
Ertaç Tinar, ülkemizde çalışan yabancı personel statüsüne dahil
edilmiştir.
Ertaç Tinar 1994 yılında hatta 1993 yılı sonlarında Emniyet Genel
Müdürlüğü'ne müracaat ederek silah hibe etmek istediğini belirtmiş ve bu
talep uygun görülmüştür. Bu arada birkaç ihaleye de katılmıştır.
Kazandığı ihalelerde klasik müfettiş gözüyle problem olmadığı ifade
edilemezse de bu konu Başkanlığımızca irdelenmemiştir. Sadece Emniyet
Genel Müdürlüğü'nü, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'nin kurulması
safhasını ilgilendiren KHK maddelerine dayanarak ihalelerde klasik ihale
metodlarının dışına çıkma, uygulamalarına son verilmesi gereğine işaret
edilecektir.
Ertaç Tinar'ın hibe talebi Genel Müdürlükçe uygun görülmüş silah ve
teçhizat kolileri 1994 yılından itibaren ülkeye gelmeye başlamıştır. (Ertaç
Tinar bu arada şahsi dostu Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Ertuğrul
Oğan'ın tavassutuyla ve hemen hemen bir günde Türk pasaportu da almış ve
daha sonra Kırmızı Pasaport taşımak üzere Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti'nin Cenevre Fahri Temsilcisi olmaya talip olmuştur.)
Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre; Hospro 82 milyar liralık 154
kalem malzemeyi hibe etmiş, sadece 10 Baretta ve susturucusu
kaybolmuştur. Ertaç Tinar'ın iş arkadaşı Max Bretscher'e göre Tinar "bir
yıl içinde Divonne'daki evini ödedi. Versoix'deki apartmanını aldı. 1.7
milyona yeni bir ev, bir 600 Mercedes, bir Crysler Voyager ve karısına
bir Mercedes 320 satın almıştı. Hepsini bir yıl içinde ve bu 70 milyon
dolardan aldı."
HİBE TEÇHİZAT VE SİLAHLAR
Bu konunun iki büyük özelliği vardır;
1. Parası ödenerek alınan silah; mühimmat ve teçhizat,
2. İsrail'le -Mossad'la- kurulan ilişkiler.
Her iki konunun çözümü de Hospro firması Ertaç Tinar tarafından
geliştirilmiştir.
Hospro İsrail'den satın aldığı silahları hibe olarak Türkiye'ye
sevketmiş ve Emniyet kayıtlarına hibe adı altında geçmiştir. Bu konu
üzerinde teferruatıyla durmak ihtiyacı vardır.
Hospro firması İngiltere'de kurulmuş bir limited şirkettir.
Şirketin sahibi veya ortağı olarak görünen Ertaç Tinar, Geyve doğumlu
bir Türk vatandaşıdır. Kendisi bilahare KKTC tabiiyetine girmiştir.
Türkiye'de Hospro firmasının temsilcisi olarak Yabancı Sermaye
Dairesi'nden izin alarak çalışmaya başlamıştır.
Ertaç Tinar, 1993 yılına kadar sağlık alanında faaliyet göstermiş,
Sağlık Bakanlığı'na çeşitli tıbbi araçlar satmıştır.
Tinar, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.Bülent Berkarda ile METSAN
adıyla bir şirkette ortaklık kurmuş ve muhtemelen yine tıbbi cihaz
satışında yer ve rol almıştır.
Adıgeçen, daha sonra KKTC'nin Cenevre Fahri Konsolosluğu'na talip
olduğunda referans olarak Adalet Bakanı Sn. Mehmet Ağar'ı göstermiştir.
Hospro, İngiltere'de kurulu bir tabela şirketidir. Sermayesi 100
pound'dur. Yıllardan beri de bu sermaye yapısı değişmemiş hisseler yarı
yarıya Direktör Ertaç Tinar ve sekreter Nurdan Bergeman -bilahare Tinar-
arasında bölüşülmüştür.
İngiliz şirketler dairesi Company House'dan detaylı bilgi alınmış, 150
sayfayı bulan dökümanlar, teşkil edilen bir uzmanlar grubunca tercüme
edilmiş ve ticari, mali yaypısı ve faaliyetleri itibarıyla
değerlendirilmiştir.
Uzmanlar grubu, şirketin "100 pound gibi komik bir sermaye ile
kurulduğunu, bugüne kadar sermayesinde herhangi bir artırım yapılmamış
olmasını, şirket adreslerinin sık sık değişmesini, hisse dağılımının bir
idareci ve bir sekreter arasında bölüşülmesini, bilançolarında
yaptıkları faaliyetlerle ilgili hiçbir kalemin bulunmamasını, bilançoda
sürekli ve artan oranda zararın yeralmasını, borçların aktiflerinden
daha fazla olmasını" şirketin gerçek anlamda bir şirket olamayacağını
düşündürdüğünü belirterek, Company House'un dört defa şirketin kayıttan
çıkarılıp feshedileceği ihbarında bulunduğunu, sonradan (ve muhtemelen
yapılan itirazlar üzerine) sarfınazar edildiğini, denetim firmasının
adresi de aynı olduğundan usuli bir denetim yapılmakta olduğunun ortaya
çıktığını, belirtmektedirler.
Şirket 1991 tarihli beyanında, tıbbi cihaz ve ekipmanlarla ilgili
uluslararası ticaret yaptığını açıklamaktadır. Ancak ticari faaliyetler,
binlerce pound olarak değil yüzlü rakkamlarla bilançoda yeralmaktadır.
Yine 1991 tarihinde şirket Türkiye'de şube açmak amacıyla 70 milyon
liralık bir tutarı uzun vadeli sermayeye aktarmıştır. Ve İstanbul'da 70
milyon TL. ile şirket tesis edilmiştir.
Muhtelif yıllara ait bilançolarda şirket faaliyetlerine ilişkin bir
kaleme rastlanmamaktadır. 31 Aralık 1995 tarihli beyannamede kâr - zarar
hesabında 7046 pound görünmekte, 1 yıl vadeli alacakları ise 135.446
pound olarak yeralmaktadır.
Sağlık Bakanlığı'ndan edinilen bilgilere göre Hospro'nun Sağlık Sektörü
ile ilişkisi 1978 yıllarına kadar gitmektedir. Dr.Mürşit Koryak Astım
Hastanesi 1978 - 1983 döneminde bu firmadan müteaddit kere tıbbi cihaz
almıştır. Daha sonra bu hastane Koşuyolu Kalp Damar Cerrahi Merkezi
olunca ilişkiler, Dr.Koryak'ın başhekim olduğu sürece devam etmiştir.
Üniversite Hastaneleri de Hospro ile ilişki kurmuş, Akdeniz Üniversitesi
firmadan Akciğer Pompası satın almıştır. Daha sonraları firma
İngiltere'ye hasta götürmeye başlamıştır.
Siyami Ersek Kalp Damar Cerrahi Merkezi 1988-1992 yıllarında Hospro'ya
çeşitli ihaleler vermiştir.
Sağlık Bakanlığı'nın tüm ihaleleri araştırılmamış sadece merkezde
Ankara'da mevcut kayıtlar bir hekim tarafından incelenmiştir.
Önemli olan husus şudur; sağlık sektöründe faaliyette olan Hospro 1992
yılını takiben bu sektörde görünmemektedir. Bu tarihten sonra firma ve
Eratç Tinar Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarında ortaya çıkmaktadır.
Özel Harekât Daire Başkanı İbrahim Şahin 23.2.1994 tarihinde "çok acele"
kaydıyla bazı malzemelere ihtiyaç duyduğunu belirtmiş, 285 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin 3. maddesindeki muafiyetlerden yararlanarak ve
pazarlık usulüyle Hospro firmasından alımı için Genel Müdür Mehmet Ağar
27.2.1994 tarihinde onay vermiştir. İlgili Daire yetkilileri Hospro'yu
ve Ertaç Tinar'ı tanımadıklarını isimlerin "makam"dan verildiğini
söylemişlerdir.
Olağanüsüt Hal Bölge Valiliği'nin kurulması hakkındaki 285 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin 3. maddesi, Valilik teşkilâtının kurulmasını ve
kamu kurumlarının bu konudaki talepleri yerine getirmesini
düzenlemektedir. Bu maddenin Emniyet Genel Müdürlüğü'ne her türlü dış
alımı tek firmadan, pazarlık yoluyla ve uygun görecekleri fiyattan satın
almalarına imkan verdiği söylenemez.
Ayrıca Hospro Limited'in nasıl ve nereden bulunduğu da belli değildir.
Ertesi günü 28.2.1994'te toplanan ihale komisyonu 1.040.850 dolar olarak
yapılmış teklifi yüzde 3 indirimle 1.009.000 dolar olarak hadde layık
bulmuş ve satınalınmasına karar verilmiştir. Karar Mart 1994'te Genel
Müdür Mehmet Ağar tarafından onaylanmış firma İsrail menşeili teçhizatı
temin etmiş, Merkez Bankası 18.06.1994'de ithalat bedeli olan 1.009.000
doları toplam 32.5 milyar TL. karşılığı olarak transfer etmiştir.
Bu satın almanın bu kadar süratle yürümesi takdire şayansa da aynı hız
diğer konularda görülememektedir.
Yine aynı tarihte yapılan bir talep, yukarıdaki seyri takibederek
28.2.1994'te bu defa 1.211.214 dolarlık bir başka alıma konu olmuştur.
Bir diğer alım ise 203 bin dolarlıktır. Her üç alım Hospro firmasından
yapılmış ve standart yüzde 3 indirime tabi olmuştur.
İhale Komisyonu kararları da 150, 151 ve 152 olarak birbirini takibetmiş
Genel Müdür Mehmet Ağar her üç kararı aynı tarihte imzalamıştır.
Burada dikkati çeken temel husus, Hospro firmasının aniden devreye
girişidir. Bir tabelâ şirketinin Türk Emniyet Teşkilâtına milyarlarca
liralık silah ve teçhizatı hibe etmesi de ilgi çekicidir.
Eğer hibe, İsrail Devleti tarafından yapılıyor ise bu sistemin devletin
diğer kuruluşlarınca oluşturulması gerekirdi. Eğer hibe olarak
gösterilen işlem, gerçekte bir satın almaysa hiçbir gerekçe bu durumu
izah edemez. Emniyet teşkilâtında gelişigüzel işlemleri, terörle
mücadele veya vatan için döğüşmekle de izah etmek mümkün olamaz. Kaldı
ki süratli alım yapmanın bir çok yolu yukarıda açıklandığı üzere vardır
ve süratle hareket etmek mümkündür.
