Ana Sayfa
Tarİhçe
F.Meçhuller
Faİller
Garİplİkler
Delİller
MeclİsRaporu
Yok mu?
Ö.H.Daİresİ
Örgütlenme
Yenİ Hedef
Laİklİk
Tasfİye
Susurluk
Arşİv
Kİtaplar
A.Harun
İletİşİm
Dİğer
ManŞetlerİmİz
TARTIŞMAFORUMU
İDDİANAMELER
13.08.2001 'den beri:
 Ziyaretçi: 2861622
Her Tür Hak İhlallerini İhbar edin ki Elbirliği ile zulmü engelleyelim ve Adaleti Sağlayabilelim.. Adalet Platformu
 Adresimiz www.kontrgerilla.com veya kontrgerilla.brinkster.net veya ergenekon.ws şeklindedir. Emektar adresimiz www24.brinkster.com/aharun hizmetini sürdürmektedir.
AnaSayfa | Tarih | FMeçhul | Fail | Gariplik | Delil | TBMM | Yokmu | ÖHD | Örgüt | YeniHedef | Laiklik | Tasfiye | Susurluk | Arşiv | A.Harun | İletişim | Diğer | Manşetler |  İHBAR ET  
Ergenekon, Balyoz ve benzer soruşturmaları engelleme çabalarıErgenekon soruşturma sürecinde ele geçen silahlarErgenekon, Balyoz ve diğer iddianamelerErgenekon, Balyoz ve diğer davalardaki delil tartışmaları  
Ergenekon'da 184. duruşma. Ergenekon davasına 184. duruşma ile dev..
Eymür: Suikast timi uçaktaydı. Eski MİT Müsteşarı Mehmet Eymür kat..
Genelkurmay dvd'yi gönderdi. Ergenekon sanıklarında yakalanan ve d..
Danıştay: Artık rüya görmüyoruz. Danıştay Başkanı Hüseyin Karakull..
Darbeci Baro'ya darbe. Balyoz davasıyla ilgili yasa hazırlığı iddi..
Ergenekon'da 183. duruşma. Ergenekon davasına 183. duruşma ile dev..
Balyoz'da hakaret davası. Balyoz davası hakimlerine hakaret ettikl..
MBK üyesi: 27 Mayıs ifadesi veririm. 27 Mayıs darbesini yapan suba..
28 Şubat'ın bir kolu Yargıtay'da. Sivas olaylarında; slogan atan s..
Çillioğlu'da 1 gözaltı daha. Tunceli Jandarma Alay Komutanlığı gör..
Manşetlerin tümünü görmek için tıklayın

BASINDA ABDULLAH HARUN: 28 Ocak-9 Şubat 1995, Akit gazetesi, yazı dizisi | 14 Mart 1996, Akit gazetesi, yazı | 24-28 Kasım 1996, Akit gazetesi, yazı dizisi | 27-28 Aralık 1996, Akit gazetesi, yazı dizisi | 31 Ocak 1998, Akit gazetesi, yazı | 2 Şubat 1998, Akit gazetesi, yazı | 15 Mart 1998, Akit gazetesi, yazı | 31 Ocak 2000, Akit gazetesi, yazı

Akit.gif - 1 kBHİZBULKONTRA
Akit, 31 Ocak 2000

Ülkemiz Hizbullah cinayetleriyle çalkalanıyor. Güneydoğu'da PKK'ya karşı devlet tarafından kurulduğu iddia edilen en azından destek gördüğü (1) ve 10 yıldır eylem yaptığı bilinen bir örgüt birden en tehlikeli örgüt haline geliverdi. İstanbul polisinin Beykoz'da bir villaya düzenlediği ve saatler süren medyatik bir baskınla Türkiye'nin en tehlikeli ve gizli örgütü (!) açığa çıkarıldı. Böylece 28 şubat sürecinin ne kadar da haklı olduğu gördürüldü, pardon görüldü! Şu şeriatçılar da ne kadar vahşiymiş. Yıllardır tüm faili meçhulleri işledikleri halde gizlenebilmişler! İyi ki 28 şubat olmuş yoksa herkesi halledeceklermiş! Apo ve PKK bile bunların yanında masum kalırmış! Medyada oluşturulmaya çalışılan tablo bu.

