|
Susurluk olayı Ana Sayfa | Susurluk Raporu (Kutlu Savaş) |
Susurluk Raporu (TBMM)
| Susurluk Raporu (Sönmez
Köksal)
SUSURLUK RAPORU - KUTLU SAVAŞ
Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş'ın hazırladığı 124
sayfalık ünlü raporun 12 sayfası, "devlet sırları" içermesi nedeniyle gizli kalmıştı. Bu raporun bir fotokopisi, eksiksiz olarak Doğu Perinçek'te çıktı ve Ergenekon İddianamesi'ne girdi.
Ekleriyle birlikte 500 sayfayı bulan raporun ancak çeyrek bölümü kamuoyuna
yansımıştı.
  SUSURLUK
KAZASINDAN 1,5 AY ÖNCE DOĞU PERİNÇEK'İN AYDINLIK GAZETESİNDE ESRARENGİZ
MİT RAPORU HABERİ VE ERGENEKON TERÖR ÖRGÜTLENMESİ • Hatırlanacağı
gibi 3 Kasım 1996 tarihinde meydana gelen Susurluk kazasından şaşılacak
şekilde 1,5 ay kadar önce 22 Eylül 1996 tarihinde Doğu Perinçek
tarafından çıkartılan Aydınlık gazetesinde
Yeni
MİT Raporu olarak yayınlanan MİT raporunda kaza yapan araçta bulunan
kişileri işleyen bir haber yapılmıştı. Yani adeta kaza geliyorum
demişti. Kamuoyundaki yaygın kanaat Susurluk'taki olayın bir trafik
kazası değil bir ekibi tasfiye eden karşıt gücün komplosu olduğu
şeklindedir. Doğu Perinçek'in bu olaydaki rolü Ergenekon'daki rolüyle de
birarada düşünüldüğünde aslında anlamlıdır. Tıpkı Ahmet Cem Ersever ve
ekibinin Veli Küçük tarafından öldürtüldüğü iddiasında olduğu gibi.
Devlet içinde Ergenekon örgütlenmesine giden bazı güçler anlaşılan
giderek hakimiyeti kendi ellerinde toplamaya çalışmakta, uzun süreçli
olmayı göze almış bir stratejiyle iktidarı kesin şekilde ellerine almayı
planlamakta ve bu plana göre adım adım ilerlemekteydiler.
3
KASIM 1997'DEKİ SUSURLUK KAZASIYLA İLGİLİ RAPOR 22 OCAK 1997'DE MESUT
YILMAZ'A SUNULMUŞTU • Taraf Gazetesi'nin
haberine göre Ergenekon iddianamesinin eklerinde bulunan belgeler
Türkiye'nin yakın tarihinde yaşanan pek çok karanlık olayın
ayrıntılarını gün ışığına çıkarıyor. Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz'ın
talimatıyla Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş tarafından
hazırlanan Susurluk Raporu'nun devlet sırrı olduğu gerekçesiyle
yayımlanmayan 12 sayfalık bölümü de iddianamede yer alıyor. Rapor 22
Ocak 1997'de Mesut Yılmaz'a sunulmuş ve Yılmaz'ın da katıldığı bir
televizyon programında halka açıklanmıştı. Toplam 124 sayfa olan raporun
68, 69, 70, 71, 75, 77, 78, 79, 80, 99, 103 ve 104'üncü sayfaları
"devlet sırrı olduğu nedeniyle açıklanmamıştır" gerekçesiyle sansüre
uğramıştı. Söz konusu sayfalarda Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılması olayı
ve Yaprak ve Hidayet aileleri arasındaki uyuşturucu bağlantıları,
Azerbaycan'da Haydar Aliyev'e yönelik darbe planları, Behçet Cantürk
hakkında istihbari bilgiler, Hiram Abbas tarafından görevlendirilen
Abdullah Çatlı önderliğindeki grubun, dönemin cumhurbaşkanlığı
bünyesinde yürütülen operasyon dahilinde yurt dışındaki Ermenilere
yönelik saldırıları, Şekerbank menşeli bürokratlar hakkında bir şema ve
Özel Harp Daire'si üzerine hazırlanmış bir rapor bulunmakta.
AÇIKLANMAYAN SAYFA VE EKLERDE ÇOK GİZLİ DEVLET SIRLARI VAR •
Bizzat Kutlu Savaş tarafından basına verilen, yaklaşık 124 sayfalık
Susurluk raporunun orijinalinin, kamuoyuna açıklanmayan kısımları ve
ekleriyle birlikte 500 sayfa kadar olduğu ve açıklanmayan kısımlarda
genellikle çetenin askeri kanadıyla ilgili pek çok ismin yer aldığı ve
askeri birimlerle ilgili geniş analizlerin yapıldığı belirtiliyor. Öte
yandan raporun orijinalinin neden sadece Mesut Yılmaz’da olduğu,
devletin ilgili birimlerinde, örneğin MİT’te bu raporun neden
bulunmadığı merak ediliyor. Kamuoyuna açıklanan raporun açıklanmayan ve
sadece Başbakan’a verilen orijinal metninde çok gizli ve önemli
bilgilere yer veriliyor. Hatta bu bilgiler sebebiyle MİT, Başbakanlığa
Kutlu Savaş hakkında “devlet sırlarını ifşa edip kamuoyuna açıklamaya
yeltendi” şeklinde şikayette bulunmuştu.
RAPOR TEK NÜSHA MI VE SADECE
MESUT YILMAZ'DA MI VAR? • Başbakanlık Teftiş Kurulu, Kutlu Savaş
tarafından hazırlanan Susurluk Raporu'nun orijinalinin Mesut Yılmaz'a
verildiğini açıklamıştı. Yılmaz da bu iddialara Meclis'te cevap
verirken, “Eğer bulunamıyorsa veya mahkemeye verilmek istenmiyorsa, ben
de kendi arşivimden temin edip mahkemeye verebilirim” demişti.
ÇOK
ÖNEMLİ TESPİTLERE YER VERİLEN RAPORUN ANCAK YILLAR SONRA CİDDİYETLE ELE
ALINACAK OLMASI ÇETELEŞMENİN DEVLETİN EN ÜST MAKAMLARINA BİLE YAYGIN
ŞEKİLDE NÜFUZ ETTİĞİNİN GÖSTERGESİ OLMALI • Susurluk raporunun
“devlet sırrı” gerekçesiyle açıklanmayan kısımlarının büyük bölümünü
çetenin ordudaki yapılanması ve askerler eliyle işlenen suçlar
oluşturuyor. Hem faillerin hem de kurbanların isimlerinin yer aldığı bu
bölümlerde, sorgusuz sualsiz insan öldürme keyfiliğinin başçavuşlara
kadar indiğine dikkat çekiliyor. Ayrıca raporda, adı verilen bazı asker
kişilerin yer ve zaman belirtilerek işledikleri suçlar ile derin devlet
yapılanmasının ekonomik ayağının da ayrıntılı olarak deşifre edildiği
kaydediliyor. Raporun gizli kısımlarında ayrıca Türkiye’deki derin
devlet yapılanmasına engaje olmuş kurumlar ile bunların kendi
aralarındaki işleyiş şekli de anlatılıyor.
BAŞBAKAN MESUT YILMAZ
TARAFINDAN BAŞBAKANLIK TEFTİŞ KURULU'NA HAZIRLATILAN 2. SUSURLUK RAPORU
13 AĞUSTOS 1997, (12 sayfası ve ekleri eksik tam metin)
Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı
KUTLU SAVAŞ
ÖNSÖZ
İlişikteki rapor "Soruşturma" raporu olmadığı gibi fezleke veya teftiş
raporu da değildir. Giriş bölümünde açıklandığı üzere başkanlığımızın bir soruşturma raporu
hazırlaması için teknik ve hukuki olarak yetkisi de yoktur. Ek: 1 olarak
yer alan Başbakanlık Onayı da bu çerçevede imzaya sunulmuştur.
Rapor sadece Başbakanlık makamına bilgi sunmak ve önerilerde bulunmak
üzere hazırlanmıştır. Doğruluğu, yanlışlığı, eksikliği sadece
Başbakanlık makamınca takdir edilecektir.
Teftiş kurullarının hazırladığı raporlar genellikle "gizli" kaydını
taşıdığı ve kamunun bilgisine ancak makamın izni ve uygun görmesi ile
sunulabildiği cihetle, bu raporumuz, ilgililerin veya kamunun bilgisine
sunulması amacına matuf böylesine bir öneriyi ihtiva etmeksizin doğrudan
ve sadece Sayın Başbakan'a arzedilecektir.
Giriş
Bu rapor Sayın Başbakan'ın 13.08.1997 tarih, TEFTİŞ.M:139 sayılı
onaylarına istinaden hazırlanmıştır. Mezkûr onaydan da anlışalacağı
üzere Sn. Başbakan'ın konuyla ilgili şifahi talimatları, sonra da yazılı
emirleri alınmıştır. Bu konunun kamuoyunda yarattığı heyecan ve ilginin yanısıra Teftiş
kurulları açısından değerlendirilmesi önem taşıyacaktır. Çünkü
kamuoyunda Susurluk kazası/olayı adı altında bilinen ve tartışılan konu
hukuken bir trafik kazasından ibarettir. Bu konu da yargıya intikal
etmiştir ve yapılacak bir iş veya bürokratik işlem kalmamıştır. Oysa
kamuoyu, siyasetçi - Yeraltı Dünyası - Kamu Kuruluşları ilişkisi ve
kişisel menfaat etrafında yoğunlaşan ve büyük ölçüde para, menfaat ve
güç sağlamaya dönük illegal faaliyetlerden rahatsızdır. Bu faaliyetlerin
"terörle mücadele ve ülke menfaatleri" olarak gösterilmesi ve bu
perdenin arkasına gizlenmesi ayrı bir rahatsızlık konusudur. Kamuoyunun paylaştığı bu çerçeve, gerçekte "Susurluk Olayı"nın da genel
çerçevesini oluşturmaktadır.
Geçtiğimiz aylarda Başbakan Erbakan'ın çalıştırdığı müfettişler, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonu da bu çerçevede çalışmış ve
raporlarını bu zeminde oluşturmuşlardır. Beklenti de bu yöndedir. Sayın
Başbakan'ın temayülü ve muhtelif konuşmalarda altını çizdiği çerçeve de
bu kapsamdadır. Başkanlığımız da görev alanını, bu yaklaşımın
belirlediği bir muhteva içinde düşünmüş ve çabalarını bu noktalara
teksif etmiştir.
Bu yaklaşım doğru ve genel kabul gören bir çerçeveyi oluşturduğu gibi
yeni görevlendirmelerin de hukuki zemini teşkil etmektedir. Aksi
taktirde Susurluk olayı ile irtibatlı konuların hemen tamamının yargıya
intikal etmiş olması, Başkanlığımızın yeniden görevlendirilmesini
imkânsız kılacak bir mahiyet arzedecekti.
Sadece İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu'nca 18, Emniyet Genel Müdürlüğü
tarafından 16 adet inceleme - soruşturma yapılması, Susurluk kazasının
trafik yönü itibariyle bir mahkemede, çete oluşturulması yönüyle DGM'de,
Topal cinayetine ilişkin davanın bir başka mahkemede, konuyla ilgili
birçok davanın da değişik yargı mercilerinde yürümekte olması, Maliye,
Adalet ve Turizm Bakanlıkları'nca kendilerini ilgilendiren konularda
inceleme - soruşturma yapılması, dolaylı konuların ilgili kurumlarınca
ele alınmış olması gözönünde tutularak, gerçekte Susurluk olayına girmek
içni maddi konuların tümünün ele alınmış olması sebebiyle, Başbakanlık
Teftiş Kurulu Başkanlığı konunun dışında bırakılabilirdi.
Ortada olan tek alan yukarıda arzedilen ve kamuoyunun da beklentisine
cevap olarak illegal ilişkilerdi.
Bu noktada bir özel konuya temas etmekte yarar vardır.
Susurluk Kazası'nda yeralan kişilerin kazanın oluş mahalline kadar
değişik yerlerde - İstanbul, Yalova, İzmir, Kuşadası - aynı günlerde
birliktelikleri, hatta S.E.Bucak'ın beyanına göre koruma polislerinin
takip edildiklerine ilişkin endişeleri nedeniyle önce İzmir'i, sonra da
Kuşadası'nı terketmeye karar vermeleri sonucu İstanbul'a dönerlerken
Susurluk'taki trafik kazası vukubulmuş ancak kamuoyunun ve medyanın
tepkisi ile kazanın öncesi günlerdeki birliktelikler ve kazanın oluşumu
önemli ölçüde her yönüyle ele alınarak yargıya intikal ettiğinden
raporumuzda bu konular, bilindiği ve tekrara yer vermemek için ele
alınmamıştır. Bu konuda bir başka temel düşüncemiz, "Susurluk Olayı" adı
altındaki kapsamlı ve çoğunlukla illegal ilişkiler ağını dikkate
getirmek olduğundan, özellikle polisiye olaylar noktasında kaybolmadan,
olayı bütünüyle takdim etmektir.
Aslında bir bütünlük içinde ele alınması gereken Susurluk konusu,
yukarıda kısaca sunulduğu üzere, parçalara ayrılmış işin özü ve esası
özellikle yargı safhasında gözden kaçmıştır.
Mehmet Ali Yaprak kaçırılmış, olay adliyeye intikal etmiş, Gaziantep
Savcılığı, İstanbul Savcısı'nın ifadeleri alıp göndermesini talep
etmiştir.
İfadeler alınmış, gönderilmiş ve takipsizlik kararı verilmiştir.
Gaziantep Savcısı ise yüzleştirme kararını yazmış ancak, daha sonraki
safhalarda bu husus da gerçekleştirilmemiştir.
Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırıldığı araçta Müfit Semet'in parmak izi
bulunmuş ama konunun adliyeye intikal etmemesi sağlanmıştır. Bir kamu
kuruluşunun üst düzey yetkisili devreye girmiştir. Şubat 1997'de
Başbakanlık bu konunun takibini Adalet Bakanlığı'ndan yazı ile talep
etmiş, Bakan Şevket Kazan talimat vermiş konu Ceza İşleri Genel
Müdürlüğü'nde beklemeye bırakılmış, Eylül 1997'de yazılı talebimizle
konu ancak hatırlanmıştır. İçişleri Bakanlığı kayıp silahlar konusunda
soruşturma yapmış nedense tüm bilgi ve belgeler toplanmış olmasına
karşılık konu 10 adet Baretta ile sınırlı tutulmuştur.
İçişleri Bakanlığı'na yazılan ve "bilgileri için" Danıştay'a da
gönderilen yazımız, dosyaların henüz kendilerine intikal etmemiş
olmasına rağmen, "Danıştay'ın incelemesi safhasındadır" ibaresi
sebebiyle Danıştay'ın tepkisini çekmiştir. (Açıktır ki fezlekenin
bakanlıkta onayını takip eden safha Danıştay incelemesidir.) Neticede
suçu ve suçluluğu su götürür 5 emniyet mensubu yargıya sevk edilmiş,
milyonlarca dolarlık silah alımı konusu ortada kalmış eksik araştırma,
hatalı değerlendirme yönündeki ikaz bakanlıkça dikkate alınmamış, aksine
yeni bir raporla ilk çalışmanın doğruluğu iddia edilmişse de Danıştay'ın
özel harekat mensupları hakkındaki suç duyurusu bakanlığın eksik
soruşturmasının delili olmuştur. Ama halen de milyonlarca dolarlık silah
alımı konusu bakanlıkça sonuçlandırılmamıştır.
Raporun değerlendirme safhasında bu örnekler çoğalacak ve detaye
edilecektir. Üzerinde durulan husus, bütün parçalara ayrıldığı, hiçbir
makam ve merciide birleştirmenin yapılamayacağı bir noktaya gelinmiş
olduğudur.
Başbakanlık Teftiş Kurulu: Yargı alanına girmemeye özen göstererek imkân
olduğu taktirde yargıya yardımcı olmayı da hedefleyerek bu bütünlüğü
sağlamaya dönük bir çalışma yapmıştır.
Devletin işleyişinden ve Teftiş Kurullarının çalışma sisteminden
haberdar olan herkes, (bu safhada) Susurluk Olayı'nı her yönüyle
"soruşturmaya" imkân kalmadığını tesbit edecektir.
İşin önemle kaydedilmesi gereken bir diğer yönü, bazı konuların ancak
polis yetkisinde olan hususları kapsadığı ve müfettişler eliyle sonucu
ulaşmanın güçlük arzettiğidir.
Ömer Lütfü Topal'ın evi cinayetten kısa bir süre sonra aranmıştır.
Arayanların şefi olduğu iddia eden ve bariz bir Doğu Anadolu şivesi ile
konuşan bir kişinin mevcudiyeti tesbit edilmiştir. Cinayetten uzunca bir
süre sonra evin etrafında herhangi bir güvenlik tedbiri olmadığı da
iddia edilmiştir.
Bu konu polisiye bir çalışmayı gerekli kılmaktaydı. Elde edilecek
bilgileri yargıya da iletmek üzere gerekli çalışmaların yapılması
Emniyet Genel Müdürlüğü'nden talep edilmiştir.
Emniyetçe yapılan araştırma hata veya eksiklik olmadığı gibi bir sonuç
vermiştir. Ancak aynı yazımız içinde yeralan MİT İstanbul Bölge
Başkanlığı'nın Topal cinayeti konusunda Emniyeti niçin uyardığı ve niçin
bir gurup polisi suçladığı iddiasının cevabı ortaya çıkmamıştır.
Keza Ömer Lütfi Topal'ın muhasebe ve gizli kayıtlarının bulunduğu
bilgisayarların polisiye usul ve metodlarla aranması ve bulunması yine
Emniyet Genel Müdürlüğü'nden istenmiştir.
Çalışmamızın önemle kaydedilmesi gereken bir diğer yönü vardır. Hemen
hemen her teftiş inceleme ve soruşturmada ortaya çıkan temel görüntü,
kurumların müfettişler karşısında sergilediği tavrın özelliği hususudur.
Kurumlar ve yöneticiler araştırma yapan denetim elemanlarına karşı
genellikle zahiri bir açıklık ve şeffaflık içinde yaklaşıyor görüntüsü
altında gerçekte hiçbir yardım sağlamamaya özen gösterirler. Çalışma
mekanı, sekreter, telefon, araç temin edilir, sadece bilgi vermede
çekimserlik gündemdedir.
Araştırılan konunun müsebbibi olanlar haliyle çekimserdir. Konuyla
ilgili olmayanlar "bu işe bulaşmamak kaygısındadır." Bürokraside her
zaman gözlemlenen bu tavır elbette normaldir, tabiidir. Susurluk
olayında ise daha normal ve tabiidir.
Başbakanlık Teftiş Kurulu bu tavrı hiçbir zaman engelleme, örtme olarak
algılamamış ve karşıt bir tedbire ihtiyaç duymamıştır. Çünkü bu tavrı
etkisiz kılmanın yolu gerekli gereksiz evrakları dikkatle incelemek ve
ilgililerle bıkmadan usanmadan sonu gelmez görüşmeler yapmaktan
geçmektedir. Dört saatlik bir sohbetin neticesi bazen iki sayfa tutan
not olmuştur. Genellikle de bir isim, bir ilişki, bir hesap numarası,
bir görevlinin olmaması gereken bir yerde bulunması, bir telefon
numarası veya bir banka irtibatı takip edilecek ve ulaşılacak bir
bilgiye işaret etmiştir.
İşte bu görüntü içinde kamu kurumları Susurluk Olayı patlak verince
zahiri bir heyecanla üzerlerine düşen görevi yapma gayreti içine
girmişlerdir. İçişleri Bakanlığı'nın ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün
inceleme ve soruşturmaları bu cümledendir.
Adalet Bakanlığı ise kendilerine Ocak 1997'de aktarılan iki konudan
birini Bakan Şevket Kazan'ın talimatına rağmen inceletmemiştir.
Turizm Bakanlığı, Kumarhaneler (Talih Oyunları Salonları) ile ilgili
hususları ele almış rapor tanzim etmiş, Ömer Lütfü Topal'a verilen ve
kayıtların gözardı edilmesi ile elde edilen sabıkasızlık kaydına dayalı
ruhsat işlerinde Bakanlığı yanıltan Adalet Bakanlığı adli sicil
ilgilileri hakkında işlem yapılmasını talep etmiş, ancak Emperyal
Şirketi'nin kanunsuz elde edilmiş işletme ruhsatlarını iptal etmeyi
-görüşmelerden anladığımız o ki- hatırlarına bile getirmemişlerdir.
Kasım 1997'deki uyarımız da bir sonuç vermemiştir.
Eximbank, Türkmenistan'da iki oteli kredilendirmiştir. Neticede
anlaşılmıştır ki bu iki oteli kumarhaneleri ile birlikte işleten
Emperyal Şirketi'dir ve esas borçlu da yine Emperyal'dir. Eximbank bu
bilgiye rağmen temdit taleplerini uygun karşılamıştır. Kendilerine
teftişin icraya karışmayacağı, ancak mevcut bilgilere rağmen Emperyal'in
kredisini yeniden temdit etmede hassiyet göstermeleri hatırlatılmıştır.
Susurluk olayı ile alakalı ve ilgi çekici bir husus da kurumların kendi
kusurlarını unutup bir diğerini suçlama konusundaki itinalı
davranışlarıdır. Askerler ise tam bir suskunluk ve sessizlik içinde
olaylara sadece seyir açısından bakmışlardır. Oysa Jandarmanın
söyleyecek çok sözü olması gerekirdi. Özellikle de Yeşil, itirafçılar
konusu ile Cem Ersever'in niçin veya nasıl öldürüldüğünü araştırıp
Kamuoyuna değilse bile Başbakanlığa duyurabilirlerdi.
Siyaset de Susurluk konusunda tarafsız olmamıştır. Konunun ülke meselesi
mi hükümet meselesi mi olduğu siyaset sahnesinde anlaşılamaz hale
getirilmiştir.
Bir sayın Devlet Bakanı "Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun, bu konudaki
birikimine rağmen kendisine müracaat etmemesini" tenkit konusu
yapmıştır. Hem de gazetelere beyanat vererek.
Kendisinin bakış açısının farklı olduğu iki gün sonraki beyanatıyla da
(Gizli Servisler, CIA vs.) ortaya çıktığı cevabını vermek elbette mümkün
olamamıştır. Üstelik Başbakan dahi partisinin ve şahsi politikasının
gözlüğünü kullanmamızı teklif etmemiş, empoze etmeye çalışmamışken sayın
Bakanın kişisel bakış açısını empoze etmekten öteye gitmeyecek bir
görüşme isteğini basının sayfalarına aktarması, kurulumuzun
çekimserliğinin haklılığını ortaya koymuştur.
Diğer bir husus da şudur; Teftiş Kurulu'nda yıllardan beri çalışan her
müfettiş görevi aldıktan sonra yasal imkanlar ve çalışacağı kurumlarla
başbaşa kalır. İlk defa -muhtemelen de son defa- sayın Başbakan,
karşılaşacağımız herhangi bir güçlüğü aşmamız için kendisine yaptığımız
müracaatı anında karşılamış, doğrudan veya dolaylı olarak
çalışmalarımıza yardımı dokunacak bilgilere ulaşmamız için gerekli her
türlü ilgi ve yardımı sağlamıştır.
Temmuz ayında görev verirken; Teftiş Kurulu'na hiçbir müdahale
yapılmaması, buna tevessül eden olursa ve gerekirse kendilerinin devreye
girmesi ve bürokrasiden gelebilecek rahatsızlığı gidermesi temennimizi
tereddütsüz kabul etmiştir. Sayın Başbakan bu şarta gereğinden fazla
riayet ettiği gibi çalışmaların safhalarında bilgi dahi istememiştir. Bu
durum bazı hükümet üyelerinin ve bazı milletvekillerinin ümitsizliğine
yol açtığını görmemiz üzerine Sayın Başbakan'a (20 Kasım 1997'de)
Devletle alâkalı pek çok irtibatı tesbit ettiğimizi ve Devlet
kurumlarında yapılacak pek çok düzenleme olduğunu, hükümetin ve
kamuoyunun önerilecek bu tasarruflar sonucu alınacak tedbirlerle
rahatlık duyabileceğini ifade etmek ihtiyacı hissedilmiştir.
Kamuoyu devletteki "Çete" irtibatlarına konsantre olmuşken bu konuya da
kısaca temas etmekte fayda vardır.
Çetelerin sadece silahlı ve insan öldüren görünümü tartışılmakta başta
uyuşturucu ticareti yapan gruplar gündeme gelmektedir. Bu kanunsuz yapı,
Devletin kolayca baş edeceği, dünyanın her tarafında müşahade edilen,
ortaya çıkan ve her ciddi Devlette hele de toplumsal reaksiyon doğmuşken
tasfiyesi mümkün bir görüntüdür. Oysa ülkemizde çete konusu iki ayrı
gelişme göstermiştir; birincisi Ömer Lütfü Topal organizasyonunun
uluslararası ölçekte ve değerde "mafya"laşma süreci, ikincisi silahlı
faaliyetlerin ve zor kullanmanın dışında kalan eğitimli, saygın
kişilerden oluşan, kravatlılar grubu olarak tariflenebilecek
gruplaşmalardır.
Ömer Lütfi Topal, yüzlerce milyar liralık gelir elde etme imkanına
kavuşarak belli bir dönemde devlete sızma ve rüşvet vererek iş yaptırma
seviyesinden, kamu görevlilerine artık emir verme seviyesine yükselirken
öldürülmüştür. Böylece Cumhuriyet tarihinin; polisten, jandarmadan,
yargıdan korkmayan ilk Amerikan tipi mafyalaşma süreci yarım kalmıştır.
Bu seviyeye ulaşan bir başka grup da yoktur.
Üstelik "Bitirimhane işleticisi Fındıkzadeli Ömer" bir süre sonra
kumarhanelerini tasfiye edip, yatırımlar yapmaya başlayan, fabrikalar
satın alan ve hatta fabrikalar kuran Ömer Bey olma tercihini net olarak
ortaya koymuşken, projelerini tahakkuk ettirme fırsatını bulamamıştır.
Yine de etrafındaki hale, koruyucu bulundurmasını, 3 - 5 arabayla
birlikte sokağa çıkmasını ve kendini korumak için tedbir almasını
gereksiz kılacak kadar geniş ve etkiliydi. Adamlarının habersizce aldığı
tedbiri de farkettiği anda çok şiddetli reaksiyon göstermiştir.
Bu tercih öldürülmesine yol açmamıştır. Kendisini öldüren sistem zaten
hertürlü tedbiri geçersiz kılacak kadar güçlüydü.
Konumuz açısından üzerinde durulan ikinci ve birincisinden çok daha
etkili çete faaliyeti, bizatihi devlet gücünün ve yetkisinin bu amaçla
kullanımı ve organize oluşudur.
Örnek olarak Bankalar verilecektir.
Başbakanlık Teftiş Kurulu 3 kamu bankasında bir değerlendirme yapmış ve
ortaya ürkütücü bir tablo çıkmıştır. Milyonlarca doların ve milyarlarca
TL'nin bu bankalara dönüşü mümkün görülmemektedir. Uzun vadeli teminat
mektuplarının nakde dönüşeceği muhakkaktır. Bankalar kendi
kârlılıklarını azaltma pahasına belli kişi ve firmaları finanse
etmiştir. Leasing ve off shore kredileri tam bir bataklıktır. İnşaatlar
aşırı derecede pahalıdır. İlerideki bölümlerde bu anlamda oluşan siyaset
- bürokrat ağırlıklı grup faaliyetlerine isimlendirilerek yer
verilecektir.
Belirtmek gerekir ki buradaki saygın isimler Bankalar Kanunu'na mugayir
işler ve işlemler yapmamışlar, DGM'lerin görev alanı kapsamında faaliyet
göstermişlerdir. Bankalarda cereyan eden olayların parasal boyutu,
kamuoyunun "Susurluk" olarak algıladığı olaylar toplamını aşacaktır. Ve
banka olaylarını genel kirlenmenin sebebi veya sonucu değil
hızlandırıcısı olarak kabullenmede isabetsizlik olmayacağına
inanılmaktadır. Çünkü kirliliğin hedefi para ve paranın sağlayacağı
güçtür.
Susurluk olayının çerçevesinin bu olduğu hususunda da ittifak vardır.
Bu bölümde yer alması gereken son bir husus da çalışmayı yürüten
Başbakanlık Teftiş Kurulu hakkındadır. Çalışma safahatinin hemen hemen
tamamı Başkanlığın tercihleri doğrultusunda cereyan etmiştir. Muhteva da
bu çerçevede belirlenmiştir. Zaman zaman kurulun tüm müfettişleri ve
yardımcıları dahi devreye girmişlerdir. Özellikle Başkan Yardımcısı
Osman Nuri Oduncu mevcut yükün büyük bölümünü taşımış, Başmüfettişler
Mehmet Akın ve Ayşegül Genç aylar boyu çalışmışlardır. Yine de tayin
edici karar ve tercihler başkanlıkça yapıldığı için hata ve
eksikliklerin tamamı başkanlığa ait olacaktır.
Ancak, bu çalışmanın temel iddiası; bilerek isteyerek ve hatalı olduğu
aşikâr hiçbir tercihin yapılmadığı noktasındadır.
Adı geçen müfettişler çalışmanın her safhasında sıkıntılı ve güç
incelemeleri yürütmüşler, derleme ve değerlendirmeleri üstlenmişlerdir.
SUSURLUK'LA İLGİLİ GELİŞMELER
Giriş bölümünde arz ve izah edildiği üzere Susurluk Olayı bir bütündür
ve olaylar zincirinden ibarettir.
İstanbul'da Özgür Gündem Gazetesi'nin bombalanması, Behçet Cantürk'ün
öldürülmesi, Diyarbakır'da yazar Musa Anter'in öldürülmesi; İstanbul'da
Tarık Ümit olayı ile Azerbaycan'da ihtilâl denemesi; Bodrum'da Hikmet
Babataş cinayeti, Gaziantep'te Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılması,
Bankaların trilyonluk kredileri gerçekte Ankara'da cereyan eden olayın
muhtelif veçheleridir.
Halen Milletvekili Sn. Hayri Kozakçıoğlu'nun "Ben Olağanüstü Hal Bölge
Valisi iken Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ı bölge sınırları dışına
çıkarmıştım" dediği olay her ne ise, bizim de Susurluk olayından
anladığımız aynı şeydir. Sn. Kozakçıoğlu işaret etmektedir ki Yeşil adlı
kişi Olağanüstü Hal Valilik çalışmaları için yararlı değil zararlıdır.
Ama yanı kişi Jandarma için, MİT için zararlı değil yararlı bir kişidir.
Hatta o kadar yararlıdır ki, Kocaeli Emniyet Müdürü, Hadi Özcan isimli
çete reisinin teslim olması için Yeşil'in aracılığına başvurmaktadır.
Bu kişi o kadar yararlıdır ki polis tarafından yanlışlıkla (veya MİT'e
gözdağı vermek için) karakola götürülüp sorgulandıktan sonra -gelip
adamınızı alın-denmekte ve serbest bırakılmakta, MİT'te kırılan kaburga
kemiklerini tedavi ettirmektedir.
Susurluk Olayı nedir? Kasım 1996'dan itibaren faili meçhul olaylar adeta
bıçakla kesilir gibi durmuştur. Susurluk işte budur.
Bir üst görevli Eylül 1997'de; "...yurtdışından geldi ve başımıza bela
oldu. Ortadan kaldırılması gerekiyor ama ortam müsait değil" diyordu.
Susurluk olayı bu değilse hangisidir?
Susurluk olayının başlangıcı belki de zamanın Başbakanı Çiller'in bir
cümlesinde gizlidir. "PKK'ya yardım eden işadamlarının listesi elimizde"
diyordu. Sonra da infazlar başladı. İnfazların kararını kim veriyordu?
Bozulmanın başlaması ve vatan - millet hesaplarının yerini kişisel
hesapların alması kaçınılmazdı ve öyle oldu. Bu rapor, Susurluk olayını
işte böyle algılamaktadır.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da zemin çok daha kaygandı. İtirafçılar,
korucular, aşiret reisleri zaten karmaşık bir yapı oluşturuyorlardı.
PKK'lı teröristle sade vatandaşı ayırdedecek açık bir ölçü bulmanın
güçlüğü ilave edilince, o bölgede vatanı için canını riske sokan polis -
asker gençlerimizin yaşadığı zorluğu anlamak kolaylaşacaktır.
Ancak kişisel hesapların gündeme gelişi ve uygulanışı çok sonralarıdır.
Bölgede yıllardır devam eden mücadele ve PKK saldırıları batı
bölgelerinde dahi genişleyen bir tepki yaratırken, olağanüstü hal
bölgesinde yaşayanların ve PKK ile mücadele eden devlet güçlerinin
tepkisini, öfkesini ve bazı şedit davranışlarını anlamak ve mazur görmek
mümkündür. Hatta zaruridir. Ancak bu olağan fakat karmaşık görünüm
içinde yer alan kurumları ve bu karmaşık yapıda gelişen bazı olayları
detaye etmek gereklidir. Böylece ülkenin PKK ile mücadelesinden,
Ankara'ya - İstanbul'a ve parasal ilişkilere uzanan bir güzergâhı görmek
mümkün olacaktır.
EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ
PKK ile mücadele 80'li yıllar boyunca Silahlı Kuvvetler'e
terkedilmişti. Siyasi tartışmalarda bile, hükümetlerin terör konusunda
bir tedbiri olmadığı bu konuyu askerlere tevdi ve terk ettiği tenkit
olarak söylenegelmiştir. Ardından ve 1991 sonlarında iktidar değişince
terörle mücadelede esasa müteallik bir değişimin gündeme geldiği
söylenemez. Asgaride uygulamalarda ve görünümde önemli bir fark ortaya
çıkmamıştır. Zaten 1992 yılının hakim faaliyetleri; devlette kadro
değişiklikleri, Cumhurbaşkanı ile tartışmalar ve özellikle de Koskotas
dosyalarıydı. Gazetelerin ve basının en önemli haberleri ve hükümetin
dikkati bu noktalardaydı. Daha sonra ve 1993 yılı köklü değişiklikleri
gündeme getirdi ve terörle mücadelede şahinler devri başladı.
Başbakan terörle mücadeleyi, ön plandaki faaliyeti olarak takdim etti.
Emniyet Genel Müdürlüğü'ne Mehmet Ağar geldi ve ciddi bir tercih
yapıldı; polis terörle mücadelede daha aktif olacak bir konuma getirildi
ve Özel Harekât Timleri ön plana çıktı.
Özel Harekât Timlerinin lehinde - aleyhinde çok şey söylenmiştir. Ancak
emniyetin dosyalarındaki rutin yazışmalara eğilince çok önemli bir
görüntü öncelikle tesbit edilmektedir. İl Valileri özel güvenlik
gerektiren her önemli olayda Özel Harekât Timleri'nin görevi
devralmasını, asgaride görevde olmasını talep etmektedirler. Hatta bir
çok Vali, tayinler sebebiyle eksilen kadroların süratle doldurulmasını
talep eden çok sayıda yazıyı imzalamışlardır.
Özel Harekât önceleri merkezde Şube Müdürlüğü, Ankara - İstanbul - İzmir
illerinde Bölge Grup Amirliği olarak teşkilatlanmıştı.
Genel Müdürlükte Asayiş Daire Başkanlığı'ndaki Şube Müdürlüğü daha sonra
Terörle Mücadele ve Harekat Dairesi Başkanlığı bünyesinde yer almış
26.7.1993 tarihli olup ancak Resmi Gazete'de yayımlanmayan Bakanlar
Kurulu Kararı ile Özel Harekat Daire Başkanlığı kurulmuştur.