Silahlarla ilgili sorunlar bitmemiştir. Ülkeye gelen silâh ve malzeme
miktarı belli değildir. Özel Harekât Dairesi, naklettiği silahların
kaydını tutmadığı gibi, Bakım-İkmal Dairesi'nden kolilerin "orijinal
ambalajları açılmadan" kendilerine teslim edilmesini istemiş aradan
aylar geçtikten sonra sayım yapılmış ve bize göre "istedikleri şekilde"
kayıt tutulmuştur.
Yapılan soruşturmalarda ise konu; Susurluk kazasında ortaya çıkan
susturuculu Baretta'ya ilişkin kamuoyu baskısı sebebiyle, 10 adet kayıp
Baretta ile sınırlı tutulmuştur.
Hangi silâhların ve malzemenin geldiği de bugüne kadar
aydınlatılamamıştır.
Hibe teçhizatın, temininden kayda alınmasına kadar bir seri hatalı işlem
vardır. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün o dönemde üzerinde durduğu esas konu
ise Mossad'la ilişki kurmaktır. Ödemelerin, Ertaç Tinar'ın devreye
girmesinin, İsrail'e yapılan ziyaretlerin esas amacı, Mossad ilişkisi ve
Abdullah Öcalan'a karşı yapılacak operasyondur. Hatta hibe malzemelerin
gerekçesinin de Öcalan karşılığı yapılan ve yapılacak ödemelerin kamufle
edilmesi amacına dönük olduğu ifade edilmektedir. Ancak bu noktada da
bir açıklık vardır. Ödemeler Ertaç Tinar'a yapılmakta hizmet İsrail'den
beklenmektedir.
Bu arada Milli İstihbarat Teşkilatı'ndan alınan bilgilere göre, Ertaç
Tinar halen tahsil edemediği 10 - 15 milyon doların peşindedir. Hizmet
görülmediğine göre, bu ödemenin yapılmamış olmasını tabii karşılamak
gerekmektedir.
Ancak burada da bir problem vardır; bir başka ülkeden Hospro'nun teminat
mektubuyla elde edilen silahlar, ödeme yapılmadığı için sevkedilememiş
ve teminat mektubu nakte tahvil edilmiş ve Ertaç Tinar tarafından
ödenmiştir.
Değişen şartlar sebebiyle Türk tarafı ödemeyi yapmamakta, parası ödenmiş
silahlar Tinar'ın elinde kalmaktadır.
Ödemelerin, İsrail'den elde edilecek destek Mossad istihbaratı için
yapıldığı iddiaları da güvenilirliğini kaybetmektedir.
Buradaki önemli nokta, polisin yurtdışı önemli bir operasyonu
üstlenmesindeki tercihtir. Böyle bir tercih yapıldığına, kaynak tahsis
edildiğine göre hükümet yetkililerinin bu konuda bilgisi ve onayı olması
gerekir. Bu tip işler için MİT'in devreden çıkarılmasındaki
isabetsizliğe de işaret etmek icab eder. Kaldı ki MİT de bu yönde
operasyon hazırlığı içindedir ve hazırlıklar uzun bir zaman almış, ancak
Öcalan yaptığı operasyondan sağ olarak kurtulmuştur. Suriye'deki tesis
havaya uçurulmuş o sırada telefonla konuşan Öcalan'ın konuşması yarım
kalmışsa da 20 dakika sonra telsizle konuştuğu tesbit edilince
kurtulduğu ortaya çıkmıştır.
Suriye askeri birlikleri operasyon mahallini ablukaya almış, bu
operasyon Suriyeli ilgililer tarafından CIA veya Mossad'a maledilmiştir.
Gücün ve imkânların bölünmesi, öncelikle başarısızlığı tevlit etmiştir.
Daha sonraları da her iki teşkilat diğerinin çabalarını küçümsemiş ve bu
hal her iki teşkilatın işbirliği imkanlarını belki de yok etme noktasına
kadar sınırlamıştır.
Mossad Başkanı'nın Emniyet Genel Müdürü'nü, keza CIA yetkililerinin
Emniyet ziyareti bir başka olumsuzluğun sebebi olmuştur. İstihbarat
teşkilatları arasında, görevin MİT'e değil Emniyet'e verildiğinin
Başbakan tarafından ifade edildiğinin iddia edilmesi ise, karşılıklı
çekişmenin boyutlarını büyütmüş ve görev yapılmasını sınırlayan bir
unsur haline gelmiştir.
"Bu arada Askeri İstihbarat'ın da yurtdışına açıldığı bir başka iddia
halinde söylenmiş, bu durum birbirini tamamlama amacının zıddı
gelişmelerin ne kadar derin olduğunu ortaya koymuştur.
Bu ayırım, teçhizat ve teknik yatırım ve harcamalarda da tekrarlara yol
açmıştır. Bir taraftan aşırı kaynak israfı gündeme gelmiş, öte yandan
kurumlar birbirlerini geri kalmakla, beceri noksanlığıyla itham etmeye
başlamışlardır.
MİT'in ifadesiyle "İcra karmaşası istihbarat alanında daha da
boyutlanmakta" sorunlar polis - jandarma - MİT bağlamında
şekillenmektedir.
"MİT kaynaklarına yönelik olarak günümüze dek yapılan uygulamalarda;
açığa çıkarma, baskı ve tehdit ile göreve sevketme, tutuklama gibi
olayların yanısıra faili meçhul cinayetlere kurban gitme de sıkça
görülmektedir.
Söz konusu baskıların OHAL bölgesinde yoğunlaştığı, baskı ve öldürme
olaylarının 1992 yılından itibaren tırmanışa geçtiği, 1994, 1995, 1996
yıllarında dikkati çekecek düzeyde arttığı, 1997 yılında ise trendin
önemli oranda düştüğü gözlenmektedir.
1992 yılından günümüze kadar 100'ün üzerinde MİT kaynağı güvenlik
birimlerince sorguya alınmış, önemli bir kısmı şiddet dahil baskıya tabi
tutulmuş, 25 civarında kaynak demaske edilmiş, bunlardan 15'i bu sebeple
veya faili meçhul cinayetlere kurban gitmeleri sonucu hayatlarını
kaybetmiştir."
Bu cümlelerde polise yönelmiş açık bir suçlama vardır. Ayrıca
işbirliğinin hangi noktalara kadar gerilemiş olduğu da ortaya
çıkmaktadır.
MİT tarafından cevaplandırılması istenen sorulara karşılık görüşlerini
detaye eden teşkilat, MİT - siyasetçi ilişkisinde ise önceki
sayfalardaki ifadelerimizi teyid eden görüşlere yer vermektedir.
MİT'in, baskılara kendi yöntemleri ile direndiği ancak bu titizliğe
rağmen istenmeyen müdahalelerin olabildiği anlatıldıktan sonra örnek
olarak Mehmet Eymür, Tolga Şakir Atik, Nuri Gündeş ve Korkut Eken'in adı
zikredilmektedir.
Emniyet Genel Müdürlüğü, siyasetin tercihini net olarak ortaya koyması
ile MİT'in önüne geçmiştir. Teknik cihazlamada bile Emniyet ilgilileri,
müstehzi bir eda ile "bizden öğrendiler" "bizden sonra başladılar"
demektedirler.
MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI
Susurluk olayında MİT'in de yeraldığı görüşü ve iddiası Teşkilât üst
yönetimini ciddi olarak incitmektedir. Teşkilât mensupları da haklı bir
alınganlık ve üzüntü izhar etmektedirler.
Ancak kamuoyunda bu yönde oluşan kanaatin de MİT tarafından ciddiye
alınmadığı görülmektedir. Çünkü bu kanaatin oluşma sebebi yine MİT'tir.
Susurluk kazasından 15 dakika sonra TV'lerin Mehmet Özbay kimliğiyle
ölen şahsın Abdullah Çatlı olduğunu açıklaması, MİT'in verdiği bir haber
olarak söylenmiş, yazılmış, kulaktan kulağa fısıldanmıştır. Daha sonraki
gelişmelerde MİT'in Mehmet Özbay'ın gerçek hüviyetini çok uzun süreden
beri bildiği ispatlanmıştır. Hatta Temmuz 1996'da Mehmet Eymür'ün
hazırladığı bir rapordan gazetecilerin not almasına izin verdiği de
tespit edilmiştir.
Yine Mehmet Eymür'ün Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'la yaptığı
görüşmelerde; Çatlı'dan bahsettikleri, Çatlı'nın Baysa şirketinin
yapacağı "Petrol işi" için Hadi Özcan'la görüştüğü, Kocaeli çetesi olan
Hadi Özcan'ın Belediye Başkanı'nı öldürmeye karar verdiği, Emniyet
Müdürü Affan Bey'in Hadi Özcan'ın artık teslim olması gerektiğini
söylediğini ve karşılıklı bilgilendirme için sayısız görüşmeler
yaptıkları bilinmektedir.
MİT Müsteşarı'nın bilgisine ancak Aralık 1997'de sunulan Ekim 1996
tarihli bir görüşme notunda, MİT elemanlarından Duran Fırat'ın Fatih
Bucak'la yaptığı bir görüşmede, Ömer Lütfi Topal'ı polislerin
öldürdüğünün iddia edildiği kayıtlıdır.
Yine Mehmet Eymür ve grubu Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılışında araçta
parmak izi bulunan (Drej Ali grubundan) Müfit Sement'in kurtarılması
için Yaprak grubuyla görüşmekte hatta Müfit Sement MİT'de Eymür'ün
telefonuyla Yaprak'ın yetkili adamıyla müzakere ve pazarlık
yürütmektedir. Görüşmenin detayı ülke için hüzün vericidir. Yaprak
çetesinin yetkilisi, "mütecaviz ve tehditkâr bir edayla, Eymür'e söz
verdiklerini polis vs'nin işi olamayacağını, kendilerinin sözlerini
tutacakları, kendi bölgelerinde sadece kendilerinin hakim olduğunu"
belirtir bir tarzda konuşmaktadır.
MİT yetkilileri bu rezalete katlanmakta, Yaprak'ın telefonlarını
dinleyen polis ise ses çıkarmamakla bu devlet ayıbının içinde
yeralmaktadır.