Hizbullah cinayetlerinin tıpkı Cezayir'dekiler gibi vahşeti çağrıştırması ve müslümanların, ya da daha çok konuşulan tabirle şeriatçıların vahşi katiller olarak gösterilmesi, tüm müslüman camiayı karalayıcı şekle dönüşmekte. Neredeyse tüm faili meçhuller bu örgüte yakıştırılmaya çalışılıyor. Hizbullah operasyonları sonucu oluşturulan havayla Apo 'nun idamının engellenmesine yönelik toplumsal tepki dindirilmekte veya ustalıkla başka yönlere kanalize edilmekte, 30 bin kişinin katili olan lider ve örgüt gözlerden kaçırılmaktadır. Bu da Hizbullah operasyonlarının arkasında Batı ve İsrail'in bulunduğu iddialarını (2) kuvvetlendirmektedir. Nasıl Cezayir'de müslümanların karşısında sadece Cezayirli egemen güçler bulunmayıp başta Fransa olmak üzere çağdaş(!) Avrupa devletleri, İsrail ve ABD bulunuyorsa, nasıl Çeçenistan müslümanlarının karşısında sadece Ruslar olmayıp, maddi yardım yapan Batı dünyası ve Çeçen liderlere yönelik suikast düzenlemek için CIA ve MOSSAD'da devreye giriyorsa, ülkemizde de Hizbullah olayını tezgahlayanların sadece yerli egemenler olduğunu düşünmek abestir. Müslümanlara karşı emperyalist ülkeler artık birlikte hareket etmektedir. ABD ve İsrail, Apo'yu paketleyip Türkiye'ye teslim ederken, asılmayacağına ve başka haklara sahip olacağına dair söz almıştır. (3) Türkiye'nin bu tür bir Apo yakalama operasyonunu tek başına başarabilmesi mümkün değildir. Geleceğini Batı ile tam entegrasyonda gören Türkiyeli egemen güçler, Apo olayının gündemden düşmesini istemiştir. Apo'nun idam edilmemesine giderek artan toplumsal tepkilerin bitirilmesi, ezeli düşman Yunanistan'la ısıtılmak istenen yakın ilişkiler, Çeçenistan'da Ruslara karşı şanlı direnişleriyle halkın sempatisini giderek artan şekilde müslümanlara toplayan Çeçen mücahitlerin sempatisinin kırılması, zayıflayan 28 Şubat sürecinin güçlendirilmesi gibi Batı'nın çıkarlarına da uygun amaçlarla gündemin değiştirilmesi gerekliydi.

İstihbaratçılar işlerini bilir, onların dünyasında klasik bir kural haline gelmiştir. Bir taşla olabildiğince çok kuş vurulmaya çalışılır. İstenmeyen kişi ya da örgütler aleyhinde dosyalar tutulur ve ele geçen her yeni bilgiler o dosyalarda biriktirilir, hemen kullanılmaz. Ne zaman ki, hedefe darbe için ya da gündem değiştirmek için en uygun zaman gelir, işte o zaman dosyalar işleme konulur. Böylece bir taşla bir çok kuş vurulmaya çalışılır. Son Hizbullah operasyonlarında o kadar çok dikkat çeken ve örgüt mantığına da uymayan şüpheli ayrıntı var ki ister istemez bu taktik akla geliyor. Örneğin; (4)

1. 10 yıldır bine yakın insanı öldürmüş bir örgüt, devletle ilk çatışmasında tüm örgüt dökümanlarını ortada bırakarak ve liderinin öldürülmesiyle bitirilebiliyor.

2. Örgüt Güneydoğu'da baskıya uğrayınca saklanmak ihtiyacı duyarak izini kaybettirmek için geldiği İstanbul'da, kaçırdığı kurbanların kredi kartlarıyla örgüt merkezine çelik kapı yaptırmak, cep telefonlarını kullanmak gibi yer tespitini mümkün kılan amatörce hatalarla yerini belli ediyor, A takımı kolayca yakalanabiliyor.

3. Örgüt peşinde olunduğunu bilmesine, bu yüzden sessiz kalınması gereken bir zamanda tüm kamuoyunun dikkatini çeken eylemlerini inanılmaz şekilde arttırarak adeta avlanmasını hızlandırmak istiyor.

4. Örgüt, kaçırdığı ve öldürdüğü kurbanlarının kimliklerini, ehliyetlerini, pasaportlarını ve sorgu kasetlerini saklayarak inanılmaz bir hata yapıyor ve geride delil bırakıyor.