Hatta 12.08.1993 tarihinde yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname ile
kanunda değişiklik yapılarak Özel Harekat Polis Okulu açılmasına ve özel
personel yetiştirilmesine imkan hazırlanmıştır.
Dairenin çalışmalarını düzenleyen Yönetmelik "Çok Gizli" işaretini
taşımaktadır. Bu yönetmeliğe göre daire doğrudan Genel Müdüre
bağlanmıştır.
Özel Harekât Dairesi "Devletin ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki temel
Anayasal düzenin yıkılmasına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü
bozmaya ve cumhuriyetin temel niteliklerini değiştirmeye yönelik baskı,
cebir, şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerini
kullanan terör örgütlerini meskun veya kırsal kesimde etkisiz hale
getirmek, rehin aldıkları kişi, uçak, araç ve yerleri kurtarmak için ani
müdahale, pusu, keşif, baskın ve operasyon yapmak üzere" kurulmuştur.
Kursu tamamlayıp Özel Harekat birimlerine atanmış personel, atamaya
yetkili amirin onayı olmaksızın branşı dışında bir hizmette
çalıştırılamamaktadır.
Özel Harekât Timleri ise en az 20 Özel Harekât personelinden oluşmakta,
sorumluluk bölgeleri ise "illerin polis mıntıkaları ve polis bölgesi
dışındaki kırsal alanlardır." Ancak polis sorumluluk bölgeleri dışında
askeri birimlerin talebi ve askeri makamların sorumluluğunda görev
yapmaktadırlar.
Mevcut evrakların tetkiki ve yazışmalar Özel Harekât Dairesi'nin
ayrıcalıklı durumu ve konumunu açıkça ortaya koymaktadır.
Belli başlı problemlere ise Dairenin 30.06.1997 tarihli brifing
dosyasında da yer verilmiştir.
Yetiştirilen toplam personel sayısı 8443 kişidir. 2043 kişi çeşitli
sebeplerle ayrılmıştır.
TİM'lerin çalışma, dinlenme, yıllık izin şartları genelde çok ağır ve
zahmetli uygulamaları gerektirir. Bu sebeple de tazminatlar
ödenmektedir. (1) Özel Harekat personelinin dağılımında kısa sürede
ciddi problemler ortaya çıkmıştır. Süresini tamamlayan personelin
atanması sonucu 1998 yılında Türkiye genelinde ve bölge dışında 5000
personel birikecek oysa Olağanüstü Hal Bölgesi'nde sadece 1600 personel
kalacaktır. Personel tercihleri dikkate alındığında ise Batı'da beş ilde
talepler yoğunlaşmaktadır.
İşte bu durum Özel Harekât Dairesi'nin kısa bir dönemde beklenen
fonksiyonunun dışına çıktığını ortaya sermektedir.
Brifing raporunda açıkça "İllerdeki bu dengesiz dağılımdan dolayı
birimimizin asıl görev yoğunluğunun bulunduğu Doğu ve Güneydoğu
illerimizde büyük bir boşluğa sebep olacağı gibi Batı illerimizde de
personel sayısı kabarık sorunlu şubeler yaratacağı gerçektir. Bundan da
anlaşılacağı gibi yeni kurslar açarak, Doğu'daki ihtiyacı mümkün oluyor
gibi görünse de Batı illerinde yığılmanın önüne geçmek mümkün
olmayacaktır. Kaldı ki, yeni kursların da getirmiş olduğu maddi külfet
oldukça yüksektir."
Bu gerçekçi tesbit Özel Harekât Dairesi'nin genel ve çözümlenemeyen
problem yönünü açıklamaktadır. Ancak bu personel probleminin beraberinde
getirdiği ve birçok ilgilinin "Güneydoğu Sendromu" ifadesiyle
tariflediği daha derin ve köklü bir başka problem vardır; Güneydoğu'da
silah elde, teröristlerle çarpışan, teröre yardım ve yataklık eden
kişileri dağda, köyde ve mezrada takip eden Özel Harekâtçı Polis,
Batı'ya geldiğinde yine aynı insanları görmektedir. Hatta arama yaptığı
ücra köyden göç etmiş insanların yeni taşındığı evin bir alt sokağında
ve yine "bir grup halinde" ikamet ettiklerini görünce kendisi ve ailesi
için "tedbir" almak zaruretini hissetmektedir.
Bir süre sonra Özel Harekât Tim'leri ama bu defa savunma saikiyle
oluşturulmaktadır.
Burada kritik bir başka husus vardır; Emniyet Müdürleri atandıkları
illere kendi ekipleri ile, seçtiği yardımcılar ve "Tim"lerle
gitmektedirler. Böylece Güneydoğu'daki "Tim" Batıda bir ilde de
oluşmakta eski dayanışma ve "ilişkiler" aynen sürdürülmektedir.
İlişkilerinin sürdürülmesinde iki önemli unsur vardır; Birincisi korunma
ve güvenlik, ikincisi Olağanüstü Hal Bölgesi'nin yagyın ve tabii hale
gelen kaçınılmazlığa bürünmüş işleri.
Açıkça ifade ve itiraf etmek gerekir; yakalanan veya ölü ele geçen
PKK'lıların üzerinde silah, mermi, teçhizat, patlayıcı, telsiz hatta
barınaklarda çuvallarla yiyecek, giyecek bulunmakta fakat asla para,
döviz ele geçmemektedir. Hiç değilse yakalanan ve kod adı bile teşhis
edilen bölge ve tim sorumlularında dahi acil ihtiyaçlar için para-döviz
bulunamamaktadır.
Bölgede görev yapmış görevliler haklı olarak PKK'lı teröristin canı da
malı da Devlete helaldir görüşündedirler.
Ancak daha sonra Batı illerinde, doğudan göç etmiş ve polis asayiş
görevlilerince "rahat durmadıkları" belirtilen Kürt grupları Özel Tim'in
hedefi haline gelmektedirler. Gerçekten çarşı - pazarı, yeraltı
dünyasının çeşitli faaliyetlerini zorla ele geçiren Kürt gruplarını
kontrol altına almak ve illegal kazançlarına ortak olmak "helal bir iş"i
teşkil etmektedir.
Özellikle Doğu'daki korucu ve itirafçı grupları gelecekleri belirsiz
olduğu için yaygın bir çeteleşme sürecindedirler. Bu işlerse Yeşil'in
"Akıllı olun. Yalnız başınıza yemeyin. Paylaşın. Aksi halde size bu
kazancı yedirmezler. Kustururlar" anlayışı doğrultusunda paylaşmayı
gerekli kılmaktadır.
Böyle bir çeteleşme süreci daha Doğu ve Güneydoğu illeriyle sınırlı
kalamazdı. Ve kalmadı. Büyük illere doğru genişlemeler oldu ve
müesseseleri-devleti tahribeden-çürüten bir veçheye büründü. (2) Aylar
süren görüşmelerimizin verdiği bir sonucu Sayın Başbakan'a arz etmek
gerekir. Bu kirlilik içinde yeralan gruplar, mantıklı -ama isbata
ilişkin bir belge olmaksızın- bir sıralamaya tabi tutulabilir.
Birkaç yüz kişiden ibaret olmalarına rağmen itirafçılar yaptıkları
itibarıyla bir numaradırlar.
Korucular çok kalabalık ve sayıca çok fazla illegal faaliyetin sahibi
olmalarına karşılık oransal olarak ikinci sırayı almaktadırlar.
Üçüncü sırada polis daha sonra da jandarma yer almaktadır.
Burada hassas bir noktaya temas etmek gerekir. MİT'te Sayın Başbakan'ın
başkanlığında yapılan toplantıda da açıkça izah edildiği üzere;
görüştüğümüz resmi-sivil hiçbir görevli, sivil ve şahsımıza itimadını
teyit eden hiçbir kişi. Genelkurmay'a bağlı -Jandarma dışındaki-
birliklerin ve kumanda kademelerinin bu eylemlerin içinde yeraldığına
dair herhangi bir iddiayı gündeme getirmemişlerdir.
Özel Eğitim görmüş Özel Harekâtçılar bölgeden ayrıldıktan sonra bazıları
Güneydoğu şartlarını Batı'ya taşırken, silahlı kuvvetlerin özel eğitim
görmüş komandoları terhisten sonra evine - köyüne - işine dönmüştür.
Güneydoğu sendromunun, disiplinin hakim olduğu askeri ve düzenli
birliklerin ortaya çıkmadığı görülmektedir.
Bu bölümdeki konumuz ise, kısaca Emniyet Teşkilatı'dır. Ancak bazı
konuları detaye etmeden bir genel açıklamaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Polis teşkilatımız 150 bin kişidir. Çok iyi yetişmiş uzmanların yanında,
fedakarca çalışan ve her an hayatı dahil mesleğini ve geleceğini risk
eden onbinlerce kişiyi suçlamak ve töhmet altında bırakmak elbette
düşünülemez. Ancak polis teşkilatında Susurluk olayı bağlantısı yoktur
demekte realist bir tavır olamaz. Buradaki ince çizgi, çalışmamızın tüm
safhalarında dikkatle göz önünde tutulmuştur.
Başbakan değişikliğinden sonra 1993 yılının ikinci yarısında polis ve
istihbarat sisteminde köklü ve kamuoyunun yakın ilgisini çeken
değişiklikler olmuştur. Daha sonraki dönemde değişikliğin köklü ve derin
etkileri olan bir mahiyet kazandığı ortaya çıkmıştır.
Emniyet Genel Müdürlüğü'ne parlak ve atak bir isim sahibi getirilmiştir;
Mehmet Ağar. MİT Müsteşarı'nın değiştirilmesi gündeme gelmiş ancak bu
operasyon yapılamamış. Mehmet Eymür'ün geri dönmesi pekçok kişiyi
hayrete düşürmüştür. Çünkü Mehmet Eymür de adaşı gibi parlak ve atak bir
kişiliktir. Ancak her ikisinin arası kapatılamayacak kadar derinden
açıktır ve yıllar geçince anlaşmazlığın derinliği iyice ortaya
çıkmıştır.
Bu arada Başbakanlığın ilgi çekici tasarrufları devam etmiştir. MİT eski
başkanlarından Nuri Gündeş, Başbakan İstihbarat Başmüşavirliği'ne
getirilmiştir ki Nuri Gündeş'le Mehmet Eymür'ün arasında dostane olmayan
bir geçmiş vardır. (3) Mehmet Ağar ise Eymür'ün yakın dostu E.Yarbay
Korkut Eken'i yanına müşavir ve Özel Harekât Timlerinin eğiticisi olarak
görevlendirmiştir. (K.Eken'in EMniyet'ten önceki geçici görev yeri
Başbakanlık idi.) Böylece Başbakan'ın etrafında yepyeni ve etkili,
parlak isimlerden müteşekkil bir çerçeve oluşmuştur.
MİT Müsteşarı Sönmez Köksal'ın MİT'te gençleştirme projesi bu çevre
tarafından engellenmiştir. Özellikle Nuri Gündeş Başbakanın eşi ile
yakın ilişkisi sayesinde etkili olmuştur. Mehmet Eymür'ün aynı kanalı
kullandığı ise yaygın bir bilgidir. (4)
İbrahim Şahin'in Özel Harekât Daire Başkanlığı'na getirilmesi sonucu
Korkut Eken'in bu dairedeki nüfuzu olağanüstü artmıştır. İbrahim
Şahin'in bölümüne verdiği talimat, "Korkut Eken'in isteklerinin kendi
talimatı olarak uygulanması" tarzındadır. Daha da önemlisi Korkut
Eken'in Genel Müdür Müşaviri olarak çalışacağı tüm teşkilâta ve İl
Müdürlüklerine de duyurulmuştur.
Bu dönemde Özel Harekât Dairesi güçlenmiş, sayıca artmış, Doğu ve
Güneydoğu'da Özel Timlerin başarısı ve etkinliği en yüksek noktaya
ulaşmıştır.
Genel Müdür Mehmet Ağar, Başbakan'ın sağladığı destek ve emrindeki
Teşkilâtla gerçekten etkili -zaman zaman bürokrasitden bildiğimiz
örnekleri gibi- bir güce ulaşmıştır. Polis teşkilâtının ülke genelindeki
yaygın fonksiyonu, bu gücü olağanüstü boyutlara taşımıştır.
Polis teşkilâtına sağlanan imkânlar da artmıştır. Ama en önemlisi,
Başbakan'ın destek ve güvenidir.
Polis Teşkilâtı bu görünüm içinde önemli bir projeyi ele almıştır. PKK
lideri Abdullah Öcalan'ın yakalanması veya öldürülmesi. Böyle bir
projenin gerçekleşmesi, hem teşkilâtın prestijini artıracak hem de
siyaseten çok fazla prim yapacaktır. (Bu arada Tarık Ümit de İngiltere,
Belçika ve Hollanda'da Dursun Karataş'ın izini sürmeye başlamıştır.
Uyuşturucu taciri ve Hayali ihracatçı Nurettin Güven de aynı ekiptedir.)
Bu amaçla "örtülü ödenek"ten fon da ayrılmıştır. MİT kendi
kaynaklarından 12.5 milyon doları defaten Emniyet Genel Müdürlüğü'ne
nakit olarak tevdi etmiştir. (Bu ödeme, ancak Başbakan'ın talimatıyla
olabileceği için niçin verildiği veya nasıl verildiği konusu detaye
edilmemiştir.) Bu miktar daha sonra ve yine örtülü ödenek imkânlarıyla
artırılmıştır. iddialar 70 milyon dolarlık bir fon oluşturulduğu
şeklindeyse de Başkanlığımız bu meblağın 40 - 50 milyon dolar civarında
olacağı kanaatindedir. Bu kanaat ilgililere yapılan görüşmeler ve elde
edilen diğer bilgiler sonucu edinilmiştir.
Silah taciri Ertaç Tinar'ın İsviçre'de mukim Genel Müdürü Max
Bretscher'in anlatımıyla "Ertaç Tinar 70 milyon dolar civarında bir
fondan bahsediyor ve bununla Türk Hükümeti'nin temin edemediği silah ve
araçların satın alınacağını anlatıyor" olsa dahi 70 milyon doların
tamamının yurtdışına çıkmadığı hemen hemen kesin gibidir.
Ertaç Tinar, Londra'da yerleşik Hospro firmasının sahibi ve
yöneticisidir. Hospro 100 poundluk sermayeye sahip bir tabela
şirketidir. Uzun yıllar sağlık sektöründe faaliyet göstermiştir. Türk
hastanelerine, İstanbul Üniversitesi sağlık kurumlarına milyarlarca
liralık teçhizat satmıştır. Edinilen kanaat satın alınan bu cihazlarla
hastanelerin özellikle de kalp ve damar cerrahi ünitelerinin ciddi
şekilde suistimal edildiği şeklindedir.
Ertaç Tinar 1994 yılına kadar, Kıbrıs pasaportu ile ve yabancı sermayeli
bir şirketin Türkiye temsilcisi yabancı personel statüsünde faaliyette
bulunmuştur. Yabancı Sermaye Dairesi -ne hikmetse- Geyve doğumlu bir
Türk, Kıbrıs pasaportu ibraz edince kendisine yabancı personel için
düşünülmüş çalışma iznini vermekte mahzur görmemektedir. Yabancı Sermaye
Dairesi'nin çalışma izni de Emniyet Genel Müdürlüğü'nde adeta otomatik
bir şekilde ikamet iznine dönüşmektedir.(5) Neticede Türk vatandaşı
Ertaç Tinar, ülkemizde çalışan yabancı personel statüsüne dahil
edilmiştir.
Ertaç Tinar 1994 yılında hatta 1993 yılı sonlarında Emniyet Genel
Müdürlüğü'ne müracaat ederek silah hibe etmek istediğini belirtmiş ve bu
talep uygun görülmüştür. Bu arada birkaç ihaleye de katılmıştır.
Kazandığı ihalelerde klasik müfettiş gözüyle problem olmadığı ifade
edilemezse de bu konu Başkanlığımızca irdelenmemiştir. Sadece Emniyet
Genel Müdürlüğü'nü, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'nin kurulması
safhasını ilgilendiren KHK maddelerine dayanarak ihalelerde klasik ihale
metodlarının dışına çıkma, uygulamalarına son verilmesi gereğine işaret
edilecektir.
Ertaç Tinar'ın hibe talebi Genel Müdürlükçe uygun görülmüş silah ve
teçhizat kolileri 1994 yılından itibaren ülkeye gelmeye başlamıştır. (Ertaç
Tinar bu arada şahsi dostu Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Ertuğrul
Oğan'ın tavassutuyla ve hemen hemen bir günde Türk pasaportu da almış ve
daha sonra Kırmızı Pasaport taşımak üzere Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti'nin Cenevre Fahri Temsilcisi olmaya talip olmuştur.)
Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre; Hospro 82 milyar liralık 154
kalem malzemeyi hibe etmiş, sadece 10 Baretta ve susturucusu
kaybolmuştur. Ertaç Tinar'ın iş arkadaşı Max Bretscher'e göre Tinar "bir
yıl içinde Divonne'daki evini ödedi. Versoix'deki apartmanını aldı. 1.7
milyona yeni bir ev, bir 600 Mercedes, bir Crysler Voyager ve karısına
bir Mercedes 320 satın almıştı. Hepsini bir yıl içinde ve bu 70 milyon
dolardan aldı."
HİBE TEÇHİZAT VE SİLAHLAR
Bu konunun iki büyük özelliği vardır;
1. Parası ödenerek alınan silah; mühimmat ve teçhizat,
2. İsrail'le -Mossad'la- kurulan ilişkiler.
Her iki konunun çözümü de Hospro firması Ertaç Tinar tarafından
geliştirilmiştir.
Hospro İsrail'den satın aldığı silahları hibe olarak Türkiye'ye
sevketmiş ve Emniyet kayıtlarına hibe adı altında geçmiştir. Bu konu
üzerinde teferruatıyla durmak ihtiyacı vardır.
Hospro firması İngiltere'de kurulmuş bir limited şirkettir.
Şirketin sahibi veya ortağı olarak görünen Ertaç Tinar, Geyve doğumlu
bir Türk vatandaşıdır. Kendisi bilahare KKTC tabiiyetine girmiştir.
Türkiye'de Hospro firmasının temsilcisi olarak Yabancı Sermaye
Dairesi'nden izin alarak çalışmaya başlamıştır.
Ertaç Tinar, 1993 yılına kadar sağlık alanında faaliyet göstermiş,
Sağlık Bakanlığı'na çeşitli tıbbi araçlar satmıştır.
Tinar, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.Bülent Berkarda ile METSAN
adıyla bir şirkette ortaklık kurmuş ve muhtemelen yine tıbbi cihaz
satışında yer ve rol almıştır.
Adıgeçen, daha sonra KKTC'nin Cenevre Fahri Konsolosluğu'na talip
olduğunda referans olarak Adalet Bakanı Sn. Mehmet Ağar'ı göstermiştir.
Hospro, İngiltere'de kurulu bir tabela şirketidir. Sermayesi 100
pound'dur. Yıllardan beri de bu sermaye yapısı değişmemiş hisseler yarı
yarıya Direktör Ertaç Tinar ve sekreter Nurdan Bergeman -bilahare Tinar-
arasında bölüşülmüştür.
İngiliz şirketler dairesi Company House'dan detaylı bilgi alınmış, 150
sayfayı bulan dökümanlar, teşkil edilen bir uzmanlar grubunca tercüme
edilmiş ve ticari, mali yaypısı ve faaliyetleri itibarıyla
değerlendirilmiştir.
Uzmanlar grubu, şirketin "100 pound gibi komik bir sermaye ile
kurulduğunu, bugüne kadar sermayesinde herhangi bir artırım yapılmamış
olmasını, şirket adreslerinin sık sık değişmesini, hisse dağılımının bir
idareci ve bir sekreter arasında bölüşülmesini, bilançolarında
yaptıkları faaliyetlerle ilgili hiçbir kalemin bulunmamasını, bilançoda
sürekli ve artan oranda zararın yeralmasını, borçların aktiflerinden
daha fazla olmasını" şirketin gerçek anlamda bir şirket olamayacağını
düşündürdüğünü belirterek, Company House'un dört defa şirketin kayıttan
çıkarılıp feshedileceği ihbarında bulunduğunu, sonradan (ve muhtemelen
yapılan itirazlar üzerine) sarfınazar edildiğini, denetim firmasının
adresi de aynı olduğundan usuli bir denetim yapılmakta olduğunun ortaya
çıktığını, belirtmektedirler.
Şirket 1991 tarihli beyanında, tıbbi cihaz ve ekipmanlarla ilgili
uluslararası ticaret yaptığını açıklamaktadır. Ancak ticari faaliyetler,
binlerce pound olarak değil yüzlü rakkamlarla bilançoda yeralmaktadır.
Yine 1991 tarihinde şirket Türkiye'de şube açmak amacıyla 70 milyon
liralık bir tutarı uzun vadeli sermayeye aktarmıştır. Ve İstanbul'da 70
milyon TL. ile şirket tesis edilmiştir.
Muhtelif yıllara ait bilançolarda şirket faaliyetlerine ilişkin bir
kaleme rastlanmamaktadır. 31 Aralık 1995 tarihli beyannamede kâr - zarar
hesabında 7046 pound görünmekte, 1 yıl vadeli alacakları ise 135.446
pound olarak yeralmaktadır.
Sağlık Bakanlığı'ndan edinilen bilgilere göre Hospro'nun Sağlık Sektörü
ile ilişkisi 1978 yıllarına kadar gitmektedir. Dr.Mürşit Koryak Astım
Hastanesi 1978 - 1983 döneminde bu firmadan müteaddit kere tıbbi cihaz
almıştır. Daha sonra bu hastane Koşuyolu Kalp Damar Cerrahi Merkezi
olunca ilişkiler, Dr.Koryak'ın başhekim olduğu sürece devam etmiştir.
Üniversite Hastaneleri de Hospro ile ilişki kurmuş, Akdeniz Üniversitesi
firmadan Akciğer Pompası satın almıştır. Daha sonraları firma
İngiltere'ye hasta götürmeye başlamıştır.
Siyami Ersek Kalp Damar Cerrahi Merkezi 1988-1992 yıllarında Hospro'ya
çeşitli ihaleler vermiştir.
Sağlık Bakanlığı'nın tüm ihaleleri araştırılmamış sadece merkezde
Ankara'da mevcut kayıtlar bir hekim tarafından incelenmiştir.
Önemli olan husus şudur; sağlık sektöründe faaliyette olan Hospro 1992
yılını takiben bu sektörde görünmemektedir. Bu tarihten sonra firma ve
Eratç Tinar Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarında ortaya çıkmaktadır.
Özel Harekât Daire Başkanı İbrahim Şahin 23.2.1994 tarihinde "çok acele"
kaydıyla bazı malzemelere ihtiyaç duyduğunu belirtmiş, 285 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin 3. maddesindeki muafiyetlerden yararlanarak ve
pazarlık usulüyle Hospro firmasından alımı için Genel Müdür Mehmet Ağar
27.2.1994 tarihinde onay vermiştir. İlgili Daire yetkilileri Hospro'yu
ve Ertaç Tinar'ı tanımadıklarını isimlerin "makam"dan verildiğini
söylemişlerdir.
Olağanüsüt Hal Bölge Valiliği'nin kurulması hakkındaki 285 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin 3. maddesi, Valilik teşkilâtının kurulmasını ve
kamu kurumlarının bu konudaki talepleri yerine getirmesini
düzenlemektedir. Bu maddenin Emniyet Genel Müdürlüğü'ne her türlü dış
alımı tek firmadan, pazarlık yoluyla ve uygun görecekleri fiyattan satın
almalarına imkan verdiği söylenemez.
Ayrıca Hospro Limited'in nasıl ve nereden bulunduğu da belli değildir.
Ertesi günü 28.2.1994'te toplanan ihale komisyonu 1.040.850 dolar olarak
yapılmış teklifi yüzde 3 indirimle 1.009.000 dolar olarak hadde layık
bulmuş ve satınalınmasına karar verilmiştir. Karar Mart 1994'te Genel
Müdür Mehmet Ağar tarafından onaylanmış firma İsrail menşeili teçhizatı
temin etmiş, Merkez Bankası 18.06.1994'de ithalat bedeli olan 1.009.000
doları toplam 32.5 milyar TL. karşılığı olarak transfer etmiştir.
Bu satın almanın bu kadar süratle yürümesi takdire şayansa da aynı hız
diğer konularda görülememektedir.
Yine aynı tarihte yapılan bir talep, yukarıdaki seyri takibederek
28.2.1994'te bu defa 1.211.214 dolarlık bir başka alıma konu olmuştur.
Bir diğer alım ise 203 bin dolarlıktır. Her üç alım Hospro firmasından
yapılmış ve standart yüzde 3 indirime tabi olmuştur.
İhale Komisyonu kararları da 150, 151 ve 152 olarak birbirini takibetmiş
Genel Müdür Mehmet Ağar her üç kararı aynı tarihte imzalamıştır.
Burada dikkati çeken temel husus, Hospro firmasının aniden devreye
girişidir. Bir tabelâ şirketinin Türk Emniyet Teşkilâtına milyarlarca
liralık silah ve teçhizatı hibe etmesi de ilgi çekicidir.
Eğer hibe, İsrail Devleti tarafından yapılıyor ise bu sistemin devletin
diğer kuruluşlarınca oluşturulması gerekirdi. Eğer hibe olarak
gösterilen işlem, gerçekte bir satın almaysa hiçbir gerekçe bu durumu
izah edemez. Emniyet teşkilâtında gelişigüzel işlemleri, terörle
mücadele veya vatan için döğüşmekle de izah etmek mümkün olamaz. Kaldı
ki süratli alım yapmanın bir çok yolu yukarıda açıklandığı üzere vardır
ve süratle hareket etmek mümkündür.
Silahlarla ilgili sorunlar bitmemiştir. Ülkeye gelen silâh ve malzeme
miktarı belli değildir. Özel Harekât Dairesi, naklettiği silahların
kaydını tutmadığı gibi, Bakım-İkmal Dairesi'nden kolilerin "orijinal
ambalajları açılmadan" kendilerine teslim edilmesini istemiş aradan
aylar geçtikten sonra sayım yapılmış ve bize göre "istedikleri şekilde"
kayıt tutulmuştur.
Yapılan soruşturmalarda ise konu; Susurluk kazasında ortaya çıkan
susturuculu Baretta'ya ilişkin kamuoyu baskısı sebebiyle, 10 adet kayıp
Baretta ile sınırlı tutulmuştur.
Hangi silâhların ve malzemenin geldiği de bugüne kadar
aydınlatılamamıştır.
Hibe teçhizatın, temininden kayda alınmasına kadar bir seri hatalı işlem
vardır. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün o dönemde üzerinde durduğu esas konu
ise Mossad'la ilişki kurmaktır. Ödemelerin, Ertaç Tinar'ın devreye
girmesinin, İsrail'e yapılan ziyaretlerin esas amacı, Mossad ilişkisi ve
Abdullah Öcalan'a karşı yapılacak operasyondur. Hatta hibe malzemelerin
gerekçesinin de Öcalan karşılığı yapılan ve yapılacak ödemelerin kamufle
edilmesi amacına dönük olduğu ifade edilmektedir. Ancak bu noktada da
bir açıklık vardır. Ödemeler Ertaç Tinar'a yapılmakta hizmet İsrail'den
beklenmektedir.
Bu arada Milli İstihbarat Teşkilatı'ndan alınan bilgilere göre, Ertaç
Tinar halen tahsil edemediği 10 - 15 milyon doların peşindedir. Hizmet
görülmediğine göre, bu ödemenin yapılmamış olmasını tabii karşılamak
gerekmektedir.
Ancak burada da bir problem vardır; bir başka ülkeden Hospro'nun teminat
mektubuyla elde edilen silahlar, ödeme yapılmadığı için sevkedilememiş
ve teminat mektubu nakte tahvil edilmiş ve Ertaç Tinar tarafından
ödenmiştir.
Değişen şartlar sebebiyle Türk tarafı ödemeyi yapmamakta, parası ödenmiş
silahlar Tinar'ın elinde kalmaktadır.
Ödemelerin, İsrail'den elde edilecek destek Mossad istihbaratı için
yapıldığı iddiaları da güvenilirliğini kaybetmektedir.
Buradaki önemli nokta, polisin yurtdışı önemli bir operasyonu
üstlenmesindeki tercihtir. Böyle bir tercih yapıldığına, kaynak tahsis
edildiğine göre hükümet yetkililerinin bu konuda bilgisi ve onayı olması
gerekir. Bu tip işler için MİT'in devreden çıkarılmasındaki
isabetsizliğe de işaret etmek icab eder. Kaldı ki MİT de bu yönde
operasyon hazırlığı içindedir ve hazırlıklar uzun bir zaman almış, ancak
Öcalan yaptığı operasyondan sağ olarak kurtulmuştur. Suriye'deki tesis
havaya uçurulmuş o sırada telefonla konuşan Öcalan'ın konuşması yarım
kalmışsa da 20 dakika sonra telsizle konuştuğu tesbit edilince
kurtulduğu ortaya çıkmıştır.
Suriye askeri birlikleri operasyon mahallini ablukaya almış, bu
operasyon Suriyeli ilgililer tarafından CIA veya Mossad'a maledilmiştir.
Gücün ve imkânların bölünmesi, öncelikle başarısızlığı tevlit etmiştir.
Daha sonraları da her iki teşkilat diğerinin çabalarını küçümsemiş ve bu
hal her iki teşkilatın işbirliği imkanlarını belki de yok etme noktasına
kadar sınırlamıştır.
Mossad Başkanı'nın Emniyet Genel Müdürü'nü, keza CIA yetkililerinin
Emniyet ziyareti bir başka olumsuzluğun sebebi olmuştur. İstihbarat
teşkilatları arasında, görevin MİT'e değil Emniyet'e verildiğinin
Başbakan tarafından ifade edildiğinin iddia edilmesi ise, karşılıklı
çekişmenin boyutlarını büyütmüş ve görev yapılmasını sınırlayan bir
unsur haline gelmiştir.
"Bu arada Askeri İstihbarat'ın da yurtdışına açıldığı bir başka iddia
halinde söylenmiş, bu durum birbirini tamamlama amacının zıddı
gelişmelerin ne kadar derin olduğunu ortaya koymuştur.
Bu ayırım, teçhizat ve teknik yatırım ve harcamalarda da tekrarlara yol
açmıştır. Bir taraftan aşırı kaynak israfı gündeme gelmiş, öte yandan
kurumlar birbirlerini geri kalmakla, beceri noksanlığıyla itham etmeye
başlamışlardır.
MİT'in ifadesiyle "İcra karmaşası istihbarat alanında daha da
boyutlanmakta" sorunlar polis - jandarma - MİT bağlamında
şekillenmektedir.
"MİT kaynaklarına yönelik olarak günümüze dek yapılan uygulamalarda;
açığa çıkarma, baskı ve tehdit ile göreve sevketme, tutuklama gibi
olayların yanısıra faili meçhul cinayetlere kurban gitme de sıkça
görülmektedir.
Söz konusu baskıların OHAL bölgesinde yoğunlaştığı, baskı ve öldürme
olaylarının 1992 yılından itibaren tırmanışa geçtiği, 1994, 1995, 1996
yıllarında dikkati çekecek düzeyde arttığı, 1997 yılında ise trendin
önemli oranda düştüğü gözlenmektedir.
1992 yılından günümüze kadar 100'ün üzerinde MİT kaynağı güvenlik
birimlerince sorguya alınmış, önemli bir kısmı şiddet dahil baskıya tabi
tutulmuş, 25 civarında kaynak demaske edilmiş, bunlardan 15'i bu sebeple
veya faili meçhul cinayetlere kurban gitmeleri sonucu hayatlarını
kaybetmiştir."
Bu cümlelerde polise yönelmiş açık bir suçlama vardır. Ayrıca
işbirliğinin hangi noktalara kadar gerilemiş olduğu da ortaya
çıkmaktadır.
MİT tarafından cevaplandırılması istenen sorulara karşılık görüşlerini
detaye eden teşkilat, MİT - siyasetçi ilişkisinde ise önceki
sayfalardaki ifadelerimizi teyid eden görüşlere yer vermektedir.
MİT'in, baskılara kendi yöntemleri ile direndiği ancak bu titizliğe
rağmen istenmeyen müdahalelerin olabildiği anlatıldıktan sonra örnek
olarak Mehmet Eymür, Tolga Şakir Atik, Nuri Gündeş ve Korkut Eken'in adı
zikredilmektedir.
Emniyet Genel Müdürlüğü, siyasetin tercihini net olarak ortaya koyması
ile MİT'in önüne geçmiştir. Teknik cihazlamada bile Emniyet ilgilileri,
müstehzi bir eda ile "bizden öğrendiler" "bizden sonra başladılar"
demektedirler.
MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI
Susurluk olayında MİT'in de yeraldığı görüşü ve iddiası Teşkilât üst
yönetimini ciddi olarak incitmektedir. Teşkilât mensupları da haklı bir
alınganlık ve üzüntü izhar etmektedirler.
Ancak kamuoyunda bu yönde oluşan kanaatin de MİT tarafından ciddiye
alınmadığı görülmektedir. Çünkü bu kanaatin oluşma sebebi yine MİT'tir.
Susurluk kazasından 15 dakika sonra TV'lerin Mehmet Özbay kimliğiyle
ölen şahsın Abdullah Çatlı olduğunu açıklaması, MİT'in verdiği bir haber
olarak söylenmiş, yazılmış, kulaktan kulağa fısıldanmıştır. Daha sonraki
gelişmelerde MİT'in Mehmet Özbay'ın gerçek hüviyetini çok uzun süreden
beri bildiği ispatlanmıştır. Hatta Temmuz 1996'da Mehmet Eymür'ün
hazırladığı bir rapordan gazetecilerin not almasına izin verdiği de
tespit edilmiştir.
Yine Mehmet Eymür'ün Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'la yaptığı
görüşmelerde; Çatlı'dan bahsettikleri, Çatlı'nın Baysa şirketinin
yapacağı "Petrol işi" için Hadi Özcan'la görüştüğü, Kocaeli çetesi olan
Hadi Özcan'ın Belediye Başkanı'nı öldürmeye karar verdiği, Emniyet
Müdürü Affan Bey'in Hadi Özcan'ın artık teslim olması gerektiğini
söylediğini ve karşılıklı bilgilendirme için sayısız görüşmeler
yaptıkları bilinmektedir.
MİT Müsteşarı'nın bilgisine ancak Aralık 1997'de sunulan Ekim 1996
tarihli bir görüşme notunda, MİT elemanlarından Duran Fırat'ın Fatih
Bucak'la yaptığı bir görüşmede, Ömer Lütfi Topal'ı polislerin
öldürdüğünün iddia edildiği kayıtlıdır.
Yine Mehmet Eymür ve grubu Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılışında araçta
parmak izi bulunan (Drej Ali grubundan) Müfit Sement'in kurtarılması
için Yaprak grubuyla görüşmekte hatta Müfit Sement MİT'de Eymür'ün
telefonuyla Yaprak'ın yetkili adamıyla müzakere ve pazarlık
yürütmektedir. Görüşmenin detayı ülke için hüzün vericidir. Yaprak
çetesinin yetkilisi, "mütecaviz ve tehditkâr bir edayla, Eymür'e söz
verdiklerini polis vs'nin işi olamayacağını, kendilerinin sözlerini
tutacakları, kendi bölgelerinde sadece kendilerinin hakim olduğunu"
belirtir bir tarzda konuşmaktadır.