Yeşil'in nasıl bir kişilik olduğu; etrafına topladığı itirafçılarla
haraç, gasp, haneye tecavüz, ırza tecavüz, soygun, öldürme, işkence,
adam kaçırma vb. gibi çeşitli olayların faili olduğu bilinirken kamu
otoritelerinin kendisiyle işbirliği yapmaya devam etmesini izah etmek
güçleşmektedir.
MİT gibi saygın bir kuruluşun saygın olmayan kişileri de kullanmasını
anlamak elbette mümkündür. Ancak samimiyet ve işbirliğine varan
yakınlığın izahı gerekir.
MİT'in hangi yurtdışı proje veya eylem olursa olsun Yeşil'i birkaç defa
kullanması kabul edilebilir nitelikte bir uygulama olamaz. Çünkü
Yeşil'in Özel İstihbarat Dairesi'yle ilişkisi Teşkilata saygı, korku,
boyun eğme ölçeğinde değil samimiyet noktasındadır.
OHAL Bölgesi'nde Asayiş Kolordusunun gözü önünde akla gelebilecek her
türlü rezaletin yapılması ne kadar vahimse, merkezi hükümette Yeşil'in
Ziraat Bankası Heykel Şubesi'nde Ahmet Demir adına açtırdığı hesabı
haraç toplamak için kullanması da o kadar vahimdir.
Bu hesabın mevcudiyeti, Devlet Arşivi'ndeki bilgilerden öğrenilmiştir.
Eroin kaçakçılarının dahi bu hesaba para yatırması, Yeşil'in "yalnız
yememek" mantığı ile birlikte değerlendirildiğinde akla bir tek sual
gelmektedir; Yeşil kimlerle ortaktı? Kimlerle paylaşıyordu?
Cevap mantıklı ve kısa olacaktır; kendisini kimler koruyor, kimler
kolluyor ise...
Antalya'da Metin Güneş (Sakallı Hacı), Ankara'da Metin Atmaca, Ahmet
Demir adıyla icrayı faaliyet eden Yeşil hem polisin hem MİT'in
varlığını, faaliyetlerini bildiği bir kişidir. Her iki taraf Yeşil'i
takibeder, telefonlarını dinlerken, karşı tarafın irtibatlarını
-istemese de- tesbit etmiş olmaktadır. Devletin Güvenlik Teşkilâtları
olayları, irtibatları bilmekte, TCK'na göre suç teşkil eden fiilleri
tesbit etmekte ve susmaktadır. Susurluk olayı da işte budur.
Devlet sustuğu için de meydan çetelere terkedilmektedir.
Herşeyden haberdar olan MİT'e, 150 bin kişilik ve asayişten sorumlu
polise rağmen, etrafına 15-20 kişi toplamış kabadayılara yaptıklarının
hesabını sormak mümkün olamamıştır.
Kurumlar kendilerini inkâr ederek, sonunda bir kamyona çarpmışlardır.
JANDARMA
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Asayiş Kolordusunun kontrolündedir. Terörün
askeri mücadele yönü ilgi, bilgi ve yetki alanımız dışındadır. Ama
bölgede cereyan eden olayları da jandarmadan bağımsız bir şekilde ele
almanın mümkün olmadığı bir gerçektir. Susurluk olayı bir trafik kazası
olmadığı, Ankara merkezli bir dizi oluşturduğu cihetle karışıklığın had
safhada olduğu OHAL yöresi ve yörede bulunan görevlilerin dikkate
alınmaması ciddi bir eksiklik olurdu.
Jandarma Genel Komutanlığı reddetse de JİTEM'in varlığı unutulabilir bir
gerçek değildir.
JİTEM kaldırılmış, tasfiye edilmiş, personeli başka birimlerde
görevlendirilmiş, evrakları arşive gönderilmiş olabilir. Ama JİTEM'de
görev yapan pek çok görevli hayattadır. Ayrıca JİTEM'in mevcudiyeti bir
kusur da oluşturmamaktadır. Aslında JİTEM bir ihtiyaçtan doğmuştur.
Korucular ve itirafçılar, PKK ile mücadelede ilk dönemde güvenlik
kuvvetlerine büyük kolaylıklar sağlayarak etkili görev yapmışlardır. Bu
durum güvenlik kuvvetlerinin sempatisini arttırmıştır.
Özel Timler'in kırsal kesimde yetkili, etkili ve serbestçe hareket
edebilmeleri giderek görev dışı davranışlara yönelmelerini ve içlerinde
suç işleyenleri hoşgörü ile karşılama eğilimlerini artırmıştır.
Özel timlerin sevk ve idaresini koordine etmek için Jandarma içinde
JİTEM olarak adlandırılan gurubun faaliyete geçirildiği görülmüştür.
JİTEM bölgede etkili çalışmalar yapmıştır. Bunların çoğundan da mahalli
Jandarma birliklerinin dahi haberi olmamıştır. Zaman içinde, JİTEM
bünyesinde görev alan sivil ve askeri şahısların faaliyetleri yörede
dikkati çeker hale gelmiştir. Bünyesinde çok miktarda korucu ve itirafçı
bulunması sebebiyle ferdi suç oranı yükselmiştir.
Bölgeden zaman içinde ayrılan bu unsurlar, faaliyetlerine uygun
ortamlarda devam etmişlerdir.
Bu gruptan iki kişi kamu oyunda olağanüstü tanınmıştır. Birisi, Binbaşı
A.Cem Ersever, diğeri Mahmut Yıldırım -Yeşil-dir.
DİPNOTLAR
(1) Birçok önemli operasyonda görevlendirilen ve ödüllendirilen
isimlerden sıkça rastlananlar dikkati çekmektedir. Ayhan Akça, Ayhan
Çarkın, Oğuz yorulmaz, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy. Bu isimler
Susurluk olayları sebebiyle kamuoyunca da tanınmışlardır. Özel Harekat'a
alınanların referansı ise çok kere İbrahim şahin, Ayhan Akça ve Celal
Ertaş'tır.
(2) Özel Harekat timlerinin operasyonları sevk evraklarında "Bir görevin
ifası" ibaresi kullanılmakta, daha sonra bir not veya açıklayıcı bir
izan yapılmamakta ve "Merkeze dönüldüğü" ifadesiyle yetinilmektedir.
(3) Nuri Gündeş: Başbakan'ın 16 Ağustos 1993 tarihli ve bizzat
imzaladığı yazı ile MİT "İstibharat başdanışmanlığı" kadrosuna atanması
ve Başbakanlık'ta görevlendirilmesi talimatı sonucu, MİT
Müsteşarlığı'nın aynı tarihli cevabı ile hem ataması yapılmış, hem de
Başbakanlık'ta göreve başlanılmıştır. Bu atamadaki sürat ve yazılardaki
ifade, konunun "çok özel" olduğunu ispat etse gerektir. Daha sonra
Başbakanlık, 19.02.1997 tarihinde Nuri Gündeş'in durumunu sormuş, cevap
24.02.1997'de yine süratle ama rutin olarak gönderilmiş ve bu yazı
Başbakanlık Personel kaydına 28.02.1997'de girebilmiştir.
(4) Dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı'nın Başbakan'la irtibat
noktasının da aynı olduğuBaşbakan'a sunulacak onayları, Başbakan'ın
eşine tevdi ettiği, hatta teftişteki resmi konut telefon numaralarının
bile Başbakan'ın eşine ve sekreterine ait olduğu açık bir bilgidir.
(5) Yabancı Sermaye Dairesi'nin eroin kaçakçılarına, Güneydoğu illerinde
Arap asıllı kimliği belirsiz kişilere de çalışma izni verdiği ilk defa
1989 tarihli bir raporumuzda tenkit konusu yapılmıştı.
CEM ERSEVER
Cem Ersever, kısaca JİTEM olarak anılan Jandarma Genel Komutanlığı'nın
Güneydoğu Anadolu'daki İstihbarat biriminin kurucusu ve uzun süre
yöneticisi olan bir Jandarma subayıdır. Mart 1993'te istifa etmiştir.
Ersever, Güneydoğu Anadolu'da uzun süren görevi esnasında PKK ile
yapılan gerilla ve istihbarat çalışmalarının tümünde yer almıştır.
Silahlı çatışmalara bizzat girmiş, tüm faaliyetleri yönetmiş, PKK'ya
karşı ve yandaş olan kişi ve guruplarla iritbatlar kurmuş, bütün bunları
tam yetkiyle ve Komutanlığa doğrudan bağlı olarak yürütmüştür.
Subay ve istihbarat sorumlusu olarak bölgedeki tüm faaliyetlerin ya
içinde bulunmuş ya da içeriği hakkında bilgi sahibi olmuştur.
Ersever, önceleri normal bir Jandarma subayı olarak görev yapmış,
sonraları çok önemli yetkilerle donatıldığı için tüm kuruluşlar ve
yöredeki gayri kanuni guruplarla ilişikler geliştirmiştir. İlişkileri
sınır ötesine de taşmış, IKPP lideri Barzani ve KYB lideri Talabani
arasında sürekli olarak Barzani'ye yakın olmuş, ancak her ikisinin
Ankara'yla ilişki kurmasında etkili rol oynamıştır.
Kerküklü olması sebebiyle Iraklı Türkmenler'le de yakın ilişkileri
vardır. Irak İstihbarat Servisi ile de irtibat içinde olmuştur. Bu
ilişkinin bölgede görev yaptığı 1976 yıllarından itibaren başladığını
kendisi de reddetmemiş, irtibatı PKK ile mücadeleye bağlamıştır. Sık sık
gittiği Kuzey Irak'ta İngiliz ve ABD istihbarat guruplarıyla da irtibatı
hep düşünülmüştür.
Emekli olduktan sonra bir tepki içine girmiş, PKK ile mücadelede
aksaklık, eksiklik ve yetersizlik olarak belirlediği hususlarda kamuoyu
oluşturma faaliyetlerine başlamıştır. Tempo dergisi, Aydınlık, Tercüman
ve Daily News gazetelerinde röportajları ve açıklamaları yayımlanmıştır.
Bu arada, IKPP'nin Ankara Temsilcisi Hayrullah Salih'ten partinin büro
olarak kullandığı daireyi kiralamış (veya kullanmış) ve bir siyasi dergi
çıkarma hazırlıklarına başlamış, Ahmet Aydın adıyla iki kitap yazmış,
Tempo dergisindeki açıklamaları sebebiyle aleyhinde Askeri Mahkemede
dava açılmıştır. Ersever bölgeye ve Kürt problemine ilişkin çeşitli
görüşleri yanında Jandarma Genel Komutanlığı'nın ve Asayiş Kolordu
Komutanlığı'nın atama, çalışma tarzı ve icraatlarını ayrıntılı şekilde
eleştiren açıklamalarda bulunmuştur.