5- Örgüt öldürdüğü kişileri boş arazi kalmamış gibi hücre evlerin altına gömmekte, tıpkı kimlikler gibi cesetleri de delil olarak yanında bulundurmaktadır.

Tüm bu amatörlükler, hatta aptalca hatalar ister i stemez insana şunu düşündürüyor. Acaba bu örgütü idare edenler ya da yönlendiren akıl babaları, ilerde "Nazi Toplama Kampları" benzeri "Şeriat Terör Müzeleri" kurmak mı istiyorlar? (5)

Her örgütün içine ajanlar sızdırılır. Bu sızma işlemi en üst kademelere kadar başarılabileceği gibi alt kademeleri de geçemeyebilir. Sızma işlemiyle bir çok şey amaçlanır. En önemlisi, örgüt hakkında ilk elden bilgi toplamaktır. Bir diğeri, örgütü provoke etmektir. Örgüt, eğer şiddete eğilim göstermiyorsa ya buna engel olanlar ortadan kaldırılır (örneğin Fidan Güngör ve diğer menzilciler gibi) veya örgüt bir şekilde böldürülerek çirkin, infial doğuran şiddete itilir. Çirkin şiddetten amaçlanan, örgüt hakkında toplumda nefret uyandırmak ve devletin örgüte darbe vurmasını meşru göstermektir. Hizbullah olayında tüm bunların bulunduğu görülebilir.

Birileri unutturmaya çalışsa da hatırlatmaya devam edelim. Bu ülkede 30 yılı aşkındır faili meçhul siyasi cinayetler işleniyor. Bizzat o dönemin de Başbakanı olan Ecevit'in açıklamasıyla (6) Özel Harp Dairesi'nin sivil uzantısı, meşhur adıyla Kontrgerilla , en yetkili ağız tarafından, üstelik de tesadüfen açığa çıkmıştı. (7) Bu sivil uzantının görevi neydi? Resmiyette işgalcilere karşı gayrıresmiyette ise en yetkililerce(!) düşman bellenen(!) iç düşmanlara karşı terör çıkarmak, onları sabote etmek, hareket içine şüphe tohumları ekmek, hareketi sarsmak ve nihayetinde dağıtmak yoketmekti. Bu amaca ulaşmak için hertürlü teröre başvurmak, banka soymak, adam kaçırmak, işkence yapmak, sakat bırakmak serbest olup, yakalandıklarında ise yetkililerce kovuşturulamayacaklardı. (8)

Bunların gerçekliği 1990 yılında İtalya'da patlayıp tüm Nato ülkelerine de sıçrayan Gladio skandalı ile daha bir açığa çıktı. Diğer tüm Nato ülkeleri yetkililerince örgütün varlığı kabul edilip ya tasfiye ya da kısıtlayıcı önlemler alınmasına karşın sadece bizde böyle bir örgütün varlığı yetkililerce ısrarla reddedildi. Oysa Nato'nun en hassas kanadı bizdik. En kanlı ve karanlık siyasi terör olayları bizde olmuştu. Bu örgütün en çok bizde olması gerekiyordu. Şimdi geriye dönüp bakılınca bu reddedişin nedenini emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan o yıllarda doğru olarak tespit etmiş. (9) Her yeni hadise de bu tespiti doğruluyor. Sol bitmiş olsa da örgüt Türkiye'nin yeni iç düşmanları olan PKK ve müslümanlara karşı kullanılacaktı. Bu yüzden AKKA antlaşmalarında Güneydoğu paramiliter güçler (!) açısından kapsam dışı bırakıldı.

Devletin iç düşmanları bitmediği sürece, hele eski Jandarma Genel Komutanı ve MİT Müsteşarı Teoman Koman'ın belirttiği gibi (10) müslümanlar en tehlikeli düşman oldukları sürece Kontrgerilla'nın tasfiyesi düşünülemezdi. Yıllardır bunu özellikle vurguladık. Bu ülkede her yeni faili meçhul müslümanlara yıkılmaya çalışılıyor. Kontrgerilla yöntemleri müslümanlara karşı mücadelede en etkili silah olarak görülüyor. Onun tasfiyesi şimdilik düşünülmeyecektir.