MİT yetkilileri bu rezalete katlanmakta, Yaprak'ın telefonlarını
dinleyen polis ise ses çıkarmamakla bu devlet ayıbının içinde
yeralmaktadır.
Yeşil'in nasıl bir kişilik olduğu; etrafına topladığı itirafçılarla
haraç, gasp, haneye tecavüz, ırza tecavüz, soygun, öldürme, işkence,
adam kaçırma vb. gibi çeşitli olayların faili olduğu bilinirken kamu
otoritelerinin kendisiyle işbirliği yapmaya devam etmesini izah etmek
güçleşmektedir.
MİT gibi saygın bir kuruluşun saygın olmayan kişileri de kullanmasını
anlamak elbette mümkündür. Ancak samimiyet ve işbirliğine varan
yakınlığın izahı gerekir.
MİT'in hangi yurtdışı proje veya eylem olursa olsun Yeşil'i birkaç defa
kullanması kabul edilebilir nitelikte bir uygulama olamaz. Çünkü
Yeşil'in Özel İstihbarat Dairesi'yle ilişkisi Teşkilata saygı, korku,
boyun eğme ölçeğinde değil samimiyet noktasındadır.
OHAL Bölgesi'nde Asayiş Kolordusunun gözü önünde akla gelebilecek her
türlü rezaletin yapılması ne kadar vahimse, merkezi hükümette Yeşil'in
Ziraat Bankası Heykel Şubesi'nde Ahmet Demir adına açtırdığı hesabı
haraç toplamak için kullanması da o kadar vahimdir.
Bu hesabın mevcudiyeti, Devlet Arşivi'ndeki bilgilerden öğrenilmiştir.
Eroin kaçakçılarının dahi bu hesaba para yatırması, Yeşil'in "yalnız
yememek" mantığı ile birlikte değerlendirildiğinde akla bir tek sual
gelmektedir; Yeşil kimlerle ortaktı? Kimlerle paylaşıyordu?
Cevap mantıklı ve kısa olacaktır; kendisini kimler koruyor, kimler
kolluyor ise...
Antalya'da Metin Güneş (Sakallı Hacı), Ankara'da Metin Atmaca, Ahmet
Demir adıyla icrayı faaliyet eden Yeşil hem polisin hem MİT'in
varlığını, faaliyetlerini bildiği bir kişidir. Her iki taraf Yeşil'i
takibeder, telefonlarını dinlerken, karşı tarafın irtibatlarını
-istemese de- tesbit etmiş olmaktadır. Devletin Güvenlik Teşkilâtları
olayları, irtibatları bilmekte, TCK'na göre suç teşkil eden fiilleri
tesbit etmekte ve susmaktadır. Susurluk olayı da işte budur.
Devlet sustuğu için de meydan çetelere terkedilmektedir.
Herşeyden haberdar olan MİT'e, 150 bin kişilik ve asayişten sorumlu
polise rağmen, etrafına 15-20 kişi toplamış kabadayılara yaptıklarının
hesabını sormak mümkün olamamıştır.
Kurumlar kendilerini inkâr ederek, sonunda bir kamyona çarpmışlardır.
JANDARMA
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Asayiş Kolordusunun kontrolündedir. Terörün
askeri mücadele yönü ilgi, bilgi ve yetki alanımız dışındadır. Ama
bölgede cereyan eden olayları da jandarmadan bağımsız bir şekilde ele
almanın mümkün olmadığı bir gerçektir. Susurluk olayı bir trafik kazası
olmadığı, Ankara merkezli bir dizi oluşturduğu cihetle karışıklığın had
safhada olduğu OHAL yöresi ve yörede bulunan görevlilerin dikkate
alınmaması ciddi bir eksiklik olurdu.
Jandarma Genel Komutanlığı reddetse de JİTEM'in varlığı unutulabilir bir
gerçek değildir.
JİTEM kaldırılmış, tasfiye edilmiş, personeli başka birimlerde
görevlendirilmiş, evrakları arşive gönderilmiş olabilir. Ama JİTEM'de
görev yapan pek çok görevli hayattadır. Ayrıca JİTEM'in mevcudiyeti bir
kusur da oluşturmamaktadır. Aslında JİTEM bir ihtiyaçtan doğmuştur.
Korucular ve itirafçılar, PKK ile mücadelede ilk dönemde güvenlik
kuvvetlerine büyük kolaylıklar sağlayarak etkili görev yapmışlardır. Bu
durum güvenlik kuvvetlerinin sempatisini arttırmıştır.
Özel Timler'in kırsal kesimde yetkili, etkili ve serbestçe hareket
edebilmeleri giderek görev dışı davranışlara yönelmelerini ve içlerinde
suç işleyenleri hoşgörü ile karşılama eğilimlerini artırmıştır.
Özel timlerin sevk ve idaresini koordine etmek için Jandarma içinde
JİTEM olarak adlandırılan gurubun faaliyete geçirildiği görülmüştür.
JİTEM bölgede etkili çalışmalar yapmıştır. Bunların çoğundan da mahalli
Jandarma birliklerinin dahi haberi olmamıştır. Zaman içinde, JİTEM
bünyesinde görev alan sivil ve askeri şahısların faaliyetleri yörede
dikkati çeker hale gelmiştir. Bünyesinde çok miktarda korucu ve itirafçı
bulunması sebebiyle ferdi suç oranı yükselmiştir.
Bölgeden zaman içinde ayrılan bu unsurlar, faaliyetlerine uygun
ortamlarda devam etmişlerdir.
Bu gruptan iki kişi kamu oyunda olağanüstü tanınmıştır. Birisi, Binbaşı
A.Cem Ersever, diğeri Mahmut Yıldırım -Yeşil-dir.
DİPNOTLAR
(1) Birçok önemli operasyonda görevlendirilen ve ödüllendirilen
isimlerden sıkça rastlananlar dikkati çekmektedir. Ayhan Akça, Ayhan
Çarkın, Oğuz yorulmaz, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy. Bu isimler
Susurluk olayları sebebiyle kamuoyunca da tanınmışlardır. Özel Harekat'a
alınanların referansı ise çok kere İbrahim şahin, Ayhan Akça ve Celal
Ertaş'tır.
(2) Özel Harekat timlerinin operasyonları sevk evraklarında "Bir görevin
ifası" ibaresi kullanılmakta, daha sonra bir not veya açıklayıcı bir
izan yapılmamakta ve "Merkeze dönüldüğü" ifadesiyle yetinilmektedir.
(3) Nuri Gündeş: Başbakan'ın 16 Ağustos 1993 tarihli ve bizzat
imzaladığı yazı ile MİT "İstibharat başdanışmanlığı" kadrosuna atanması
ve Başbakanlık'ta görevlendirilmesi talimatı sonucu, MİT
Müsteşarlığı'nın aynı tarihli cevabı ile hem ataması yapılmış, hem de
Başbakanlık'ta göreve başlanılmıştır. Bu atamadaki sürat ve yazılardaki
ifade, konunun "çok özel" olduğunu ispat etse gerektir. Daha sonra
Başbakanlık, 19.02.1997 tarihinde Nuri Gündeş'in durumunu sormuş, cevap
24.02.1997'de yine süratle ama rutin olarak gönderilmiş ve bu yazı
Başbakanlık Personel kaydına 28.02.1997'de girebilmiştir.
(4) Dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı'nın Başbakan'la irtibat
noktasının da aynı olduğuBaşbakan'a sunulacak onayları, Başbakan'ın
eşine tevdi ettiği, hatta teftişteki resmi konut telefon numaralarının
bile Başbakan'ın eşine ve sekreterine ait olduğu açık bir bilgidir.
(5) Yabancı Sermaye Dairesi'nin eroin kaçakçılarına, Güneydoğu illerinde
Arap asıllı kimliği belirsiz kişilere de çalışma izni verdiği ilk defa
1989 tarihli bir raporumuzda tenkit konusu yapılmıştı.
CEM ERSEVER
Cem Ersever, kısaca JİTEM olarak anılan Jandarma Genel Komutanlığı'nın
Güneydoğu Anadolu'daki İstihbarat biriminin kurucusu ve uzun süre
yöneticisi olan bir Jandarma subayıdır. Mart 1993'te istifa etmiştir.
Ersever, Güneydoğu Anadolu'da uzun süren görevi esnasında PKK ile
yapılan gerilla ve istihbarat çalışmalarının tümünde yer almıştır.
Silahlı çatışmalara bizzat girmiş, tüm faaliyetleri yönetmiş, PKK'ya
karşı ve yandaş olan kişi ve guruplarla iritbatlar kurmuş, bütün bunları
tam yetkiyle ve Komutanlığa doğrudan bağlı olarak yürütmüştür.
Subay ve istihbarat sorumlusu olarak bölgedeki tüm faaliyetlerin ya
içinde bulunmuş ya da içeriği hakkında bilgi sahibi olmuştur.
Ersever, önceleri normal bir Jandarma subayı olarak görev yapmış,
sonraları çok önemli yetkilerle donatıldığı için tüm kuruluşlar ve
yöredeki gayri kanuni guruplarla ilişikler geliştirmiştir. İlişkileri
sınır ötesine de taşmış, IKPP lideri Barzani ve KYB lideri Talabani
arasında sürekli olarak Barzani'ye yakın olmuş, ancak her ikisinin
Ankara'yla ilişki kurmasında etkili rol oynamıştır.
Kerküklü olması sebebiyle Iraklı Türkmenler'le de yakın ilişkileri
vardır. Irak İstihbarat Servisi ile de irtibat içinde olmuştur. Bu
ilişkinin bölgede görev yaptığı 1976 yıllarından itibaren başladığını
kendisi de reddetmemiş, irtibatı PKK ile mücadeleye bağlamıştır. Sık sık
gittiği Kuzey Irak'ta İngiliz ve ABD istihbarat guruplarıyla da irtibatı
hep düşünülmüştür.
Emekli olduktan sonra bir tepki içine girmiş, PKK ile mücadelede
aksaklık, eksiklik ve yetersizlik olarak belirlediği hususlarda kamuoyu
oluşturma faaliyetlerine başlamıştır. Tempo dergisi, Aydınlık, Tercüman
ve Daily News gazetelerinde röportajları ve açıklamaları yayımlanmıştır.
Bu arada, IKPP'nin Ankara Temsilcisi Hayrullah Salih'ten partinin büro
olarak kullandığı daireyi kiralamış (veya kullanmış) ve bir siyasi dergi
çıkarma hazırlıklarına başlamış, Ahmet Aydın adıyla iki kitap yazmış,
Tempo dergisindeki açıklamaları sebebiyle aleyhinde Askeri Mahkemede
dava açılmıştır. Ersever bölgeye ve Kürt problemine ilişkin çeşitli
görüşleri yanında Jandarma Genel Komutanlığı'nın ve Asayiş Kolordu
Komutanlığı'nın atama, çalışma tarzı ve icraatlarını ayrıntılı şekilde
eleştiren açıklamalarda bulunmuştur.
Ancak gelişmeler beklediği yönde olmamış, destek görmemiş, Silahlı
Kuvvetler tepki göstermiş, mali yönden ve güvenlik açısından sıkıntıya
girmiştir.
Cem Ersever'in öldürülmesi ise halen faili meçhul olaylar arasındadır.
MİT'e göre; Hanefi Avcı "Mahmut Yıldırım'ı çağırarak gerekli yerlerde
görüştüğünü söyleyerek, son dönemdeki faaliyetlerinden ötürü Cem
Ersever'in ortadan kaldırılması gerektiğini bildirmiş, daha sonra
Mustafa Deniz ve Neval Boz'a (sevgilisi, karısı) yönelerek onların
işbirliğini sağlamış onlar da Avcı'nın talimatıyla Cem Ersever'i infaz
grubuna teslim etmişlerdir."
Aydınlık dergisi Ersever'in öldürülüşünü kendi mantığı içinde bir yere
yerleştirmekte ve "Kasım 1994'te, uyuşturucu trafiğinin elemanı ve
tanığı olması sebebiyle, Abdullah Çatlı ve ekibi tarafından Başbakanlık
Poligonu'nda sorgulandı ve arkadaşları Mustafa Deniz ve Neval Boz ile
birlikte öldürüldü" şeklinde açıklamalar yapmaktadır.
MİT'in açıklamaları gerçeklerden uzaktır.
Mantıklı ve tutarlı açıklamayı ise -nedense MİT'in sürekli olarak itham
ettiği- Hanefi Avcı yapmıştır.
Avcı, TBMM Susurluk Komisyonu'na 4.2.1997 tarihinde yaptığı açıklamada
"Gümrük Müdürü Ali Balkan Metel'in şoförü (jandarma elemanı) Kemal
Uzuner'in evinde Cem'in arşivinin muhafaza edildiğini,
jandarmanın Kemal'in evindeki malzemeleri, arşivi aldığı, Kemal'le
randevulaşan Ersever'i yakaladığı, eve gelen Mustafa Deniz ve Neval
Boz'u da ele geçirdiğini anlatmaktadır.
Sorgulamayı yapanlar arasında Mahmut Yıldırım'ın (Yeşil) olduğu iddiası
yaygındır.
MİT de sonunda mantıklı bir izah yapmakta ve "Ersever ve arkadaşlarının
teröristlerin harekat tarzı konusunda çok tecrübeli, kendi güvenlikleri
yönünden de çok dikkatli oldukları bilinmektedir. Buna rağmen herhangi
bir mücadele emaresi olmadan cinayeti işleyenlerce ele geçirilmiş
olmaları dikkati çekmektedir. Bu durum Ersever ve arkadaşlarının
kendileri açısından 'güvenilir' saydıkları kişilerce veya bunların
aracılığı ile yakalanmış oldukları ihtimaline kuvvet kazandırmaktadır"
demektedir.
Eylemin gerçekleşme biçimi, her üçünün fiziki bir zorlanmaya maruz
kalmamaları, cinayette PKK ihtimalini yok etmektedir. PKK'nın çok şey
bilen bu kişileri "konuşturmadan" öldürmesi beklenemez.
Basının, devlet içinde bir hesaplaşma olduğu veya devletin çok etkili
görevlerde bulunanları dahi koruyamadığı veya kolayca feda ettiği
kanaatine yol açan yayınlarını da bu vesileyle doğruluk payı olan
yorumlar olarak kabul etmek yanıltıcı değildir. Birçok polis görevlisi
"Cem'in öldürülmesini değil, son zamanlardaki faaliyetleri dolayısıyla
sorgulanacağını, korkutulacağını tahmin ediyorduk" ifadesiyle olaya ışık
tutmuşlardır.
Görüştüğümüz Gümrük Teşkilatı şoförü Kemal Uzuner, Cem'in evine
geldiğini, kapalı valizini aldığını, diğer kişilerin de eve geldiğini
sonra gittiklerini, anlatmakta ve Cem'le yıllara dayalı ilişkisini
açıklamakta, ancak silahlı mücadeleye alışkın ve yatkın Cem ve
arkadaşlarının o saatlerde ve ev dışında kaybolmasına hiçbir açıklık
getirememektedir.
Aslında görüştüğümüz onlarca kişiden sonra olayın cereyan tarzı hakkında
bir şüphe duymamak gerekir. Ersever'in zararlı olmaya başladığı, giderek
devleti ve kurumlarını hedef tuttuğu, ilişkilerinin yanlış boyutunun
büyüdüğü ve yargı önünde bir cezayı hakettiği muhakkaktır. Burada ve
olayı uzunca anlatarak Sayın Başbakan'ın dikkatine sunmak istediğimiz
temel husus; bu dönemde Ankara'da oluşan havanın göstergesi olması
itibarıyla bu konunun taşıdığı önemdir.
MİT'in tabiriyle yakalayanlar Cem'i ve arkadaşlarını "infaz grubuna
teslim" etmişlerdi. "İnfaz grubu" ibaresi kanaatimizce birçok olayın
düğüm noktasıdır. "İnfaz grubu"na kim emir verebilir? Böyle bir grubu
kimler kurabilir? Devlette bu yetki olacaksa sistem nasıl işleyecektir?
Ve hangi amaçla bu sistem çalıştırılacaktır?
Şu husus bilinmektedir. OHAL bölgesinde bu karar mercii başçavuşlara,
komiser yardımcılarına çok daha önemlisi bu yetki dünkü terörist yarınki
potansiyel suçlu itirafçılara kadar inmiştir. 1996 yılında Kolordu
Komutanı'nın her türlü düzensizliğe son vermek için harekete geçmesi bu
adam öldürmedeki keyfiliği de bir noktaya kadar önlemiştir. Çünkü
mahkemelere kadar gitmiş bir konu nedeniyle elden ele teslim edilen
kişilerin devlet elindeyken köprü altında ölü olarak bulunmasının faili
meçhul olamayacağı aşikârdır.
OHAL Bölgesi'nde bunlar olurken, Cem Ersever ve arkadaşlarının Ankara'da
faili meçhul bir cinayete kurban olmaları artık kamu yararının dışında
kamu zararı tevlit eder boyutlara gelindiğini ispat eden bir örnek
oluşturmaktadır.
MAHMUT YILDIRIM (YEŞİL)
Sn. Başbakan'a hiçbir açıklama yapmadan, MİT'in Yeşil hakkındaki
tesbitlerini, olduğu gibi takdim etmekte fayda görülmüştür. Burada yer
almayan ancak devlet kurumlarımızın üzüntü verici ve mutlaka tashih
edilmesi gereken tutumlarının delili olan farklı ilişkilere daha ileride
temas edilecektir.
Aşağıdaki ifadelerin tamamı, değiştirilmeden Milli İstihbarat
Teşkilâtı'mızın cümleleriyle sunulmaktadır.
Yeşil Kod Mahmut Yıldırım
Gerçek Adı: Mahmut Yıldırım
Kod Adı: Ahmet Yeşil-Mehmet Kırmızı
Tire-Sakallı-Terminatör
- Salih-Derdi oğlu, Bingöl/Solhan 1953 doğumludur.
- 08.04.1973 tarihi itibariyle Bingöl/Genç İlçe Jandarma Komutanlığı
tarafından faydalanılmıştır. Aynı tarih itibariyle, verdiği bilgilerin
anılan komutanlıkça değerlendirilmesinde güçlük çekildiği gerekçesiyle
teşkilatımıza devredilmiştir.
- Anılan tarihte Tatvan Bölge Müdürlüğümüz tarafından faydalanılmaya
başlanmıştır.
- Ekim 1973-Kasım 1975 tarihleri arasında askerde olması nedeniyle temas
kurulmayan adıgeçenden askerliği sonrası Milli Görüş konusunda istifade
edilmeye başlanılmıştır. Ancak Mayıs 1989 ayında yaratmış olduğu çeşitli
komplikasyonlar nedeniyle teşkilatımızla ilgisi yeniden kesilmiştir.
- Bilahare şahıs, Tunceli J.Blg.Komutanlığı'nın emirleriyle ve anılan
komutanlık adına, Nazimiye ve Ovacık bölgelerinde istihbari bilgiler
toplayarak, güvenlik kuvvetleriyle birlikte uygulamalara katılmıştır.
- Bu çalışmalar sonucunda bölgedeki vatandaşlar nezdinde deşifre olması
nedeniyle, Jandarma Asayiş Komutanı tarafından Diyarbakır'a çekilmiştir.
Bu dönemde Tunceli J.A.K.'nda bir personelimizle tanışan adıgeçen,
Diyarbakır'daki Jandarma Asayiş Komutanı'na bağlı olarak kırsal
alanlarda çalışmalar yaptığını ifade etmiştir.
- Mart 1992 ayında Tunceli Güvenlik Komutanı'na bağlı olarak faaliyet
yürüten şahıs; ilgili birimimiz personeli ile yaptığı bir sohbette,
Tunceli'deki PKK faaliyetini drije eden Aysel Doğan'ı illegal olarak
sorguya alacağını, konuşmadığı takdirde ortadan kaldıracağını, ifade
etmesi üzerine, personelimiz tarafından "böyle bir eylemi yapmaması"
yönünde ikna edilmiştir. 17.03.1993 tarihinde ilgili birimlerimize, "adıgeçen
ile komplikasyonlara neden olabilecek bir kişi olması nedeniyle, kati
surette temasta bulunulmamasına azami özen gösterilmesi" yönünde talimat
verilmiştir.
- 27.05.1992 tarihinde Muş ilinde güvenlik kuvvetlerince yakalanan 5 PKK
mensubu, sorgu amacıyla Özel Harekât Şb. Md.'ne götürülmeleri sırasında
adıgeçen tarafından öldürülmüşlerdir. Bingöl birimimizde görevli 2
personelin de adının geçtiği olayla ilgili olarak, 28.05.1995 tarihli
Ahmet Yeşil adı, imzası ve "Asayiş Kolordu Komutanlığı Görevlisi"
ibareli bir yazı bulunmaktadır.
- Olay sonrası şahısla ilgili olarak intikal eden bilgilere göre,
adıgeçen Bingöl birimimiz tarafından, Asayiş Kolordu K.Yrdc'nın da
bulunduğu bir ortamda, Bingöl İl Jandarma Komutanı'nın makam odasında
tanınmış ve anılanın (M.Yıldırım) para talebi üzerine Asayiş Kolordu K.Yrdc.
tarafından para verilmesinin emredildiği hususu müşahade edilmiştir.
- Adı geçen, 05.05.1992 tarihinde Muş Valisi, Emn.Md., İl Jan. K. ve
Bingöl Blg. Md.'nün hazır bulunduğu İl Emniyet komisyonu toplantısına
katılmıştır. Toplantıda Bingöl birimimizden yardım görmediğini ifade
etmiştir.
- 07.12.1992 tarihinde Elazığ Emn. Md.'lüğü sorgu bürosunda karşılaşılan
şahsın ısrarlı talebi üzerine yapılan görüşmede; 1991 yılı içerisinde
Muş-Bulanık ilçesi arasında bulunan Jandarma Karakolu'na eylem yapma
hazırlığındaki 3 teröresti Jandarma timleri ile birlikte ölü olarak ele
geçirdiklerini, yine aynı yıl Muş'ta tesbit ettiği A.Öcalan'ın kuryesi
olan Hatay'lı bir bayanı (muhtemelen Neval Boz) angaje ederek Ankara'da
JİTEM'de görevli bir Binbaşı (Cem Ersever) ile tanıştırdığını
belirterek, teşkilatımız ile çalışmak istediğini ifade etmiştir. Şahsın
bu teklifi kabul edilmemiştir.
- 27.01.1993 tarihinde Tunceli'de PKK'nın para istediği şahıslar
arasında yeralması nedeniyle gözaltına alınan ve bilahare serbest
bırakılan Celal Yaşar adlı şahıstan, PKK militanı maskesi ile gönderdiği
iki adamı vasıtasıyla para talebinde bulunmuştur.
- 16.02.1993 tarihinde Diyarbakır JİTEM Grup Komutanı Vekili, ilgili
birimimizle yaptığı görüşmede; adıgeçenin teşkilatımızla ilişki kurmak
istediğini, yanında Muş Alan Sorumlusu bulunduğunu, Şemdin Sakık'ı
öldürmeyi planladığını ve eylemden sonra İsviçre'ye gitme garantisi
istediğini belirtmiştir. Alınan teklif kabul edilmemiştir.
- 07.08.1993 tarihinde Elazığ/Karakoçan'da jandarmaya teslim olan PKK
mensubu Salih Derviş adlı şahsın ifadesinde; Jandarma Komutanı
tarafından tanıştırıldığı Mahmut Yıldırım'ın "MİT'e çalıştığını,
Güneydoğu Anadolu Sorumluluğunu yürüttüğünü, kendisini eğiterek MİT'e
alacağına söylediğini" belirtmiştir.
- 1994 yılı itibariyle Diyarbakır Cezaevi'nde tutuklu bulunan Muhsin Gül
(Kod adı: Kekeç-Pepe-Metin,) 22.07.1994 - 16.08.1994 tarihleri arasında
Diyarbakır Cinayet Büro Amirliği'nde verdiği ifadelerde Ahmet Demir ile
ilgili olarak;
"- 06.04.1994 tarihinde Diyarbakır Şehitlik Mahallesi 75. Sokak 31 No'lu
adresinden kaçırılan ve 01.06.1994 tarihinde Mardin yolu 10 Gözlü Köprü
altında cesedi bulunan Bayram Kanat'ın, Diyarbakır Jandarma'da görevli
bulunan Ahmet Demir'in planlamasıyla kaçırıldığını,
- Bayram Kanat'ın kaçırılışı sırasında Star marka bir tabancı ile Uzi
marka otomatik bir tabancanın da adı geçenin evinden gasp edildiğini, bu
olayda Ahmet Demir'in yanısıra Jandarma'da görevli Ali ve Kemal kod
isimli şahısların da yeraldığını, kendisinin de (Muhsin Gül) zaman zaman
Jandarma'nın bazı görevlerinde çalıştığını,
- Ankara Elmadağ İlçesi yakınlarında öldürülen Emekli Binbaşı: Ahmet Cem
Ersever'i (Yeşil kod) Ahmet Demir, itirafçı (General Zinnar kod)
Alaattin Kanat, (Mete kod) İbrahim Babat ile Hoca kod (ismi bilinmeyen)
Antep şivesi ile konuşan gözlüklü 35 yaşlarında, kısa boylu şahısların
öldürdüğünü, daha sonra A.C. Ersever'in arkadaşı Mustafa Deniz ve
sevgilisi Neval Boz'un da aynı şekilde öldürülmelerini müteakip,
adıgeçenlerin silahlarını Ankara Aydınlıkevler semtindeki jandarma
istihbaratına bıraktıklarını ve otobüsle gidecekleri yerlere
gönderildiklerini,
- Yeşil kod'un her zaman "23 yıldır bu işleri yaptığını, öldürdüğü ve
öldürttüğü kişilerin komünist olduğunu" sürekli olarak kendilerine
söylediğini, bu suretle her öldüreceği kişilere komünist damgası
vurarak, çevresinde topladığı itirafçı ve diğer şahısların beynini
yıkadığını,
- Ayrıca C. Ersever olayında kullanılmak üzere Mesut Mehmetoğlu ve
Serdar Od isimli itirafçıların da aynı günlerde uçakla Ankara'ya
götürüldüğünü, ancak adıgeçenlerin "bu olaya girmeyeceklerini"
söylemeleri üzerine silahlarının alınıp, geriye gönderildiklerini, bu
bilgilerin uçak kayıtlarından teyid edilebileceğini,
- Diyarbakır Jandarma sorgu bölümünden Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne
sevkedilen Muş Bulanık Hoşgeldi Köyü muhtarının, İstanbul'da dolmuşçuluk
yapan ağabeyinin kızı Zeynep Baba ile, Bitlis ili Tatvan ilçesinde
(babası marangozluk yapar) Şükran Mizgin'in, ilk sorgulamalarından sonra
(serbest bırakılmalarını müteakip, A.Demir ile Elazığ'da ikamet eden
Rezzak kodun, bu şahısları alarak bir müddet işkence ve zorla tecavüz
ettiklerini, Şükran Mizgin'i Muş girişinde bulunan köprünün altında
öldürdüklerini, Zeynep Baba'ya ise ne yaptıklarının bilinmediğini,)
- A.Demir ile A.Kanat'ın 1994 Mart ayı içinde Diyarbakır'da halk otobüsü
şirketi kurmak amacıyla Yıldız Yapı Koop.'nde müdürlük yapan Ahmet Kaya
ile aynı kooperatifte yetkili bulunan Musa Fidan'dan, şirkete üye yapmak
bahanesiyle para aldıklarını, bunun yanısıra kandırdıkları kişilerden de
toplam 3 milyar lira topladıklarını, MHP Dyb. İl Başkanı İbrahim
Yiğit'in de 600.000.000 lirasını aldıklarını, ilk etapta topladıkları bu
paranın 600.000.000 lirasını A.Demir'in Elazığ Ziraat Bankası'nda,
A.Demir adına kayıtlı (3003-30) nolu hesabına yatırdıklarını, adıgeçenin
bu hesabında trilyonları bulan parasının bulunduğunu,
- Mart 1994 ayı itibariyle A.Kanat'ın kendisini MHP Güneydoğu sorumlusu
olarak tanıtmaya başladığını, bu dönemde Diyarbakır MHP İl Başkanı
İbrahim Yiğit ile arasının bozulduğunu, o tarihlerde A.Demir ile
A.Kanat'ın İ.Yiğit'i kalmakta olduğu turistik otelden alarak öldürmek
amacıyla götürdüklerini, daha sonra bilinmeyen bir nedenle serbest
bıraktıklarını, söz konusu şirket ile ilgili bir miktar parayı İ.Yiğit'den
bu şekilde aldıklarını,
- Sözkonusu olaya Devegeçidi'nde uzman çavuş ve Kürşad kod (Gültekin
Sütçü), itirafçı İsmail Yeşilmen ve itiraçfı Burhan Şare'nin tanık
olduklarını,
(- Batman'da milletvekili Mehmet Sincar'ı Alaattin Kanat, Mesut
Mehmetoğlu, İsmail Yeşilmen ve Yeşil kod Ahmet Demir'in birlikte
planlayıp öldürdüklerini,) bu olaydan sonra A.Kanat'ın "kendisinde
garantili imzalı kâğıt olduğunu" söylediğini,
- A.Demir'in zaman zaman kendisi (M.Gül) ve diğer arkadaşlarına
"İstanbul mafyasını çökerttiğini, Behçet Cantürk ve aynı şekilde
öldürülen diğer mafya ve PKK yanlılarını kendisinin planlayıp
öldürttüğünü" söylediğini,
- Vedat Aydın ve Musa Anter'in öldürülme olaylarını da bizzat A.Demir'in
planlayıp uyguladığını,
- A.Demir ve A.Kanat grubunun PKK damgalı tehdit mektuplarıyla
Diyarbakır ve çevre illerden çok miktarda para tahsil ettiklerini, bu
tahsilatlardan 1993 yılında Melikahmet Caddesi'nde bulunan ve beyaz eşya
ticareti yapan "Cezayir Ticaret, Öz Diyarbakır, Diyarbakır Sur,
Diyarbakır İtimat" firmaları ile "Ceylan İnşaat, İntim İnşaat
şirketleri"ne tehdit mektuplarını kendisinin (M.Gül) verdiğini,
tahsilatın ise, Mesut Mehmetoğlu ve A.Kanat tarafından yapıldığını,
- 1993 yılında PKK davasından Diyarbakır E. Tipi Cezaevinde tutuklu
bulunan "Sedef Ticaret Şirketi" sahibinin kardeşi Abdulkerim Avşar'ın,
itirafçı koğuşuna alınmasını sebep gösteren A.Kanat tarafından, Sedef
Ticaret'ten 1 milyar TL. tahsil edildiğini, 1994 yılında bu taleplerini
yinelediklerini, ancak istenilen para verilmeyince, şirket ortaklarından
M.Şerif Avşar'ı öldürdüklerini, bu olayın bilinmeyen bir nedenden dolayı
ortaya çıkarıldığını,
- Yeşil kod Ahmet Demir'in planlaması doğrultusunda, 10 Ekim 1993
tarihinde Lokman Zuhurlı (Abdurrahman oğlu 1977 Lice doğumlu) ve
amcasının oğlu Zana Zuhurlu (18 yaşında) ile PKK militanı maskesi
altında irtibat kurulduğunu, adıgeçen şahısların daha sonra Mesut
Mehmetoğlu, Alaattin Kanat ve sivil kıyafetli iki asker tarafından
kendilerinde bulunan "81-82 telsiz kod"unu kullanmak suretiyle Şehitlik
Mahallesindeki evlerinden alındığını, kısa bir sorgulamadan sonra
Pağıvar beldesi, Saran Tuğla Fabrikasının Bismil istikametini 4
kilometre geçtikten sonra öldürüldüklerini,
- 20 Ekim 1993 tarihinde Av. Hüsniye Ölmez'in Bismil yolunda öldürülmesi
ile ilgili Serdar Od, M.Mehmetoğlu ve kendisine (M.Gül) görev
verildiğini, H.Ölmez'in öldürme eyleminin bizzat kendisi (M.Gül)
tarafından gerçekleştirilmesi emrini aldığını, ancak eylemi
gerçekleştiremediklerini,
- Diyarbakır Baro Başkanı Fethi Gümüş ile Elazığ/Karşıyaka Fen
Lisesi'nde görevlendirilen öğretmen Suhpi Koç'un öldürülmesi yönünde de
talimat aldığını, ancak her iki eylemi de gerçekleştiremediklerini,
- Bahsekonu olayların planlayıcısı ve yürürlüğe koyucularının J.İsth.'da
Kerim Binbaşı olarak tanınan Abdülkerim Kırca, Ahmet Demir ve Alaattin
Kanat olduğunu,
- Ülkeyi daha iyi günlere götürmek ve terörden temizlemek amacıyla
kendisi gibi itirafçıları kandıran bu şahısların, daha sonra bu işleri
şahsi amaçları için yaptıklarını, kadın ve kızlara tecavüz ettiklerini
ve elde ettikleri para ile lüks hayat yaşayıp mülk edindiklerini
öğrendikten sonra, kendisi ile birlikte itirafçılardan Adil Timurtaş,
İsmail Yeşilmen, Burhan Şare ve Serdar Od'un gruptan ayrıldıklarını,
- Ancak geçim kaynakları olmadığı için gasp ve soygun gibi olaylara
karıştıklarını,
- Her infaz sonrasında Kerim Binbaşı, Yeşil ve A.Kanat tarafından
kendilerine 10.000.000 TL, harçlık verildiğini, geri kalanlarının ise
teşkilata mal edildiğinin anılan şahıslarca söylenildiğini,
- Kendisi (M.Gül), A.Demir, İ.Yeşilmen ve B.Şare'nin ikamet etmeleri
amacıyla, "Ofis Gevran Cad. Yeniçeri Apt. Kat.2 No: 6" adresinde ev
tutulduğunu, aynı evde bulunan siyah ajandada da Yeşil'e ait birçok
sırların saklığı olduğunu,
- ERNK mühürlü bloknot şeklindeki para tahsil makbuzlarının ise, 1.5 yıl
önce Ankara'da uçakta yakalanan bir PKK'lıdan ele geçirilen makbuzlar
olduğunu, bu makbuzların Ank.J.İsth. tarafından A.Demir'e intikal
ettirildiğini, anılanın da bu koçanları kendisi ve diğer arkadaşlarının
vasıtasıyla tahsil ettiğini, bu makbuzlarda tehdit şekli ve istenecek
para miktarını, Yeşil, Kanat, Yeşilmen ve M.Mehmetoğlu'nun
belirlediklerini,
- Cezaevine konulduğunun 2. günü A.Demir'in kendisinin (M.Gül) yanına
gelerek "Çekoslavak marka 16'lı silah konusunu emniyet müdürlüğüne niçin
söylediğini" ve "benim hakkımda başka neler söyledin" diye sorduğunu,
kendisinin ise işkenceye dayanamadığı için söylediğini beyan ettiğini,
- Yeşil kodun açık kimliğini bilmediğini, ancak emekli Albay olduğunu
tespit ettiğini,
- Halk otobüsü için yardım edilen parayı A.Kanat, Yeşil ve İbrahim
Yiğit'in aldıklarını, bu paranın görgü şahitlerinin ise kendisi (M.Gül)
Dalyan Ay, Hakan Pamuk ve Mustafa Pamuk'un olduğunu,
- Dalyan Ay'ın 05.08.1994 günü satırla öldürüldüğünü,"
beyan etmiştir.