Ancak gelişmeler beklediği yönde olmamış, destek görmemiş, Silahlı
Kuvvetler tepki göstermiş, mali yönden ve güvenlik açısından sıkıntıya
girmiştir.
Cem Ersever'in öldürülmesi ise halen faili meçhul olaylar arasındadır.
MİT'e göre; Hanefi Avcı "Mahmut Yıldırım'ı çağırarak gerekli yerlerde
görüştüğünü söyleyerek, son dönemdeki faaliyetlerinden ötürü Cem
Ersever'in ortadan kaldırılması gerektiğini bildirmiş, daha sonra
Mustafa Deniz ve Neval Boz'a (sevgilisi, karısı) yönelerek onların
işbirliğini sağlamış onlar da Avcı'nın talimatıyla Cem Ersever'i infaz
grubuna teslim etmişlerdir."
Aydınlık dergisi Ersever'in öldürülüşünü kendi mantığı içinde bir yere
yerleştirmekte ve "Kasım 1994'te, uyuşturucu trafiğinin elemanı ve
tanığı olması sebebiyle, Abdullah Çatlı ve ekibi tarafından Başbakanlık
Poligonu'nda sorgulandı ve arkadaşları Mustafa Deniz ve Neval Boz ile
birlikte öldürüldü" şeklinde açıklamalar yapmaktadır.
MİT'in açıklamaları gerçeklerden uzaktır.
Mantıklı ve tutarlı açıklamayı ise -nedense MİT'in sürekli olarak itham
ettiği- Hanefi Avcı yapmıştır.
Avcı, TBMM Susurluk Komisyonu'na 4.2.1997 tarihinde yaptığı açıklamada
"Gümrük Müdürü Ali Balkan Metel'in şoförü (jandarma elemanı) Kemal
Uzuner'in evinde Cem'in arşivinin muhafaza edildiğini,
jandarmanın Kemal'in evindeki malzemeleri, arşivi aldığı, Kemal'le
randevulaşan Ersever'i yakaladığı, eve gelen Mustafa Deniz ve Neval
Boz'u da ele geçirdiğini anlatmaktadır.
Sorgulamayı yapanlar arasında Mahmut Yıldırım'ın (Yeşil) olduğu iddiası
yaygındır.
MİT de sonunda mantıklı bir izah yapmakta ve "Ersever ve arkadaşlarının
teröristlerin harekat tarzı konusunda çok tecrübeli, kendi güvenlikleri
yönünden de çok dikkatli oldukları bilinmektedir. Buna rağmen herhangi
bir mücadele emaresi olmadan cinayeti işleyenlerce ele geçirilmiş
olmaları dikkati çekmektedir. Bu durum Ersever ve arkadaşlarının
kendileri açısından 'güvenilir' saydıkları kişilerce veya bunların
aracılığı ile yakalanmış oldukları ihtimaline kuvvet kazandırmaktadır"
demektedir.
Eylemin gerçekleşme biçimi, her üçünün fiziki bir zorlanmaya maruz
kalmamaları, cinayette PKK ihtimalini yok etmektedir. PKK'nın çok şey
bilen bu kişileri "konuşturmadan" öldürmesi beklenemez.
Basının, devlet içinde bir hesaplaşma olduğu veya devletin çok etkili
görevlerde bulunanları dahi koruyamadığı veya kolayca feda ettiği
kanaatine yol açan yayınlarını da bu vesileyle doğruluk payı olan
yorumlar olarak kabul etmek yanıltıcı değildir. Birçok polis görevlisi
"Cem'in öldürülmesini değil, son zamanlardaki faaliyetleri dolayısıyla
sorgulanacağını, korkutulacağını tahmin ediyorduk" ifadesiyle olaya ışık
tutmuşlardır.
Görüştüğümüz Gümrük Teşkilatı şoförü Kemal Uzuner, Cem'in evine
geldiğini, kapalı valizini aldığını, diğer kişilerin de eve geldiğini
sonra gittiklerini, anlatmakta ve Cem'le yıllara dayalı ilişkisini
açıklamakta, ancak silahlı mücadeleye alışkın ve yatkın Cem ve
arkadaşlarının o saatlerde ve ev dışında kaybolmasına hiçbir açıklık
getirememektedir.
Aslında görüştüğümüz onlarca kişiden sonra olayın cereyan tarzı hakkında
bir şüphe duymamak gerekir. Ersever'in zararlı olmaya başladığı, giderek
devleti ve kurumlarını hedef tuttuğu, ilişkilerinin yanlış boyutunun
büyüdüğü ve yargı önünde bir cezayı hakettiği muhakkaktır. Burada ve
olayı uzunca anlatarak Sayın Başbakan'ın dikkatine sunmak istediğimiz
temel husus; bu dönemde Ankara'da oluşan havanın göstergesi olması
itibarıyla bu konunun taşıdığı önemdir.
MİT'in tabiriyle yakalayanlar Cem'i ve arkadaşlarını "infaz grubuna
teslim" etmişlerdi. "İnfaz grubu" ibaresi kanaatimizce birçok olayın
düğüm noktasıdır. "İnfaz grubu"na kim emir verebilir? Böyle bir grubu
kimler kurabilir? Devlette bu yetki olacaksa sistem nasıl işleyecektir?
Ve hangi amaçla bu sistem çalıştırılacaktır?
Şu husus bilinmektedir. OHAL bölgesinde bu karar mercii başçavuşlara,
komiser yardımcılarına çok daha önemlisi bu yetki dünkü terörist yarınki
potansiyel suçlu itirafçılara kadar inmiştir. 1996 yılında Kolordu
Komutanı'nın her türlü düzensizliğe son vermek için harekete geçmesi bu
adam öldürmedeki keyfiliği de bir noktaya kadar önlemiştir. Çünkü
mahkemelere kadar gitmiş bir konu nedeniyle elden ele teslim edilen
kişilerin devlet elindeyken köprü altında ölü olarak bulunmasının faili
meçhul olamayacağı aşikârdır.
OHAL Bölgesi'nde bunlar olurken, Cem Ersever ve arkadaşlarının Ankara'da
faili meçhul bir cinayete kurban olmaları artık kamu yararının dışında
kamu zararı tevlit eder boyutlara gelindiğini ispat eden bir örnek
oluşturmaktadır.
MAHMUT YILDIRIM (YEŞİL)
Sn. Başbakan'a hiçbir açıklama yapmadan, MİT'in Yeşil hakkındaki
tesbitlerini, olduğu gibi takdim etmekte fayda görülmüştür. Burada yer
almayan ancak devlet kurumlarımızın üzüntü verici ve mutlaka tashih
edilmesi gereken tutumlarının delili olan farklı ilişkilere daha ileride
temas edilecektir.
Aşağıdaki ifadelerin tamamı, değiştirilmeden Milli İstihbarat
Teşkilâtı'mızın cümleleriyle sunulmaktadır.
Yeşil Kod Mahmut Yıldırım
Gerçek Adı: Mahmut Yıldırım
Kod Adı: Ahmet Yeşil-Mehmet Kırmızı
Tire-Sakallı-Terminatör
- Salih-Derdi oğlu, Bingöl/Solhan 1953 doğumludur.
- 08.04.1973 tarihi itibariyle Bingöl/Genç İlçe Jandarma Komutanlığı
tarafından faydalanılmıştır. Aynı tarih itibariyle, verdiği bilgilerin
anılan komutanlıkça değerlendirilmesinde güçlük çekildiği gerekçesiyle
teşkilatımıza devredilmiştir.
- Anılan tarihte Tatvan Bölge Müdürlüğümüz tarafından faydalanılmaya
başlanmıştır.
- Ekim 1973-Kasım 1975 tarihleri arasında askerde olması nedeniyle temas
kurulmayan adıgeçenden askerliği sonrası Milli Görüş konusunda istifade
edilmeye başlanılmıştır. Ancak Mayıs 1989 ayında yaratmış olduğu çeşitli
komplikasyonlar nedeniyle teşkilatımızla ilgisi yeniden kesilmiştir.
- Bilahare şahıs, Tunceli J.Blg.Komutanlığı'nın emirleriyle ve anılan
komutanlık adına, Nazimiye ve Ovacık bölgelerinde istihbari bilgiler
toplayarak, güvenlik kuvvetleriyle birlikte uygulamalara katılmıştır.
- Bu çalışmalar sonucunda bölgedeki vatandaşlar nezdinde deşifre olması
nedeniyle, Jandarma Asayiş Komutanı tarafından Diyarbakır'a çekilmiştir.
Bu dönemde Tunceli J.A.K.'nda bir personelimizle tanışan adıgeçen,
Diyarbakır'daki Jandarma Asayiş Komutanı'na bağlı olarak kırsal
alanlarda çalışmalar yaptığını ifade etmiştir.
- Mart 1992 ayında Tunceli Güvenlik Komutanı'na bağlı olarak faaliyet
yürüten şahıs; ilgili birimimiz personeli ile yaptığı bir sohbette,
Tunceli'deki PKK faaliyetini drije eden Aysel Doğan'ı illegal olarak
sorguya alacağını, konuşmadığı takdirde ortadan kaldıracağını, ifade
etmesi üzerine, personelimiz tarafından "böyle bir eylemi yapmaması"
yönünde ikna edilmiştir. 17.03.1993 tarihinde ilgili birimlerimize, "adıgeçen
ile komplikasyonlara neden olabilecek bir kişi olması nedeniyle, kati
surette temasta bulunulmamasına azami özen gösterilmesi" yönünde talimat
verilmiştir.
- 27.05.1992 tarihinde Muş ilinde güvenlik kuvvetlerince yakalanan 5 PKK
mensubu, sorgu amacıyla Özel Harekât Şb. Md.'ne götürülmeleri sırasında
adıgeçen tarafından öldürülmüşlerdir. Bingöl birimimizde görevli 2
personelin de adının geçtiği olayla ilgili olarak, 28.05.1995 tarihli
Ahmet Yeşil adı, imzası ve "Asayiş Kolordu Komutanlığı Görevlisi"
ibareli bir yazı bulunmaktadır.