Kontrgerilla'nın çeşitleri taktikleri vardır. Daha önceki yazılarımızda bir çoğunu sıraladık. En önemli taktiği, sahte operasyonlar ile yani düşman yapmış süsü verilen operasyonlarla düşmanı olan hareketi, kendisine sempati duyan halka çirkin, vahşi ve öcü göstermektir. Kendi tabirleriyle demagnetize etmek, yani mıknatıslıklarını, çekiciliklerini gidermektir. (11) Bunu solculara karşı bilhassa 12 Eylül öncesinde başarıyla uygulamıştır. 12 Eylül'den sonra ise laiklik suikastleri de denilen Muammer Aksoy-Bahriye Üçok-Çetin Emeç-Turan Dursun-Uğur Mumcu ve son olarak da Taner Kışlalı suikastlerinde hep müslüman kesim suçlanmıştır. Özellikle Uğur Mumcu suikasti sonrası, devletin en yetkilileri bile hukukun temel kurallarını ayaklar altına alarak suçlulukları mahkemece kanıtlanmadan yakalanan sanıkları ve İran'ı resmen suçlu ilan edebilmişlerdir. Oysa MİT kaynaklı ve İsrail/MOSSAD'ı suçlayan bir başka ciddi iddiayı anında yalanlamışlardır. (12) Devlet yetkililerinin bu şekilde açıkça çanak tuttuğu bir Kontrgerilla için bundan daha müsait bir provokasyon zemini daha olamaz.

İşte, devletin en yetkili ağzı o zamanın da Başbakanı Ecevit tarafından açığa çıkarılan Kontrgerilla, Hizbullah olayında da ortaya çıkmış bulunuyor. Güneydoğu'da kontrgerilla yöntemlerini uygulayan JİTEM'den, onun yetkilisi Cem Ersever'den ve adamı "Yeşil" tarafından eğitim desteği alan, kışlaların içinde kendilerine üs verilen, PKK'ya karşı şiddete yönlendirilen, teşvik edilen, Hizbullah gibi vahşete yakışmayan bir yüce isim kendisine yakıştırılan bu örgütün cinayetleri, PKK etkinken görmezden gelinmiştir. Böylece bir taraftan PKK'ya saldırılar düzenlenmiş diğer taraftan dini örgütlenmeye gidilerek PKK'nın Güneydoğu'da halk tabanında yayılması sınırlanmıştır. Örgüt, ayrıca sağduyu sahiplerince yıllar öncesinden hissedilebildiği gibi (13) ileride çok yönlü malzeme olarak kullanılmak üzere ihtimamla kontrol altına alınmaya, resmiyette görmezden gelinmeye ve kollanmaya çalışılmış, buna karşılık örgüt de devlete yönelik saldırılardan uzak durarak dikkatleri ve devletin tepkisini üzerine çekmekten kaçınmıştır.

Hizbullah olayı bir çok açılardan Susurluk olayına benzemektedir. Susurluk örgütü de tıpkı Hizbullah gibi devletin etkili ve yetkililerince organize edilerek PKK'ya karşı çete savaşı yürütmüştür. Resmiyette askerlerce ve polislerce yürütülen Güneydoğu'daki savaş, Özel Tim'in devreye girmesiyle mesafe katetmişse de hiçbir zaman yeterli olamamıştır. Devreye, AKKA anlaşmasında kapsam dışı bırakılan paramiliter güçler (korucular, Hizbullah ve Susurluk örgütü) de sokulmak suretiyle mümkün olan her yönden mücadeleye geçilerek, asıl taktik olan halkın PKK'ya sempatisi kırılmaya, PKK'nın halk desteği kesilmeye çalışılmıştır. Kontrgerilla st ratejisi işte budur. Düşman harekete karşı, ister ahlaki ister gayrı ahlaki, tüm yöntemler kullanılabilir. Fakat PKK'ya karşı etkili mücadele yürüten Susurluk örgütü, PKK'nın yanında, Turgut Özal 'ın da dile getirdiği "tesirli azınlık"a (14) tehdit oluşturmaya başlayınca derhal Susurluk kazası komplosuyla tasfiyeye uğramıştır. Hizbullah ise tesirli azınlık'a dokunmadığı için kendisine ihtiyaç kalmadığı PKK sonrası döneme kadar tasfiyeden uzak kalabilmiştir.