- Bingöl birimimizde görevli bir personel aracılığı ile 1994 Haziran ayı
içerisinde getirdiği bir teklifte, çeşitli Avrupa ülkelerinde faaliyette
bulunan bir grubun istenildiği taktirde, yurtdışında bazı eylemleri
taşeron olarak gerçekleştirilmesinin kendisi (M.Yıldırım) aracılığı ile
sağlanabileceğini belirtmiş, bu konunun Mehmet Eymür'e iletilerek,
görüşmesinin sağlanmasını talep etmiştir. Bunun üzerine adıgeçen ile
Eylül 1994 ayında ilişkiye geçilmiştir.
- Şahıs, Ocak 1995 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından
gözaltına alınmış, yapılan sorgusunda sürekli olarak, kendisinin
Teşkilatımızla olan ilişkileri, ilişkide bulunduğu kişilerin kimler
olduğu, verdiği bilgilerin neler olduğu, dönemin Ankara Emniyet Müdürü
Orhan Taşanlar tarafından bizzat sorulmuştur. Sorgu sırasında adıgeçen
Orhan Taşanlar'a nerede sorgulandığını bilmek istediğini, Türk Emniyet
Teşkilatı'na ait bir birimde, Türkiye'nin güvenliği ile ilgili diğer
kuruluşlar hakkında sualler yöneltilmesini yadırgadığını ifade etmiştir.
Bahsekonu sorgu esnasında ayrıca, şahsın kendisine ait silahın
kullanılması suretiyle boş yere atış yapılmış, bilahare sorgucular, bu
atışlar sırasında silahtan çıkan kovanların, meydana gelebilecek bir
eylem sonrasında olay mahallinde bırakılabileceğini söyleyerek şahsı
tehdit etmişlerdir. Şahsın sorgu sırasında kırılan kaburga kemiği,
Teşkilatımızı konu ile ilgili olarak bilgilendirmek üzere geldiği sırada
tarafımızca tedavi ettirilmiştir. (6) Adı geçenle 30 Kasım 1996
tarihinden itibaren irtibatımız kalmamıştır.
MİT'in açıklamaları bunlardır ve oldukça ketum bir anlatımın hakim
olduğu aşikârdır.
Sn. Başbakan'a bir husus tekraren azdedilmelidir. Açıklamalarımız asla
MİT'in, Jandarma'nın, Emniyet'in veya Turizm Bakanlığı'nın yahut
kişilerin tenkidi yoluyla yıpratılmaları anlamında değildir. Türk halkı
sağduyusu ile Susurluk olayında devletin bazı yanlışlarını tesbit
etmiştir. Bu yanlışların kabulünü ve galiba özür dilenmesini
beklemektedir. Bizim amacımız da Sn. Başbakan'a bu konuda sadece doğruyu
- veya kabiliyetimiz nisbetinde tesbit ettiğimiz doğruyu sunmaktan
ibarettir.
Yukarıda bahsi geçen Mahmut Yıldırım'ın takdim edilen 10 sayfada
bahsedilmeyen başka işleri de vardır.
Etibank Teftiş Kurulu'nca düzenlenen 27.11.1997 tarih, 3/29 sayılı
rapora göre "Yeşil kod Mahmut Yıldırım" Şubat 1977 tarihinden itibaren
Şubat 1997 tarihine kadar Etibank Elazığ Ferrokrom Tesislerinde işçi
olarak çalışmış, maaş almış, emeklilik primi ödenmiştir.
Puantör olarak çalışan Yeşil, 1981 tarihinde Elazığ irtibat bürosunda
görevlendirilmiştir. Mesai arkadaşları ve amirleri (!) görevine muntazam
şekilde geldiğini söylüyor olmalarına rağmen, her tesis müdürünün,
atandıktan kısa bir süre sonra Mahmut Yıldırım'ın dosyasına baktığı,
hiçbir işlem yapmadan dosyayı iade ettiği, bir daha da Mahmut
Yıldırım'ın adını telaffuz etmedikleri bilinmektedir. İşten çıkarma
kararı da tebliğ edilememiştir.
Ahmet Demir adına Ziraat Bankası Heykel Şubesi'nde açılmış bir hesapta
tehdit, şantaj ve cinayet sonucu toplanan haraçların bir bölümü yer
almaktadır.
Ziraat Bankası Teftiş Kurulu yaptığı bir değerlendirmede şu hususları
tesbit etmiştir.
"Ahmet Demir isimli şahıs Ziraat Bankası Heykel/Ankara Şubesine müracaat
ederek ve 50 bin TL. yatırarak bir hesap açtırmış, Aydınlıkevler'de
bilahare Bahçelievler'de adres göstererek ve Nüfus Hüviyet Cüzdanı ile
çeşitli işlemler yapmıştır."
Hesaba, 20.06.1994 tarihinden itibaren adeta para yağmıştır.
Mustafa Ank 200 milyon, Ağa Yıldız 250 milyon, Hurşit Han (Uyuşturucu
kaçakçısı) 250 milyon, Salih Ayten 249.7 milyon, Yusuf Tan 250 milyon,
Mehmet İsen Kul 659 milyon, Şaban Bala 100 milyon, Ahmad Esma Eyili 300
bin DM ve 50 bin USD, Elazığ Yapı Kredi Bankasında görevli olduğunu
belirten bir şahıs 500 milyon, Diyarbakır Şubesi havaleli ve Dicle
Turizm Şirketi tarafından 110 milyon, Mehmet İsen Kul 995.6 milyon ve
737.2 milyon TL. yatırmışlardır. Yeşil bu paraları çeşitli tarihlerde
tahsil etmiştir. Bazen Ankara'dan bazen Elazığ'dan şahsen ve tamamı
nakit olmak üzere çekilmiştir. (Heykel Şubesi Hesap No: 301009-39782-9)
Yeşil'in cebinde milyar lira ile gezdiği düşünülmelidir. Ankara Polisi
tarafından gözlem altına alındığında cebinden çıkan kartlarda Bosch
Buzdolaplarının fiyatı ve indirimleriyle ilgili notlar da çıkmıştı. İki
- üç milyon lira için bu kadar yoğun bir mesai vermesi ve milyarlık
tahsilâtları yaptığı tarihte bu kadar uğraşması tahsilâtın kendisinde
kalmadığının delilidir.
Polis tarafından gözlem altına alındığında üzerinde pekçok telefon
numarası çıkmıştır. Mehmet Eymür (Ev, iş ve cep), İbrahim Şahin (İş,
oto, oto özel, cep, çağrı ve İstanbul ev), muhtelif il ve ilçe jandarma
komutanları, Sultan Tekstil, Aydın İpekli ve aynı numaralardan Mehmet
Özbey (Çatlı olarak ilave edilmiş), Sırrı Sakık (Ev ve büro), Farma Tıp
Malzemeleri A.Ş. gibi. (Yeşil'in kullandığı 542-211 89 82 nolu telefon
irtibatları araştırılmış, MİT ve Jandarma ile yoğun bir telefon irtibatı
görülmüştür. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün temizliğini yapan Ertem
firmasıyla da ilişkisi vardır.
Bir tarafta mafya üyeleri, bir tarafta kamunun özellik arzeden
kurumlarının özelliği olan kişileri...
Yeşil'in Ankara, Antalya, Elazığ, mobil ve cep telefon irtibatlarının
dökümü kalın bir kitap halindedir. Yeşil'i sadece yukarıda verilen
numaradan arayanların listesi (Ek: 2)'de yer almakta ve Sn. Başbakan'ın
tetkikine özellikle sunulmaktadır.
Yeşil'in üzerinde başka belgeler de vardır. Hasan Tanrıkulu adına sürücü
belgesi ve İçişleri Bakanlığı İstihbarat Dairesi kimlik kartı. Bu kartın
istihbarat uzmanı sıfatıyla, emekliliğine kadar geçerli olduğu da
kayıtlıdır. Ayrıca boş ve Başbakanlık İstihbarat Dairesi kartı da
üzerindedir.
Antalya Emniyet Müdürlüğü izleme biriminin kaydettiği telefon
konuşmalarında Yeşil, Mehmet Eymür'le Duran Fırat'la bol küfürlü
konuşmalarında bir kamu görevlisinin utanacağı bir çerçevede konuşmakta,
Çatlı ile Topal'ın (eski Sheraton) otelinin kumarhanesinde ortak
olduklarını, Veli Küçük'ün işlerine mani olabileceğini
tartışmaktadırlar.
Emniyet Teşkilatı, MİT ve Jandarma bu kişiyi yakından tanımakta,
takibetmekte, dinlemekte, bilgileri arşivlemekte sadece adamı frenleyip,
durdurmamamaktadırlar. Neden? Bu haklı sualin en mantıklı cevabını
Yeşil'in iş ve eylemlerinin kamu kurumlarının genel tercihlerine aykırı
olmaması, ters düşmemesinde bulmak gerekir. Dolayısıyla Cem Ersever'e
karşı alınan tedbirin bir örneğini Yeşil için düşünmenin bir gereği
yoktur.
Milli İstihbarat Teşkilatımız "Adı geçenle 30 Kasım 1996 tarihinden
itibaren irtibatımız kalmamıştır" demektedir. Aslında arşivindeki iç
karartıcı bilgilere rağmen bu kişiyle olan irtibatı sebebiyle MİT'in
sorgulanması gerektiği düşünülmektedir. Jandarma ilgililerinin durumu
ise aynıdır. Bu kişiyi devlet görevine gönderenlerin (MİT'in) 30 Kasım
1996'ya kadar yaptığı her türlü işlem kontrol edilmeye değer. Ankara'dan
09.02.1996'da yeniden pasaport verilmesinden sonra Metin Atmaca'nın
gerçek kimliğini bilen Ankara polisinin bu dosyayı bir milyon dosya
arasında adeta kaybetmesinin sebebi de bellidir. Bu pasaportu alan
MİT'in hangi Devlet problemini çözdüğü de araştırılabilir.
Daha sonra 23 Kasım 1996'da MİT'in Diplomatik Pasaport taşıyan Murat
Tunç ve Gürcan Bora kod isimli mensuplarının beraberinde Metin Atmaca
(Yeşil) ve Vahdet Özer'le TK. 137 sefer sayılı İstanbul uçağında 3
A.B.C. ve D numaralı koltuklarda oturan, İstanbul'dan da TK 320 sefer
sayılı uçakla Beyrut'a giden ve VİP-Başbakanlık işaretiyle uçan 5 B.C.D
ve 5 F'de oturan bu 4 kişinin hangi devlet görevini ifa ettiği sorusu,
haklı ve yerinde bir sualdir.
30 Kasım 1997 tarihinde Sn. Başbakan'ın başkanlığında ve MİT'te yapılan
toplantıda, bu noktadaki tenkidimiz ve MİT'in saygın bir kurum olduğu,
bu tip işlerinden üzüntü duyulduğu belirtilince Müsteşar Sn. Sönmez
Köksal;
"- Siz MİT'in her zaman saygın kişilerle mi çalıştığını sanıyorsunuz?"
şeklinde bir soru sormuştu.
Kendilerine açıklanmaya çalışılmıştı; MİT uygun kişilerden, o alanı
bilen kişilerden bilgi toplayacaktır. Ancak kişiler MİT'e hizmet etmekle
saygınlık kazanamayacağı gibi, MİT'te o kişilerin seviyesine inmiş
olamaz. Oysa Yeşil'in Mehmet Eymür'e "Baba, Babacığım" demesi, Kocaeli
Emniyet Müdürü'yle Hadi Özcan'ın durumunu tartışması problemin varlığına
işaret eden bir ilişkidir. Çeşitli iddialar ise problemin ciddiyetine
işaret etmektedir.
Son yıllarda ortaya çıkan ve Susurluk olayı dediğimiz olay da işte
budur. Bunca bilgiye rağmen itlâf edilmesi gereken bir kişinin VİP
salonundan devlet görevine gönderilmesi anlayışı da Susurluktur.
¯¯¯
Konu ve irtibatlar sadece Yeşil'le de sınırlı değildir. Hadi Özcan'ın
bir MİT görevlisiyle yaptığı telefon görüşmesinin bir bölümü, bu
sahifelerde yazılanlardan daha etkili olsa gerektir.
... - Efendim.
Hadi - Nasılsın.... abi?
... - Aaa Hadi hocam sen misin?
Hadi - Benim abi...
........
Hadi - Abi bir ricam var senden.
... - Söyle
Hadi - Bu Veli Albay anormal derecede yükleniyor şimdi. Özellikle bu
Kürşat hadiselerinden sonra yükleniyor. Tahminim Sedat Peker bağ
kurdular herhalde. Veya Kürşat kendisi ona bir şeyler dedi.
... - Sedat'ın kanalıyla olmuştur.
Hadi - Belki de. Buna bir şey söylettiremez miyiz abi ya?
... - Şimdi Veli Albayla Hacı'nın (Yeşil) durumu nasıl, iyi mi onunla?
.........
Hadi - Burda abi 30-40 kişiyiz biz. Tombala davasına bir ay içinde en az
10 milyar lira kazandık. Şimdi biliyor bunu. Kadın satmak serbest.
Tombalalara engel oluyorlar. Şimdi kış günü. 50'şer milyon versen 40
kişiye 2 milyar yapıyor. 4 milyar para dağıttım. Kimsede bir lira yok,
vallahi billahi abi.
... - Sen Hacıya söyle. Onun jandarmada tanıdığı çok. Benim yok valla.
Hadi - Kasıt yapıyor bu Veli Albay bunu.
Bu telefon konuşması Sn. Müsteşar'ın saygınlık konusundaki sualinin de
cevabıdır.
DİPNOTLAR
(6) Mehmet Eymür, İçişleri Bakanı Meral Akşener'e yazdığı 12.2.1997
tarihli mektubunda, Hanefi Avcı4yı şikayet ederken, Ankara Emniyet
Müdürü Orhan Taşanlar'ın kendisini gece 00:03'te arayıp Yeşil'in teslim
alınmasını istediğini Ankara Bölgesi'nde kendisinin de ilgileri
olmadığını söylediğini naklediyor.
ÖMER LÜTFİ TOPAL
Geçmişini tombalacılıkla sağlayan ve kokaini Türkiye'ye getiren adam
olarak tanınan, sonraları Kumarhaneler Kralı olan Topal, 1978 - 1981
yıllarında Belçika'da, 1981 - 1984 arasında ABD'de uyuşturucu
kaçakçılığından hapis yatmıştır. Geçimini kaçak kumarhaneler işleterek
temin eden ve İstanbul - Yeşilyurt'taki kumarhanesiyle tanınan Topal
1990 yılından itibaren Caddebostan Büyük Kulüp'ü işletmeye başlamıştır.
Bu tarihten sonra İsrail'li kişilerle ortak olarak şirketler kurmuş ve
Emperyal Şirketi bünyesinde senelik kazancı 1.1 milyar dolarlık bir
servetin sahibi haline gelmiştir. (Gayrimenkûl ve menkûl değerlerle
ilgili, sahifeler dolusu mal varlığına ilişkin liste Hesap Uzmanları
Kurulunca belirlenmiştir.)
Topal, Yurt içinde ve dışında gazino işletmeciliği (7) , seyahat
acentalığı, sigorta, menkul değerler aracılığı, döviz alım - satımı,
gıda, enerji, petrol, inşaat ve sanayi sektörlerinde faaliyet gösteren
çok sayıda şirketin de kurucusu ve sahibidir.
Topal'ın ticari faaliyetleri 90'lı yıllar boyunca inanılmaz bir gelişme
göstermiştir. Ancak uyuşturucu ticaretinin devam ettiği de
bilinmektedir. Hatta 1993 - 1994 yıllarında Avrupa havaalanlarında
uyuşturucu ile yakalanan dört Türk Hava Yolları teknisyeni (Şenol Tunç,
Sadık Kara, Süleyman Hanilci, Mustafa Akman) verdikleri ifadelerde Ömer
Lütfi Topal adına çalıştıklarını söylemişlerdir.
Kurye bulmanın zorluğu ve problemi, Topal'ı gelişmiş bir çözüm bulmaya
sevketmiş ve özelleştirilen Havaş'ın yüzde 60 hissesi için en yüksek
teklifi vermiştir.
Ancak Emniyet Genel Müdürlüğü'nün İnterpolden Topal'ın uyuşturucu
kaçakçısı olduğu şeklindeki belgeyi temin ettiği ve Topal'ı engellediği
iddiaları vardır. Neticede Havaş'ın Park Holding bünyesinde Yazeks'e
satıldığı ancak gerekli paranın bir bölümünün Topal tarafından temin
edildiği de iddia edilmektedir. (ABD yetkililerinin yazı ve müracaatları
Özelleştirme İdaresi dosyalarındadır.)
Havaş'ın özelleştirme safhasındaki Genel Müdürü Ahmet Kutlu'dur. Adı
geçen Topal'ın yakın ve mutemet yöneticilerindendir.
Topal'ın özellikle kumarhaneleri ön plandadır. Kumarhanelerin biri
Bakü'de, diğeri Kıbrıs'ta ve Türkmenistan'da (8) olmak üzere toplam 17
adettir. Ancak, Türkmenistan'daki kumarhane adedinin süratle arttığı da
bu çalışmalarımız safhasında ortaya çıkmıştır. Ayrıca İzmir, Eskişehir
ve Adana'da Emperland Eğlence Merkezleri mevcuttur.
Ömer Lütfü Topal'la ilgili olarak verilebilecek çok fazla bilgi vardır.
Burada sadece konuyu aydınlatacak hususlar üzerinde durulacaktır.
(9) Topal'ın kumarhaneler kralı olması, 1991 yılı sonrasıdır. İlk
kumarhane, Turizm Bakanı İlhan Aküzüm'ün Bakanlığı dönemindedir.
Yukarıdaki liste bazı fikirler verir ve Topal krallığının gelişimini
gösterir mahiyettedir.
Grup şirketleri 23 adettir. Bu şirketlerden sadece Emperyal Turizm
Ticaret A.Ş. bünyesindeki işletmeler 24 adettir. Menkul değerlerle
uğraşan 3 ayrı şirket, her şirketin muhtelif yerlerde şubeleri
mevcuttur.
EMPERYAL OTELCİLİK TURİZM VE TİCARET A.Ş. TARAFINDAN İŞLETİLEN TALİH
OYUNLARI SALONLARI
İŞLETMENİN ADI İZİN TARİHİ
Adana Seyhan Oteli 06.03.1991
Antalya Saray Regency Oteli 19.11.1991
Antalya Ofo Oteli 22.10.1992
İstanbul Akgün Oteli 02.10.1992
Aydın Kuşadası Onura Oteli 02.10.1992
Antalya Grand Kaptan Oteli 22.04.1993
İstanbul Polat Rönesance 01.07.1993
Antalya Seven Seas Oteli 17.06.1994 - 28.01.1997
İstanbul Hyatt Recency 08.07.1994
Mersin Hilton Oteli 09.03.1994
REGAL TURİZM VE TİCARET A.Ş. TARAFINDAN İŞLETİLEN TALİH OYUNLARI
SALONLARI
Muğla Bodrum Park Resort Oteli 29.08.1995
İstanbul Eresin Topkapı Oteli 14.02.1996
LEİSURE İNVESTMENTS TURİZM A.Ş. TARAFINDAN İŞLETİLEN TALİH OYUNLARI
SALONU
İstanbul Ceylan İntercontinantel Oteli 17.11.1996
Kumarhanelerle ilgili olarak önemli bir gelişme de yurtdışı
faaliyetlerdir.
Topal'ın İsrailli ortağı Ruven ve yardımcısı Bay Eli kumarhanelere gelen
İsrailli ve diğer yatırımcıların ödemelerini yurtdışında yapmalarını
sağlamaktadır. Belli ve uzun olmayan bir dönemde Ruven'in 17 milyon
doları topladığı ve yurtdışında kendi hesabına yatırdığı öğrenilmiştir.
Hesap uzmanları da yürütmekte oldukları çalışmalarda "Banka
hesaplarından mutemetler olduğunu tahmin ettiğimiz şahıslar tarafından
çok fazla adet ve büyük miktarlardaki nakit paraların talimatlara
istinaden çekildiği, ayrıca doğrudan banka hesaplarıyla
ilişkilendirilmeyen (kasa havalesi şeklinde) özellikle 50.000 USD'nin
altında görünmeyen işlemler kaleminden değişik isimler altında yurtdışı
transferlerinin yapıldığını" tesbit etmişledir.
Topal'ın banka hesap hareketlerini gösteren ekstrelerin tetkiti
fevkalâde ilgi çekicidir. Akbank'ın bir şubesinde ve 7 aylık dönemindeki
para hareketi (sadece Emperyal Şirketine ait olmak üzere) 1.3 trilyon
TL'dir.
Şirket yetkililerinden birinin Ahmet Kara'nın şahsi hesabı ise 7 ayda
855 milyar TL'dir. Bir diğer şubedeki hesabı ise 840 milyar TL'dir.
Bir kişinin adına açılmış pekçok hesap, adına hesap açılmış pekçok kişi
vardır.
Meselâ Ahmet Kara'nın sadece Akbank'ta açılmış TL hesap ekstreleri
birkaç trilyon TL'ye ulaşmaktadır. Bir çok kişinin TL, dolar ve mark
hesaplarının incelenmesi müteaddit kredi kartları hesaplarının yine TL,
dolar ve mark olarak takibi gerekmektedir.
Kapsamlı vergi ve diğer işlem incelemelerinin yıllarca yapılmamış oluşu
ilgi çekicidir.
Kumarhanelerin gelirini azaltmak için önce masraflar gösterilmemiş,
yatak, yemek ve diğer ikramlar Topal'ın mutemedi kişilere ait kredi
kartları ile karşılanmıştır. Vergi vs. minimize edilerek farklı
yerlerdeki muhasebe kayıtlarıyla sistem şirketin lehine
çalıştırılmıştır. Turizm Bakanlığı'nın yaptığı incelemelerde bazı oyun
makine ve teçhizatının illegal yollardan elde edildiğini gösterir
bilgiler derlenmişse de hiçbir işlem yapılamamıştır.
Emperyal Şirketi Kıbrıs'ta ve Azerbaycan'da da etkili olmuştur.
Bakü'de yapılan konukevinin yapımındaki finansman sıkıntısı üzerine
inşaatın otel olarak tamamlanması, otele bitişik bir kumarhane yapılması
kararlaştırılarak işletmeciliği Emperyal üstlenmiştir. Topal bu proje
için 8 milyon dolar harcamıştır.
Bu projeyi gerçekleştiren Cumhurbaşkanının oğlu İlhan Aliyev'dir.
Kendisinin Topal'a 500.000 dolar kumar borcu ve otelin gizli ortağı
olduğu iddiaları öne sürülmektedir.
Topal'ın Kıbrıs'taki kumarhaneyi büyüttüğü ve gelecekteki talebi
karşılamak üzere büyük bir yatırım yaptığı da ifade edilmektedir.
Türkmenistan ise adeta Emperyal tarafından işgal edilmiş gibidir.
Emperyal, Türkmenistan'da iki adet beş yıldızlı otel, büyük bir iş
merkezi ve poliklinik işletmesini üstlenmiştir. Aşkaabat merkezindeki
beş yıldızlı Grant Türkmen Oteli onbeş yıllığına 15 milyon dolar
karşılığı kiralanmış ve ilk kumarhane açılmıştır.
Ak Altın Oteli yanındaki kumarhane Topal'ın en büyük rakibi Sudi Özkan
tarafından yaptırılmışsa da, mevcut mukavelelere rağmen Özkan dışlanmış,
kumarhane 1996 yılında 22 milyon dolar karşılığında Emperyal'e
satılmıştır.
Emperyal kısa bir zaman içinde Türkmenistan'da pekçok iş ve işletmeye
sahip olmuş, Başbakan Yardımcısı Gurbanmurodov'un tabiriyle
"Türkmenistan'ın sosyal programının icracısı" durumuna gelmiştir.
İlgi çekici olan husus; Grand Türkmen Otel, Türk Eximbank kanalı ve
kredisi ile finanse edilmiş, ayrıca Türkmenistan'a açılan 75 milyon
dolarlık kredi içerisinden 10.6 milyon dolarlık ödeme Ak Altın Oteli'nin
yapımındaki malzemeler için kullanılmış ve dolayısıyla Emperyal
firmasının iş ve işlemlerini geliştirecek bir uygulamaya konu olmuştur.
Emperyal borcunu Türkmenistan'a ödemediği için, Türkmenistan kredisi de
ertelenmiş, neticede Eximbank açıkça -ve ancak araştırıldığında ortaya
çıkacak şekilde- Emperyal'i finanse etmiştir.
Türkmenistan'ın en üst düzey yetkilileri İstanbul'da ağırlanmış, kişisel
ilişkiler kurulmuş, hediyeler verilmiş ve Emperyal Türkmenistan'a açıkça
ve tam olarak yerleşmiştir.
Topal'ın Türkmenistan'da işlettiği otellerin kredisini temin eden Türk
Eximbank dosyalarını inceleyen Başbakanlık Müfettişi, kredilerin veriliş
usulü bakımından mevzuata aykırılık tesbit etmemiştir. Ancak Başbakanlık
Müfettişi ilgi çekici diğer tesbitlerine de yer vermektedir.
"Dikkati çeken diğer bir husus ise, kredi borcu ertemelerinin şeklidir.
İlk ertelemede, Türkmenistan tarafından gelen yazılı bir istem
bulunmamakta, aksine bankanın bu yönde bir görüşme istemine ilişkin
mesajı mevcut bulunmaktadır.
İkinci ertelemede ise Türkmenistan'ın sadece 75 milyon dolarlık bölüm
ile ilgili bir yazılı istem bulunmakta olup, Banka Yönetim Kurulu bu
istemi 75 milyon doların üzerine 16 milyon dolarlık kredi miktarını da
ekleyerek 91 milyon dolar üzerinden uygulamıştır.
Diğer taraftan Ak Altın Oteli'nin 1994 yılının 10'uncu ayında Grand
Türkmen Oteli'nin ise 1995 yılının altıncı ayında açıldığı ifade
edilmekle birlikte, her ikisinin işletilmesinin de daha sonra Emperyal
Turizm ve Otelcilik A.Ş'ye verildiği anlaşılmaktadır... Ayrıca işletme
sözleşmelerinde işletmecinin Türkmenistan dışına para çıkarması
konusunda, malikin sağlayacağı kolaylık yönündeki maddeler de dikkati
çekmiştir. Ak Altın Oteli'nin yönetim ve işletilmesi ile ilgili
sözleşmede yeralan, tarafların gizliliği bozmasının akdin iptal nedeni
sayılmış olması da bir o kadar dikkat çekicidir.
Bütün bu hususların dışında; Grand Türkmen Oteli'nin renovasyonunu
gerçekleştiren Mensel JV'nin (Metiş, Nurol, Yüksel ortaklığı) Yönetim
Kurulu Üyelerinden Güven Sazak ile Abdullah Çatlı'nın ortağı olduğu
Baysa Şirketi kurucularından (Meclis Susurluk Araştırma Komisyonu
Raporu'nda, Baysa Şirketinin kurucuları, T. Ticaret Sicili Gazetesi'nin
2.10.1992 tarih, 3127 sayılı nüshasında yayınlanan İstanul 1. Ticaret
Mahkemesi'nin 24.9.1992 tarih, E:1992/3924, K:1992/3674 sayılı kararına
göre, Ant Güven Sazak, Ahmet Baydar, Silva Sazak, Mine Baydar ve Alper
Baydar olarak görülmektedir) bazılarının soyadlarının aynı olması da
ilgi çekici bulunmuştur.
Yüksel A.Ş'nin ortağı olduğu AY-SEL şirketinin, diğer Türki
Cumhuriyetleri'nde yatırımlar yaptığı, Eximbank'tan temin edilen
listelerde görülmektedir."
Çatlı'nın Güven Sazak'ın çiftliğine gittiğine, ilgili bölümde temas
edilecektir.
Burada ilgi çekici bir husus daha vardır; otellerin inşaatı veya
yenilenmesi için kullanılan kredi ertelemelerinde Emperyal Şirketi
devreye girmiş ve Eximbank'a muhatap olmuştur.
Yurtdışında iş yapan bir Türk firmasının o ülke ile ilgili bir konuyu
Türk makamları nezdinde takibinde bir yanlışlık olduğu iddia edilemez.
Ancak Türkmen tarafının 1997 tarihli ve kabul edilmeyen yeni erteleme
müracaatındaki ifadeler gerçek borçlunun Emperyal olduğunu ispat
etmektedir. (Ek: 3)
Ek: (3)'ün ikinci sayfası, Grand Türkmen Otel projesinin "Constructed by
the Emperial Otelcilik ve Turizm ve Ticaret A.Ş" olduğunu
göstermektedir. Dolayısıyla Mensel JV ile Emperyal ilişkisi
araştırılmaya değer görülmektedir.
Başbakanlık Müfettişi, ertelemeler sebebiyle Garanti Bankası'na -teminat
mektubu sebebiyle- yapılmış ödemeler ve Eximbank zararının oluşması
ihtimalini de gündeme getirmektedir.
Ak Altın Oteli'ni yapan Üçgen A.Ş'nin bir inşaat mühendisi ise tanıdık
bir soyadı taşımaktadır: Emrah Tinar.
Devlet Bakanı Ekrem Ceyhun'un kredi için Eximbank'a talimat verdiği
tarihten itibaren ilişkilerin ve belirlenen bu hususların kapsamlı bir
soruşturmaya ihtiyaç gösterdiği düşünülmektedir.
Önemli olan husus şudur: Türkmenistan doğal gaz ve petrol projelerine
Emperyal de müdahil olacak konuma gelmiş ve Türkmen yetkililer
vasıtasıyla etkili olmaya başlamıştır.
Ömer Lütfi Topal'ın öldürülmesi geniş yankılar bulmuş özellikle Susurluk
kazasından sonra daha da önem kazanmıştır.
Bu konu Yargıda görülmekte olan bir dava olduğu için çalışmalarımız
esnasında irdelenmemiştir. Ancak Topal'la ilgili olarak yapılan bazı
ilgi çekici tesbitler vardır ve bunların bu raporda yer almasının zaruri
olduğu düşünülmektedir.
Topal, tombalacılıktan ve uyuşturucu kaçakçılığından, Fındıkzadeli Ömer
lakabından inanılmaz bir güç ve servet sahibi olmayı başaran ilginç bir
kişiliktir.
Günlük 3 milyon doları aşan net gelirine, öldürttüğü, zarar verdiği çok
sayıda insana rağmen koruma bulundurmayan, adamları tarafından hiçbir
şekilde korunmayan bir evde oturan, özel şoför kullanmayan, karısının
veya kendisinin kullandığı arabayla seyahat eden, zırhlı bir araca
binmeyi reddeden bir kişidir Topal. Tripleks bir köşk-evde oturmasına ve
dünyanın her yeriyle haberleşmesine rağmen evinde tek bir telefon hattı
vardır. Eşinin cep telefonunu hiçbir şekilde kullanmadığı da
bilinmektedir.
İmam nikahıyla yaşadığı genç eşi Hilâl hanımla 7 yıllık birlikteliği
olmuştur. Sosyal hayatı, karısının kullandığı bir araçla gittiği Pazar
yemekleridir. Eşini iş hayatına asla sokmamış, iş hayatındaki zalimliği,
evde karısı ve çocuklarıyla şakalaşan munis bir insana dönüşmektedir.
Evde silah bile yoktur. Ölümünden kısa bir süre önce çelik yelek ve
yatak odasındaki dolabın üzerine gizlediği bir tabanca edinmiş, ancak
her ikisini de kullanmamış ve taşımamıştır.
Yemeklerini sürekli olarak evinde yemiş, (10) öldürüldüğü gece, evine
geceyarısı civarında dönecek olmasına rağmen, masanın hazır tutulmasını,
ancak kayınvalidesinin kendisini beklemeyip yatmasını, aşçıbaşına
hazırlatacağı yiyecekleri evinde yiyeceğini söylemiştir. Eşinin akşam
yemeği organizasyonunu ise Hilâl hanım, yattığı hastane odasında
kendisiyle sürekli haberleşerek yapmıştır. İlgi çekici olan husus, Ömer
Lütfü Topal'ın Mayıs ayından itibaren içinde olduğu stresli durumun
Temmuz ayında giderek yoğunlaşması ve 27 Temmuz'da doğum yapması
yakınlaşmış eşini adeta zorla hastaneye yatırmasıdır.
Topal'ın öldürülmesinin birçok sebebi olabilir. Ancak hiçbir gerekçe
insanların Topal'a kendisini öldürmek üzere yaklaşmalarına imkân
vermemiştir.
Cinayetten sonra Ankara'da bir polis yetkilisinin "adım gibi eminim bu
onların işi" diyerek Çatlı ve bir grup Özel Harekatçıyı hedef aldığı,
İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde gözetim altına alınan polislerden birinin
konuşması esnasında, "Bize vatan için hedef gösterdiler. Sonra bizim
hedeflerimizle kendileri salonlarda kadeh tokuşturdular. İlk defa kendi
başımıza bir iş yaptık onu da yüzümüze gözümüze bulaştırdık" dediği ve
İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün MİT'ten tek sayfalık bir not aldıktan
sonra telefon irtibatları üzerine teknik bir çalışma yaptığı bilgisi ile
birleştirildiğinde Topal olayına kısmi bir açıklık getirilebildiği
ortaya çıkmaktadır. Ancak bunların hiçbiri yargı için yeterli delil
olmamaktadır. Koli bandına sarılı şarjör üzerinde Çatlı'nın parmak
izinin çıkmasına rağmen kendisinin ölümü olayı karanlığa sokmaktadır.
Sarıyer Cumhuriyet Başsavcılığı'nca kullanılan aşağıdaki tablo,
sanıkların Topal'ın ölüm saatindeki irtibatlarını ve yerlerini belirten
kapsamlı bir çalışmanın özetidir. (Detaylar Ek: 4'dedir. )
Bu konuda İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu'nun sergilediği
tavır, Çankaya'da Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında yapılan liderler zirve
toplantısında en açık kelimelerle tenkit edilmiştir. Bu sebeple
kendisine bu çalışma kapsamında yer verilmemiştir.
Polislerin sorgulanmadan Genel Müdürlük tarafından Ankara'ya alınması
konusuna ise bir İstanbul Emniyet yetkilisi tarafından açıklık
getirilmiş ve -"Polisleri Ankara almadı. Yöneticilerimiz korktu ve biz
onları Ankara istedi diyerek başımızdan attık" demiştir. Gerçekten Kemal
Yazıcıoğlu'nun hesabı sonradan değişmiş, Ankara'ya haber verince
Bakanlık ve Genel Müdürlük polisleri istemiş ve İstanbul Emniyeti bir
dertten kurtulmuştur. Çünkü polisler "alındıktan" sonra Emniyet Müdürü
makamına gelmemiş, gece 22.00'ye kadar bir sorgulama yapılmamış, Müdür
muavinleri de odalarından çıkmamıştır. Gece 22.00'den sonra Emniyet
boşaltılmış ve ilgililer istirahate gitmişlerdir. Bu saatten sonra bir
sorgu olup olmadığını da Yazıcıoğlu bilebilir.
Topal'ın öldürülmesiyle ilgili pekçok iddia vardır. Birinci eşinden olma
çocukları Murat ve Elif'in babalarının ölümünden en büyük yararı
sağladıkları şüphesizdir. Ama genel kanaat Topal'ın böylesine bir
tehditle kolayca başedeceği şeklindedir.
PKK'ya yardım eden Kürt işadamları listesi oluşturulduğu ve listeden
çıkabilmek için haraç ödediği ancak para konusunda çıkan anlaşmazlık
sebebiyle öldürüldüğü de iddia edilmiştir.