- Olay sonrası şahısla ilgili olarak intikal eden bilgilere göre,
adıgeçen Bingöl birimimiz tarafından, Asayiş Kolordu K.Yrdc'nın da
bulunduğu bir ortamda, Bingöl İl Jandarma Komutanı'nın makam odasında
tanınmış ve anılanın (M.Yıldırım) para talebi üzerine Asayiş Kolordu K.Yrdc.
tarafından para verilmesinin emredildiği hususu müşahade edilmiştir.
- Adı geçen, 05.05.1992 tarihinde Muş Valisi, Emn.Md., İl Jan. K. ve
Bingöl Blg. Md.'nün hazır bulunduğu İl Emniyet komisyonu toplantısına
katılmıştır. Toplantıda Bingöl birimimizden yardım görmediğini ifade
etmiştir.
- 07.12.1992 tarihinde Elazığ Emn. Md.'lüğü sorgu bürosunda karşılaşılan
şahsın ısrarlı talebi üzerine yapılan görüşmede; 1991 yılı içerisinde
Muş-Bulanık ilçesi arasında bulunan Jandarma Karakolu'na eylem yapma
hazırlığındaki 3 teröresti Jandarma timleri ile birlikte ölü olarak ele
geçirdiklerini, yine aynı yıl Muş'ta tesbit ettiği A.Öcalan'ın kuryesi
olan Hatay'lı bir bayanı (muhtemelen Neval Boz) angaje ederek Ankara'da
JİTEM'de görevli bir Binbaşı (Cem Ersever) ile tanıştırdığını
belirterek, teşkilatımız ile çalışmak istediğini ifade etmiştir. Şahsın
bu teklifi kabul edilmemiştir.
- 27.01.1993 tarihinde Tunceli'de PKK'nın para istediği şahıslar
arasında yeralması nedeniyle gözaltına alınan ve bilahare serbest
bırakılan Celal Yaşar adlı şahıstan, PKK militanı maskesi ile gönderdiği
iki adamı vasıtasıyla para talebinde bulunmuştur.
- 16.02.1993 tarihinde Diyarbakır JİTEM Grup Komutanı Vekili, ilgili
birimimizle yaptığı görüşmede; adıgeçenin teşkilatımızla ilişki kurmak
istediğini, yanında Muş Alan Sorumlusu bulunduğunu, Şemdin Sakık'ı
öldürmeyi planladığını ve eylemden sonra İsviçre'ye gitme garantisi
istediğini belirtmiştir. Alınan teklif kabul edilmemiştir.
- 07.08.1993 tarihinde Elazığ/Karakoçan'da jandarmaya teslim olan PKK
mensubu Salih Derviş adlı şahsın ifadesinde; Jandarma Komutanı
tarafından tanıştırıldığı Mahmut Yıldırım'ın "MİT'e çalıştığını,
Güneydoğu Anadolu Sorumluluğunu yürüttüğünü, kendisini eğiterek MİT'e
alacağına söylediğini" belirtmiştir.
- 1994 yılı itibariyle Diyarbakır Cezaevi'nde tutuklu bulunan Muhsin Gül
(Kod adı: Kekeç-Pepe-Metin,) 22.07.1994 - 16.08.1994 tarihleri arasında
Diyarbakır Cinayet Büro Amirliği'nde verdiği ifadelerde Ahmet Demir ile
ilgili olarak;
"- 06.04.1994 tarihinde Diyarbakır Şehitlik Mahallesi 75. Sokak 31 No'lu
adresinden kaçırılan ve 01.06.1994 tarihinde Mardin yolu 10 Gözlü Köprü
altında cesedi bulunan Bayram Kanat'ın, Diyarbakır Jandarma'da görevli
bulunan Ahmet Demir'in planlamasıyla kaçırıldığını,
- Bayram Kanat'ın kaçırılışı sırasında Star marka bir tabancı ile Uzi
marka otomatik bir tabancanın da adı geçenin evinden gasp edildiğini, bu
olayda Ahmet Demir'in yanısıra Jandarma'da görevli Ali ve Kemal kod
isimli şahısların da yeraldığını, kendisinin de (Muhsin Gül) zaman zaman
Jandarma'nın bazı görevlerinde çalıştığını,
- Ankara Elmadağ İlçesi yakınlarında öldürülen Emekli Binbaşı: Ahmet Cem
Ersever'i (Yeşil kod) Ahmet Demir, itirafçı (General Zinnar kod)
Alaattin Kanat, (Mete kod) İbrahim Babat ile Hoca kod (ismi bilinmeyen)
Antep şivesi ile konuşan gözlüklü 35 yaşlarında, kısa boylu şahısların
öldürdüğünü, daha sonra A.C. Ersever'in arkadaşı Mustafa Deniz ve
sevgilisi Neval Boz'un da aynı şekilde öldürülmelerini müteakip,
adıgeçenlerin silahlarını Ankara Aydınlıkevler semtindeki jandarma
istihbaratına bıraktıklarını ve otobüsle gidecekleri yerlere
gönderildiklerini,
- Yeşil kod'un her zaman "23 yıldır bu işleri yaptığını, öldürdüğü ve
öldürttüğü kişilerin komünist olduğunu" sürekli olarak kendilerine
söylediğini, bu suretle her öldüreceği kişilere komünist damgası
vurarak, çevresinde topladığı itirafçı ve diğer şahısların beynini
yıkadığını,
- Ayrıca C. Ersever olayında kullanılmak üzere Mesut Mehmetoğlu ve
Serdar Od isimli itirafçıların da aynı günlerde uçakla Ankara'ya
götürüldüğünü, ancak adıgeçenlerin "bu olaya girmeyeceklerini"
söylemeleri üzerine silahlarının alınıp, geriye gönderildiklerini, bu
bilgilerin uçak kayıtlarından teyid edilebileceğini,
- Diyarbakır Jandarma sorgu bölümünden Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne
sevkedilen Muş Bulanık Hoşgeldi Köyü muhtarının, İstanbul'da dolmuşçuluk
yapan ağabeyinin kızı Zeynep Baba ile, Bitlis ili Tatvan ilçesinde
(babası marangozluk yapar) Şükran Mizgin'in, ilk sorgulamalarından sonra
(serbest bırakılmalarını müteakip, A.Demir ile Elazığ'da ikamet eden
Rezzak kodun, bu şahısları alarak bir müddet işkence ve zorla tecavüz
ettiklerini, Şükran Mizgin'i Muş girişinde bulunan köprünün altında
öldürdüklerini, Zeynep Baba'ya ise ne yaptıklarının bilinmediğini,)
- A.Demir ile A.Kanat'ın 1994 Mart ayı içinde Diyarbakır'da halk otobüsü
şirketi kurmak amacıyla Yıldız Yapı Koop.'nde müdürlük yapan Ahmet Kaya
ile aynı kooperatifte yetkili bulunan Musa Fidan'dan, şirkete üye yapmak
bahanesiyle para aldıklarını, bunun yanısıra kandırdıkları kişilerden de
toplam 3 milyar lira topladıklarını, MHP Dyb. İl Başkanı İbrahim
Yiğit'in de 600.000.000 lirasını aldıklarını, ilk etapta topladıkları bu
paranın 600.000.000 lirasını A.Demir'in Elazığ Ziraat Bankası'nda,
A.Demir adına kayıtlı (3003-30) nolu hesabına yatırdıklarını, adıgeçenin
bu hesabında trilyonları bulan parasının bulunduğunu,
- Mart 1994 ayı itibariyle A.Kanat'ın kendisini MHP Güneydoğu sorumlusu
olarak tanıtmaya başladığını, bu dönemde Diyarbakır MHP İl Başkanı
İbrahim Yiğit ile arasının bozulduğunu, o tarihlerde A.Demir ile
A.Kanat'ın İ.Yiğit'i kalmakta olduğu turistik otelden alarak öldürmek
amacıyla götürdüklerini, daha sonra bilinmeyen bir nedenle serbest
bıraktıklarını, söz konusu şirket ile ilgili bir miktar parayı İ.Yiğit'den
bu şekilde aldıklarını,
- Sözkonusu olaya Devegeçidi'nde uzman çavuş ve Kürşad kod (Gültekin
Sütçü), itirafçı İsmail Yeşilmen ve itiraçfı Burhan Şare'nin tanık
olduklarını,
(- Batman'da milletvekili Mehmet Sincar'ı Alaattin Kanat, Mesut
Mehmetoğlu, İsmail Yeşilmen ve Yeşil kod Ahmet Demir'in birlikte
planlayıp öldürdüklerini,) bu olaydan sonra A.Kanat'ın "kendisinde
garantili imzalı kâğıt olduğunu" söylediğini,
- A.Demir'in zaman zaman kendisi (M.Gül) ve diğer arkadaşlarına
"İstanbul mafyasını çökerttiğini, Behçet Cantürk ve aynı şekilde
öldürülen diğer mafya ve PKK yanlılarını kendisinin planlayıp
öldürttüğünü" söylediğini,
- Vedat Aydın ve Musa Anter'in öldürülme olaylarını da bizzat A.Demir'in
planlayıp uyguladığını,
- A.Demir ve A.Kanat grubunun PKK damgalı tehdit mektuplarıyla
Diyarbakır ve çevre illerden çok miktarda para tahsil ettiklerini, bu
tahsilatlardan 1993 yılında Melikahmet Caddesi'nde bulunan ve beyaz eşya
ticareti yapan "Cezayir Ticaret, Öz Diyarbakır, Diyarbakır Sur,
Diyarbakır İtimat" firmaları ile "Ceylan İnşaat, İntim İnşaat
şirketleri"ne tehdit mektuplarını kendisinin (M.Gül) verdiğini,
tahsilatın ise, Mesut Mehmetoğlu ve A.Kanat tarafından yapıldığını,
- 1993 yılında PKK davasından Diyarbakır E. Tipi Cezaevinde tutuklu
bulunan "Sedef Ticaret Şirketi" sahibinin kardeşi Abdulkerim Avşar'ın,
itirafçı koğuşuna alınmasını sebep gösteren A.Kanat tarafından, Sedef
Ticaret'ten 1 milyar TL. tahsil edildiğini, 1994 yılında bu taleplerini
yinelediklerini, ancak istenilen para verilmeyince, şirket ortaklarından
M.Şerif Avşar'ı öldürdüklerini, bu olayın bilinmeyen bir nedenden dolayı
ortaya çıkarıldığını,
- Yeşil kod Ahmet Demir'in planlaması doğrultusunda, 10 Ekim 1993
tarihinde Lokman Zuhurlı (Abdurrahman oğlu 1977 Lice doğumlu) ve
amcasının oğlu Zana Zuhurlu (18 yaşında) ile PKK militanı maskesi