Hizbullah operasyonları yeni bir Susurluk olayını ortaya çıkarmıştır. Ortaya çıkan vahşetin onaylanması elbette mümkün değildir. Fakat, tıpkı Susurluk olayında olduğu gibi asıl tetiği çektirenleri ve onları kollayanları gözlerden kaçırmamak gerekiyor. Terör lanetlensin, kabul ama, o terörü ortaya çıkaranlar koruyup kollayanlar da lanetlensin. Hatta daha fazla lanetlensin. Çünkü bugün Hizbullah olur yarın başkası. Kullanacağı başka bir örgütü bulur bu "tesirli azınlık" .

Lanetlenmesi gerekenler utanmadan Hizbullah cinayetlerini bahane ederek 28 Şubat sürecini haklı göstermeye çalışmakta. Jandarma Genel Komutanı'nca başlangıçta masum gösterilen Hizbullah eylemleriyle, yine Güneydoğu'da askeri helikopterlerden atılan ayetler ve hadislerle PKK'ya karşı müslümanları harekete geçirmeye çalışanlar, demokrasiye balans ayarı yapmayı marifetmiş gibi hala konuşanlar, kendilerinin besleyip büyüttüğü terörün vahşet yüzünü öne çıkararak kendilerini gizlemeye çalışmakta, 28 Şubat süreci gibi vahşi müdahaleleri, Avrupa'yla entegrasyon öncesi bile savunabilmektedirler.

Yine bu mihraklar, ağır darbe vurulan ve vahşi olduğu gösterilen bu örgütün bir şeriat/İslam devleti kurmaya çalıştığını, yani terör-vahşet kelimelerini Şeriat-İslam kelimeleriyle bir arada sık sık dile getirerek birbiriyle özdeşleştirmeye ve toplumda nefret uyandırmaya çalışmaktadır. Yine bunlar, örgütün terörünü istismar ederek, Konca Kuriş gibi, bu terör örgütünce öldürülen bir kişinin İslama aykırı görüşlerini haklı göstermeye, cenaze töreninde görüldüğü üzere İslam'ı, kısmen de olsa sulandırıp gayrı ciddi hale getirmek istemektedirler.

Özetle, Hizbullah olayı kullanılarak, devletçe kurulan, yada en azından desteklenen, korunup kollanan ve PKK'ya karşı etkili mücadele eden bir örgüt, PKK'nın silahlı etkinliğinin kaybolmasıyla tasfiye edilmekte, edilirken de müslümanlara birçok darbeler vurulmaya çalışılmaktadır. Diğer taraftan APO/PKK'ya toplumsal tepki dindirilmekte ya da bu tepki müslümanlara karşı yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Kısacası, Hizbullah olayını tezgahlayan "tesirli azınlık" ve dış destekçileri, ustaca bir manevra yapmaya, bir taşla birçok kuş vurmaya, yeni şeriat terör müzeleri oluşturmaya çalışmaktadırlar.

_______________________________________________
Dipnotlar:
1 Milliyet, 21 Ocak 2000, Umur Talu
2 Zaman, 21 Ocak 2000
3 Sabah, 23 Ocak 2000
4 Akit, 24 Ocak 2000, Yaşar Kaplan
5 Akit, 24 Ocak 2000, Yaşar Kaplan
6 Milliyet, 27 Eylül 1973
7 Cumhuriyet, 17 Kasım 1990
8 Milliyet, 16 Kasım 1990
9 Kontrgerilla Cumhuriyeti, Talat Turhan, 2. Baskı, Sh. 64
10 Akit, 25 Ocak 2000, Hasan Karakaya
11 Gladio, Leo A. Müller, Sh. 38
12 Milli Gazete, 12 Şubat 1993
13 Yeni Şafak, 23 Ocak 2000, Akif Emre
14 Sabah, 1 Şubat 1993

BASINDA ABDULLAH HARUN: 28 Ocak-9 Şubat 1995, Akit gazetesi, yazı dizisi | 14 Mart 1996, Akit gazetesi, yazı | 24-28 Kasım 1996, Akit gazetesi, yazı dizisi | 27-28 Aralık 1996, Akit gazetesi, yazı dizisi | 31 Ocak 1998, Akit gazetesi, yazı | 2 Şubat 1998, Akit gazetesi, yazı | 15 Mart 1998, Akit gazetesi, yazı | 31 Ocak 2000, Akit gazetesi, yazı

SAYFA BAŞI