Topal'ın namaz kılan ve oruç tutan bir kişi olduğu, mazbut bir aile
hayatı bulunduğu ve Kürt ayrımcı ve teröristlerle işbirliği yapmadığı
yaygın bir bilgidir. Bu iddialar gündeme gelmişse de konunun Topal'dan
haraç almak ve külliyetli miktarda para sızdırmak amacına yönelik olduğu
bilinmektedir. Üstelik büyük haraçlar ödeyen Topal'ın bu şekilde
öldürülmesi tavuğun kesilmesi anlamına geleceğinden buna ihtiyaç
olmadığı şüphesizdir.
Bir diğer iddia, Kıbrıs'ta açılacak gazinoyla ilgilidir. Çatlı, A. Fevzi
Bir ve Sami Hoştan Emperyal'in gayri resmi ortağı olmuşlar, ancak Kıbrıs
kumarhanesi için gerekli finansmanı sağlayamamışlardır. Topal da
kendilerine hisse vermeyi reddedince bu ortaklar Özel Tim polisleriyle
eylemi gerçekleştirmişlerdir. Ancak bu iddia da tutarlı görünmemekte
taraflar bu ölümden yarar sağlayamamaktadırlar. İmparatorluk Murat ve
Elif Topal'a, Hilâl hanıma intikal etmektedir.
Başka iddialar da ileri sürülmektedir. Murat ve Elif Topal'ın Çatlı'ya
535.000 dolar ödedikleri, Emperyal Gazinolarına ait hesaptan ve Garanti
Bankası'na ait 012157 nolu çek tanzim edildiği vadesinden bir gün önce
Çatlı'nın bir yakınına elden ödeme yapıldığı da belli olmuştur.
Bu ödeme cinayetin maddi bir anlaşmazlıktan işlendiğinin delili olamaz.
Topal'ı öldürmenin taşeronluk ücreti de olamaz. Ölümden iki ay sonra
yapılan bu ödemenin bir başka gerekçesi olması gerekir.
Topal'ın ölümünden sonra eşi Hilâl hanıma 105 milyon dolarlık bir borç
toplamı gösterildiği basında da yer almıştır. (Ek:5)
Gerçekten bazı tefecilere dahi borçlandığı ve Topal'ın zaman zaman
inanılmaz şekilde nakit para sıkıntısı çektiği, 1995 yılından itibaren
bu sıkıntının arttığı, önceleri bankalardan borç aldığı ve Necati
Kurmel'in kendisine kefil olduğu bilinmektedir. Sonraları ve 1996'da
zaman zaman para sıkıntısının had safhaya ulaştığı ve Topal'ın evine 50
milyon TL bırakamadığı günlerin geldiği anlatılmaktadır. (Hesap
uzmanlarının aldığı iddiaları teyit etmektedir.)
Günlük 3 milyon doları aşan gelir; yeni yatırımlara, gayrimenkul
alımına, yurtdışına külliyetli meblağların kaçırılmasına elbette
yetmemektedir.
Turizm Bakanlığı'nın memurlarından başlayan yurtdışında Aliyev'e,
Niyazov'a ulaşan bir haraç zinciri çok geniş bir camiayı kapsamaktadır.
(11) Siyasi irtibatlarını geliştirmek için de çok para harcamıştır.
Hatta bu irtibatlar bir siyasi partiye ve liderine cephe almasına kadar
varmıştır. Topal'ı Sipahi Ocağı'na götürüp hakim ve savcılarla
samimiyetini de ispat eden bir milletvekili adayı, Rize'de Mesut
Yılmaz'ı seçtirmeyecek kadar güçlü olmak için Topal'ın yoğun para
desteğine mazhar olmuştur.
Topal'ın kullandığı bazı telefon numaralarıyla ilgili olarak ve kalın
bir kitap halini alan bir çalışma yaptırılmıştır. İlgi çekici sonuçları
gösterir özet şemalar (Ek:6)'dadır.
Topal 1996 yılı içinde DYP Genel Merkezine ait 419 23 63 ve 417 87 49
nolu telefonları bilmekte ve kullanmaktadır. DYP İstanbul İl Yönetimi'ne
ait 213 28 27 numarayı ve nedense Rize İl Başkanlığı'na ait 464-213 28
27 numaralı telefonları da bilmekte ve kullanmaktadır.
Topal'ın en sık görüştüğü kişi ortağı Sami Hoştan'dır. Hakim Akman
Akyürek de aynı zamanda aynı numaradan Sami Hoştan'la irtibatlıdır.
Sami Hoştan incelenen tek bir telefon numarasından 7 ayda ve 1996
yılında Albay Veli Küçük'le 34 kere, Abdullah Çatlı ile 13, Korkut
Eken'le 6 kere görüşmüştür.
Mayıs 1996'da Mehmet Ağar'ın Adalet Bakanı olduğu dönemde ani bir haber
ortalığı karıştırmıştır. İddialara göre Mehmet Ağar, Topal hakkında
Kürtçülük dosyası açtırmış ve gereği için emir vermiştir. Tıpkı Orhan
Taşanlar'ın İstanbul Emniyet Müdürlüğüne atandıktan sonra TV'ye çıkıp
"buraya kafa koparmaya geldim" dediği tarihte, İstanbul'da bazı kirli iş
sahiplerinin Emniyete götürülüp tartaklanması üzerine Topal önce Sedat
Demir'e ulaşmış ve polisteki yeni ekiple irtibatlanmış olduğu gibi, bu
defa da çok daha üst seviyede koruyucular aramışlar. Fatura da o
nisbette yüksek olmuştur. (Topal'ın Orhan Taşanlar'a 250 milyar TL'lik
hediye gönderdiği fakat reddedildiği söylentisi kendi muhitinde panik
yaşanmasına yol açmıştır.)
Topal'ın kendini korumak saikiyle ilk önce siyasi kişilere ulaşarak
dosyasını kontrol ettirdiği ve korkmasını gerektirecek bir husus
olmadığına inandırıldığı anlaşılmaktadır. Hatta bu arada bazı Özel Tim
mensuplarıyla görüştüğü ve o cenahtan da uygun reaksiyonlar aldığı iddia
edilmektedir. Mayıs 1996'da başlayan tedirginlik aynı ay içinde son
bulmuş ve etrafına "adını listeden çıkarttığını" nakletmiştir. Bütün bu
ilişkilerin çok önemli bağış ve ödemelere yol açtığı da ifade
edilmektedir.
Ancak Haziran ayında tedirginlik avdet etmiş ve Temmuz'da Topal'ın
gerginliği had safhaya ulaşmıştır.
Bu arada Ankara'dan 17 milyon dolar talebedilmiş, Topal bu paranın
toplanması için mehil istemiştir. Olayı nakleden kişi "Karşı taraf mal
mı vermişti ki süre tanımayı uygun görmesin. Bu süre verildi, para
ödendi ancak PARA YERİNE ULAŞMADI. ÖDEME YAPILAN MUTEMET KİŞİLER, 17
MİLYON DOLAR İÇİN TOPAL'I ÖLDÜRMEYE KARAR VERDİLER" demiş ve olayın bu
sektörde bu şekilde yorumlanmakta olduğunu nakletmiştir.
Ömer Lütfi Topal hakkında ifade edilmesi gereken çok önemli bir husus
vardır.
Emniyet ve MİT ilgilileri ülkemizde Amerikanvari Mafya Teşkilâtı
olmadığı, bazı kabadayıların etraflarına topladıkları 10 - 20 - 40 - 50
kişi ile çeteleştikleri, rüşvet vererek, zor kullanarak, devletin ilgili
kurumlarının bilgisi dahilinde pekçok kanunsuz iş yaptıkları, etkili bir
hükümet, hatta cesur - atak ve namuslu bir mahalli yöneticiyle o bölgeyi
terk etmek zorunda kaldıkları hususunda hem fikirdirler. En önemlisi bu
çetelerle ilgili olarak her türlü bilgi mevcut olduğundan kendilerini
tasfiye etmek her zaman için kolaydır.
Ancak devletle bütünleşmiş, devletin ilgili kurumlarına entegre olmuş,
mahallinde Valiyi, Emniyet müdürünü, mecliste ve hükümette yeterince
üyeyi kendisine bağlamış ve bu kişilere adeta emir verebilir duruma
gelmiş bir yapılanma mevcut değildir. Bu konuda ve Cumhuriyet tarihi
boyunca en önemli mesafeyi katetmiş kişi Ömer Lütfi Topal'dır.
Eğer öldürülmeseydi ülkenin en etkili ilişkileri içinde, istediği yere
ve makama nüfuz edebilme imkânını bulacak ve birkaç yıl sonra da gerçek
manâda dokunulmazlığa kavuşacaktı. Bu noktada ilgili her uzman fikir
birliği içinde görünmüştür.
Topal, kirli geçmişine rağmen bir süre sonra kumarhaneleri tasfiye etmek
ve saygın bir işadamı olmak için stratejik bir karar verebilme
becerisini de göstermiş, Türkmenistan'ı, oradan elde ettiği diplomatik
pasaportun da gösterdiği gibi rezerv ülke olarak seçmiş, kendini birçok
açıdan geleceğe hazırlayabilmiştir. Sadece kazandığı paranın büyüklüğü,
Kıbrıs'ta ve Antalya'da ağırladığı bunca devlet büyüğüne ve elinin
açıklığına rağmen kendi sonunu getirmesine mani olamamıştır.
Haraç vermekten nefret etmesine rağmen, sadece yetkililer değil, onların
adamları, korumaları, adamların adamları da Topal'ın paralarına ortak
olmuşlardır. Şayanı şükrandır ki gelişmeler Topal'ın hedeflediği noktaya
uzanmasını engellemiştir. Ancak bu durum, devletin çetelerle irtibatı
noktasındaki üzüntü verici tespitleri yok etmeye yetmemiştir.
Zaten işlerin bu karmaşık yapısı, devlet kurumlarının içine girdiği
laubalilik, gevşeklik ve ciddiyetsizlikten kaynaklanmaktadır. Sağcı ve
solcuların, sivilin, üniformalının, doğruyla eğrinin bu kadar ve bir
noktada buluşmasının hikmeti de bu kargaşanın yarattığı verimli fakat
kirli faaliyet alanlarını ortaya çıkarmasındandır.
Bu noktada yetkililer de olayları engellememiş hatta teşvik etmiştir.
Ülke içinde cereyan edenler Susurluk kazasına kadar kamuoyundan
gizlenebilmiş, bu arada yurt dışına açılmalar başlamıştır.
DİPNOTLAR
(7) Topal, kumarhane açtığı şehirlerde, muhiti olan etkili aile ve
kişilerle şahsen ilişki kuruyor, sosyal faaliyetler için fırsatlar
veriyor, para harcıyor, doğumgünü, evlenme yıldönümlerinde şık jestler
yapıyor ve ortaklıklar kuruyordu. Alacaklarını aldıktan sonra da
ilişkisini kesiyordu. Kumarhanelerin yoğunluğunu artırmak bahanesiyle
kişilere bol miktarda fiş verdirerek oynatıyor, sonunda da ortaklıkları
tasviye için borç çıkarıyordu. Antalya'da bu şekilde elde ettiği bir
şirkete yaptırdığı evleri mensuplarına dolar üzerinden satmış, Ömer
Şarlak Paşa'ya, Emniyet Müdürü Mete Altan'a da yer tahsis etmişti.
Şirket hisselerinin devrinde ise kamu görevlilerini kullanmıştı.
(Şirketlere ait bir liste Ek: 5'tedir.)
(8) Türkmenistan'daki Ak Altın kumarhanesini, Grand Türkmen Oteli
Kumarhanesi, daha sonra da diğer kumarhaneler takip etmiştir.
(9) Talih oyunları salonlarının açılması, düzeni, kontrolü konusunda sık
sık değişiklik yapılmış, salonların açılması kolaylaştırılmış, adeta
teşvik edilmiştir. Milyonlarca dolarlık gelire rağmen, gerçek manada ne
denetim, ne de vergi incelemesi vardır. Bakanlığın fon olarak aldığı
birkaç milyar lira göze batmakta ve tartışılmaktadır. Kumarhaneler ve
işletenler, devletin tüm mekanizmalarını etkisizleştirebilmişlerdir.
(10) Sadece Bodrum'da Hikmet babataş'ın öldürüldüğü gece, Antalya'da
herkesin içinde oturmuş yemek yiyerek içki içmiştir.
(11) Aldığı kredilerin karşılığında Demirbank Zeytinburnu Şubesi'ne 145
milyar, Toprakbank Merkez Şubesi'ne 100 milyar, şekerbank İstanbul
Şubesi'ne 270 milyar, Yurtbank Merkez Şubesi'ne 1 trilyon TL gayrimenkul
ipoteği veren Topal, varlık içinde yokluk çekmektedir.
MEHMET ALİ YAPRAK VE KAÇIRILMASI
Topal'ın öldürülmesiyle ilgili olarak Park Holding, Havaş ihalesi,
Turgay Ciner'in servetinin kaynakları, Topal'ın Havaş ihalesine Park
Holding arkasına gizlenerek ve gizli ortak olarak katıldığı ve
Holding'in gizli ve kirli işlerinin bulunduğu iddialarıyla da çeşitli
yorumlar getirilmeye çalışılmaktadır.
Ancak Topal'ın öldürülmesi ile Gaziantep'te Mehmet Ali Yaprak'ın
kaçırılmasıyla gelişen olaylar arasında irtibat vardır.
Mehmet Ali Yaprak bir iş adamıdır. Radyo ve TV'si ve şirketleri vardır.
Gerçekte ise fevkalâde güçlü bir çete reisidir.
Yaprak Holding'e ait bilgiler ilişikte sunulmaktadır.
Captagon'un dağıtımının ise Hidayet Turizm tarafından yapıldığı
anlaşılmaktadır.
Mehmet Ali Yaprak gibi güçlü bir reisin kaçırılması kolay ve herhangi
bir çetinin üstesinden gelebileceği bir iş değildir.
30 Kasım 1997 tarihli toplantıda MİT ve Yaprak grubu ilişkilerine atıf
yapılmış daha önce de Eymür - Haluk Koral görüşmeleri nakledilmişti.
Mehmet Ali Yaprak olayı ile ilgili olarak MİT'in takdimi aşağıdadır.
"Mehmet Ali Yaprak 24 Aralık 1995 seçimlerinden önce seçim masrafları
olarak Mehmet Ağar'a dolayısıyla DYP'ye 500 milyar lira yardımda
bulunmuş, konuyu bilen Özel Harekat Dairesi Başkanı İbrahim Şahin de
bilahare aynı şahıstan 100 milyar lira rüşvet almıştır. M. A. Yaprak
Gaziantep'teki Yaprak TV ve Hidayet Turizm Firması'nın sahibi olup, esas
gelirini Suriye ve Suudi Arabistan bağlantılı uyuşturucu ticaretinden
sağlamaktadır.
M. A. Yaprak'ın seçimlerden önce Mehmet Ağar ve İbrahim Şahin'e verdiği
paralardan haberdar olan Abdullah Çatlı adı geçenden kendilerinin de
para almaları için Ercan (Ersoy) ve Ayhan isimli polis memurlarının da
aralarında bulunduğu bir ekibe M. A. Yaprak'ı kaçırtmış, olayda altı,
yedi şahıs polis maskesiyle görev almıştır. M. A. Yaprak'ın evi ve
işyeri ile ilgili istihbarat, Abdullah Çatlı'nın isteği doğrultusunda,
Gaziantep'te halı saha işleten ve Mehmet Ali Yaprak'la geçmişten
sorunları bulunan Ülkücü görüşe mensup Yahya... adlı şahsa verilen
talimatla temin edilmiş ve anılan ile yapılacak pazarlık sırasında
olayın videoya kaydedilmesi planlanmıştır. Kaçırılma olayını erken
saatlerde gerçekleştiren şahıslar, M. A. Yaprak'ı Siverek'e
götürmüşlerdir. Olayın polise intikalini müteakip, olayın istihbaratını
yapan Yahya (Efe) adlı şahsın kardeşi, polis tarafından Gaziantep'te
gözaltına alınmıştır.
Bunun yanısıra, söz konusu olayla ilgili olarak Mehmet Eymür tarafından;
"Gaziantep'li Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılmasından sonra, Gaziantep'te
ikamet eden Haluk Koral isimli bir tanıdığının telefonla kendisini
arayarak, kaçırılan Gaziantepli zengin işadamının yakın tanıdığı
olduğunu belirterek yardım istediğini, Adıgeçene (H. Koral) "direkt bir
yardımının olamayacağını, ayrıca kaçırılan şahıs hakkında da müsbet
şeyler söylenmediğini, ancak M. Ali Yaprak'ın Abdullah Çatlı tarafından
kaçırıldığına dair bir duyum alındığını, adıgeçenin Siverek'e
götürüldüğünün söylendiğini, bu nedenle Bucaklar'la görüşmesinin yararlı
olabileceğinin" belirtildiğini, Bir süre sonra H. Koral'ın tekrar
kendisini (M. Eymür) arayarak, M. A. Yaprak'ın serbest bırakıldığını,
söylenenlerin doğru çıktığını bildirdiğini, Olaydan bir müddet sonra
Operasyon Başkanlığı'ndan bir personelin gelerek; "eski elemanlarımızdan
Müfit Sement'in isminin de kaçırılma olayına karıştırıldığını, Müfit'in
bize bilgi getirmek için olay tarihinde Gaziantep'e gittiğini, olayda
aktif rol almadığını bildirdiğini, Abdullah Çatlı'nın kendisinden (M.
Sement) video kamerasını alıp Gaziantep'e gelmek istediğini, Gaziantep'e
gittiğinde kaçırılma olayının gidişinden önce olduğunu öğrendiğini, bu
nedenle aynı gün İstanbul'a geri döndüğünü" ifade ettiğini, Bu bilgiler
üzerine H. Koral'la temasa geçilerek, ilk görüşmede verilen bilgilerin
M. Sement'ten alındığını, bu nedenle yardımcı olan anılan şahsı olayın
içine katmamalarının yararlı olacağını söylediğini, H. Koral'ın da bunu
kabul ettiğini,
15.02.1997 tarihinde ise personelimiz yeni öğrendiği hususları ilgili
olarak yaptığı açıklamada; "M. Sement'in olaya anlattığından daha fazla
girdiğini, Siverek'e gidip M. A. Yaprak'ın sorgulanması sırasında
videoya kaydettiğini, ayrıca M. A. Yaprak'ın iki kez kaçırıldığını, ilk
kaçırmaya İbrahim Şahin'in ekibi ile Cengiz Cömert (Geçmiş dönemde
bilgilerinden istifade edilmiştir) ve Hasan Aydostlu'nun (İngiltere'de
Nafiz Bostancı işine karışan ve geçmiş dönemde Muğla'da bilgilerinden
istifade edilen) de katıldığını, Cengiz Cömert'in kaçıran gruba, M.
Eymür'ün de işin içinde olduğunu söyleyerek M. A. Yaprak'tan gasp edilen
paradan namına para aldığını, olayın polisler arasında da böyle
bilindiğini söylediği," hususları iddia edilmiştir.
Bu anlatımda çeşitli yanlışlar ve olayı farklı mecraya götüren ifadeler
vardır. Yaprak, Hidayet Turizm'in sahibi değildir. Yaprak'ın
kaçırılmasını Hidayet Turizm ilgililerinin organize ettiği, hedefin,
captagon imalathanesinin yerini öğrenmek ve orijinal captagon'un içine
ilave edilen ve "Hacı'nın malı" olarak Arap aleminde meşhur olan
uyuşturucunun formülünü zorla almak olduğu bilinmektedir.
Kaçırma olayını Çatlı'nın bir grup polisle organize ettiği, Yaprak'tan
serbest bırakılma karşılığı 1 - 2 milyon Mark alındığı, aslında Hidayet
Turizm'in 10 milyon Mark ödediği, fakat bu miktardan kaçıranların
haberdar olmadığı ve pay alamadıkları, gerçek ödemenin miktarının
öğrenilmesi - duyulması üzerine Çatlı ve ekibinin Ankara ile
ilişkilerinin bozulduğu hatta koptuğu iddia edilmektedir.
Bu durum karşısında polislerin ve Çatlı'nın Yaprak'ı ikinci kere
kaçırdıkları, konuşturdukları, konuşmaları videoya kaydettikleri, bandın
bir suretinin Bucaklar'a, bir suretinin Mehmet Eymür'e (Müfit Sement
vasıtasıyla) teslim edildiği, orijinal bandın ise Ankara'yla yapılan
pazarlık sonucu imha edildiği de iddialar arasındadır.
Haluk Koral'ın Eymür'ü aradığı ve yardım istediği de doğru değildir.
Eymür Müfit Sement'i kurtarmak için devreye girmiş, yüzleştirme
yapılması, araçta bulunan parmak izinin Sement'e ait olması sebebiyle
olayın kapatılması yönünde gayret sarfetmiştir.
İkinci kaçırma olayının, Ankara'nın bilgisi ve tasvibi dışında olması,
polisin sert reaksiyonunu çekmesi üzerine Eymür, Sement'in adının ortaya
çıkmaması için Yaprak grubunun etkili isimlerinden Haluk Koral'la temasa
geçmiştir.
Neticede savcının "yüzleştirme" kararı da uygulanmamış, tarafların
olayın büyümemesi, kendi hesaplarını kendilerinin zaman içinde görme
arzusu ile kapatılmıştır.
Başbakanlık, Gaziantep Savcısı'nın işlemlerindeki eksikliği Adalet
Bakanlığı'na Ocak 1997'de bildirmiş olmasına rağmen Eylül 1997'deki
yazımıza kadar Bakanlık, eski bakan Şevket Kazan'ın talimatına rağmen
harekete geçmemiştir.
Bu kısa takdim, Devlet ilgili ve yetkililerinin uyuşturucu konusunu,
kaçakçılığı, kirli parayı, Devlet'in tahribi pahasına nasıl ele
aldıklarını gösteren ilgi çekici bir örnektir.
Bu arada saygın bir kuruluş olan MİT'in eski mensuplarının (Müfit Sement,
Hasan Aydostlu) gibi şahısların nasıl bir ilişki içinde oldukları, yine
saygın bir kuruluş olan Emniyat Teşkilâtı'nın uyuşturucu imalatını
durdurmak değil, diğer uyuşturucu tacirlerinin hizmetine girdiğini
gösteren acı bir örnek olduğu belirtilmelidir.
Kaçıran grupların her defasında işin içinden sıyrılabilmeleri ancak bu
ilişkilerle mümkün olabilirdi.
Her iki kaçırma olayında güvenli bölge olan Bucaklar'ın kontrolündeki
topraklara gidilmesi, üzerinde durulması gereken bir noktadır.
Osmanlı döneminin Beylerbeyliği ünvanı kullanılmıyorsa da Aşiret
beyliğinin devam ettiği ve Siverek yöresinin devletin kontrolünün dışına
terkedildiği aşikârdır.
Bu vesileyle ve durumun vehametini ortaya koymak üzere bir parantez
açarak Yaprak ve Hidayet ailelerinin şemasını Sayın Başbakan'a takdim
etmek ihtiyacı duyulmuştur.
Teknik olarak bu bilgilerin ek'te sunulması gerekirse de, yeraltı
dünyasının bu kara, kirli ve kanlı paradan beslenerek nasıl legalize
olmaya gittiğinin delili sunulmak istenmektedir. (Şemalar 58 ve 59.
sayfalarda yer alıyor.)
Şemanın açık izahı (Ek: 7)'de sunulmuştur. Ek bilgilerde milyonlarca
dolarlık uyuşturucu geliri sağlayan bir sistemin kurulduğu açıkça
görülecektir.
Sistem; MİT'teki ve emniyetteki bilgilere rağmen çalışmaya devam
etmektedir. Kaçakçıların devletten güçlü olamayacağı gerçeği karşısında,
devletinin elinin kolunun nasıl bağlandığı araştırılmalı,
soruşturulmalıdır.
Mehmet Ali Yaprak olayının Ankara ve İstanbul gruplarının arasının
açılmasında bir dönüm noktası olduğu iddiasına yer verilmişti. Bu
anlaşmazlık 1996 yılında grupların birbirinden uzaklaşmasına yol açmış
veya yeni gelişmeler grupların eski koordineli çalışmalarını zaten
ortadan kaldırmıştır. Doksan altı yılı Çatlı'nın üzerindeki koruyucu
örtünün incelemeye başladığı, OHAL bölgesindeki başıboşluğun da kontrole
alınmaya çalışıldığı, keza Ömer Lütfi Topal'ın tedirginliğinin arttığı
bir dönemdir.
Mehmet Ağar'ın milletvekili seçilmesi, daha aylar öncesinde bu hususun
biliniyor olması, ne kadar nüfuz sahibi olursa olsun vatan - millet için
yapılan işlerin koordinasyonunun zedelenmesine yol açmıştır.
Topal'ın öldürüldüğü dönem de işte bu oluşuma rastlamıştır.
( RAPORDAKİ 68, 69, 70, 71 NUMARALI SAYFALAR "DEVLET SIRRI" OLDUĞU
GEREKÇESİYLE AÇIKLANMAMIŞTIR.)
BEHÇET CANTÜRK
Ermeni asıllı Behçet Cantürk'ün geçmişiyle ilgili kısa istihbarat
bilgisi aşağıdadır.
Reşit - Hatun oğlu, 1950 Diyarbakır/Lice doğumlu olan adıgeçenin;
- 20.11.1975 tarihinde Lice bölgesinde meydana gelen deprem sonrasında
devletin yöreye yeterli yardım yapmadığını ileri sürerek, halkı
ayaklandırmaya çalışan Kürtçü şahıslardan olduğu,
- 1981 yılı itibariyle Suriye'de bulunan Asala mensupları ile sıkı
ilişkiler içerisinde bulunduğu,
- 16.06.1983 tarihinde İstanbul/Kapalıçarşı'da gerçekleştirilen Ermeni
terör eylemini organize eden şahıslardan olduğu,
- Temmuz 1984 tarihi itibariyle sorgulanan şahsın; uyuşturucu madde
faaliyetlerini DDKD (Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi'nin yan
kuruluşu) örgütü namına yaptığını ve bu örgütün üyesi olduğunu itiraf
ettiğini,
- 1984 sonunda uyuşturucu madde kaçakçılığı suçundan tutuklandığı ve
1985 yılında beraat ettiği,
- 1990 yılında bazı Kürt aydınlarıyla birleşerek "Ulusal Platform" adlı
bir birlik oluşturdukları, bilahare Mezopotamya A.Ş Adlı bir şirketi
kurdukları ve Mezopotamya isimli bir gazete yayınlamak üzere girişimde
bulundukları,
- 1992 yılı itibariyle PKK'ya aktarılmak üzere uyuşturucu
kaçakçılarından para toplanmasına aracılık yaptığı,
- Nisan 1992 tarihinde Türkiye'ye Pakistan'dan 6 ton baz morfin, 5 ton
esrar getirdiği ve bu uyuşturucuların Savaş Buldan, Hurşit Han, Adnan
Yıldırım, Cahit Kocakaya, Eyüp Kocakaya, Ferda Seven isimli şahıslar
tarafından satın alındığı, B. Cantürk'ün yine bu şahıslardan muhtelif
tarihlerde PKK'ya verilmek üzere para topladığı,
- 1992 tarihi itibariyle Özgür Gündem Gazetesi'nin finansörlerinden
olduğu...
Bu özet bilgi adıgeçenin kimliği hakkında yeteri kadar aydınlatıcıdır.
Kim olduğu ve ne yaptığı aşikar olmasına rağmen Devlet, Cantürk'le
başedememiştir. Yasal yollar yetmemiş neticede "Özgür Gündem gazetesi
plastik patlayıcılarla havaya uçurulmuş, Cantürk'ün devlete biat etmesi
beklenirken adıgeçenin yeni bir tesis kurmak üzere harekete geçmesi
üzerine, Türk Emniyet Teşkilatı tarafından öldürülmesi kararlaştırılmış
ve karar infaz edilmiştir."
Böylece 100 kişiye yakın olduğu tesbit edilen ve zamanın Başbakanı'nın
ifade ettiği "PKK finansörü iş adamlarının elde olan listesi"nden bir
kişi eksilmiştir.
Behçet Cantürk'ün öldürülmesinin doğruluğu yanlışlığı veya gerekli olup,
olmadığı tartışmasına girilmemiştir. Ancak zaruri bazı sualleri sormak
gerekir. Cantürk'ün öldürülmesi emrini kim vermiştir? Bu yetki kim
tarafından kullanılabilir? Ve hangi ahvalde kullanılabilir? Kim kime
karşı sorumludur? Sistem nasıl çalışmalı sorumluluk nasıl
paylaşılmalıdır?
"Hukuk devletinde bu suallerin yeri olamaz" itirazı da kanaatimizce
geçerli değildir ve realiteye uygun düşmez. Bu uygulama tüm dünya
ülkelerinde olduğuna göre bizde de olacaktır. Ama (cümle sayın
Başbakan'a ters gelse de) Hukuk Devleti kuralları içinde bu tip kararlar
alınacak ve Devlet ciddiyeti içinde uygulanacaktır.
Yoksa Yeşil ve benzerlerinin Türk Ordusu'nun bir subayını (Cem Ersever
olayı) sorgulaması ve öldürdüğünü etrafa söylemesi, Tarık Ümit gibi
bayağı ve bir kaçakçının "falancayı aldık, sorgulayıp, öldürdük" gibi
bayağı ve kendini adam yerine koymalarını sağlayıcı çirkinliklerini,
Abdullah Çatlı gibi devletin emrinde çalışan bir kişinin, kaçakçılık
yapıp etrafa korku salmasını ve bundan istifade edip başkalarının da
haraçtan pay almasını temin eden alaturkalık, basitlik, geri kalmış bir
ülkenin ciddiyetten uzak operasyonlarına izin veren bir yapı, ülkemizin
gerçekten haketmediği bir durumdur.
Bu davranışlara izin veren anlayış bir grup insanının -sivil ve kamu
görevlilerinin- kısa sürede çizgiyi aşıp vatan - millet hizmetinden
kişisel menfaate dönmelerine yol açmıştır.
Devletin ilgili tüm kurumları bu iş ve eylemlerden haberdardır.
Başıboşluk, neticede ve Susurluk kazasının bardağı taşırmasıyla etrafa
yayılmış ve devlet sırrı olacak konular gazete makalelelerinin ve
haberlerinin ana konusu haline gelmiştir.
Her şeyin bu kadar kolay ortaya çıkması ve duyulması ise devlet adına
yapılan işlerdeki ciddiyetsizliğin en önemli göstergesidir.
Mesela İzmit - Adapazarı - Bolu ekseninde meydana gelen cinayetlerin
gerçekleşmesinde ortak noktalardan biri de, Polis - Jandarma - İtirafçı
örgüt mensupları faaliyetlerinin yörede yoğunlaşmış olmasıdır.
Uygulayıcılar, bu ekseni değiştirmek ihtiyacını dahi duymamışlar,
yarattıkları ürküntü, güçlerinin delili olmuştur.
Söz konusu eylemlerde öldürülen şahıslar özellikle dikkate alındığında;
OHAL Bölgesi'nde öldürülen Kürtçü şahıslar ile diğerlerinin farkının
ekonomik bakımdan arzettikleri finansman gücü olduğu ortaya çıkmaktadır.
Yukarıda ifade edilen hususların benzer konularda meselâ Savaş Buldan'ın
öldürülmesi için de geçerli olduğunu ifade edebiliriz. Adı geçen
kaçakçılığı, PKK yanlısı bölücü eylemleri ile tescilli bir şahıstır.
Medet Serhat Yöş, Metin Can, Vedat Aydın için de aynı hususlar
geçerlidir. Ülkenin birliğine, bütünlüğüne aykırı eylem sahipleri ağır
bir cezayı haketmişlerdir. Yapılanlarla aramızdaki tek itilâf
uygulamanın şekline ve neticelerine ilişkindir.
Nitekim Musa Anter'in öldürülmesinden -tüm olayları tasvip edenlerin
dahi- pişman olduğu tesbit edilmiştir.
Musa Anter'in silahlı bir eylem içinde olmadığı, daha çok işin
filozofisi ile meşgul olduğu, öldürülmesinin yarattığı etkinin,
kendisinin gerçek etkisini geçtiği ve öldürülme kararının hatalı olduğu
söylenmektedir. (Adıgeçenler hakkında bilgi Ek: 9'dadır.)
Öldürülen başka gazeteciler de vardır.
( RAPORDAKİ 75 NUMARALI SAYFA "DEVLET SIRRI" OLDUĞU GEREKÇESİYLE
AÇIKLANMAMIŞTIR.)
(12) ...güvenerek Diyarbakır'a gittim. Bu arada Jitem çatısı altında
illegal bir oluşuma gidildi. Diyarbakır ve çevresinde PKK ile ilişkili
olduğundan şüphelendiğimiz hemen herkesi infaz etme yetkimiz vardı. Bu
insanları yakalayıp suçu varsa tespit edip, adalete teslim etmek yerine
faili meçhul bir şekilde öldürmeyi bir yöntem olarak benimsemiştik.
Bizden istenen buydu bu tarzda talimat alıyorduk. Bu grup içersinde eski
itirafçılardan Ali Ozansoy, Hüseyin Tilki, Abdulkadir Aygan, Hayrettin
Toka, Recep Tiriz, Adil Timurtaş ve eski TİKKO'cu Fatih adındaki kişiler
vardı. Antalya'da örgüt tarafından öldürülen Numan kod (Salahattin
Görgülü) adındaki kişi bizim grubumuzun istihbaratçısıydı. Örgütle
ilişkilidir tarzında bize gösterdiği ve getirdiği kişilerin hepsini
değişik dönem ve zamanlarda infaz ettik. Bismil'de benzinci Talat,
Diyarbakır Bismil yol kavşağında bir vatandaşı aynı gerekçelerle infaz
ettik. Batman'da iki kişiyi; birini evinden, diğerini evin önünden
alarak Batman Silvan arasında infaz ettik. Yine Hazro'da bir vatandaş
infaz edildi. Bu çalışmalar beş ay sürdü. Yine o dönemde Salahattin
Görgülü'nün verdiği istihbarat doğrultusunda bir şahıs Celil kod Aytekin
Özel binbaşıyla Abdülkadir Aygan birlikte gidip infaz ettiler..." (Ek:
10)
( RAPORDAKİ 77, 78, 79, 80 NUMARALI SAYFALAR "DEVLET SIRRI" OLDUĞU
GEREKÇESİYLE AÇIKLANMAMIŞTIR.)
Buradaki acımasızlık, gerçekten üzerinde durulması gereken bir husustur.
"Çatlı'ya pekâlâ yeni bir profil, yeni bir hüviyet ve yerüstünde yaşama
fırsatı -eğer hak etmişse- verilebilir veya -hak etmemişse- verilmez,
yargıya teslim edilebilirdi."
Bunların hiçbiri yapılmamıştır. Çatlı Ankara'ya geldiğinde eski-yeni
Bakanlarla, Milletvekilleriyle beraber olabiliyor, Meclis kulisinde çay
içip restoranda yemek yiyebiliyordu ama Erdek'te çakırkeyif olduğunda
havaya iki el ateş edince karakoldan iki polis, hakkında hemen yasal
işlem yapmışlar, parmak izini alıp kendisini de nezarethaneye
atmışlardır. Bilahare telefonlar çalışmış, serbest bırakılmışsa da
haleti ruhiyesini anlamak zor değildir. Devletin savcısı, hakimi bir
yana, tanıması imkânsız her polis ve karakol dahi kendisi için
potansiyel bir tehditti. Devletin zirveleri ile irtibatlanmış bir kişi
bu çelişkiler yumağı içinde ne yapmalıydı, ne yapabilirdi?