altında irtibat kurulduğunu, adıgeçen şahısların daha sonra Mesut
Mehmetoğlu, Alaattin Kanat ve sivil kıyafetli iki asker tarafından
kendilerinde bulunan "81-82 telsiz kod"unu kullanmak suretiyle Şehitlik
Mahallesindeki evlerinden alındığını, kısa bir sorgulamadan sonra
Pağıvar beldesi, Saran Tuğla Fabrikasının Bismil istikametini 4
kilometre geçtikten sonra öldürüldüklerini,
- 20 Ekim 1993 tarihinde Av. Hüsniye Ölmez'in Bismil yolunda öldürülmesi
ile ilgili Serdar Od, M.Mehmetoğlu ve kendisine (M.Gül) görev
verildiğini, H.Ölmez'in öldürme eyleminin bizzat kendisi (M.Gül)
tarafından gerçekleştirilmesi emrini aldığını, ancak eylemi
gerçekleştiremediklerini,
- Diyarbakır Baro Başkanı Fethi Gümüş ile Elazığ/Karşıyaka Fen
Lisesi'nde görevlendirilen öğretmen Suhpi Koç'un öldürülmesi yönünde de
talimat aldığını, ancak her iki eylemi de gerçekleştiremediklerini,
- Bahsekonu olayların planlayıcısı ve yürürlüğe koyucularının J.İsth.'da
Kerim Binbaşı olarak tanınan Abdülkerim Kırca, Ahmet Demir ve Alaattin
Kanat olduğunu,
- Ülkeyi daha iyi günlere götürmek ve terörden temizlemek amacıyla
kendisi gibi itirafçıları kandıran bu şahısların, daha sonra bu işleri
şahsi amaçları için yaptıklarını, kadın ve kızlara tecavüz ettiklerini
ve elde ettikleri para ile lüks hayat yaşayıp mülk edindiklerini
öğrendikten sonra, kendisi ile birlikte itirafçılardan Adil Timurtaş,
İsmail Yeşilmen, Burhan Şare ve Serdar Od'un gruptan ayrıldıklarını,
- Ancak geçim kaynakları olmadığı için gasp ve soygun gibi olaylara
karıştıklarını,
- Her infaz sonrasında Kerim Binbaşı, Yeşil ve A.Kanat tarafından
kendilerine 10.000.000 TL, harçlık verildiğini, geri kalanlarının ise
teşkilata mal edildiğinin anılan şahıslarca söylenildiğini,
- Kendisi (M.Gül), A.Demir, İ.Yeşilmen ve B.Şare'nin ikamet etmeleri
amacıyla, "Ofis Gevran Cad. Yeniçeri Apt. Kat.2 No: 6" adresinde ev
tutulduğunu, aynı evde bulunan siyah ajandada da Yeşil'e ait birçok
sırların saklığı olduğunu,
- ERNK mühürlü bloknot şeklindeki para tahsil makbuzlarının ise, 1.5 yıl
önce Ankara'da uçakta yakalanan bir PKK'lıdan ele geçirilen makbuzlar
olduğunu, bu makbuzların Ank.J.İsth. tarafından A.Demir'e intikal
ettirildiğini, anılanın da bu koçanları kendisi ve diğer arkadaşlarının
vasıtasıyla tahsil ettiğini, bu makbuzlarda tehdit şekli ve istenecek
para miktarını, Yeşil, Kanat, Yeşilmen ve M.Mehmetoğlu'nun
belirlediklerini,
- Cezaevine konulduğunun 2. günü A.Demir'in kendisinin (M.Gül) yanına
gelerek "Çekoslavak marka 16'lı silah konusunu emniyet müdürlüğüne niçin
söylediğini" ve "benim hakkımda başka neler söyledin" diye sorduğunu,
kendisinin ise işkenceye dayanamadığı için söylediğini beyan ettiğini,
- Yeşil kodun açık kimliğini bilmediğini, ancak emekli Albay olduğunu
tespit ettiğini,
- Halk otobüsü için yardım edilen parayı A.Kanat, Yeşil ve İbrahim
Yiğit'in aldıklarını, bu paranın görgü şahitlerinin ise kendisi (M.Gül)
Dalyan Ay, Hakan Pamuk ve Mustafa Pamuk'un olduğunu,
- Dalyan Ay'ın 05.08.1994 günü satırla öldürüldüğünü,"
beyan etmiştir.
- Bingöl birimimizde görevli bir personel aracılığı ile 1994 Haziran ayı
içerisinde getirdiği bir teklifte, çeşitli Avrupa ülkelerinde faaliyette
bulunan bir grubun istenildiği taktirde, yurtdışında bazı eylemleri
taşeron olarak gerçekleştirilmesinin kendisi (M.Yıldırım) aracılığı ile
sağlanabileceğini belirtmiş, bu konunun Mehmet Eymür'e iletilerek,
görüşmesinin sağlanmasını talep etmiştir. Bunun üzerine adıgeçen ile
Eylül 1994 ayında ilişkiye geçilmiştir.
- Şahıs, Ocak 1995 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından
gözaltına alınmış, yapılan sorgusunda sürekli olarak, kendisinin
Teşkilatımızla olan ilişkileri, ilişkide bulunduğu kişilerin kimler
olduğu, verdiği bilgilerin neler olduğu, dönemin Ankara Emniyet Müdürü
Orhan Taşanlar tarafından bizzat sorulmuştur. Sorgu sırasında adıgeçen
Orhan Taşanlar'a nerede sorgulandığını bilmek istediğini, Türk Emniyet
Teşkilatı'na ait bir birimde, Türkiye'nin güvenliği ile ilgili diğer
kuruluşlar hakkında sualler yöneltilmesini yadırgadığını ifade etmiştir.
Bahsekonu sorgu esnasında ayrıca, şahsın kendisine ait silahın
kullanılması suretiyle boş yere atış yapılmış, bilahare sorgucular, bu
atışlar sırasında silahtan çıkan kovanların, meydana gelebilecek bir
eylem sonrasında olay mahallinde bırakılabileceğini söyleyerek şahsı
tehdit etmişlerdir. Şahsın sorgu sırasında kırılan kaburga kemiği,
Teşkilatımızı konu ile ilgili olarak bilgilendirmek üzere geldiği sırada
tarafımızca tedavi ettirilmiştir. (6) Adı geçenle 30 Kasım 1996
tarihinden itibaren irtibatımız kalmamıştır.
MİT'in açıklamaları bunlardır ve oldukça ketum bir anlatımın hakim
olduğu aşikârdır.
Sn. Başbakan'a bir husus tekraren azdedilmelidir. Açıklamalarımız asla
MİT'in, Jandarma'nın, Emniyet'in veya Turizm Bakanlığı'nın yahut
kişilerin tenkidi yoluyla yıpratılmaları anlamında değildir. Türk halkı
sağduyusu ile Susurluk olayında devletin bazı yanlışlarını tesbit
etmiştir. Bu yanlışların kabulünü ve galiba özür dilenmesini
beklemektedir. Bizim amacımız da Sn. Başbakan'a bu konuda sadece doğruyu
- veya kabiliyetimiz nisbetinde tesbit ettiğimiz doğruyu sunmaktan
ibarettir.
Yukarıda bahsi geçen Mahmut Yıldırım'ın takdim edilen 10 sayfada
bahsedilmeyen başka işleri de vardır.
Etibank Teftiş Kurulu'nca düzenlenen 27.11.1997 tarih, 3/29 sayılı
rapora göre "Yeşil kod Mahmut Yıldırım" Şubat 1977 tarihinden itibaren
Şubat 1997 tarihine kadar Etibank Elazığ Ferrokrom Tesislerinde işçi
olarak çalışmış, maaş almış, emeklilik primi ödenmiştir.
Puantör olarak çalışan Yeşil, 1981 tarihinde Elazığ irtibat bürosunda
görevlendirilmiştir. Mesai arkadaşları ve amirleri (!) görevine muntazam
şekilde geldiğini söylüyor olmalarına rağmen, her tesis müdürünün,
atandıktan kısa bir süre sonra Mahmut Yıldırım'ın dosyasına baktığı,
hiçbir işlem yapmadan dosyayı iade ettiği, bir daha da Mahmut
Yıldırım'ın adını telaffuz etmedikleri bilinmektedir. İşten çıkarma
kararı da tebliğ edilememiştir.
Ahmet Demir adına Ziraat Bankası Heykel Şubesi'nde açılmış bir hesapta
tehdit, şantaj ve cinayet sonucu toplanan haraçların bir bölümü yer
almaktadır.
Ziraat Bankası Teftiş Kurulu yaptığı bir değerlendirmede şu hususları
tesbit etmiştir.
"Ahmet Demir isimli şahıs Ziraat Bankası Heykel/Ankara Şubesine müracaat
ederek ve 50 bin TL. yatırarak bir hesap açtırmış, Aydınlıkevler'de
bilahare Bahçelievler'de adres göstererek ve Nüfus Hüviyet Cüzdanı ile
çeşitli işlemler yapmıştır."
Hesaba, 20.06.1994 tarihinden itibaren adeta para yağmıştır.
Mustafa Ank 200 milyon, Ağa Yıldız 250 milyon, Hurşit Han (Uyuşturucu
kaçakçısı) 250 milyon, Salih Ayten 249.7 milyon, Yusuf Tan 250 milyon,
Mehmet İsen Kul 659 milyon, Şaban Bala 100 milyon, Ahmad Esma Eyili 300
bin DM ve 50 bin USD, Elazığ Yapı Kredi Bankasında görevli olduğunu
belirten bir şahıs 500 milyon, Diyarbakır Şubesi havaleli ve Dicle
Turizm Şirketi tarafından 110 milyon, Mehmet İsen Kul 995.6 milyon ve
737.2 milyon TL. yatırmışlardır. Yeşil bu paraları çeşitli tarihlerde
tahsil etmiştir. Bazen Ankara'dan bazen Elazığ'dan şahsen ve tamamı
nakit olmak üzere çekilmiştir. (Heykel Şubesi Hesap No: 301009-39782-9)
Yeşil'in cebinde milyar lira ile gezdiği düşünülmelidir. Ankara Polisi
tarafından gözlem altına alındığında cebinden çıkan kartlarda Bosch
Buzdolaplarının fiyatı ve indirimleriyle ilgili notlar da çıkmıştı. İki
- üç milyon lira için bu kadar yoğun bir mesai vermesi ve milyarlık
tahsilâtları yaptığı tarihte bu kadar uğraşması tahsilâtın kendisinde
kalmadığının delilidir.
Polis tarafından gözlem altına alındığında üzerinde pekçok telefon
numarası çıkmıştır. Mehmet Eymür (Ev, iş ve cep), İbrahim Şahin (İş,
oto, oto özel, cep, çağrı ve İstanbul ev), muhtelif il ve ilçe jandarma
komutanları, Sultan Tekstil, Aydın İpekli ve aynı numaralardan Mehmet
Özbey (Çatlı olarak ilave edilmiş), Sırrı Sakık (Ev ve büro), Farma Tıp
Malzemeleri A.Ş. gibi. (Yeşil'in kullandığı 542-211 89 82 nolu telefon
irtibatları araştırılmış, MİT ve Jandarma ile yoğun bir telefon irtibatı
görülmüştür. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün temizliğini yapan Ertem
firmasıyla da ilişkisi vardır.
Bir tarafta mafya üyeleri, bir tarafta kamunun özellik arzeden
kurumlarının özelliği olan kişileri...
Yeşil'in Ankara, Antalya, Elazığ, mobil ve cep telefon irtibatlarının
dökümü kalın bir kitap halindedir. Yeşil'i sadece yukarıda verilen
numaradan arayanların listesi (Ek: 2)'de yer almakta ve Sn. Başbakan'ın
tetkikine özellikle sunulmaktadır.
Yeşil'in üzerinde başka belgeler de vardır. Hasan Tanrıkulu adına sürücü
belgesi ve İçişleri Bakanlığı İstihbarat Dairesi kimlik kartı. Bu kartın
istihbarat uzmanı sıfatıyla, emekliliğine kadar geçerli olduğu da
kayıtlıdır. Ayrıca boş ve Başbakanlık İstihbarat Dairesi kartı da
üzerindedir.
Antalya Emniyet Müdürlüğü izleme biriminin kaydettiği telefon
konuşmalarında Yeşil, Mehmet Eymür'le Duran Fırat'la bol küfürlü
konuşmalarında bir kamu görevlisinin utanacağı bir çerçevede konuşmakta,
Çatlı ile Topal'ın (eski Sheraton) otelinin kumarhanesinde ortak
olduklarını, Veli Küçük'ün işlerine mani olabileceğini
tartışmaktadırlar.
Emniyet Teşkilatı, MİT ve Jandarma bu kişiyi yakından tanımakta,
takibetmekte, dinlemekte, bilgileri arşivlemekte sadece adamı frenleyip,
durdurmamamaktadırlar. Neden? Bu haklı sualin en mantıklı cevabını
Yeşil'in iş ve eylemlerinin kamu kurumlarının genel tercihlerine aykırı
olmaması, ters düşmemesinde bulmak gerekir. Dolayısıyla Cem Ersever'e
karşı alınan tedbirin bir örneğini Yeşil için düşünmenin bir gereği
yoktur.
Milli İstihbarat Teşkilatımız "Adı geçenle 30 Kasım 1996 tarihinden
itibaren irtibatımız kalmamıştır" demektedir. Aslında arşivindeki iç
karartıcı bilgilere rağmen bu kişiyle olan irtibatı sebebiyle MİT'in
sorgulanması gerektiği düşünülmektedir. Jandarma ilgililerinin durumu
ise aynıdır. Bu kişiyi devlet görevine gönderenlerin (MİT'in) 30 Kasım
1996'ya kadar yaptığı her türlü işlem kontrol edilmeye değer. Ankara'dan
09.02.1996'da yeniden pasaport verilmesinden sonra Metin Atmaca'nın
gerçek kimliğini bilen Ankara polisinin bu dosyayı bir milyon dosya
arasında adeta kaybetmesinin sebebi de bellidir. Bu pasaportu alan
MİT'in hangi Devlet problemini çözdüğü de araştırılabilir.
Daha sonra 23 Kasım 1996'da MİT'in Diplomatik Pasaport taşıyan Murat
Tunç ve Gürcan Bora kod isimli mensuplarının beraberinde Metin Atmaca
(Yeşil) ve Vahdet Özer'le TK. 137 sefer sayılı İstanbul uçağında 3
A.B.C. ve D numaralı koltuklarda oturan, İstanbul'dan da TK 320 sefer
sayılı uçakla Beyrut'a giden ve VİP-Başbakanlık işaretiyle uçan 5 B.C.D
ve 5 F'de oturan bu 4 kişinin hangi devlet görevini ifa ettiği sorusu,
haklı ve yerinde bir sualdir.
30 Kasım 1997 tarihinde Sn. Başbakan'ın başkanlığında ve MİT'te yapılan
toplantıda, bu noktadaki tenkidimiz ve MİT'in saygın bir kurum olduğu,
bu tip işlerinden üzüntü duyulduğu belirtilince Müsteşar Sn. Sönmez
Köksal;
"- Siz MİT'in her zaman saygın kişilerle mi çalıştığını sanıyorsunuz?"
şeklinde bir soru sormuştu.
Kendilerine açıklanmaya çalışılmıştı; MİT uygun kişilerden, o alanı
bilen kişilerden bilgi toplayacaktır. Ancak kişiler MİT'e hizmet etmekle
saygınlık kazanamayacağı gibi, MİT'te o kişilerin seviyesine inmiş
olamaz. Oysa Yeşil'in Mehmet Eymür'e "Baba, Babacığım" demesi, Kocaeli
Emniyet Müdürü'yle Hadi Özcan'ın durumunu tartışması problemin varlığına
işaret eden bir ilişkidir. Çeşitli iddialar ise problemin ciddiyetine
işaret etmektedir.
Son yıllarda ortaya çıkan ve Susurluk olayı dediğimiz olay da işte
budur. Bunca bilgiye rağmen itlâf edilmesi gereken bir kişinin VİP
salonundan devlet görevine gönderilmesi anlayışı da Susurluktur.
¯¯¯
Konu ve irtibatlar sadece Yeşil'le de sınırlı değildir. Hadi Özcan'ın
bir MİT görevlisiyle yaptığı telefon görüşmesinin bir bölümü, bu
sahifelerde yazılanlardan daha etkili olsa gerektir.
... - Efendim.
Hadi - Nasılsın.... abi?
... - Aaa Hadi hocam sen misin?
Hadi - Benim abi...
........
Hadi - Abi bir ricam var senden.
... - Söyle
Hadi - Bu Veli Albay anormal derecede yükleniyor şimdi. Özellikle bu
Kürşat hadiselerinden sonra yükleniyor. Tahminim Sedat Peker bağ
kurdular herhalde. Veya Kürşat kendisi ona bir şeyler dedi.
... - Sedat'ın kanalıyla olmuştur.
Hadi - Belki de. Buna bir şey söylettiremez miyiz abi ya?
... - Şimdi Veli Albayla Hacı'nın (Yeşil) durumu nasıl, iyi mi onunla?
.........
Hadi - Burda abi 30-40 kişiyiz biz. Tombala davasına bir ay içinde en az
10 milyar lira kazandık. Şimdi biliyor bunu. Kadın satmak serbest.
Tombalalara engel oluyorlar. Şimdi kış günü. 50'şer milyon versen 40
kişiye 2 milyar yapıyor. 4 milyar para dağıttım. Kimsede bir lira yok,
vallahi billahi abi.
... - Sen Hacıya söyle. Onun jandarmada tanıdığı çok. Benim yok valla.
Hadi - Kasıt yapıyor bu Veli Albay bunu.
Bu telefon konuşması Sn. Müsteşar'ın saygınlık konusundaki sualinin de
cevabıdır.
DİPNOTLAR
(6) Mehmet Eymür, İçişleri Bakanı Meral Akşener'e yazdığı 12.2.1997
tarihli mektubunda, Hanefi Avcı4yı şikayet ederken, Ankara Emniyet
Müdürü Orhan Taşanlar'ın kendisini gece 00:03'te arayıp Yeşil'in teslim
alınmasını istediğini Ankara Bölgesi'nde kendisinin de ilgileri
olmadığını söylediğini naklediyor.
ÖMER LÜTFİ TOPAL
Geçmişini tombalacılıkla sağlayan ve kokaini Türkiye'ye getiren adam
olarak tanınan, sonraları Kumarhaneler Kralı olan Topal, 1978 - 1981
yıllarında Belçika'da, 1981 - 1984 arasında ABD'de uyuşturucu
kaçakçılığından hapis yatmıştır. Geçimini kaçak kumarhaneler işleterek
temin eden ve İstanbul - Yeşilyurt'taki kumarhanesiyle tanınan Topal
1990 yılından itibaren Caddebostan Büyük Kulüp'ü işletmeye başlamıştır.
Bu tarihten sonra İsrail'li kişilerle ortak olarak şirketler kurmuş ve
Emperyal Şirketi bünyesinde senelik kazancı 1.1 milyar dolarlık bir
servetin sahibi haline gelmiştir. (Gayrimenkûl ve menkûl değerlerle
ilgili, sahifeler dolusu mal varlığına ilişkin liste Hesap Uzmanları
Kurulunca belirlenmiştir.)
Topal, Yurt içinde ve dışında gazino işletmeciliği (7) , seyahat
acentalığı, sigorta, menkul değerler aracılığı, döviz alım - satımı,
gıda, enerji, petrol, inşaat ve sanayi sektörlerinde faaliyet gösteren
çok sayıda şirketin de kurucusu ve sahibidir.
Topal'ın ticari faaliyetleri 90'lı yıllar boyunca inanılmaz bir gelişme
göstermiştir. Ancak uyuşturucu ticaretinin devam ettiği de
bilinmektedir. Hatta 1993 - 1994 yıllarında Avrupa havaalanlarında
uyuşturucu ile yakalanan dört Türk Hava Yolları teknisyeni (Şenol Tunç,
Sadık Kara, Süleyman Hanilci, Mustafa Akman) verdikleri ifadelerde Ömer
Lütfi Topal adına çalıştıklarını söylemişlerdir.
Kurye bulmanın zorluğu ve problemi, Topal'ı gelişmiş bir çözüm bulmaya
sevketmiş ve özelleştirilen Havaş'ın yüzde 60 hissesi için en yüksek
teklifi vermiştir.