Güven Sazak'ın çiftliğine gittiğinde Ahmet Baydar'la, Drej Ali'yle,
Hazine Müsteşarı Osman Ünsal'la birlikte olabiliyor, Sedat Bucak'ın
yazıhanesinde siyasilerle bir araya geliyor ama BOTAŞ Boru Hattı
temizliği için ihaleye girmek üzere Hadi Özcan'la finansman problemi
konuşmak zorunda kalıyordu. (13)
Susurluk olayının pekçok görüntüsünde, Abdullah Çatlı vardır. Ama
Çatlı'nın net resminin zemini, Ankara'nın silueti ile tamamlanmaktadır.
Topal cinayetinde Çatlı'nın parmak izi ortaya çıkmıştır. Ama Çatlı'nın
ailesine bıraktığı toplam paranın 2 milyon DM olduğu dikkate alınırsa,
sadece Topal'dan sızdırılan milyonlarca doların akibetini sormak
gerekir. (Bu tahmin Başkanlığımıza değil Çatlı sempatizanı bazı kişilere
aittir.)
Çatlı'nın dosyası yeniden açılmalıdır. Tüm ilişkileri, irtibatları
bilinmektedir. İsviçre'den Türkiye'ye nasıl geldiği araştırılmalı,
görevlendirilmeleriyle ilgili tüm bilgiler derlenmeli, Topal'ı Çatlı'nın
ve polislerin öldürdüğü bilgisini MİT'in nasıl elde ettiğini ve İstanbul
Emniyet Müdürü'nü tek sayfalık bir not'la nasıl uyardığını, niçin bu
sonuca vardıklarını, hüviyeti hâlâ sisler içinde kalan uyuşturucu
irtibatlısı gerçek Mehmet Özbay - Çatlı ilişkisinin detayları ortaya
konmalıdır.
Hatta Abdullah Çatlı'nın kullandığı 12 ayrı hüviyet, pasaport,
muhtemelen sürücü belgesi vs.'nin nasıl elde edildiği de ortaya
çıkarılmalı. Çatlı'nın hangi tarihten itibaren, kimlerin emrinde hangi
işlerde bulunduğu tesbit edilmelidir.
Böylece kamuoyunun Çatlı hakkında objektif bir karara varması ve devlet
kurumlarının hata ve sevaplarıyla - caydırıcı olmaksızın - yıkanıp
aklanması sağlanmalıdır.
Bu konudaki öneriler son bölümde sunulacaktır.
Çatlı'dan bahsederken, kamuoyunun ilgisini çekmemiş bir konuya ilişkin
tesbitler (Ek: 11)'de Sn. Başbakan'ın dikkatine sunulmuştur.
Ek: 11'de yer alan konu, hukuk sisteminin tabii bir sonucu olarak ortaya
çıkmış, sağ ve sol teröristler, eylemciler veya gruplar için kayda değer
bir farklılık yaratmıştır.
Bir ceza hukuku profesörünün ve bir yüksek yargıcın katkısıyla
hazırlanan notun Adalet Bakanlığı'nca değerlendirilmesi temenni
edilecektir.
DİPNOTLAR
(12) İtirafçı İbrahim Babat, kendisine 7 yıl ceza alacağı vaadine
rağmen 17 yıla mahkum olunca, İstanbul DGM Başsavcılığı'na ve
Başbakanlık Teftiş Kurulu'na ifade vermek için dilekçe ile müracaat
etmiştir. Müfettişlerin kendisiyle görüşmesinden önce (19.12.1997) de
Kırklareli İstibharat Şubesi Müdürü ile Jandarma Alay Komutanı Iİ.
Babat'ı ziyaret edip "hatırını sorup, geçmiş olsun" derken, "dikkatli
olmasını, devlete zarar vermemesini, davanın Yargıtay safhasında
olduğunu" da söylemek ihtiyacını duymuşlardır.
(13) Boru hattındaki petrol artığı 20 bin ton çökeltiyi, tonu 10
dolardan ihaleyle alıp İskenderun Demir Çelik Fabrikaları'na tonu 250
dolara satmak için yapılan organizasyonun boyutlarını da düşünmek
gerekir.
SEDAT BUCAK VE BUCAK AŞİRETİ
Bucak aşireti hakkındaki bilgiler aşağıda takdim edilmektedir. Ancak
bu bilgileri rapor haline getiren kamu görevlilerinin, çok dikkatli ve
itinalı bir üslup kullandıkları dikkatten uzak tutulmamalıdır.
Köken olarak Diyarbakırlı olan Bucaklar, 200 yıl kadar önce
Diyarbakır'dan Siverek'e gelmişlerdir. Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra
Şeyh Sait isyanı sırasında, Cumhuriyet'ten yana tavır almış ve
isyancılara karşı savaşmışlardır.
Bucaklar üç kez (Atatürk zamanında, İ. İnönü zamanında ve 27 Mayıs'tan
sonra) sürülmekten kurtulamamışlardır. Ancak, Şeyh Sait isyanından bu
yana devletin yanında yeralmışlardır.
27 Mayıs'tan sonra aşiretin lideri Celal Bucak ve Sedat Bucak'ın babası
Hakkı Bucak, Yassıada'da bir süre tutuklu kalmalarına rağmen
Siverek'teki iktidarlarını muhafaza etmişlerdir.
Ş. Urfa / Siverek ilçesinde 1980 yılı öncesinde de aşiretler arası
çatışmaların yaşandığı bilinmektedir. Dolayısıyla Siverek, PKK ve KUK
gibi iki Kürtçü örgütün aşiretleri yanlarına alarak olayları
tırmandırmaya çalıştıkları bir yöredir.
Bucak aşireti "Zaza" olup, Demokrat Parti zamanından bu yana TBMM'nde
temsilci bulundurmaktadır.
Sedat Bucak, amcası Mehmet Celal Bucak'ın ölümünden sonra, Bucak Aşireti
reisi olmuştur.
Ş. Urfa milletvikili Sedat Edip Bucak'ın liderliğini yaptığı "Bucak
Aşireti," Siverek ve Hilvan ilçelerine büyük ölçüde hakim olup, aşiret
içerisinde kayda değer bir ayrılık - hizip bulunmamaktadır.
PKK'nın Ş. Urfa / Siverek'e verdiği önem ve bu alanda hakimiyet sağlama
arayışlarına paralel olarak 1993 Eylül ayından itibaren Bucak aşiretinin
de 350 - 400 civarında mensubunu silahlandırdığı bilinmektedir.
PKK'ya karşı sürdürülen mücadelede Eylül 1993 tarihinden itibaren
tamamen Devlet yanında yer alan aşiretin, Siverek ve Hilvan'da 1000
civarında korucusu bulunmakta olup, bunlardan 350 kadarı devletten maaş
alan "Geçici Köy Korucusu" statüsündedir.
Çoğunlukta olan ve devletin izni ile silah taşıyıp, görev yapan
korucular ise, "Gönüllü Köy Korucusu" olarak sınıflandırılmaktadırlar.
Ayrıca, aşiretin özel koruma olarak adlandırılan silahlı mensupları da
bulunmaktadır. Özel koruma ve gönüllü korucular devletten maaş
almamaktadırlar. (14)
Sedat Bucak'ın 1993 eylül ayından itibaren Siverek'e bağlı köyleri tek
tek gezerek, PKK mensuplarını barındırmamaları uyarısında bulunduğu,
yöredeki ikinci büyük aşiret olan İZOL aşiretinin de Bucaklar'ın
kararını benimseyerek silahlandıkları mevcut bilgilerdendir.
Bucak aşireti liderliğinde başlatılan bahsekonu çalışmalar, bölge
halkında, aşiret mensuplarının güvenlik kuvvetlerinin kontrolü dışında
hareket edebileceği endişesini doğurmuştur. Bazı eski suçlu ve
işsizlerin Bucak grubuna sızdığı iddiaları, zaman zaman bazı mahallere
gereksiz yere ateş açılması, halk üzerinde korku ve panik yaratmıştır.
S. Bucak Devlet Güvenlik Güçleri ile yakın işbirliği içerisinde
aşiretini silahlandırmış, muhtelif tarihlerde Siverek'teki evinde
yetkililerle toplantılar gerçekleştirmiştir.
Aralık 1993 ayında yine Siverek'teki evde yapılan bir toplantıda; S.
Bucak, Korkut Eken'e kısa bir brifing vererek, devletten özellikle
roketatar ve benzeri güçte silah istediğini dile getirmiştir. Keza S.
Bucak, İl J. A. K. Alb. Seral Saral'dan da Jandarma bölgesinde "illegal
adam alma yetkisi" istemiştir. Anılan, ayrıca PKK faaliyetlerinin
Diyarbakır / Çermik'te yoğunlaştığı, Çermik'e de müdahale etmek
istedikleri, ancak Çermik J. Blg. Komutanlığı'nın Bucaklar'a zorluk
çıkardığını, benzer olumsuzlukların Viranşehir İlçe J.Bl.K.'lığı ile de
yaşandığını belirtmiştir. Bunun üzerine Alb. S. Saral ve K. Eken bu
olumsuzlukların süratle halli için girişimde bulunacaklarını taahhüt
etmişlerdir.
Mezkûr dönemi müteakip Siverek ve çevresinde PKK'ya önemli darbeler
vurulmuştur. Ancak bölgede mahalli güvenlik güçlerinin operasyonları
tamamen BUCAK aşiretine devretme eğilimine girmesi, operasyonların
aşiret ileri gelenlerince planlanması ve uygulanması, bölgede Devlet
kontrolünün zayıflamakta olduğunu da ortaya koymuştur.
Bilahare aşiret mensuplarınca ilçe merkezinde gelişi güzel ateş
açılması, bazı şahısların güvenlik güçlerinin bilgisi dışında evlerinden
alınıp, sorgulanmaları, 29.11.1993 tarihinde Siverek'de bazı
işyerlerinin Bucaklılar tarafından taranması, 07.12.1993 günü Siverek
yakınlarında iki teröristin ölü ele geçtiği olayda yakalanan ve yer
göstermesi gereken Hatun Taşkaya adlı milisin, Bucaklılar'ın otosunda
trafik kazası sonucu 3 aşiret mensubu ile birlikte ölmesi, Bucak
aşiretinin bölgedeki Kırvar, Karakeçili gibi aşiretleri de hakimiyeti
altına alma girişimleri, Bucak aşiretinin kontrol dışı gelişimini ortaya
koyar mahiyettedir.
Aşiretin Siverek bölgesinde PKK'ya karşı etkin olması, aşirete bazı
ayrıcalıkların tanınmasını beraberinde getirmiştir. Kaçakçılığa adı
karışanlara müsamahalı davranılmış, silah talepleri büyük ölçüde yerine
getirilmiş, hatta havaya ateş ederek yaptıkları gövde gösterileri
hoşgörü ile karşılanmıştır.
Keza, Bucak - Devlet ilişkileri mahalli üst düzey temaslarla sınırlı
kalmamış, zamanın Em. Gn. Md. Mehmet Ağar ve OHAL Valisi Ünal Erkan ile
çok samimi ilişkiler geliştirilmiştir. (Aşiret reisinin siyasi
ilişkileri nedense zikredilmemektedir.)
Diğer taraftan, aşiret mensuplarından uyuşturucu ve silah kaçakçılığına
adı karışanların sayısal olarak fazlalığı dikkat çekmektedir.
Dönem içerisinde, Bucak aşiretinin korucu başlarından Adil Akpirinç adlı
şahsın, Ş. Urfa Emn. Md.'lüğü Narkotik Şb. ekiplerince yüklü miktarda
eroinle yakalandığı öğrenilmiştir. (17.11.1997 Radikal)
Ancak, tüm yakalanmalarda konu aşiretten uzak tutulmakta, bireysel
faaliyet olarak yansıtılmaktadır. Esasen bu tavrın dışına aşiret yapısı
itibariyle, çıkmak mümkün olmamaktadır.
Aşiret ile PKK arasında husumet doğması ve çatışma çıkmasının, ideolojik
olmaktan ziyade, PKK'nın aşiret dokusunu bozar tarzda propagandaya
yönelmesi ve aşiretten "vergi" adı altında yüksek miktarlarda para talep
etmesinden kaynaklandığı belirtilebilecektir.
Bucak aşireti korucuları, 1993 son dönemi itibariyle polis veya jandarma
ile pusu faaliyetlerine katılmaya başlamıştır. Ayrıca aşiret mensupları,
kendi aralarında haberleşmeyi sağlamak amacıyla merkezi Sedat Edip
Bucak'ın evi olmak üzere telsiz sistemi oluşturmuşlardır.
"Bucak Aşireti Korucubaşı Bedir Yiğitbay'ın ocak 1997 itibariyle
çevresinde yaptığı konuşmalarda "Bucaklar devlettir, devlet onlara
hiçbirşey yapmıyor, aşiretin himayesindeki iki kişi Siverek / Çaylarbaşı
- Susık (Bükeç 09-72) köyünde bulunmaktadır. Devlet soruşturması da bir
şey yapamaz" şeklinde beyanda bulunduğu yolunda duyumlar alınmıştır.
Ayrıca Siverek'teki Kejan aşiretinin reisi Ahmet Kıran'ın, Bahçelievler
katliamı ve Topal cinayetine adı karışan Haluk Kırcı'nın Sedat Bucak'ın
evinde saklandığını ve kendisine yeni bir kimlik hazırlandığını
açıklaması (21.10.1997 Radikal) üzerine, evinin bir bölümü DYP Siverek
Belediyesi'nce yıktırılmıştır. (01.11.1997 Milliyet).
(KEJAN aşiretinin KIRVAR aşireti, Ahmet Kıran'ın da Ahmet Kırvar olduğu
değerlendirilmektedir.)
Bu durum, aşirette yer alan şahısların kendilerini ayrıcalıklı
gördüklerinin bir göstergesi olarak belirtilebilecektir.
Öte yandan, Bucak aşireti ileri gelenlerinin devletten toplu veya aylık
para aldıkları hakkında bir belirlememiz mevcut değildir. Gönüllü
korucular da aşiretten para aldıklarını kesinlikle beyan
etmemektedirler.
Ancak, aşiret gelirlerinin özel ve gönüllü korucuların istihdamında
kullanıldığı bir vakıadır. Başka bir deyişle aşiret, varlığını ve
yapısını muhafaza için PKK ile yaptığı silahlı mücadeleyi devlete çok
iyi pazarlayabilmiş, yasadışı davranışlarlarını da bu sayede
örtebilmiştir.
Susurluk olayını müteakip devlet kuruluşları nezdindeki itibarı bir
ölçüde sarsılan Bucak camiası ile yöresel ilişkilerin daha ihtiyatlı
sürdürüldüğü gözlenmektedir.
Bunun yanısıra, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)'nin devreye girmesi ile
birlikte toprak ağalığından vazgeçmek isteyen bölgedeki aşiret reisleri,
artık sanayi tesisleri kurma yarışına girmişlerdir.
GAP, bölgedeki aşiretlerin toplumsal rolünü de değiştirmeye başlamış,
aşiretler ve reisleri artık sahip oldukları köy sayısı ve arazilerinin
büyüklüğü ile değil, kurdukları sanayi tesisi sayısı ile yarışır duruma
gelmişlerdir.
Bucak aşireti reisi ve DYP Şanlıurfa Milletvekili S. Edip Bucak'ın
kardeşi Murat Bucak da, özelleştirilen bir teneke fabrikasını satın
alarak sanayiciliğe başlamıştır.
Bu durum, yüzyıllardır bölgede birden fazla köye ve onbinlerce dönüm
araziye sahip olarak bilinen bazı aşiret reislerinin, yatırımlar nedeni
ile köylerini terk ederek, "ağalıklarına" son verip, çeşitli merkezlere
yerleşmelerine neden olmuştur.
Sonuç olarak, bölgesel nitelikte de olsa aşiretin ve silahlı
mensuplarının "devlet içinde devlet" görünümünden süratle
uzaklaşmalarını ancak, iyileştirme girişimleri müddetince gönlülü
korucuları dağıtma veya silahlarını kısa zamanda toplama gibi aşireti
PKK'ya yakınlaştırıcı radikal uygulamalardan kaçınılmasının yararlı
olacağı mütalaa edilmektedir.
Yukarıdaki satırlarda; "Devletten maaş alan 340 - 400 Geçici Köy
Korucusu, devletin izni ile silah taşıyan Gönüllü Köy Korucusu, ayrıca
aşiretin özel koruma olarak adlandırılan silahlı mensupları ibareleri
ile Sedat Bucak İl Jandarma Alay Komutanı Albay Seral Saral'dan Jandarma
Bölgesinde 'İllegal adam alma yetkisi' istemiştir cümlesi, bölgede
güvenlik güçlerinin operasyonları tamamen Bucak Aşireti'ne devretme
eğilimine girmesi, operasyonların aşiret ileri gelenlerince planlanması
ve uygulanması, Bucak aşiretinin bölgedeki Kırvar, Karakeçili gibi
aşiretleri de hakimiyeti altına alma girişimleri, kaçakçılığa adı
karışanlara müsamahalı davranılması, silah taleplerinin büyük ölçüde
yerine getirilmesi, aşiret mensuplarından uyuşturucu ve silah
kaçakçılığına adı karışanların sayısal olarak fazlalığı, Korucubaşı Adil
Akpirinç'in yüklü miktarda eroinle yakalanması" gibi ifadeler Bucak
Aşireti'nin durumunu yansıtmaktadır.
"Aşiret ile PKK arasında husumet doğması ve çatışma çıkmasının,
ideolojik olmaktan ziyade, PKK'nın aşiret dokusunu bozar tarzda
propagandaya yönelmesi ve 'vergi' adı altında yüksek miktarlarda para
talep etmesinden kaynaklandığı" şeklindeki değerlendirme özellikle Sayın
Başbakan'ın dikkatine sunulmalıdır.
Bilhassa "aşiret, varlığını ve yapısını muhafaza için PKK ile yaptığı
silahlı mücadeleyi devlete çok iyi pazarlayabilmiş, yasadışı
davranışlarını da bu sayede örtebilmiştir" yorumu dikkate değer bir
ifadedir.
Sonuç olarak da aşiretin ve silahlı mensuplarının "devlet içinde devlet"
görünümünden süratle uzaklaştırılmaları, ancak aşireti PKK'ya
yakınlaştırıcı radikal uygulamalardan kaçınılması gerektiği aşikardır.
Aşiretin, aşiret yöneticilerinin devletle ilişkilerinin gözden
geçirilmesi, yasadışı tüm iş ve işlemlerinin özel bir çalışmayla ortaya
konması gerektiği düşünülmektedir.
DİPNOTLAR
(14) Yörede uzun yıllar çalışmış bir hukukçu, Bucaklar'ın emrindeki
korucuların sayasının 20 bin olduğunu, adam başı 10 milyon ödense bu
kaynağın nereden geldiğinin sorulması gerektiğine işaret etmektedir.
ÇETELER
Kamuoyunun gündemine gelen çeşitli çeteler oluşmuştur. Bunlardan
Kocaeli Çetesi (Hadi Özcan), Söylemezler Çetesi ve Yüksekova Çetesi
dikkatleri çok fazla çekmiştir.
Her üç çete oluşumu da yargıya intikal etmiştir. Ancak olaylar
bitmemiştir. Hadi Özcan'ın tutuklanması ve çete reisi olduğu iddiaları
ve yapılan yayınlar kendisinin önemini ortaya çıkarmış, hapishanede
olması bile haber gönderip adamları vasıtasıyla haraç toplamasını ve
Alaattin Çakıcı gibi gücünün artmasını engellememiştir. Hadi Özcan gibi
garip ve hasta ruhlu bir kişinin bu duruma gelmesi ilgi çekicidir.
Emniyetin de, MİT'den Eymür grubunun da, Jandarma'nın da adı geçenle
ilişkileri, irtibatları vardır. Kocaeli Emniyet Müdür Muavini Cemal
Şencan'ın dosyası incelendiğinde olayların kamufle edilmesi için Cemal
Şencan'ın kurban seçildiği ortaya çıkacaktır.
Afganistan ve İran üzerinden yurda giren ve Adapazarı - Bolu - İstanbul
üçgeninde işlendikten sonra mamul olarak Avrupa'ya gönderilen uyuşturucu
trafiğinde geçiş noktası olan Kocaeli'nde çetelerin ortaya çıkışı,
ayrıca Jandarma Alay Komutanı Veli Küçük, Emniyet Müdürü Nihat Camadan
ve Affan Keçeci'nin adlarının çeşitli olaylara karıştırılmış olması,
yorum ve spekülâsyonları artırmış, bölgenin "şeytan üçgeni" olarak
adlandırılmasına sebep olmuştur.
Bölgeyle ilgili olarak kapsamlı değerlendirmelere başvurulmaması, adı
çeşitli iddialara karıştırılmış görevliler hakkında tatminkâr
açıklamaların ve soruşturmaların yapılmaması, Çete'nin varlığının ve
devamının en büyük delili olarak algılanmasına yol açmıştır.
Yabancı pasaportlu olmaları sebebiyle Yabancı Sermaye Dairesi'nin
verdiği izinle Türkiye'de çalışan ve faili meçhul bir cinayete kurban
giden Asgar Smitko ve Lazem Esmaeili'nin durumu da çeşitli istifhamlara
yol açmaktadır.
Her ikisi, kumarhaneden çıkıp gece 3.40'da 34 RZU 47 nolu Mercedes'e
binmişlerdir. Ataköy'de tepe lambası yanan bir polis otosu tarafından
durdurulmuş, kontrol edilmiş, araç Yeşilyurt demiryolu köprüsü altında
boş olarak bulunmuştur.
Adı geçenlerin 1939'dan beri uyuşturucu ticareti yaptıkları, sahte
pasaport düzenlemekten yakalandıkları, emniyetçe müteaddit kereler
ülkeden çıkarılmak istendikleri, her defasında MİT'in müdahalesiyle
ikametlerinin uzatıldığı, aynı aileye mensup Ahmad Esmaeili'nin
"uyuşturucu kaçakçılığını üst düzeyde yürüten kişilerle birlikte olduğu"
ve vatandaşlığa alınmasının sakıncalı bulunduğu emniyet dosyalarından
elde ettiğimiz bilgilerdir. Her ikisinin kaybolmasından sonra fakat
öldürülmelerinden önce ailenin Yeşil'e haraç ödediği de
hatırlatılmalıdır.
Asgar Smitko, emniyet istihbaratının yazılarına ve tesbitlerine göre bir
çok yasadışı faaliyetinin yanısıra İran'ın Humeyni Rejimi'nden o günün
şartlarına göre çok büyük meblağ ile çok miktarda silah almış,
İstanbul'daki rejim muhaliflerini İran Gizli Servisi'ne haber vererek
öldürtmüştür. Bu bilgiler üzerine, emniyet, adıgeçen kişiyi bulunduğu
yerden derhal sınırdışı etmek istemiş, tüm valiliklere çekilen faksla bu
emir bildirilmiş olmasına rağmen MİT Müsteşarlığı bu girişimlere,
kendisinden istifade edildiği gerekçesiyle, beş, altı devamlı
yazışmalarla engel olmuştur ama ocak 1995'te kaçırılması ve
öldürülmesine kimse engel olmamış veya olamamıştır.
Bu tesbitler Sn. Başbakan'a yorumsuz sunulacak kadar açıktır.
Söylemezler çetesiyle ilgili gelişmeler daha ilgi çekicidir. Söylemezler
ve M.Sena Söylemez, Bucak aşireti ileri gelenlerinden Osman Bucak'ı
öldürmek amacıyla, beraberlerinde Siirt İl Jandarma Komutanlığı'nda
görevli Üsteğmen Can Köksal ve tetikçi Fevzi Şahin olduğu halde Mersin'e
giderken 11.6.1996'da Adana - Pozantı mevkiinde, İstanbul ve Adana
Emniyet Müdürlükleri ekipleriyle girdikleri silahlı çatışma sonucunda
yakalanmışlardır.
Söylemezlerle ilgili tahkikat genişletilirken aralarında 3'ü emniyet
7'si TSK mensubu 20 kişi daha yakalanmıştır.
Neticede Söylemez kardeşlerin büyük bir organize suç şebekesi
oluşturdukları, şebeke içinde istihbarat, silâh ve korunma sağlamak için
bazı emniyet ve TSK mensuplarını maddi menfaat karşılığı istihdam
ettikleri, yasadışı yollardan kazandıkları kara parayı aklamak amacıyla,
gayri menkul alımına yöneldikleri belirlenmiş, muhtelif davalar
birleştirilerek İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne intikâl
ettirilmiştir.
Ek: (12)'de yapılan operasyonlarda ele geçen silah ve mühimmat ile çete
tarafından gerçekleştirilen eylem listesi ve diğer bilgiler sunulmuştur.
Listenin tetkiki ile olayların "gizlice" cereyan edemeyeceği, irtibat,
iltisak, işbirliği ve korunmanın boyutlarını açıkça gösterdiği
anlaşılacaktır. Ve böylesine bir grubun ilgili tüm birimlerin
bilgisinden ve ilgisinden kaçırılarak teşekkül ettirilebildiğine inanmak
için hiçbir makul sebep yoktur. Çeteleşme süreci güvenlik birimlerinin
gözünden kaçmış ise devletin tüm iç güvenlik sistemini revize etmesi
ihtiyacı ortaya çıkmış demektir. Bu sürece göz yumulmuş ise revizyon
ihtiyacı daha farklı ama daha yüksek boyutlarda olmak gerekir.
Yüksekova Çetesi Güneydoğu'da cereyan eden olayların en somut örneğini
oluşturmuştur.
Olayların gelişimi kısaca aşağıdaki gibidir.
Hakkari / Yüksekova'da odaklaşan olayların tırmanma süreci özellikle PKK
mensubu Havar kod Kahraman Bilgiç'in 1994 yılının ilk aylarında güvenlik
güçlerine teslim olarak itirafçı statüsünde Yüksekova Dağ Komando Tabur
Komutanlığı ve Sınır Tabur Komutanlığı ile birlikte PKK'ya yönelik
operasyonlara katılmasıyla başlamıştır.
Adıgeçen Diyarbakır DGM tarafından alınan ifadesinde; "Yüksekova Sınır
Tabur Komutanı Kanber Oğur'un kendisine bir ekip kurarak PKK adına para
toplama teklifini getirdiğini fakat kabul etmediğini, devamında
Yüksekova'ya gelerek Dağ ve Komando Komutanlığı ile birlikte PKK'ya
yönelik operasyonlara katıldığını ve bu operasyonlar esnasında tanıştığı
bazı GKK'lar tarafından aynı paralelde bir teklifte bulunulduğunu" dile
getirmiştir.
Yine aynı ifade de, "bölgede PKK adı altında para toplama
faaliyetlerinin yürütüldüğü, uyuşturucu kaçakçılığına yönelik
operasyonlarda şahsi çıkar karşılığında kanunsuz uygulamaların
yapıldığını, bölgenin ileri gelen aile mensuplarının kaçırılarak fidye
istendiği, K.Irak'tan Türkiye'ye yönelik olarak menşei belli olmayan
küçükbaş hayvan kaçakçılığı gerçekleştirildiği ve bu faaliyetlerin
bizzat Yüksekova Tugay Komutanlığı eski Kurmay Başkanı Albay Hamdi
Poyraz, Yüksekova Sınır Tabur Komutanı Yarbay Kanber Oğur ve Dağ Komando
eski Tabur Komutanı M.Emin Yurdakul'un bilgisi dahilinde cereyan ettiği"
belirtilmektedir.
Hakkari CHP eski Milletvekili Esat Canan'ın yeğeni Abdullah Canan'ın
17.01.1996 tarihinde Yüksekova'dan Hakkari'ye giderken kaybolması,
21.02.1996 tarihinde de Yüksekova yakınlarında ölü olarak bulunması ile
birlikte Canan ailesinin ve bölge halkının Abdullah Canan'ın ölümünden
Binbaşı M.Emin Yurdakul'u sorumlu tutmasını müteakip olaylar kamuoyuna
yansımaya başlamıştır.
Anılan dönemde bölgede görev yapan Ast.Sb.Kd.Bşçvş. Hüseyin Oğuz'un
iltisaklı olduğu Tahir Baskın isimli şahsın, Eylül 1996 tarihinde
Yüksekova Sınır Jandarma Tabur Komutanlığı'na gelerek "Yüksekova
Çetesi"ne ilişkin ihbarda bulunması ile birlikte, TBMM Susurluk
Komisyonu'na ifade veren Hüseyin Oğuz ve Diyarbakır DGM tarafından
sorgulanan itirafçı PKK mensubu Havar kod Kahraman Bilgiç'in
ifadeleriyle olaylar resmiyet kazanarak yargıya intikal etmiştir.
Havar kod Kahraman Bilgiç'in ifadeleri doğrultusunda; Diyarbakır Emniyet
Müdürlüğü Narkotik Şubesi tarafından 02.03.1997 tarihinde Hakkari /
Yüksekova'da gerçekleştirilen operasyon neticesinde, İsmet Ölmez, Kemal
Ölmez, Hasan Öztunç, Abdullah Ölmez isimli şahıslar çeşitli çap ve
markadaki kısa ve uzun namlulu silahlarla ele geçirilmiştir.
Bilahare anılanlarla iltisaklı ve DYP Hakkari Milletvekili Mustafa
Zeydan'ın yeğeni Yüksekova Belediye Başkanı Ali İhsan Zeydan, Esendere
Belediye Başkanı Tahir Akarsu ve Et-Balık Kurumu Müdürü Fahrettin Akarsu
03.03.1997, Binbaşı M.Emin Yurdakul 15.03.1997, Albay Hamdi Poyraz
18.03.1997 tarihlerinde yapılan uygulamalarla gözlem altına
alınmışlardır.
Bu şahıslardan Ali İhsan Zeydan'ın 1993 yılına kadar EBK'da çalıştığı
maddi durumunun iyi olmadığı, Belediye Başkanı seçildikten sonra
durumunun hızla düzeldiği, Belediye, Köy Hizmetleri, Tarım Müdürlüğü ve
PTT araçları ile uyuşturucu sevkiyatı yaptığı tesbit edilmiştir.
Bu çeteyle ilgili olarak yapılan operasyonda ele geçen silah ve
malzemelerin listesi, güvenlik kuvvetlerinin gözü önünde neler
yapılabildiğinin çarpıcı bir örneğidir.
Operasyonda ele geçen silah ve malzemeler:
İsmet Ölmez'in ikametgâhında:
- 4 adet ruhsatlı Kaleşnikof piyade tüfeği,
- 1 adet Kubi marka ruhsatlı silah,
- 1 adet tamburalı şarjör,
- 1460 adet Kaleşnikof mermisi,
- 3 adet çeşitli çap ve markalarda tabanca ile 5 adet şarjörü ve 41 adet
mermisi,
- 2 adet uzun namlulu silahlara ait dürbün,
- 2 adet PKK'nın kullanmış olduğu el telsizi,
- 2 adet Rus yapısı parça tesirli el bombası,
- 1 adet Ericsson marka cep telefonu,
Kemal Ölmez'in ikametgâhında;
- 3 adet Kaleşnikof piyade tüfeği (biri ruhsatsız), 15 adet şarjörü
ve 1040 adet mermisi ile birlikte,
- 4 adet çeşitli çap ve markalarda ruhsatlı tabancı ile 7 şarjörü ve 11
adet mermisi,
- 2 adet M.K.E. yapımı parça tesirli el bombası,
- 1 adet Ericsson marka cep telefon,
Abdullah Ölmez'in ikametgâhında:
- 1 adet Kaleşnikof piyade tüfeği, 4 adet şarjörü ve 120 adet
mermisi,
Cemal Ölmez'in ikametgâhında;
- 4 adet Kaleşnikof marka piyade tüfeği (ikisi ruhsatsız), 18 adet
şarjörü ve 500 adet mermisi ile birlikte,
- 1 adet law silahı,
Hasan Öztunç'un ikametgâhında;
- 5 adet Kaleşnikof piyade tüfeği (dördü ruhsatsız), 18 adet şarjörü
ve 1672 adet mermisi,
- 1 adet Kubi marka silah,
- 2 adet çeşitli çap ve markalarda ruhsatlı tabanca, 2 şarjörü ve 25
adet mermisi,
- 1 adet el telsizi,
- 1 adet telsiz şarj kutusu,
- 1 adet mobil telefon,
- 3 gram afyon sakızı;
Ali İhsan Zeydan'ın ikametgâhında;
- 12 adet Kaleşnikof marka piyade tüfeği, 8 adet şarjörü ve 1660
adet mermisi,
- 1 adet G-3 marka piyade tüfeği, 2 adet şarjörü ve 33 adet mermisi,
- 3 adet roketatar,
- 12 adet roketatar mermisi,
- 1 adet bombaatar,
- 1 adet Star marka tabanca,
- 1 adet Uzi marka makineli tabanca ve 6 adet şarjörü,
- 1 adet av tüfeği,
- 2 adet değişik çap ve markalarda tabanca, 5 adet şarjörü ve 21 adet
mermisi,
- 2 adet Thomson marka silah ve 50 adet mermisi,
- 320 adet bcs mermisi,
- 1 adet dürbün,
- 1 adet kama,
- 1 adet seyyar dipçik,
A.İ.Zeydan'ın koruması Ömer Ağırbaş'ın ikametgâhında;
-1 adet Kaleşnikof marka tüfek,
A.İ.Zeydan'ın şoförü Oğuz Baygüneş'in ikametgâhında;
- 1 adet 14'lü tabanca,
- 14 adet mermi, ele geçirilmiştir.
Böylesine bir gelişmenin münferit bir olay olduğunu ifade etmek mümkün
değildir.
¯¯
Önceki bölümlerde bazı telefon numaralarıyla ilgili olarak, ayrıntı
bilgileri çerçevesinde tesbitler yaptırıldığı hususu nakledilmişti. Bu
tesbitlerde yargı için delil olmasa dahi, tedbir almaya ve çeteleri
dağıtmaya kararlı bir idare için yeteri kadar ışık vardır.
Ömer Lütfü Topal'ın en fazla aradığı ikinci kişi, ortağı Ali Fevzi
Bir'dir. A.F. Bir ise polisler Oğuz Yorulmaz, Mustafa Altunok ve
Abdullah Çatlı ile irtibatlıdır.
Topal'ın resmi işlerini takibeden bir kişi, Maliye Bakanlığı'nda Bakan
özel numarasından aşağı doğru her kademeyle temastadır.
Saray Halı - Kurmel grubuyla, Susurluk denince akla gelen herkesin
irtibatı görünmektedir.
Mehmet Eymür, telefonu ile Meral Akşener'i, DYP Genel Merkezini,
Gazeteci Nurcan Akad'ı, Tolga Şakir Atik'i, Özer Çiller'i, Mehmet Ağar'ı,
Adil Öngen'i aramaktadır.
Sedat Peker, (Memiş Tavukçu adına kayıtlı) 532-243 61 11 numaralı
telefonu ile Jandarma İstihbaratı'na kayıtlı numaraları arıyor. Ali
Yıldız adına kayıtlı 532-264 27 01 ve 262 83 14 numaralı telefonlardan
Sedat Peker aranıyor.
Sedat Peker, Veli Küçük'ü pekçok kere arıyor. Telefon ayrıntı
faturalarının toplamının ise, bu kişilerin legal gelirlerini aştığı
görülecektir.
Yeşil, Ankara'dan Jandarma İstihbaratı'nı, JİTEM komutanı Nurettin
Ata'yı aradığı gibi aynı numaradan Macaristan'da Sayın Yılmaz'a
saldıranları da arıyor.
İncelemeleri sürdürünce Sedat Peker, Sami Hoştan, Abdullah Çatlı, gerçek
Mehmet Özbay ve Topal'a ait gazino telefonları, Hadi Özcan ve daha
pekçok telefonun Yeşil'e ait 542-214 50 21'i aradığı ortaya çıkıyor.