Ancak Emniyet Genel Müdürlüğü'nün İnterpolden Topal'ın uyuşturucu
kaçakçısı olduğu şeklindeki belgeyi temin ettiği ve Topal'ı engellediği
iddiaları vardır. Neticede Havaş'ın Park Holding bünyesinde Yazeks'e
satıldığı ancak gerekli paranın bir bölümünün Topal tarafından temin
edildiği de iddia edilmektedir. (ABD yetkililerinin yazı ve müracaatları
Özelleştirme İdaresi dosyalarındadır.)
Havaş'ın özelleştirme safhasındaki Genel Müdürü Ahmet Kutlu'dur. Adı
geçen Topal'ın yakın ve mutemet yöneticilerindendir.
Topal'ın özellikle kumarhaneleri ön plandadır. Kumarhanelerin biri
Bakü'de, diğeri Kıbrıs'ta ve Türkmenistan'da (8) olmak üzere toplam 17
adettir. Ancak, Türkmenistan'daki kumarhane adedinin süratle arttığı da
bu çalışmalarımız safhasında ortaya çıkmıştır. Ayrıca İzmir, Eskişehir
ve Adana'da Emperland Eğlence Merkezleri mevcuttur.
Ömer Lütfü Topal'la ilgili olarak verilebilecek çok fazla bilgi vardır.
Burada sadece konuyu aydınlatacak hususlar üzerinde durulacaktır.
(9) Topal'ın kumarhaneler kralı olması, 1991 yılı sonrasıdır. İlk
kumarhane, Turizm Bakanı İlhan Aküzüm'ün Bakanlığı dönemindedir.
Yukarıdaki liste bazı fikirler verir ve Topal krallığının gelişimini
gösterir mahiyettedir.
Grup şirketleri 23 adettir. Bu şirketlerden sadece Emperyal Turizm
Ticaret A.Ş. bünyesindeki işletmeler 24 adettir. Menkul değerlerle
uğraşan 3 ayrı şirket, her şirketin muhtelif yerlerde şubeleri
mevcuttur.
EMPERYAL OTELCİLİK TURİZM VE TİCARET A.Ş. TARAFINDAN İŞLETİLEN TALİH
OYUNLARI SALONLARI
İŞLETMENİN ADI İZİN TARİHİ
Adana Seyhan Oteli 06.03.1991
Antalya Saray Regency Oteli 19.11.1991
Antalya Ofo Oteli 22.10.1992
İstanbul Akgün Oteli 02.10.1992
Aydın Kuşadası Onura Oteli 02.10.1992
Antalya Grand Kaptan Oteli 22.04.1993
İstanbul Polat Rönesance 01.07.1993
Antalya Seven Seas Oteli 17.06.1994 - 28.01.1997
İstanbul Hyatt Recency 08.07.1994
Mersin Hilton Oteli 09.03.1994
REGAL TURİZM VE TİCARET A.Ş. TARAFINDAN İŞLETİLEN TALİH OYUNLARI
SALONLARI
Muğla Bodrum Park Resort Oteli 29.08.1995
İstanbul Eresin Topkapı Oteli 14.02.1996
LEİSURE İNVESTMENTS TURİZM A.Ş. TARAFINDAN İŞLETİLEN TALİH OYUNLARI
SALONU
İstanbul Ceylan İntercontinantel Oteli 17.11.1996
Kumarhanelerle ilgili olarak önemli bir gelişme de yurtdışı
faaliyetlerdir.
Topal'ın İsrailli ortağı Ruven ve yardımcısı Bay Eli kumarhanelere gelen
İsrailli ve diğer yatırımcıların ödemelerini yurtdışında yapmalarını
sağlamaktadır. Belli ve uzun olmayan bir dönemde Ruven'in 17 milyon
doları topladığı ve yurtdışında kendi hesabına yatırdığı öğrenilmiştir.
Hesap uzmanları da yürütmekte oldukları çalışmalarda "Banka
hesaplarından mutemetler olduğunu tahmin ettiğimiz şahıslar tarafından
çok fazla adet ve büyük miktarlardaki nakit paraların talimatlara
istinaden çekildiği, ayrıca doğrudan banka hesaplarıyla
ilişkilendirilmeyen (kasa havalesi şeklinde) özellikle 50.000 USD'nin
altında görünmeyen işlemler kaleminden değişik isimler altında yurtdışı
transferlerinin yapıldığını" tesbit etmişledir.
Topal'ın banka hesap hareketlerini gösteren ekstrelerin tetkiti
fevkalâde ilgi çekicidir. Akbank'ın bir şubesinde ve 7 aylık dönemindeki
para hareketi (sadece Emperyal Şirketine ait olmak üzere) 1.3 trilyon
TL'dir.
Şirket yetkililerinden birinin Ahmet Kara'nın şahsi hesabı ise 7 ayda
855 milyar TL'dir. Bir diğer şubedeki hesabı ise 840 milyar TL'dir.
Bir kişinin adına açılmış pekçok hesap, adına hesap açılmış pekçok kişi
vardır.
Meselâ Ahmet Kara'nın sadece Akbank'ta açılmış TL hesap ekstreleri
birkaç trilyon TL'ye ulaşmaktadır. Bir çok kişinin TL, dolar ve mark
hesaplarının incelenmesi müteaddit kredi kartları hesaplarının yine TL,
dolar ve mark olarak takibi gerekmektedir.
Kapsamlı vergi ve diğer işlem incelemelerinin yıllarca yapılmamış oluşu
ilgi çekicidir.
Kumarhanelerin gelirini azaltmak için önce masraflar gösterilmemiş,
yatak, yemek ve diğer ikramlar Topal'ın mutemedi kişilere ait kredi
kartları ile karşılanmıştır. Vergi vs. minimize edilerek farklı
yerlerdeki muhasebe kayıtlarıyla sistem şirketin lehine
çalıştırılmıştır. Turizm Bakanlığı'nın yaptığı incelemelerde bazı oyun
makine ve teçhizatının illegal yollardan elde edildiğini gösterir
bilgiler derlenmişse de hiçbir işlem yapılamamıştır.
Emperyal Şirketi Kıbrıs'ta ve Azerbaycan'da da etkili olmuştur.
Bakü'de yapılan konukevinin yapımındaki finansman sıkıntısı üzerine
inşaatın otel olarak tamamlanması, otele bitişik bir kumarhane yapılması
kararlaştırılarak işletmeciliği Emperyal üstlenmiştir. Topal bu proje
için 8 milyon dolar harcamıştır.
Bu projeyi gerçekleştiren Cumhurbaşkanının oğlu İlhan Aliyev'dir.
Kendisinin Topal'a 500.000 dolar kumar borcu ve otelin gizli ortağı
olduğu iddiaları öne sürülmektedir.
Topal'ın Kıbrıs'taki kumarhaneyi büyüttüğü ve gelecekteki talebi
karşılamak üzere büyük bir yatırım yaptığı da ifade edilmektedir.
Türkmenistan ise adeta Emperyal tarafından işgal edilmiş gibidir.
Emperyal, Türkmenistan'da iki adet beş yıldızlı otel, büyük bir iş
merkezi ve poliklinik işletmesini üstlenmiştir. Aşkaabat merkezindeki
beş yıldızlı Grant Türkmen Oteli onbeş yıllığına 15 milyon dolar
karşılığı kiralanmış ve ilk kumarhane açılmıştır.
Ak Altın Oteli yanındaki kumarhane Topal'ın en büyük rakibi Sudi Özkan
tarafından yaptırılmışsa da, mevcut mukavelelere rağmen Özkan dışlanmış,
kumarhane 1996 yılında 22 milyon dolar karşılığında Emperyal'e
satılmıştır.
Emperyal kısa bir zaman içinde Türkmenistan'da pekçok iş ve işletmeye
sahip olmuş, Başbakan Yardımcısı Gurbanmurodov'un tabiriyle
"Türkmenistan'ın sosyal programının icracısı" durumuna gelmiştir.
İlgi çekici olan husus; Grand Türkmen Otel, Türk Eximbank kanalı ve
kredisi ile finanse edilmiş, ayrıca Türkmenistan'a açılan 75 milyon
dolarlık kredi içerisinden 10.6 milyon dolarlık ödeme Ak Altın Oteli'nin
yapımındaki malzemeler için kullanılmış ve dolayısıyla Emperyal
firmasının iş ve işlemlerini geliştirecek bir uygulamaya konu olmuştur.
Emperyal borcunu Türkmenistan'a ödemediği için, Türkmenistan kredisi de
ertelenmiş, neticede Eximbank açıkça -ve ancak araştırıldığında ortaya
çıkacak şekilde- Emperyal'i finanse etmiştir.
Türkmenistan'ın en üst düzey yetkilileri İstanbul'da ağırlanmış, kişisel
ilişkiler kurulmuş, hediyeler verilmiş ve Emperyal Türkmenistan'a açıkça
ve tam olarak yerleşmiştir.
Topal'ın Türkmenistan'da işlettiği otellerin kredisini temin eden Türk
Eximbank dosyalarını inceleyen Başbakanlık Müfettişi, kredilerin veriliş
usulü bakımından mevzuata aykırılık tesbit etmemiştir. Ancak Başbakanlık
Müfettişi ilgi çekici diğer tesbitlerine de yer vermektedir.
"Dikkati çeken diğer bir husus ise, kredi borcu ertemelerinin şeklidir.
İlk ertelemede, Türkmenistan tarafından gelen yazılı bir istem
bulunmamakta, aksine bankanın bu yönde bir görüşme istemine ilişkin
mesajı mevcut bulunmaktadır.
İkinci ertelemede ise Türkmenistan'ın sadece 75 milyon dolarlık bölüm
ile ilgili bir yazılı istem bulunmakta olup, Banka Yönetim Kurulu bu
istemi 75 milyon doların üzerine 16 milyon dolarlık kredi miktarını da
ekleyerek 91 milyon dolar üzerinden uygulamıştır.
Diğer taraftan Ak Altın Oteli'nin 1994 yılının 10'uncu ayında Grand
Türkmen Oteli'nin ise 1995 yılının altıncı ayında açıldığı ifade
edilmekle birlikte, her ikisinin işletilmesinin de daha sonra Emperyal
Turizm ve Otelcilik A.Ş'ye verildiği anlaşılmaktadır... Ayrıca işletme
sözleşmelerinde işletmecinin Türkmenistan dışına para çıkarması
konusunda, malikin sağlayacağı kolaylık yön | | |