Bir diğer konu, pekçok kişiye verilen polis kimliğidir. Ankara
emniyetinden verilen ehliyetlere ve pasaportlara da araştırma kapsamında
bakmak gerektiği iddia edilmektedir. Sonraları Cemil Serhatlı'nın
bunları toplattığı da önemli bir iddiadır. Tarık Ümit'e verilen yeşil
pasaportları adıgeçenin sahiplerine dağıttığ da bir tanığın anlatımıdır.
Macaristan'da Sn. Başbakan'a vaki saldırıda kullanılan telefon
numaralarıyla irtibatlı ve yoğun bir telefon trafiğine ilişkin bir
bilgisayar disketi Başkanlığımızdadır. Yapılacak bir araştırmanın,
şaşırtıcı irtibatları ortaya çıkaracağı düşünülmektedir.
Bütün bu çete faaliyetlerini Susurluk olayı adıyla vasıflandırmaz ve
topyekün ıslah projeleri ele alınmazsa, mahalli çetelerin ve
kabadayıların devlete diklenecekleri zamanın çok uzakta olmadığını
söylemek kehanet sayılmayacaktır.
¯¯
Çetelerden söz edilirken Susurluk'la bağlantısı hiç kurulmayan bir diğer
konudan, Çete denemese bile bir gruplaşmadan bahsetmekte zaruret vardır.
Baştan beri zikredilen olaylar, kişiler ve faaliyetleri müstakil veya
birbirinden bağımsız işler olarak algılamak son derece yanıltıcıdır.
Tarlanın bir köşesinde beliren yabani otun diğer köşedeki yabani otla
cins ve tür benzerliği olmayabilir. Çiftçinin tarlasını kaplayan yabani
otları görüp bunların niçin belirdiğine şaşırması yerine tarlasını
bakımsız bıraktığını kabullenmesi gerekir. Ülkede cereyan eden
olaylarında, Güneydoğu'daki şartlardan etkilenip, kamu yönetimindeki
tercihlerden beslendiği aşikârdır.
Bu tercihlerin müşahhas bir örneği kamu bankalarında görülmektedir.
Şekerbank menşeili bir grup bürokrat 1992 ve sonrasında kamu
bankalarında yönetici olarak çalışmışlardır. Bu grup 1992 - 1996
döneminde bir aile holdinginde görülebilecek bir şekilde bankadan
bankaya dolaştırılmışlardır.
Bu tablo ilk nazarda sadece ilgi çekicidir. Ve fazla yorum yapmaya imkân
vermez. Ancak Nurettin Şenözlü'nün yasaların imkân vermemesine rağmen
Yüksek Denetleme Kurulu'na önce üye, sonra da Başkan yapılmaya teşebbüs
edilmesi ilgi çekicidir. Halkbank, Ziraat Bankası, Vakıfbank ve
Emlakbank, Yüksek Denetleme Kurulu tarafından denetlenmektedir. Böylece
işlemler ve denetleme, aynı ekibin eline terkedilmiş olacaktı.
Bankacılık işlemlerinde son beş yılda önemli problemler ortaya çıkmamış
ise bu bürokratik tasarrufları kaygı ile değerlendirmek uygun olmazdı.
Gerçekte ise son yıllarda, Kamu Bankalarında kaygı verici gelişmeler
olmuştur. Kamu Bankaları belirli gruplara ve Holdinglere, firmalara
ödeyebileceklerinden çok daha fazla krediler açmış, limitlerin
zorlanması gündeme gelince off - shore Bankalar kredilendirmeye devam
etmiş, bir çok firmaya leasing işlemleri yapılmış, bu da yetmemiş ve
yurtdışı ortaklık olan Bankalardan krediler açılmıştır.
Bazı bankalar, belli sayıdaki firmanın bankası görünümü almış,
plâsmanlar az sayıda firma üzerinde toplanmış, banka riski arttırılmış
olmaktadır.
Banka limitlerinin zorlanması bir diğer işlemi gündeme getirmiştir. Türk
Bankalarının verdiği teminat mektupları ile yurtdışı kredilere müracaat
edilmiş ve on milyonlarca dolarlık krediler kullanılmıştır. Vadesi
geldiğinde teminat mektuplarının çok büyük kısmı bankalarca ödenecektir.
Firma bazında verilecek sayısız örnek vardır. Meselâ Vakıflar Bankası
plâsmanlarının büyük bölümünü az sayıdaki firmaya tahsis etmiştir.
Emlakbank, zararda olmasına, yüksek maliyetli konutlarını
pazarlayamamasına rağmen konut üretimine devam etmiş, Banka zararı
pahasına firmalar kârlarını sürdürmüşlerdir. Halkbank küçük ve orta
ölçekli işletmeler yerine yine belli firmalara yönelmiş, sayısız ve
bankacılıkla telif edilmeyecek işlem yapmışlardır.
Bankalardan kamunun kaybının ne olduğu belli bile değildir. Kamu
bankasından döviz olarak alınan kredi, piyasa rayicinin üzerindeki bir
orandan yine aynı bankaya TL. mevduatı olarak yatırılmış, banka her iki
noktadan zarara uğratılırken firma avantajına bilerek sebep olunmuştur.
Vakıfbank'tan libor + 2 ile kredi kullanan bir grup, kendi bankasında
dövizi libor + 7 ile satmaktadır.
( RAPORDAKİ 99 NUMARALI SAYFA "DEVLET SIRRI" OLDUĞU GEREKÇESİYLE
AÇIKLANMAMIŞTIR.)
DEĞERLENDİRME (15)
Susurluk olayının genel değerlendirmesi, sıkıntı veren bir görünüm
arzetmektedir.
Bir tarafta olaylar, gruplaşmalar, kabadayılar, kanunsuz kazançlar ve
yasadışı işler, şikâyetler vardır, bir tarafta da kamu kurumları.
Üstelik kamu kurumlarının içinde Türk halkının ve kamu yönetiminin her
zaman hassas olduğu, gelişigüzel bir tartışmaya konu etmemeye çalıştığı
Silahlı Kuvvetler mevcuttur.
Önce bu konuya açıklık getirmede isabet olacağı düşünülmüştür.
Susurluk olayı ile Silâhlı Kuvvetlerin irtibatı nereden doğmaktadır?
Susurluk, Ankara'daki tercihlerden kaynaklanmış, OHAL bölgesinde
gelişmiş ve ülkenin büyük merkezlerine taşınmış, oralardaki uygun olay,
kişi ve grupları bünyesine alarak genişlemiştir. Neticede çok yönlü ve
derinliğine bir ilişkiler yumağı oluşmuş, devlet kurumları ve
yöneticiler bilerek bilmeyerek devrede olmuşlardır. Bu olay devlet
kurumları ve yöneticilerle ilgili olmasa, sadece önemli bir polisiye
hadise haline gelecek, basının 3 - 5 günlük ilgisinin dışında
sansasyonel bir etkisi olmayacaktı.
Silâhlı Kuvvetler'in, özellikle Jandarma'nın adının sık sık geçmesi
ilgiyi ve kamuoyunun tereddütlerini yoğunlaştırmaktadır.
Jandarmanın yanında Özel Harp Dairesi ve kamuoyunca çok bilinmese de
Özel Kuvvetler Komutanlığı tartışılır olmuştur.
Bu konuyu kısaca değerlendirmeye almak gerektiği düşünülmektedir.
ÖZEL HARP
Askeri İstihbaratta emir - komuta zinciri, sıkı askeri hiyerarşi
içinde hiçbir zaman kopmamıştır. Dolayısıyla Askeri İstihbarat,
jandarmada, poliste hatta -zaman zaman- MİT'te müşahade edilen kontrol
dışı eylem ve faaliyetlerden zaafa uğramamıştır.
Özel Harp Dairesi, zaman içinde Özel Kuvvetler Komutanlığı olarak
gelişmiş, daha çok rütbeli görevliler esas alındığından geçici erat pek
az sayıda olagelmiştir. Halen de birkaç alay halinde, profesyonel bir
ordunun çekirdeği olacak şekilde tesis edilmiştir.
Bu yapının, sivil yan unsurlarla desteklenmesi cihetine de gidilmemiş,
askeri disiplin hiçbir noktada zayıflamadığı için ihtilâtlar ortaya
çıkmamıştır.
JANDARMA
Jandarma İstihbaratı geçmişte, çok küçük, güçsüz hatta illerdeki
asayiş istihbaratı mertebesindeydi. Hulusi Sayın Paşa'nın
Kurmaybaşkanlığı döneminde JİTEM geliştirilmiştir. Mahalli lisanları
konuşan insanlarla takviye edilmiş ve yavaş yavaş güçlenmiştir. Ama
hiçbir zaman MİT veya Askeri İstihbarat seviyesine ulaşamamıştır. Zaten
buna ihtiyaç da yoktu. PKK'nın 80'li yıllarda yarattığı silahlı mücadele
ortamı, Jandarma İstihbaratı'nın kaynağı olmuştur. Dolayısıyla JİTEM
büyük ölçüde varlık sebebi olan Güneydoğu problemine bağlı olarak bir
gelişme çizgisi takibetmiştir.
Ancak JİTEM'e alınan itirafçılar ve mahalli unsurlar zaman içinde
başıboş ve serbest kalınca, başlı başına bir büyük problemin kaynağını
oluşturmuşlardır.
Sadece mahalli unsurlar değil istihbaratta çalışanlar da askeri
hiyerarşinin dışında kalmışlardır. Binbaşı Cem Ersever, daha yüksek
rütbelilerin bulunduğu bir ortamda müstakilen hareket edebilmiştir.
Mahalli unsurların ve itirafçıların teşkil ettiği gruplar ise, Jandarma
tarafından her zaman kullanılmışlardır. "Ateşi maşayla tutmak" haklı ve
yerinde bir davranış olsa da, oluşan hava içinde itirafçı grupları zaman
içinde serbest ve başıboş kalmışlardır. Alaattin Kanat bu gruptan
tanınmış bir itirafçıdır. En meşhuru ise zalimliği ve öldürdüğü insan
sayısının fazlalığı ile tanınan Mahmut Yıldırım - Yeşil'dir. Yeşil Şafii
Kürttür. Bu grup, Alevi Kürtleri en büyük hasım olarak görür ve kabul
eder. Çocukluğundan beri teneffüs ettiği bu hava Yeşil'i Alevi Kürtlere
karşı sadece menfaat, haraç vs. kaygılarıyla değil dini motiflerin de
etkisinde aşırılıklara yöneltmiştir.
Jandarma İstihbaratı'nda çalışan personel, subay ve astsubaylar
Güneydoğu'dan dönmelerinden sonra görevlendirildikleri batı bölgelerinde
de eski elemanlarla gruplaşmak, emekli olduktan sonra da ilişkileri
sürdürme alışkanlığı içinde olmuşlardır. (16)
Dikkati çeken husus, Güneydoğu'da savaşan değil özellikle istihbarat
yapan unsurların, öğrendiklerini daha sonraki yıllarda ve yaşantılarında
kullanıyor olmalarıdır. (17) Kullanılan araçların sertliği ve PKK'nın
başvurduğu metodların acımasızlığı, mücadeleyi yürütenlerin bazılarının
daha sonra da benzer metodları kullanmalarına sebebiyet vermektedir.
(RAPORDAKİ 103 VE 104 NUMARALI SAYFALAR "DEVLET SIRRI" OLDUĞU
GEREKÇESİYLE AÇIKLANMAMIŞTIR.)
...gibilerine yönelik olanlar amacına ulaşmış ve PKK'ya sıcak
çatışmalardan fazla zarar verdirilmiştir. Ancak Güneydoğu İllerindeki
sıradan kişilerle sadece Kürtçü olürük tanınan ve PKK'yla doğrudan
ilişkisi olmayan şahıslara yapılanlar ise tüm çalışmalara zarar
vermiştir.
Özellikle Güneydoğu'da bu tür çalışmaların içinde yer alan bazı
görevlilerin ve itirafçıların büyük merkezlere kaymaları, maddi menfaate
düşüp yozlaşmaları ile ilişkili olmuştur.
Yukarıda özetlenen gelişmeler, 1993 ve sonrasını özetleyen bölüm devlet
üst yönetiminin tercihlerini aksettirdiği kadar sorunlar da, çok kısa da
olsa aksettirmektedir.
Aslında çizilmiş olan çerçeve ve kamu kurumlarının işbirliğini anlatan
satırlar gerçekle fazla uyuşmamaktadır.
Terörde başarılar sağlandığı, PKK'nın geri çekilmeye başladığı ve PKK
için zor günlerin gelidği aşikardır. Bu neticenin topyekün bir
mücadeleyle istihsal olunduğu şüphesizdir.
Ancak daha önceki bölümde takdim edilen olay ve gelişmelerle
birleştirildiğinde ciddi farklılıkların ortaya çıktığı ve kamu kurumları
arasında belli tavırların geliştiği ve kamplaşmalar olduğu
bilinmektedir.
Temel sorun şudur; polisin, jandarmanın, hatta MİT'in örtülü
faaliyetlerle ilgili çalışmaları başta emniyet olmak üzere bu kurumları
kamuoyunun önüne sermiş, hatta çalışmalarını engelleyecek duruma
getirmiştir.
Güvenlikle ilgili kurumlarda ise itici ve yönlendirici güç Silahlı
Kuvvetlerdir. Özel Harp Kuvvetleri ise, Özel Harekat Timleriyle örtülü
diğer etkili çalışmaları yürütmüşlerdir. Fakat maddi menfaate yönelik
işlere (Senar ER olayında Nafiz KARACAN gibi örnekler hariç) askerler
karışmamıştır. Karışanlar da tasfiye edilmiştir. Farklılık herhalde
yönetimde, yönetende ve anlayıştadır.
Konunun sadece disiplin ile izah edilebileceği düşünülebilirse de
Jandarmanın niçin diğer askeri birliklere değil de polise yakın olduğunu
izah etmek gerekir.
İllegal Faaliyetlerin kaynaklarından, sebep, gelişme ve neticelerinden
bahsederken ifade edilen temel tesbit; illegal faaliyetlerin, PKK ile
mücadele bağlamında gelişme gösterdiğidir. PKK tehdidinin kontrol altına
alınabilmesi için öncelikle Devlet yanlısı olarak tanınan aşiretlerden
yararlanma yoluna gidilmiş, Pişmanlık Yasası çerçevesinde itirafçılar ve
Geçici Köy Korucuları sistemi de PKK'ya karşı mücadele unsurları haline
getirilmiştir.
Suça yatkın kamu görevlilerinin devreye girmesi ve kişisel çıkarların,
merkezi tercihlerle bağdaşması ile bugün "çete" olarak vasıflandırılmış
yozlaşmış ilişkiler ortaya çıkmıştır.
"Doğu ve Güneydoğu'da feodal yapının mevcudiyeti, aşiretler arası
çelişkiler, GKK sisteminin özünün feodal yapıya dayanması, aşiretlerin
İran ve Kuzey Irak'ta uzantılarının bulunması, bölge ekonomisinin
geçmişten bu yana başta uyuşturucu olmak üzere kaçakçılık temelinde
şekillenmesi gibi unsurlar da illegal faaliyetlere kaynak yaratmada
etkili olmuştur.
OHAL Bölgesi'nde illegal faaliyetler içinde yeralan şahısların ve
itirafçıların deşifre olmaları, güvenlik kuvvetlerinin kendilerinden
istifadeden vazgeçmeleri veya kendilerine görev verenlerin Batı İllerine
atanmaları halinde bu şahısların da büyük şehirlere kaydıkları
görülmektedir. Kısa bir dönemde mevcutlara ilaveten yeni ve illegal
oluşumlar meydana çıkmaya başlamıştır. Emniyet ve Adliye kayıtlarında bu
konuda çok sayıda bilgi ve dosya mevcuttur."
Yapılacak iş bu noktada şekillenmektedir. Mevcut ve halen devam eden
illegal faaliyet ve oluşumlara engel olmak, bu amaçla da konuların
üzerine cesaret ve kararlılıkla gitmek.
Ancak önce koordinasyonu sağlamak veya yeniden tesis etmek gereklidir.
Uzmanlar öncelikle istihbarat alanındaki koordine noksanlığına işaret
etmektedirler. Bu alandaki sorunları 1. Kaynaklarla, 2. Ortak çalışmayı
gerektiren konularla, 3. Teknik çalışmalarla ilgili olanları ayrı ayrı
tasnif ederek incelemektedirler. Fakat bu sorunlar Polis - Jandarma ve
MİT arasında icra karmaşası olarak da yaşanmaktadır. Dolayısıyla
öncelikli hedef, yetki-sorumluluk sınırlarının netleştiği koordinasyon
olmalıdır.
UYUŞTURUCU KAÇAKÇILIĞI
Çetelerden bahsederken Uyuşturucu Madde Kaçakçılığı'ndan mutlaka söz
etmek gerekir. Bu sektörde inanılmaz kâr oranları vardır. Kaçakçılar
artık kazançlarını aklamak ve toplumda saygın kişiler olma yolunda da
oldukça mesafe almışlardır.
Bu konuda uzmanlar tarafından hazırlanmış dökümandan kısa bir bölüm
aynen sunulmaktadır.
"Ülkemizde meydana gelen uyuşturucu madde yakalamaları ile ilgili olarak
mevcut bilgilerin değerlendirilmesi sonucu; yakalanan şahısların yakın
akraba oldukları, aralarında ortaklık bağının bulunduğu ve aynı yerin
nüfusuna kayıtlı oldukları dikkati çekmiştir. Bu şahısların organize bir
faaliyet içerisine girdikleri görülmüş olup uluslararası kişi ve
gruplarla irtibata geçerek sınır tanımaz organizasyonlar kurmak
suretiyle, özellikle terör örgütlerinin finans kaynağını oluşturan Aile
Organizasyonları halini aldıkları anlaşılmıştır.
Ülkemizde faaliyet gösteren Organizasyonların büyük çoğunluğu Güneydoğu
ve Doğu Anadolu Bölgesi kökenlidirler. Eskiden küçük miktarlarda esrar
kaçakçılığı ile işe başlayan gruplar 1980'li yıllardan itibaren eroine
talebin artması ve kârının yüksek olması sebebiyle organize olarak
kaçakçılık faaliyetlerini bu yöne kaydırmışlardır.
Genel olarak uyuşturucu madde organizasyonları ele alındığında;
a) Organizasyonların içiçe faaliyet gösterdikleri ve diğer suç
organizasyonları ile irtibatlı oldukları anlaşılmaktadır. Bu
organizasyonlar birbirleri arasında güçbirliği yapmak ve güveni
pekiştirmek düşüncesiyle kız alıp vermek suretiyle akrabalık bağı
oluşturma veya mevcut olan bağı daha da güçlendirme cihetine
gitmektedirler. Ayrıca organizasyonlar arasındaki ilişkileri sağlayan
diğer bir unsur ise organizasyonlar içerisinde dikkati çeken kilit
isimlerdir. Bu kişiler organizasyonlar arasında bağlantıyı sağlayıp
faaliyete geçmede önemli rol oynamaktadırlar.
b) Organizasyonlar kendi aralarında görev dağılımı yapma eğilimine
girmişler, böylece faaliyetlerinin risk oranını azaltarak uyuşturucu
madde kaçakçılığını daha güvenli şekilde yürütmektedirler.
Organizasyonların çoğunluğu kendi aralarında Asitciler (uyuşturucu
imalatında kullanılan asetikasitanhidrit maddesini temin eden şahıslar),
Taşımacılar (uyuşturucu maddeyi yurtiçi ve yurtdışına naklini yapan
şahıslar), Aracılar (uyuşturucu madde oluşturulduktan sonra satmak
amacıyla pazarlar arayan, alıcı ile satıcının temasını sağlayan
şahıslar), Temin Ediciler (uyuşturucu madde imalinde kullanılan
hammaddeleri temin eden şahıslar), Karapara Aklayıcılar şeklinde
sektörleşmeye yöneldikleri ve birbirleriyle işbirliği içerisine
girdikleri görülmektedir.
Organizasyonlar önceleri uyuşturucu madde kaçakçılığını ülke sınırları
içerisinde yapmakta iken sonraları kâr marjlarını arttırmak amacıyla
yurtdışından (İran, Irak, Afganistan, Suriye) temin ettikleri
bazmorfinleri kendileri eroine dönüştürerek elde ettikleri uyuşturucu
maddeleri Avrupa piyasalarında pazarlamalarıyla, uyuşturucu
kaçakçılığının üretim, taşımacılık ve dağıtım boyutunu ele almışlardır.
Dünya'da faaliyet gösteren terör örgütlerinin uyuşturucu madde
kaçakçılığını en önemli gelir kaynağı olarak kullandıkları
bilinmektedir. Özellikle Terör Örgütü PKK'nın; ülkemizde silahlı
eylemlere başladığı 1984 yılından itibaren artan militan kadrolarının
silah ve lojistik ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Ortadoğu, Türkiye ve
Avrupa hattında organize bir uyuşturucu ticaretine yöneldiği
gözlenmiştir. Bu faaliyetleri yürüten organizasyonların karışmış
oldukları uyuşturucu madde kaçakçılığı olayları incelendiğinde; Baybaşin,
Bayram, Kasar, Ay ve Sitoçi Organizasyonlarının Terör Örgütü PKK ile
ilişki içerisinde oldukları ve Örgüte maddi destek sağladıkları tesbit
edilmiştir.
Organizasyonlar, bulundukları bölge içerisinde hem güçlerini pekiştirmek
hem de yürütecekleri illegal işleri devlet kademesi üzerinden resmi bir
vasıfla takip ettirmek amacıyla, aile mensubu olan ve siyasi platform
üzerinde söz sahibi olacak kişileri belirleyip, yürütmüş oldukları
faaliyetlerden elde ettikleri paraları çeşitli yollarla aklayarak
işadamı görüntüsü kazanmaları sonucu toplum tarafından saygıyla
karşılanmakta olup, oy potansiyeli sağlayarak devletin üst düzeylerine
kadar sokmak çabası göstermektedirler. Ayrıca kendi organizasyonları
dışından siyasi platformda ve devletin idari yapısında yetkili olan
kişileri organizasyonlarına kazanarak amaçları doğrultusunda kullanma
düşüncesindedirler."
Kaçakçılık organizasyonları gelişir, milli ve milletlerarası gelişmelere
ayak uydururken ülkemiz hâlâ iller ölçeğinde yürütülen mücadele
yapısıyla gerilerde kalmaya başlamıştır.
Aşağıda bu noktadaki görüşlerini yazan bir diğer kamu görevlisi
raporumuzun ana çerçevesine ulaşmakta ve tecrübelerini nakletmektedir.
"Esas çalışmalar İl Emniyet Müdürlüklerinde yapılmaktadır. İl tahkikatı
ne derecede etkili yapıyor, mahalli veya siyasi baskılar mücadeleyi ne
ölçüde yönlendiriyor veya delilleri karartıyor, bunu takip edebilmemiz
yahut önlememiz mümkün mü? İl Emniyet Müdürlüğü yapmış bir kişi olarak
açıklıkla söyleyebilirim ki, bu mücadeleyi tavizsiz yapan memur, amir
veya İl Müdürü görevden aldırılıyor, yerine kendilerine yakın biri
atanmasa da yeni gelenler, onların bu gücü karşısında genellikle
etkisizleştiriliyor. Bence Devlet bu noktada mücadeleyi etkilemeye
başlıyor. Savcı tahkikatı ben yapacağım diyerek olayın ayrıntılarının /
bağlantılarının öğrenilmesi istemese de sınırlıyor veya uyuşturucu un /
kına oluyor. Uzayan davada deliller hakimin önüne kararmış olarak
geliyor, neticede suç sadece kurye üzerinde kalıyor. Siyaset kişiyi
görevden aldırıyor veya mücadeleci bir kadro oluşmasını engelliyor,
idare bütün bunlara seyirci kalıyor.
Hukuk düzeni de idarenin istediğini yapmasına, savunma yapacak şekilde
çalışmasına imkân veriyor. Meselâ Susurluk Jandarma bölgesinde bir
trafik kazası değil mi? Bu soruşturma yapılmış görev yerine
getirilmiştir. (Ek: 13)
İktidarlara bağlı olmayan, bu kabil hukuki yapıya ek olarak takdirlerin
getirdiği hukuki düzeni göz önüne aldığımızda, yasa dışı olaylarla
mücadelenin güçleştiğini görüyoruz. Meselâ Anamur - Bozyazı arası 10
kilometredir. Anamur korunmasız bir hudut kapısıdır ama Bozyazı
ilçesinde de hudut kapısı açılmıştır. Taşucu, Seka İskelesi 5
kilometredir. Taşucu yol geçen hanı şeklinde hudut kapısıdır ama Seka
İskelesi de hudut kapısı yapılmak istenmektedir. Kapının gecekondu
olduğu biline biline yasadışı işlere zayıf, yeni mekânlar açılması acaba
bir koruma, kollama, bazılarına yasadışı işler için fırsat yaratma değil
midir?... Bu durum memurda bozulmanın önemli bir sebebidir. İdare bunu
bilmez mi?...
Geçmişte hakimiyetlerine darbe vurulan aşiretlerin, siyasetçi veya
devlet yanlısı korucu olarak yönetime ortak olmaları ayrı bir devlet
kusuru olarak belirtilmelidir. Güneydoğu'daki bu kadar silahın
uyuşturucu giriş yeri olarak bilinen Van özellikle Hakkari illerimizdeki
mücadelemizin etkisiz kalması o bölgedeki yöneticilerin kişisel zafiyeti
mi yoksa devletçe yaratılan bir göz yumma mı? Bence sorgulanması gereken
önemli bir husustur...
Sistemdeki bu arıza ve aksaklıkların kişisel mücadele anlayışını
geliştirdiğini düşünüyorum. Devletini, Milletini düşünen bürokrat,
kendine özel çıkar yolları bulsun bulmasın kendi doğrularını uygulamaya
başlıyor. Bence bu sebeple, Askerler, MİT ve Emniyetin ayrı doğruları
var ve çatışma bu yüzden. Ama giderek devlet için yapılanlar karakter
değiştirerek, kişisel veya siyasi çıkarlar için yapılmaya başlanıyor."
Üst düzey bir kamu görevlisinin mevcut sisteme ilişkin bu görüşleri, acı
yakınmaları, kısmen ümitsizliği hatta bazı değerlendirme hatalarını
ihtiva etse de taşıdığı perspektif dolayısıyla Sn. Başbakan'a
arzedilmeye değer bulunmuştur.
DİPNOTLAR
(15) Gelişmeler bölümünde kişiler ve olaylar, tesbit ve yorumlarla
takdim edildiğinden -tekrarlardan sakınmak üzere- Değerlendirme bölümü
kısa ve birkaç önemli hususla sınırlı tutulmuştur.
(16) Bodrum Gümbet'te, Sun Clup Hotel'in sahibi Ahmet Nedim Başmısırlı
ile arkadaşı Vasfi Ahmet Köseoğlu arasındaki ihtilaf, jandarma subay ve
astsubayları ile itirafçı ve mafya arasında çözümlenmiş, alınan çekler
tahsil edilmiştir. Çıkan itilafta itirafçı İbrahim Babat arkadaşlarını
vurmuştur. İbrahim Babat, Başbakanlık Teftiş Kurulu'na başvurmuş ve 7
yıl ile kurtulacağının kendisine garanti edildiğini, ancak 17 yıla
mahkum olunca konuşmaya karar verdiğini anlatmıştır. SBaşbakanlık
müfettişleri, kendisinin bilgisine başvurmadan önce Emniyet İl
İstibharat Şube Müdürü ile Jandarma Alay Komutanı ziyaret etmiş ve
babat'a "heyecanına kapılıp yanlış bir şey yapmamasını, gereksiz
konuşmamasını" öğütlemişlerdir. (!)
(17) Alaattin Kanat polise verdiği ifadede (26.08.1994) "Geçmiş
yaşantımdan tanıdığım ve kendilerinin eroin kaçakçılığı işlerine
bulaştıklarını bildiğim Abdülkadir Akbıyık ve Senar Er isimli Güneydoğu
kökenli kişilerden onları korkutarak para sızdırmayı düşündüm. Eroin
kaçakçısı olarak tanınan ünlü kişilerden (öldürülen) Behçet Cantürk,
Savaş Buldan gibi kişilerin de isimlerini vererek korkutabileceğimi
düşünerek teşebbüse geçtim. Müştekiye ettiğim telefonlarda başka isim
kullanmam ve kendimi kontrgerilla olarak tanıtmam, tamamen onları
korkutabilmeye matuftur" demiştir.
TEKLİFLER
Önceki bölümlerde sunulan ve detaye edilen hususlar; kişisel kanaat ve
bilgilere değil büyük ölçüde ilgili ve yetkililerin anlattıklarına,
arşiv ve bilgilerine ve kurumlardan yazılı olarak gelen resmi kayıtlara
dayandırılmıştır.
Bir soruşturma raporu hazırlamadığımız, yargıya tevdi edilecek
dökümanları geliştirmek gibi temel bir görevimiz olmadığı, doğru tesbit,
doğru bilgi hedefini güttüğümüz için, önce Sayın Başbakan'a tutarlı ve
gerçekleri sunan bir döküman hazırlama ve tedbirler önerme hedefi esas
alındığından, tırnak içinde sunulan bölümlerin dahi, hangi kamu kurumuna
ait olduğunu belirtmek gibi teknik bir noktada ısrarlı olunmamıştır.
Giriş bölümünde arzedildiği gibi kamu kurumları bilgi vermede istekli ve
arzulu olmamışlardır. Bu direnç, kişiler ve yetkililerle yapılan uzun ve
saatler süren, dostane ve güven veren görüşmelerle aşılmıştır.
Kendilerini veya dostlarını suçlama hedefinden çok, olay ve gerçekleri
tesbit hedefinin ön planda tutulduğu hususu herkese anlatılmıştır.
Kamuoyunun reaksiyon gösterdiği, ancak MİT ve Emniyet gibi kuruluşların
itibarlarıyla başarılı olabilecekleri ve itibarın iade edilmesi için
kamuoyunca da bu hususun kabulü gerektiği konuşulmuş, tartışılmış ve
anlatılmıştır.
Bu anlayış, karşılık bulmuş ve mesafe kaydedilmiştir. Raporun tamamı bu
anlayış çerçevesinde yazılmış, teklifler ancak bu güvenli çerçevenin
sağladığı veriler ışığında geliştirilmiştir.
Teklif: 1
Sayın Başbakan'a arzedilecek birinci teklif; Emniyet Genel
Müdürlüğü'nün çete oluşumlarına karşı genel bir mücadeleye
sevkedilmesidir.
Bu konuda kesin karar alınmalı ve gelişmeler Başbakanlıkça periyodik
olarak izlenmeli, Teşkilâtın bu konudaki acil, gündelik ve çoğu hemen
karşılanabilir ihtiyaçları giderilmelidir.
Bu amaçla; Emniyet Genel Müdürlüğü'nde özel ve üst yöneticilerden
müteşekkil bir grup görevlendirilmeli, Genel Müdür hatta Bakan adına
hareket edebilme ve yetki kullanıp koordinasyonu sağlama konusunda
teçhiz edilmelidirler.
İl Asayiş, İstihbarat ve Terörle Mücadele Şube Müdürlerinden çalışmalara
uyum sağlayamayanlar derhal ve 3 ay süreyle Ankara'da merkezde
çalıştırılmalı, yerlerine sözü edilen grubun uygun göreceği genç ve
şaibesiz kişiler görevlendirilebilmelidir.
Emniyet Genel Müdürlüğü üst yönetimine verilecek zaman tablosunda başarı
süresi de sadece 3 ay olmalıdır.
Ciddi ve kamuoyunu tatmin edecek gelişmelerin olmadığının tesbiti
halinde Genel Müdürlük üst yönetiminin büyük ölçüde değiştirileceği
ifade ve uygun şekilde kamuoyuna karşı taahhüt edilmelidir.
Başkanlığımızın yazılı talebi ile başlayan ancak henüz sonuçlanmamış
olan Emperyal Şirketiyle ilgili tesbit çalışması da Polis Teşkilâtınca
tamamlanmalıdır.
Teklif: 2
Emniyet Genel Müdürlüğü merkezli çalışmaların, başarı için MİT'in
tüm imkânlarıyla desteklenmesini sağlamak üzere ciddi ve Başbakanlıkça
gözetilen ve kontrol edilen bir koordinasyon kanalı da açılmalıdır.
Bunun için; Başbakanlığın da temsil edildiği bir koordinasyon komitesi
kurulmalı, ortaya çıkan kopukluk ve problem, yazıya dökülmeden
görüşmelerle anında çözülmelidir.
Koordinasyondaki kopukluğun her iki kuruluşa da mes'uliyet getireceği
hususu kesin bir karar olmalıdır.
Genelkurmay İstihbarat Başkanlığından bilgi akışı da sağlanmalıdır.
Teklif: 3
Polisiye çalışmalar çeteleri ve grupları bir süre sessizliğe
itecektir. Ancak ortada olan ve bilinen finansman kaynaklarının da yok
edilmesi ve hesabının sorulması icabeder.
Polisiye çalışmaların mali araştırmalarla takviye edilmesi
gerekmektedir.
Başbakanlığın yazılı isteği ile başlatılan ve Ömer Lütfü Topal'ın ve
şirketlerinin incelemesi çalışmaları genişletilerek neticelendirilmeli
ve diğer çete, mafya ve baba'lara da yöneltilmelidir.
Bu amaçla; Koordinasyonu sağlayan merkez grubunun talepleri, Maliye
Bakanlığı, Gümrük Müsteşarlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı başta olmak
üzere tüm denetim birimleri tarafından öncelikle ele alınmalıdır.
Bakanlar Kurulu'nun bu 3 konuyu karara bağlaması ve bu kararın ilgili
Bakanlar tarafından tamim edilmesi gerekmektedir.
Teklif: 4
Susurluk merkezli, çete ve illegal kazançlarla ilgili bir itiraf
yasası çıkarılmalı,
Ancak; Güneydoğu'da problemlere yolaçan itiraf yasası tecrübesinden
faydalanılmalıdır.
Teklif: 5
İlgili bölümde Özel Harekât Dairesi çalışmalmarı takdim edilmiş,
sorunlara atıf yapılmıştı.
Bu sebeple Özel Harekât Dairesi sadece OHAL bölgesiyle sınırlı kalacak
şekilde daraltılmalı, Özel Harekât Personeli sadece OHAL bölgesinde bu
sıfatı taşıyabilmeli, bölge dışındaki tüm Özel Harekât birimleri
lağvedilerek, Polis Teşkilâtına entegre olmaları sağlanmalıdır.
İlk uygulamalar idari kararlarla yapılmalı, gerekiyorsa yasal
değişikliğe gidilmelidir. İlk uygulamanın Antalya'da gerçekleşmesi
sağlanmalıdır.
Teklif: 6
Başbakanlık Genelgesi ile Enterpol ilişkileri hariç Emniyet Genel
Müdürlüğü'nün dış servis veya teşkilâtlarla ilişkilerinin Dışişleri
Bakanlığı ve MİT kanalıyla tesis edilebileceği, Dış İstihbarat ve
Operasyonların bu kanallar dışında yasaklandığı ve durdurulduğu emir
olarak iletilmelidir.
Öncelikle; Yukarıda sunulan teklifin realizasyonu Genelkurmay, MİT ve
Emniyet Genel Müdürlüğü'nün görüşleri doğrultusunda hazırlanacak bir
Genelge ile sağlanmalı, gerekiyorsa yasal düzenlemeye gidilmelidir.
Teklif: 7
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri tarafından birkaç yıl önce
hazırlanmış olan "Kamu Güvenliği Kurumu" Kanun taslağı, incelenmeli ve
hükümetin değerlendirmesine sunulmalıdır.
Kamu Güvenliği Kurumu Başbakanlığa bağlı, illerde teşkilâtı olmayan,
sınırlı sayıda kadrolu ancak operasyonel yetkilerle techiz edilmiş,
devletin tüm birimleriyle ilişkili ve kamu düzenini, asayişi ve genel
ahlakı bozucu, yeraltı - yerüstü çetelere, oluşumlara yönelecek bir
Teşkilât olarak düşünülmelidir.
Şimdilik; İdari bir karar olarak bu teşkilâtın üyesi MİT'te
oluşturulabilir.
Sür'atli bir inceleme ve MGK'nun önceden yapılmış hazırlıkları ışığında
kısa sürede yasal çerçeve oluşturularak bu konuda nihai karara varmak
mümkün olabilir.
Teklif: 8
Uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadelede, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün
rutin faaliyetlerinden biri olarak değil, öncelikli ve acil konularından
en önde geleni olarak ele alınmalıdır.
Bu çalışmalar sürdürülürken, mücadelenin il ölçeğinden ülke seviyesine
genişletilmesinin yasal ve idari çerçevesi belirlenmelidir.
Bu sebeple; Çeşitli saiklerle Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve
Organize Suçlar Dairesinde ve İl Şube Müdürlüklerinde istihdam edilen
personel, gerekli olduğu ölçüde derhal ve sür'atle değiştirilmeli,
dikkatli ve itinalı bir seçimle yeni kadrolar oluşturulmalıdır.
Sonra da bu dairenin çalışmaları, ilk üç teklif çerçevesinde
genişletilerek sürdürülmelidir.
Teklif: 9
Uyuşturucu kaçakçılığı konusu, özelliği olan bir mücadele alanı
olarak seçilmeli ve mali araştırmalarla birlikte kişi ve aileleri hedef
alan özel bir çalışmaya öncelikle başlanmalıdır.
Arşivlerde yeteri kadar bilgi vardır. Koordineli bir çalışmayla bu
bilgiler kısa sürede birleştirilmeli ve sür'atle harekete geçmek üzere
bir uygulama plânı hazırlanmalıdır.
Teklif: 10
Devlet Arşivlerinde çeşitli kaçakçılık ve illegal faaliyetlerden
bilgisi hatta şemaları vardır.
Bu illegal çalışmaların devam edebilmesi başlı başına bir problemdir. Bu
konuda devletin ilgili birimleri (Maliye, MİT, Emniyet, Gümrük Teşvik -
Hazine) işbirliğini geliştirmek zorundadırlar. Bu işbirliğinin esasları
tesbit edilmelidir.
Teklif: 11
Jandarma Genel Komutanlığı'nın, MİT'in ve Emniyet'in kayıt ve
bilgileri koordineli bir şekilde değerlendirilirken; her üç Teşkilâtta
mevcut ve Batı bölgelerinde de illegal ilişki ve oluşumlara dahil olmuş
personel kısa sürede tasfiye edilmelidir.
İtiraf yasası bu konudaki gelişmeyi hızlandıracaktır. Zaten yeteri kadar
bilgi vardır. Bu bilgilerin toplanması ve teatisi problemi çözmeye
yeterlidir.
Öncelikle Emniyet Genel Müdürlüğü'nün ve MİT'in kendi iç bünyelerine
dönerek bu çalışmayı yapmaları problemin çözümünde hem teşkilâtları
onore edecek hem de sür'at kazandıracaktır.
Teklif: 12
İtirafçı kullanılması sür'atle sınırlandırılmalı, itirafçıların
sınırlı sayıda ve sadece belli konularda kullanılabilmelerine izin
verilmeli, her İl Valisinden ve OHAL Bölge Valisinden mevcut durum,
alınan tedbir, yapılan uygulamalar hakkında tafsilâtlı bir rapor
istenerek bu konu 15 gün içinde kesin bir karara dönüştürülmelidir.
İtirafçının eski bir suçlu olduğu, kontrol dışına çıktığında çıkarları
doğrultusunda inisiyatif kullanacağı ve kullandıkları unutulmamalıdır.
Bu sebeple itirafçıların spekülasyonlara yol açabilecek çalışmalara
dahil edilmemesi gerekmektedir.
Teklif: 13
Mevcut GKK kadroları sayı olarak dondurulmalı, boş veya boşalan
kadrolar iptal edilmelidir.
GKK'dan isteyen ve durumu uygun olanların Özel Güvenlik Görevlisi olarak
çalıştırılmaları sağlanmalıdır.
Ekim 1986 tarihli Geçici Köy Korucuları Yönetmeliği'nin göreve son
vermeyi düzenleyen 22. maddesinin uygulamasında hassasiyet gösterilmesi
sağlanmalı, azami yaş sınırı 65'ten 45'e indirilmeli, 45 yaşın
üzerindekilere 24. maddede yer alan tazminatın iki katı ödenerek 2 ay
içinde ayrılmaları sağlanmalı, uygun olanların işçi statüsünde kamu
kurumlarında çalıştırılmaları özendirilmelidir.
Bölgede mevcut yarı - feodal yapının daha da güçlenmesine sebep olan,
aşiretlere dayalı GKK sistemi sebebiyle bölgede aşiret yapısının
çözülmesi durmuş hatta daha tesirli hale gelmiştir. Aşiret beyleri ve
aile reisleri sağlanan bu gelirle daha da güçlenmişler ve farklı suç ve
terör organizasyonları ortaya çıkmıştır.
Bölgede yerleşik belli aile ve aşiretlerin sistemdeki etkinliğini kırmak
gereklidir.
Uygulamalara Urfa yöresinden başlanması önerilecektir.
Teklif: 14
Turizm bakanlığının Talih Oyunları Salonlarıyla ilgili işlemleri
kapsamlı bir soruşturmaya konu olmalıdır.
Bakanlık kumarhanelere hangi prosedürle izin vermiştir? İzin verilen
kişilerin kimlikleri kamu adına utanç vericidir. Bütün kumarhanelerde
darp, hürriyeti tahdit, zorla senet imzalatmak, dolandırıcılık, gasp
suçları yargıya kadar intikal etmiştir. Bakanlığın, can güvenliğinin bu
derece ortadan kalktığı bir kumarhaneler zincirinde ne yaptığı ortaya
çıkarılmalıdır.
Teklif: 15
Kumarhane işleticilerinin vergi ve muhasebe kayıtları da
incelenmelidir.
Topal 2 nolu İstanbul DGM'ye 1994/412 sayılı dosyada 1989 itibariyle mal
varlığını açıklamıştır. Diğerleri için de bu bilgiler vardır. Bugüne
kadar oluşan trilyonların durumu ancak bu yolla açıklanabilecektir.
Teklif: 16
TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu'nun suçu ve soruşturmayı
belirleyen tesbitleri Başbakanlıkça ilgili mercilere duyurulmalı ve
gereği takibedilmelidir.
Susurluk Komisyonu raporunda neticesi ortada kalan pek çok tesbit ve
öneri vardır. Bunların gereği önem taşıdığı cihetle ele alınmaları
gerekecektir.
Teklif: 17
Emniyet Genel Müdürlüğünün hibe silahları konusunda, Genel
Müdürlükte ve Gümrük Müsteşarlığında mevcut karmaşık bilgi yığınını
aydınlatmak üzere kapsamlı bir inceleme - değerlendirme yapılmalıdır.
Örtülü ödenekten yapılmış aktarmalar hariç tutulsa bile muhtelif
fonlardan yapılmış aktarmalar yüzlerce miktar liradır. Bu meblağların
harcanma şekilleri değilse bile harcama yerlerinin netleşmesine ihtiyaç
vardır.
Alınan -hibe olan- silahlar konusunda spekülatif amaçla istismarını
önlemek de gereklidir.
Ayrıca raporun muhtelif sayfalarında açıklanan olay ve kişilerle ilgli
olarak;
18- Abdullah Çatlı'nın durumu ve konumu bir soruşturma kapsamında
ele alınmalıdır. Çatlı'nın -varsa- 80'li yıllar öncesi ve sonrası
ilişkileri araştırılmalıdır.
19- Azerbaycan'da Darbe Girişimi ve Türk tarafının tutumu ayrı
bir soruşturmaya konu olmalıdır.
20- Koruculurla, yapılan ödemeler ve bu ödemelerin yöneldiği
kişi, aşiret ve aileler detaye edilmeli ve aksaklıklar kapsamlı bir
çalışmayla değerlendirilmeli, gerekirse yöre Üniversitelerinden
yararlanılmalıdır.
21- Talih Oyunları Salonlarını işletenlerle ilgili kapsamlı bir
gelir - vergi araştırması koordineli bir şekilde başlatılmalı, kara para
işlemleri Mali Polis'in de desteğinde takibedilmelidir.
22- Mehmet Ali Yaprak ve kaçırılması olayı - tekrar ve Mali
Araştırmalarla birlikte yürütülmek üzere soruşturulmalı, Captagon
ticareti ve imalatı konusu özel bir polis ekibince ele alınmalıdır.
23- Nesim Malki ve Yener Kaya'nın öldürülmesi olayları mali
araştırmalarla birlikte tekrar soruşturulmalı, adıgeçen tefecilerin
alacaklı olduğu kişi ve firmalar cinayet soruşturması ve mali
araştırmalar kapsamına alınmalıdır.
24- Yeteri kadar bilgi toplanan ve itirafçı İbrahim Babat'ın
açıklamalarıyla da ortaya çıkan bilgiler çerçevesinde, Bodrum Sun Club
olayları ve 40 bin doların haraç olarak alınması ve paylaşımı iddiaları
ile Hikmet Babataş cinayeti yeniden soruşturulmalıdır.
25- İlgili bölümde yer aldığı üzere, Eximbank - Türkmenistan ve
Emperyal Şirketi ilişkileri detayı ile araştırılmalı ve gerekiyorsa
soruşturulmalıdır.
26- Ömer Lütfü Topal'ın ölümünden sonra ortaya çıkan 105 milyon
dolarlık borcun sebebi ve hangi şirket bilançosunda yer aldığı
müstakilen araştırılmalı, Emperyal yöneticilerinin açıklama yapmaları
sağlanmalıdır.
27- Bankalarla ilgili soruşturmaların sonucu için yasal düzenleme
yapılması hususu karara bağlanmalıdır.
<12 sayfası ve ekleri bulunmayan eksik Susurluk raporunun sonu>
|
MİT'TEN SUSURLUK
RAPORUNA ELEŞTİRİ:
'Kutlu Savaş devlet sırlarını ele verdi'
MİT, Yılmaz ile Ecevit'e gönderdiği bir raporla Kutlu Savaş'ın 'Susurluk
Raporu'nu eleştirdi. Bu, devletin güvenlik kurumları arasındaki
güvensizliğin de belgesiydi adeta... "MİT'in karşı raporu"nda devlet
sırrı sayılan bilgiler şunlardı: "Lamia kampına saldırı, Yunanistan'da
orman yangını, Girit ve Rodos'ta patlama, Bulgaristan ve Romanya'da
PKK'nın çalıştırdığı işyerlerine bombalı saldırı, Rusya ve diğer Doğu
Bloku ülkelerinde bazı PKK liderlerine suikast teşebbüsleri..."
Ecevit'in gizli arşivi
Can Dündar / Rıdvan Akar
3 Kasım 1996'da Susurluk'ta meydana gelen kaza, yankıları hala süren bir
skandala yol açtı. Kazada bir kamyonla çarpışan Mercedes'ten devletin
derin sırları döküldü. Siyaset-polis-mafya bağlantıları bütün
açıklığıyla ortaya çıktı. Skandalı "fasa fiso" diye değerlendiren
Başbakan Necmettin Erbakan bir süre sonra devrildi. Hükümeti devralan
Mesut Yılmaz, 1997 Ağustosu'nda Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu
Savaş'tan, Susurluk'u soruşturmasını istedi. Savaş'ın hazırladığı 120
sayfalık rapor, adeta yeni bir skandalı tetikledi. Çünkü, raporda kirli
ilişkiler ağının devleti nasıl sarmaladığı belgeleniyordu. Raporda MİT,
Yeşil'i kullanmakla, Çatlı'nın kimliğini gizlemekle suçlanıyor, "MİT
gibi saygın bir kuruluşun, saygın olmayan kişileri kullanmasını anlamak
mümkündür, ancak, samimiyet ve işbirliğine varan yakınlığın izahı
gerekir" deniliyordu. Savaş'a göre, "Kurumlar kendilerini inkâr ederek
sonunda bir kamyona çarpmışlardı."
MİT-Emniyet savaşı
Kutlu Savaş'ın "Susurluk Raporu" (devlet sırrı olduğu gerekçesiyle
gizlenen 11 sayfası dışında) kamuoyuna yansıdı. Ancak, MİT'in rapordaki
ağır eleştirilere yanıtı bilinemedi. Oysa, Teşkilat, rapor açıklandıktan
bir süre sonra kendisine yönelik eleştirileri, hükümete yolladığı bir
"Bilgi notu" ile cevaplamıştı. "Çok gizli" tutulan bu "Bilgi notu", en
az Kutlu Savaş raporu kadar önemliydi; çünkü, MİT kendini savunurken,
skandalda Emniyet'in rolünün nasıl saklandığını, hukuk devletinin nasıl
ayaklar altına alındığını, devlet sırlarının nasıl ortaya saçıldığını ve
kurumlar arası kavganın ne boyuta taşındığını da ortaya koyuyor, gizli
kalmış bazı olaylara dair ipuçları veriyordu. Bir kopyası da dönemin
Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'e yollanan bu ibretlik belgeyi,
Susurluk'un yeniden gündeme geldiği bu günlerde aynen yayımlıyoruz:
AÇIKLANMASI SIKINTI YARATABİLECEK HUSUSLAR
devletin 7 sırrı
MİT, "İncelenen raporun bazı bölümlerinin kamuoyuna yansıtılmasının
sıkıntı yaratabilecek hususlar meyanında olduğu değerlendirilmektedir"
diyor ve "Karşı Rapor"unda 7 olay sayıyor. Açıklanmasında sakınca
görülen ve her biri başlı başına bir skandal olan bu 7 olay şunlar:
1- MERCEDES OPERASYONU:
Suriye'de Öcalan'a yönelik olarak gerçekleştirilen operasyonun tüm
safahatı ile raporda yer alması (sayfa 22), Türkiye'yi terörist devlet
konumuna getirebilecek niteliktedir. Nitekim, Suriyeli ilgililerin olayı
CIA veya MOSSAD'a mal edebildikleri ifade edilirken, devlet sırrı olması
gereken konunun rapora detayları ile aktarılmasının izahı mümkün
olamamaktadır. Her vesile ile siyasi platformlarda Suriye'yi terörist
bir devlet olarak tanıtma ve kabul ettirme politikamızı zedeleyebilecek
bu hususların ne denli gizli kalabileceği endişe konusudur.
2- SERVİSLERLE VE SERVİSLER ARASI İLİŞKİLER:
Devlet sırrı olması gereken CIA ve MOSSAD yetkilileri ile temasların
(Sayfa 22), raporda doğrudan ve açıkça yer almasının, konuya katkısı ve
devlet ciddiyeti ile ne denli bağdaşabileceği tartışılır niteliktedir.
Her ülke gibi Türkiye'nin menfaatleri ve politikaları doğrultusunda,
olabildiğince fazla servis ile ilişki tesisine önem vermesinin
gerekliliği açıktır. Buna karşı, CIA ve MOSSAD ilişkilerinin öne
çıkarılması, adeta lanse edilmesi, MİT Müsteşarlığı'nın güvenilirliğini
ve ilişkilerin selametini de etkileyebilecek bir görünüm arz etmektedir.
3- EMNİYET VE TSK'NIN YURTDIŞI OPERASYON İDDİASI:
"Emniyetin, A. Öcalan'a yönelik operasyon hazırlıkları dışında,
Emniyet, Jandarma ve Silahlı Kuvvetler'in yurtdışında operasyonlara
yöneldikleri" hususlarının iddia düzeyinde dahi olsa kamuoyuna
yansıması, çeşitli ülkeler nezdinde Türkiye'nin ve güvenlik güçlerinin
itibarını zedeleyebilecek, kurumları zan altında bırakabilecek hususlar
olarak görülmektedir. Bu ve benzer bilgilerin dış kamuoyuna yansıması
ile gerçek müsebbibi bilinmeyen pek çok olayın Türkiye'ye mal edilmesi,
provokasyonlara açık bir zemin oluşturulması söz konusudur.
4- AZERBAYCAN VE TÜRKMENİSTAN İLE İLGİLİ AÇIKLAMALAR:
Ö. Lütfü Topal'ın Azerbaycan ve Türkmenistan'da devlet kademelerine
kadar uzanan ilişkilerinin açıklanmasının (Sayfa 50-51), siyasi ve
ekonomik çıkarlarımıza yönelik sıkıntılar yaratacağı açıktır.
5- AZERBAYCAN OLAYLARI:
Azerbaycan olayları doğrudan Susurluk'la ilgili olmayan bir konu
olmakla birlikte, tüm detayları ve haksız yargılamalarla raporda yer
almış, kamuoyuna da yansıtılmıştır. Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde
yaşanan gerilimi aşağıya çekme ihtiyacı duyulan bir dönemde, konunun
yeniden canlandırılmasının kime, ne kadar yarar sağlayabileceği,
Türkiye'nin menfaatlerine katkısının ne olabileceği anlaşılmamıştır.
6- A. ÇATLI'NIN 1984 ÖNCESİ EYLEMLERİ:
Ermeni terör örgütü ASALA'ya karşı 1982-1984 yılları arasında
gerçekleştirilen eylemlerin açıklanmasının, Türkiye'nin imajı,
Türkiye-Ermenistan ve Türkiye-Fransa ilişkileri açısından da uygun
olmadığı, her zaman Türkiye aleyhine kullanılabilecek bir argüman
niteliği taşıdığı değerlendirilmektedir.
7- BAZI YURTDIŞI EYLEMLER:
Lamia Kampı'na saldırı,
Yunanistan'da orman yangını,
Girit ve Rodos'ta turistik yerlerde patlama,
Bulgaristan ve Romanya'da PKK'nın işyerlerinin bir kısmına bombalı
saldırı,
Rusya ve diğer Doğu Bloku ülkelerinde bazı PKK liderlerine suikast
teşebbüsleri gibi hususlar da 'devlet sırrı' niteliğine havi bilgiler
meyanındadır.
Kimin tarafından yapıldığı ve gerçek olup olmadığı bilinmemekle
birlikte, Yunanistan/Lamia Kampı'na saldırı, orman yangınları, Girit ve
Rodos'ta turistik yerlerde patlamalar, Bulgaristan ve Romanya'da
PKK'lılara ait işyerlerinin bombalanması, Rusya ve diğer Doğu Bloku
ülkelerinde bazı PKK liderlerine suikast girişimleri gibi hususların,
iddia düzeyinde bile olsa raporda yer alması, söz konusu ülkelerce
istismar edilebilecek, mütekabiliyet hakkı doğuracak hususlardandır. Bu
durum her vesile ile Yunanistan'ın gerçek yüzünü ortaya koymayı
hedefleyen politikamızı da zedeleyebilecektir. Keza raporda yer alan,
bahse konu hususlara ilişkin, "Her ülkenin kendi menfaatleri için
illegal faaliyetlerde bulunması tabiidir. Bu metotlar uygulanmış, halen
de uygulanmaktadır, gelecekte de uygulanacaktır" şeklindeki tespitini,
hukuk devleti ilkeleri ve uluslararası kurallar çerçevesinde savunmak
mümkün olmayacaktır.
SUSURLUK RAPORU İLE İLGİLİ TESPİTLER
MİT: Susurluk üzerimize yıkılmak istendi
MİT'in "Susurluk Raporu" üzerine tespitleri şöyleydi:
1. Jandarma bilgi vermemiştir.
2. Rapora, Emniyet'in bilgisi çok az yansımıştır. Emniyet'in raporda yer
alan bilgilerinin çoğu da yönlendirme amaçlıdır. Özellikle telefon
dinlemeleri, resmi yazışmalar ve banka kayıtları, ustaca MİT'in aleyhine
kullanılacak şekilde seçilmiştir.
3. Emniyet'in kaynak gösterilmesinden, MİT aleyhinde olanlar dışında
özenle kaçınılmıştır.
4. Emniyet'e ait hemen hiçbir belge, ek veya mehaz olarak
kullanılmamıştır. Burada da istisna MİT aleyhine olanlardır.
5. MİT mensuplarının ve MİT elemanlarının ayrıntılı ve ismen
tanıtılmasına özel bir gayret gösterilmiştir.
6. Raporun büyük çoğunluğu MİT'in bilgileridir. Ancak, raporu yazanların
amacına uygun olanlar seçilmiş, bazı yerler de çarpıtılmıştır, mutlaka
da MİT kaynak olarak gösterilmiştir.
7. MİT'in Susurluk olayında ağırlıklı rolü olduğu anlatılmak
istenmiştir.
8. Emniyet bölümü, Özel Harekât'ın kuruluşunun ve gelişmesinin
anlatılması ve MİT-Emniyet çekişmesi şeklinde geçiştirilmiş, Emniyet'e
mal edilen olaylara değinilmemiştir.
9. Hanefi Avcı'dan (MİT ile ilgili iki yerde atıfta bulunulması hariç)
hiç bahsedilmemiştir. Ancak, rapor H. Avcı üslubu ile yazılmıştır.
10.Susurluk olayına değinilmemiştir.
11. Topal cinayetine ve faillerine yer verilmemiş, sürekli Topal
tanıtılmış, önemi vurgulanmıştır.
12. Keza Cantürk-Buldan olayları da kısaca geçilmiştir. Hiçbir fail adı
yoktur.
13. Örtülü ödenekten polis kanalı ile Ertaç Tinar'a verilen para
konusuna açıklık kazandırılmamıştır.
14. Ö. Lütfü Topal'ın öldürülmesi olayında bilgi sahibi olması gereken
K. Yazıcıoğlu'nun bilgisine başvurulmamıştır.
15. A.Çatlı'nın İsviçre'de cezaevinden kaçırılışı konusu üzerinde
yeterince durulmamıştır.
16. Yeşil konusu sadece teşkilatımızla bağlantılı bir çerçevede ele
alınmış, diğer kuruluşlarla olan ilişkileri, MİT ile ilişkide
bulunmadığı dönemlerdeki eylemleri ve bağlantılarına yer verilmemiştir.
HUKUK DEVLETİYLE ÇELİŞEN İFADELER
'Çatlı ortada bırakıldı' da ne demek?
MİT, 120 sayfalık rapordaki çok kritik 5 cümleye dikkat çekiyor,
bunların Türkiye'de hukuk devleti anlayışına zarar verebileceğini
söylüyor:
1. "Ömer Lütfü Topal eğer öldürülmeseydi, ülkenin en kritik ilişkileri
içinde istediği yere ve makama nüfuz edebilme imkânı bulacak ve birkaç
yıl sonra da gerçek manada dokunulmazlığa kavuşacaktı. Şayanı şükrandır
ki gelişmeler, Topal'ın hedeflediği noktaya ulaşmasını engellemiştir."
(Rapor sayfa 58)
2. "Abdullah Çatlı 3-4 yıl ceza verilerek kurtarılabilirdi (sayfa 80).
Ortada bırakıldı."
3. "Bu uygulama bütün dünya ülkelerinde olduğuna göre bizde de
olacaktır. Ama, hukuk devleti kuralları içinde bu tip kararlar alınacak
ve devlet ciddiyeti içinde uygulanacaktır." (Sayfa 73)
4. "Bu metotlar geçmişte uygulanmıştır. Halen de uygulanmaktadır.
Gelecekte de uygulanacaktır." (Sayfa 104)
5. "Behçet Cantürk ve Savaş Buldan gibilerine yönelik olanlar amacına
ulaşmış ve PKK'ya sıcak çatışmadan daha fazla zarar verdirmiştir."
(Sayfa 105)
|
|
 Susurluk komisyonu üyelerinin ve bilgi sahibi
bazı kişilerin başına gelen esrarengiz(!)
kazalar
26/11/1996 tarihinde kurulan Meclis Susurluk Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış’ın dün star’da manşete
taşınan önemli açıklamaları vardı: ‘Komisyon üyesi Bedri İncetahtacı it
kapanı yöntemiyle kazaya zorlanarak öldürüldü. Raportör Akman Akyürek
bilgi sızdırıyordu, onu da kullandılar ve infaz ettiler.’ 11 yıl sonra
gelen bu açıklamaları önemli kılan, şüphe yok ki, Ergenekon sürecidir.
Susurluk hesabı tüm yönleriyle iyi görülebilseydi, belki bugün Ergenekon
olmayacaktı. Olsa bile ‘güdük’ kalacaktı. Her şeye rağmen bugünü daha
iyi kavramak için Susurluk fotoğrafı ve o süreçte yaşananlar iyi
okunmalıdır.
Akman Akyürek (TBMM Susurluk komisyonu raportörü)
Elkatmış’ın ‘infaz’ edildiğini düşündüğü Akman Akyürek, 9 Aralık 1997
günü sabaha doğru 04.15 sularında İstanbul Maslak’ta içinde bulunduğu 06
YJY 80 plakalı aracın bir kamyonla çarpışması sonucu 36 yaşında hayatını
kaybetti. Akyürek’i ölüme götüren 41 H 1659 plakalı kamyon, Gölcük
trafiğinde Şerafettin Akdeniz adına kayıtlıydı. Olay sırasında kamyonu
kullanan sürücü Hasan Bakcan ise İzmit’ten Rami’deki Kuru Gıda
Toptancılar Sitesi’ne soğan taşıyordu. Görgü tanıklarına göre; Kaza
esnasında ‘şık’ giyimli biri ‘ben sağlıkçıyım’ diyerek kanlar içindeki
Akyürek’e yaklaşıp nabzını yokladı. Sonra hiçbir şey söylemeden
etraftakilere ‘Hemen hastaneye götürün’ dedi. Ama olay yerinde hayatını
kaybetmişti. Resmi kayıtlarda ise ‘aşırı hız ve dikkatsizlik nedeniyle
meydana gelmiş kaza’ kaydına yer verildi. Hata ise 8/8 Akyürek’teydi! En
az ölüm kadar şaşırtıcı olan Akyürek’in aracından çıkan gizli dosyalar,
belgeler, yüksek meblağdaki paralar, banka dekontları, Burberys ve Zegna
gibi pahalı markalara ait kıyafetlerdi. Akyürek’in evinden çıkanlar ise
daha da şaşırtıcıydı. Tereke Hakimi Yılmaz Uğurlu’nun hazırladığı rapora
göre; Akyürek’in fotoğraflarının yapıştırıldığı, birinde ‘Seydo Cansıya’
diğerinde ‘Murat Uslu’ isimlerinin yazılı olduğu iki sahte pasaport
bulundu. Pasaport bilgilerine göre; Seydo Cansıya, Şanlıurfa doğumlu ve
duvar ustasıydı. Murat Uslu ise Ankara doğumlu ve mühendisti. Eski hakim
ve Susurluk Komisyonu’nda Başbakanlık Müşaviri olarak görev yapan
Akyürek’in sahte pasaportlara neden ihtiyaç duyduğu, bir devlet
görevlisinin pahalı kıyafetleri nasıl satın aldığı ve zenginleştiği
sorusu, şu ana kadar cevap bulmuş değildir. Cevapsız kalan önemli soru
ise şu: 9 Aralık günü saat 01.15’de Bolu turnikelerinden geçen Akyürek,
02.00 sularında bir telefon görüşmesi yaptı, kazadan yaklaşık iki saat
önce gerçekleşen bu görüşmede Akyürek, kiminle konuştu? Mesela bu kişi,
henüz yargı önüne çıkmayan Ergenekon şüphelilerinden biri olabilir mi?
Ayrıca, dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın
hazırladığı Susurluk Raporu’ndaki telefon görüşmelerinden hareketle
yapılan şu değerlendirme dikkat çekici olmalıdır: ‘Akman Akyürek ile
Sami Hoştan irtibatlıdır.’ Komisyon üyesi Fikri Sağlar'ın sözleri de bu
ayrıntıya dikkati çekiyor; “Akman Akyürek, birçok bilgi ve belgeye biz
komisyon üyelerinden daha erken ulaşıyordu. Komisyonun bir kapalı
oturumunda bununla ilgili bazı kuşkularım olduğunu dile getirmiştim.
Çünkü hem bizden önce bilgilere ulaşıyordu, hem de bizim ortaya
koyduğumuz bilgiler ışığında başka şeyler ortaya koyuyordu. Bu, bizi
farklı ve yanlış yönlendirme çabası da olabilirdi. Benim için büyük bir
kuşkuydu. Farklı yerlere bakmamızı isteyen ya da bakmamızı engelleyen
bir davranış olabilirdi. Bu kuşkularımı dile getirdim. Akyürek’in kaza
geçirip ölmesinden sonra, bu kuşkularımızdan hareketle bir çalışma
yaptık. Kazanın ardında yatan nedenler konusunda bir sonuca ulaşamadık.
Yalnız Akyürek’in istihbarat örgütleri ile ilişki içinde olduğunu
anladık. En azından böyle bir kanaatimiz oluştu.”
Bedri İncetahtacı (TBMM Susurluk komisyonu üyesi)
Elkatmış’ın dediği gibi İncetahtacı’nın ölümündeki sır perdesi henüz
aralanmış değildir. Bu perde aralanmadıkça, Elkatmış’ın iddiasındaki
gibi ‘İt Kapanı’ şüphesi zihinleri paralayacaktır. Biliyorsunuz
İncetahtacı, 21 Kasım 1999 günü Köln’de düzenlenen bir konferansa
katılmak üzere Esenboğa havalimanına doğru giderken yolda geçirdiği
trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. O gün Finlandiya Cumhurbaşkanı
geliyordu. Protokol yolunun bir an önce temizlenmesi için
İncetahtacı’nın aracı Akyurt Jandarma Karakolu’na çekildi. O tarihte bu
olayı ‘suikast’ olarak değerlendiren kimi Saadet Partisi yöneticileri
sorumlu olarak MOSSAD’ı gördüler. SP Fatih İlçe Başkanlığı’nın web
sayfasında İncetahtacı için ‘MOSSAD tarafından planlanan bir suikast
sonrası şehit oldu’ ifadesine yer verildi. Komisyon üyesi Fikri Sağlar:
“Bedri İncetahtacı olayı da, Ertuğrul Berkman ve Akman Akyürek olayı
gibi çok önemli, çok ciddi bir olay. Onu da araştırmıştım. Bedri
İncetahtacı çok çalışkan bir arkadaşımızdı ve Susurluk Komisyonu’nda
aktif rol oynadı. Meclis Susurluk Komisyonu’nda bazı arkadaşlarımız çok
pasifti. Ama Bedri İncetahtacı en aktif üyelerden biriydi. Konunun
çözülmesi doğrultusunda araştıran, bilgi bulan, bilgiyi ortaya koyan, o
bilgi ışığında yeni şeylere ulaşmaya çaba gösteren bir arkadaşımızdı.
Onda da hayli bilgi olduğu düşüncesindeyim.”
Fikri Sağlar (TBMM Susurluk komisyonu üyesi)
Susurluk olaylar zinciri hakkında bilgi sahibi olan kişilerin altı yıl
içinde trafik kazalarına kurban gitmesi sadece tesadüf müydü? Fikri
Sağlar, “Hayır” diyor.
Fikri Sağlar iki kez ölüm tehlikesi atlattı. İlki, 1998 sonu yaşandı.
Ford marka aracını bakım için koruma ve şoförü aracılığıyla bir
tamirciye gönderen Sağlar, aracını tamirciden aldıktan sonra Ankara dışı
yolculuk için Esenboğa’ya doğru yola çıktı. Tamirden sonra ilk kez
kullanıyordu. Havalimanının girişindeki kontrol noktasında aracın ön sol
lastik bijonlarının bağlı olduğu metal disk koptu. Süratli olmaması,
kendini büyük bir faciadan kurtardı. Bilirkişi raporunda ‘disk kopması’
metal yorgunluğuna bağlandı. Bundan tatmin olmayan Sağlar, Ford
temsilciliğine giderek bilgi istedi. Şu cevabı aldı: ‘Metal yorgunluğuna
bağlı olarak bu tür hasarlar olabilir. Ancak bu durum, beş binde bir
ihtimaldir. Sizin aracınız bakımlı, bu ihtimal çok zayıf...’ ‘Ben
Ankara’da yokken korumalarım arabayı tamire bırakmış. Havaalanı’na beni
almaya geldiklerinde bu olay meydana geldi. Önce Allah, sonra
şoförümüzün dikkati sayesinde o kazadan kurtulduk.’ Sağlar diğer
tehlikeyi ise 1999 yılı Kasım ayında atlattı. İstanbul’dan Ankara’ya tek
başına dönen Sağlar, Gölbaşı İncek kavşağında bir kamyon tarafından
sıkıştırıldı. Aracıyla yan bariyerlere çarpan Sağlar, şarampole
yuvarlandı. Aracın rotu kırıldı. Sağlar, “Aynı minvalde midir
bilemem. Türkiye tesadüfler ülkesi kabul ediliyor. Ama tesadüflerin
bir politika olduğunu biliyorum artık. Türkiye’de hiçbir şey tesadüf
değil.”
Ertuğrul Berkman (Emekli MİT görevlisi)
Emekli MİT görevlisi Ertuğrul Berkman, Ortadoğu uzmanıydı. Özellikle
Kuzey Irak’taki Kürt hareketleri, PKK ve uluslararası bağlantılarına
dair özel bilgilere sahipti. Susurluk Komisyonu üyesi Fikri Sağlar’la
irtibat kurup birkaç defa buluşup görüştüler. Çoğunlukla Sağlar’ın
Çankaya’daki ofisinde bir araya geldiler. Berkman, 29 Ağustos 1997 günü
şüpheli bir trafik kazası sonucu öldü. Sağlar da yakınları da ölümü
‘şüpheli’ buldu. Sağlar, “Ertuğrul Berkman beni Meclis’te ziyaret
ederek çok önemli bilgi ve belgeler vermişti. Yaz tatili dönüşü bize bir
rapor hazırlayıp vereceğini söyledi. Fakat maalesef yaz sonunda bir
trafik kazası geçirerek hayatını kaybetti.”
Sedat Karagül (Susurluk sanığı İbrahim Şahin davasının hakimi)
Susurluk sanığı İbrahim Şahin, yargılandığı İstanbul 6 Numaralı DGM
Heyeti Başkanı Sedat Karagül’e ‘Bana süre verin yapacağım açıklamalarla
yer yerinden oynayacak’ dedi. 27 Mart 2000, duruşma günüydü. Hakim
Şahin’i beklerken, o Eskişehir-Yalova yolunda kendi kullandığı ciple
kaza geçirdi, hafızasını kaybetti! Bu arada Hakim Karagül sürpriz bir
kararla görevinden alındı. Yerine atanan Hakim Metin Çetinbaş kısa
sürede davayı sonuçlandırdı, şimdi ise Ergenekon’da Kemal
Alemdaroğlu’nun avukatlığını yapıyor. (Faydalanılan kaynaklar: Şamil
Tayyar, Star, 17 Kasım 2008 tarihli
yazısı, Aksiyon dergisi, 08.11.2004,
sayı:518)
(Abdullah Harun, 17 Kasım 2008) |
Sayfa Başına Dön | Susurluk olayı Ana Sayfa | Susurluk Raporu (Kutlu Savaş) |
Susurluk Raporu (TBMM)
| Susurluk Raporu (Sönmez
Köksal)
|
|